17 Ağustos 2010 Salı
Turuncu hüznün kokusu! (17 Ağustos vesilesiyle)
...bir...
Arabanın saatine baktığımda sekize çeyrek vardı..
Yağmur yağacak gibi, dedi Nilgün.. Refleks olarak elimi sileceğin koluna götürdüm.. Gerçekten de bir kaç dakika geçmeden aradan, ilk damlacık kayıyordu ön camdan aşağıya doğru..
İnsan psikolojisini anladık da doğanınkini de bilmen enteresan, dedim ukala bir tarzda genç doktora..
Öndeki arabanın arka lambaları kırmızılığını yitirir gibi olmuştu..
Kaybetmeyelim, dedi Nilgün..
Hem hızlı gitmemem konusunda binlerce defa uyar sonra da kaybetmeyelim diye şikayet et, diye çıkıştım..
Güldü ve
sen bana günde bir milyon defa fırça atmak zorunda mısın, diye kontra bir fırça attı..
Senin fırçaların ise hep son fırça oluyor ve hepsini bastırıyor umarım farkındasındır, deyince,
psikiyatrist olan benim sus bakiim, diye kıstırdı köşeye..
Suskun deniz boyu martılar
Eve yalnız dönüyorum ben de..
Hiç bıkmazsın değil mi, diye sordu, aslında içinde yargının kendisi bulunan bir cümleyi niye soru kipinde soruyordu ki.. Susarak cevap verince, devam etti..
Neydi ismi bu çocuğun?
Yaşar Kurt..
Kurt olalı bir kaset yapmış..
Bana bak dikkat et onun hakkında ileri geri konuşturmam, söz hakkı doğmasın o yok burada, demeye kalmadan, tamam anladık yeryüzündeki bir iki kafa denginden biri anlamında elleriyle hareket yaptı..
Şehrin ışıkları kocakarı dişleri gibi seyreldikçe neşemiz azalıyordu sanki.. Duygu tünelinin ucunda hüzün vardı biliyordum..
Epey sustuk.. İzmit girişinde belgeleri isteyen memura uzatırken ruhsatı Yaşar Kurt haykırıyordu. Teknolojik bir devingenlikle aşağıya doğru kayan kapı camı, Yaşar’ın sesini yağmurlu geceye sigara dumanıyla harmanlayarak armağan etti..
Kapat televizyonu anne
Seni de kandırıyorlar..
Polis arabanın içine baktı..
Arka koltuktaki poşetlere şüpheli ve tedirgin edici bakışları yollarken, açıklama istemeyen gözlerle ben de onu tedirgin ettim..
Neyse ki polis böylesi bir gecede angarya nöbet tutmanın sıkıntısıyla kurcalayıcı değildi..
Yeni yılınız kutlu olsun derken yine hınzırlığım tuttu benim;
Milenyum-u şerifiniz kutlu olsun efenim..
Keşke Reha Muhtar fonetiğiyle söyleseydin, diye gülerek beni güldürdü Nilgün..
Farkında mısın diğerlerini ciddi anlamda kaybettik..
Cep telefonunu eline alıp, bir illüzyonist gibi 10 santim üzerinden tuhaf hareketler yapmaya başladı.. Çok geçmeden öttü dijital alet.. Likit ekranı bana cevirdi tebessüm ederek, belirli belirsiz ‘cadıı’ diye haykırdım..
Yahu bu hindi melodisini nerden buldun milenyum aşkına!
Az daha kahkayı telefonun diğer ucundaki muhatabına duyuracaktı..
Hıhı...
Tamam...
Oki doki...
Ve bir kaç onaylayıcı kelime daha söyledikten sonra kapattı..
otobana ulaşmışlar, dedi...
Biz de ulaşmak üzereyiz, kolayı buraya kadardı, dedim..
Güldü ve bayıldığım kelimeyi söyledi; aşkollll...
Zihnim refleks atıfta bulundu hemen;
Sana acıyorsam anam avradım olsun
Ama aşkolsun çocuk
Aşkolsun..
Deniz Gezmiş’e yazılan bu cümleleriyle ilk defa adam gibi bir tad almıştım Can Yücel’in kelimelerinden. Zaten bu gezinin altyapısını da bu kelime oluşturmuştu.. 17 Ağustos sonrasında gidip acıyı, felaketi, gözkapaklarına ilişen hüznü döktüğüm kağıtları hışırdatarak okuduğunda yine aynı kelimeyi söylemişti
Aşkol Aydın aşkollll
Sonra kendinden emin bir sakinlikle kağıtları çantasına yerleştirirken,
neden beni de almadın?
Diye sormuştu..
Sustum sadece.. Aklıma bile gelmemişti doğrusu.. Sadece onu az önemsediğimden değil, bir kadın yüreğinin, naif bir ruhun o manzaraya bakabileceğini, baksa bile nasıl onulmaz yaralar alabileceğini tahmin edemediğim içindi..
Olaylar her insanda aynı duyguyu uyandırmaya bilir, dedim bir ruhbilimci edasıyla.
Relativity himm, diye yine bilimsel açıdan onla yarışmanın anlamsızlığını çıkardı karşıma.. Ama ben de öyle bir cümleyle harcanacak adam değildim..
Aslında kastettiğim şey, izafiyet ile tam olarak örtüşen bir şey değil...
Nasıl yani, diyen gözlerle bakınca devam ettim:
Görecelik daha çok zamanın, olayların insanlara göre değişken olarak yansımasıdır bence..
Bilimde bence olmaz..
Artık bu kadarına dayanamazdım. Hemen beklenen hamlemi yaptım
Bak olay şu. Elini kızgın bir sobaya dokunduğunda bir saniye bir yıl kadar gelebilir. Ama ateşli bir hatuna dokunduğun saatler bir saniye gibi gelir. İşte Einstein Usta bundan dolayı bu yasayı ortaya atmış..
Kahkahalarının otomobilden dışarı çıkmasına yağmur desenli camlar izin vermedi...
...iki...
İzmit’i Gölcük’e bağlayan yola girdiğimde zihnim beni acılarla örülü bir hüzün tüneline soktu.. Gözü yaşlı, suratlarına bir idam kağıdı gibi duran salt acının gerginliğiyle yüzüme bakan yarı çıplak çocuklar geldi aklıma.. Vızır vızır akan ambulanslara yol açmak için yönetime el koymuşlar, trafiği denetliyorlardı.. Öncelik ölüler ve yaralılarındı o gün.. Öncelik azrailindi Gölcük’te. Bir de getirilen ekmek kamyonlarını hatırlıyorum.. Enkaz altından binlerce ölü, öte alemden kültür merkezinin önüne yığılan ekmekten tepelerini izliyordu. İnsanlar ne kadar aptal! Ölüler ekmek yer mi?.
Yoldaki minik çukurların yağmur suyuyla dolan tuzaklarına düşe kalka ilerlerken, nedensiz yere kaseti çıkardım.. Kafamda Cansever’in kasetini dinlemek varken, çıkan kasetin iktidarını eline geçiren radyoda Ahmet Kaya alabildiğince protestliğiyle haykırıyordu:
Dokunsan yanacağım
Dışarda siren sesi var
Depremler oluyor beynimde
İçimde intihar korkusu var..
Rock bu ya, bu herif söyler miydi bu tür parçalar?
Elbette, diye karşılık verdim yerli malı seven doktora..
Konuyu değiştirme girişiminde bulunacaktım..
Ne kadar yerelsin, telefonun, giydiklerin, yediklerin, içtiklerin hepsi yerel, hepsi otantik. Nedir bu rock ve blues hayranlığı?
Ama ruhbilimci olan oydu ve konu zaplamayı bir de o denedi:
Murat Kekilli diye biri çıkmış duydun mu?
Ben ise oltaya gelmeye her an hazır balık lezzetiyle düştüm doktorun tuzağına:
Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz..
Tek seferde bilmiştim, Nilgün devam etti
Hah evet o.. Yahu batıda vardır bu tür saplantılar ama, bu kadar sığ olmaz ki yani..
Kesinlikle katılıyordum.. Ve uzun süreden beri ilk defa kolektif bir lezzet almanın hazzıyla başladım vaaz vermeye Nilgün'e:
Geçen hafta gazete Pazar’da bir röportajını okudum.. herifçioğlu hem amele hem de gizem olayına girmeye kalkışıyor. Sonra Reha şovda izledim. Fikrim pekişti.. Bilmem kaç kişi intihar etmiş bu herif yüzünden, yalan olmasa bile eşşoğlu eşeklik gibime geldi.. Bütün entrika yapımcıdan çıkıyor, geçtiğimiz gün topuğundan vurulan yapımcı herif.. Adam memleketi bile yakar ha provokasyon parası ödeyen çıkarsa..
Şarkı neden insanı ölüme taşır, insan neden ölümü sever?
Gerçek, ne şarkıcı, ne müzik, ne de radyo dinliyordu. Bir bıçak gibi konuyu tam orta yerinden bölmüştü yağmur altında duran bir evin enkazı.. Nilgün beni dinlemeyi bırakmış pencereden dışarı bakıyordu.. Yıkıntının hemen yanında, çürümüş portakal gibi bir ışık duruyordu belirli belirsiz..
Duralım diye fısıldadı elini kapı koluna atarak..
...üç...
Oysa benim planım başka yere gitmekti..Ama o kadar kararlı bir biçimde söylemişti ki, makam şoförü gibi dediğini harfiyyen yaptım..
Yağmurluğunun kapşonunu tepesine çekti.. Koşar adımla çadıra doğru uzaklaştı.. Arabayı kitleyip peşinden gittim..
Tüplü sobadan çıkan nemli bir sıcaklık ile, geniz yakan gaz kokusu karışık 5 kişilik bir aile oturuyordu.. Yağan yağmur çadırın dış çeperinden yılanın toprakta iz bırakması gibi tıslayarak yere iniyordu.. ve tepemizde doğal bir armoni:
Tok tok tok tokotokotok...
Eminim bu satırları Nilgün yazsa
pıt pıt pıtıpıtıpıtı
Diye yazardı.. dişil bakış açısını ıskalamanın acısını yazarken hissederim hep.
Köşede yer yatağında boylu boyunca yatan yaşlı adam çukurlaşmış gözleriyle bize bakarken, doktor, kadının kucağındaki minik bebeyi teklifsiz kollarına aldı..
Benim gözüm yaşlı adamın gözlerindeydi.. Babamı hatırlamıştım.. Adam da bilemezdi bunu Nilgün de. Kendime gelmem gecikmedi, başkasının acısından kendi yaşamıma yakınlarıma gönderme yapmak utandırmıştı beni..
Yerde yatan ihtiyarın yanına ilişirken, Nilgün minik çocuğun sırtını dinliyordu..
Aydın enfeksiyon kapmış bu...
İndirekt bir komuttu bu.. Yerimden kalkıp arabaya gittim.. mama, çocuk bezi, antibiyotik, ateş dürücü şurup ve torpidodaki beyaz zarflardan birini alıp geri geldim.. Nilgün getirdiğim malzemeleri bir gümrükçü titizliğiyle inceledi ve gözlerime bakarak elimden arabanın anahtarını aldı.. Elinde kadın pedi poşetiyle kapıda göründüğünde, başımı ihtiyara çevirdim.. dedim ya kadın hassasiyetini hep kıskandım, bir milyon yıl düşünsem bir depremzedeye kadın pedi getirmek aklıma gelmezdi..
Hikayelerini dinlemek için gelmemiştik. Depremzedeye acı veren en büyük darbelerden biridir, onlara tekrar o anı yaşatmak. Başta medya tosunları olmak üzere çoğu kimse bunu farketmez bile. Sadece ısrar ederler kulaklarını ya da mikrofonu önlerine tıkıştırıp:
Nasıl oldu, nasıl kaçtınız, kaç kişi öldü sizin evde?..
Her biri keskin bir baltanın odunu boylu boyunca ikiye bölmesi kadar acı veren olguları bir enformatik hınçla nasıl da sıralar insanlar?..
Öykülerini dinlemedik, geçmişe buğulu yolculuk yaptırmadık.. Sadece gözlerine baktık, ben dedenin sakalını ve pörsümüş ellerini, Nilgün bebenin bütün bedenini ve annenin avuçlarını okşayıp çadırdan çıktığımızda, yağmur engel olmaya and içmiş bir düşman gibi yüzümüze hışımla vuruyordu.. Saatine baktı Nilgün..
Neden çadırdayken bakmadı diye kendi kendime tebessüm ederken, beni suçüstü yakaladı..
Nefret ederim, bir yerde konukken saatlerine bakan insanlardan..
Hadi biz kalkalım zaten geç kaldım, demenin edepsizce empatisidir..
Gerçek buydu; o bir ruh topografıydı. Ve bu kız, bu gece eğlence mekanına değil de hüznün mekanına çevirmişti rotamızı.. Dengesizliğin mi, yoksa ruhun gerçek ile ritminin mi izdüşümü müydü bu?
Arabanın saati, milenyuma 45 dakika kaldığını gösteriyordu.. Mesut, Eski Kemancı’da bana kesin küfür ediyordu eminim.. haber verme kaygısıyla cebin tuşlarına dokunmaya başladım, felaket günlerinde bloke olan hatlar şimdi normaldi.. Ama Mesut’un telefon hattı, eğlence blokajına takılmıştı. Anamın telini çevirdim bilinç dışı.. Bir resmi dairede gece nöbetçisi tedirginliğiyle açtı anam telefonu.. Bu kadın benle telefonda konuşurken onu izleyebilmek için herşeyimi vermeyi göze alırdım.. Yutup, kalbinin üzerine mi dayıyor ahizeyi merak ediyorum..
Ama kırgınlığını da belirtmeden etmedi:
Senin de yeni yılın kutlu olsun evladım da, kadir gecesi aramayı unutma..
Babam uykuya yeni dalmıştı, onlar için üç kuruşluk anlam ifade etmeyen bir kutlama için vakitlerini almam, azaptı biliyorum..
Nilgün’ün aklı çadırda kalmıştı..
Aydın!..
Kesinlikle ciddi ve benim karşı çıkmamı istemediği bir şey söyleyecekti.
İnşallah o çadıra geri dönmemizi istemez, diye içimden geçirerek, cevap verdim
Evet..
Bir şey istersem yapar mısın?
Meraklanmıştım. Demek bayağı özel bir şey isteyecekti..
Gözlerine diktim gözlerimi, dudaklarının kıpırdamasını bekliyordum..
Yazar mısın bu geceyi?
İşte bunu beklemiyordum..
Bu kadar kişisel ve özel olanı yazmak bana tuhaf gelecekti.
Lütfen yaz, hatta yazmalısın, yazmak zorundasın!..
Sustum, eminim tedirginliğimi anlamıştı..
Yaşar Kurt’u sürdüm hazneye:
Yiğidim ya sana gücüm yetmiyor oy
Sensiz dünya malını neylim dostum dostum dostum
...dört....
İyi ki, o çadırı görmüştük, yoksa yüzlerce enkazdan geri kalan yıkıntıların etkisi Nilgün’ü perişan edebilirdi.. düzinelerce çadırın yanına gelmiştik.. Hüzün kar ile karışarak iniyordu çadırların üstüne.. ve anneler çadırlarda hüzün büyütüyorlardı.. Soluk açık renkli çadırlardan, güçsüz ışıklar branda bezlerini delmek isteyen veremli ihtiyarlar gibi yenilginin ezikliğini yaşıyorlardı sanki. Yanımızdan geçen kamyonet, çukurlarda biriken çamurlu su ile vaftiz etti otomobili.. Göstergelerin olduğu ekrana baktım.. birden yolda kalma fikri canımı sıkmıştı.. ben dayanabilirdim ama bir bayan için kışın ortasında, yeryüzünün izbesinde, gecenin köründe ve üstüne üstlük yılbaşı gecesinde, hele de bir bin yılın bitim saatinde burada olmak felaket bir şey olurdu..
Nilgün taşmayı bekleyen gözpınarlarıyla çadırlara bakıyordu.. bu akşam ilk defa bu kadar aciz hissettirdi kendini bana. Kekilli Murat üşüştü zihnime
Bu akşam ölürüm beni kimse tutamaz
Sen beni tutamazsın yıldızlar tutamaz.
Gözlerin bile tutamaz...
Acele etmemiz gerektiğini biliyordum.. Mustafa’nın ailesi uyumadan orda olmalıydık.. Yoldaki asfalt oranı gittikçe azalıyor, bu, arabanın rotasında dengesizliğe sebep oluyordu, ani yalpalamalar Nilgün’ü tedirgin ediyordu biliyorum ama, vakit gece yarısı olmak üzereydi..
Köylü yapımı prefabrik konut tam karışımızdaydı.. Arabanın farları, yağmur suyundan bilmem kaç ton olmuş battaniyeden kapıyı aydınlatınca, Mustafa’nın kafası belirdi aralıktan.. Benden başka kimseyi bekleyeceğini sanmıyordum.. Yüzünde gülücükler açtı..Dışarı çıkamazdı biliyordum.. Farları kapattım ve aniden çıktım arabadan, acele etmenin ilk zararını gördüm. Pabuçlarım çamur içinde kalmakla yetinmemiş, az daha yer ile yatay pozisyona geçiyordum.. Mustafa her zamanki gibi olgundu;
Hoşgeldiniz abi
Hoşbulduk Mustafa..
Battaniyeden kapıyı açmak güçtü, Mustafa yardım etti Nilgün içeri girdi.. Lalehan kadın içerdeydi ve ben bu kadının ismine tapıyordum.
Nasılsın Lalan Ana
Köylüler ismi söylerken bazı kelimeleri yutma pratiğiyle Lalehan kadının ismini, ona bu ismi veren babasının kemiklerini sızlatacak bir mutasyona uğratmışlardı. Nilgün’ü öylesine içten kucakladı ki kıskandım. Mustafa da benim elime eğildi, sinirlendirdi beni bu hareketi, saçmalama diye çıkışarak başını yukarı kaldırdım ve yanaklarından öptüm.. zıplayarak çekyata oturdu Mustafa. Lalehan kadın ayaktaydı,
Otur ana..
İtirazsız dediğimi yaptı. Nilgün de yanına ilişti.
Küçük yetim uykunun derinliğinde gezinen bir melek gibi sessizce duruyordu öteki köşede.. yağan yağmurun hızını, köşede damlayan yağmur sularını toplayan kovadan anlıyordu buranın daimi sakinleri. Mustafa, pijamasının diz kısmının ayağının kesik yerine kadar kıvırmıştı. Çaktırmadan kıvırdığı katları çözdü.. Baldırının altına sıkıştırdı..
Nasılsın Lalehan Anam?
Nolsun oğlum, şükür Rabbimize.. Aç değil açıkta değiliz sayenizde..
Beni utandırmaktan zevk mi alıyordu bu kadın..
Hele bir çay demle de içelim.. Özlemişim çayını be anam..
Yaşından beklenmeyen bir çeviklikle yerinden fırladı.. Mustafa’nın ensesini elimle acıtmadan sıktım, gözlerime gülümseyerek baktı.. Enkaz altındaki güne götürdü beni gözleri.. Allahım ne kadar çabuk sulandı gözlerim farkına bile varamadan..
Nilgün aramızdaki bu özel iletişimi farketmiş olacak ki Lalehan kadına yardım için kalktı..
...beş...
Sıcak hava ölülerin kokularını öylesine çoğaltıyordu ki, kısa sürede ortamın kokusuna alışmak imkansızdı. Hele benim gibi paranoid derecesinde insanların kokularını ayırd edebilen bir insan için. Ama ölülerin kokusu farketmiyordu işte. Ölü ölüydü ve ölü gibi kokuyordu.. Ben şaşkın ve yaşlı gözlerle enkazlar arasında bilinci iptal edilmiş şekilde gezinirken, bir yerlere koşuşanları gördüm. Hemen takıldım peşlerine.
Macar ekibi bulmuştu Mustafa’yı.. Sağ bacağının dizinden alt kısmı görünmüyordu. Ve ben Macarca bilseydim eminim, ekibin çocuğun bacağından umudu kestiklerini anlardım.. dudağına pamukla su sürdüler genç depremzedenin.. Diliyle ıslaklığı yaladı. Babasının cesedinin iki metre ötede olduğunu bilmiyorduk o anlarda.. Ekibin doktoru demir testeresine benzer bir şey çıkardı çantasından benim gözlerim faltaşı gibi açılmıştı.. Minik enjektörlerdeki eczaları Mustafa’nın beline ve bacağının değişik yerlerine sapladılar.. Ekip başı İngilizce biliyordu ve bana tane tane anlattı.. Nasıl söyleyecektim Mustafa’ya bacağının dizden aşağı kalan kısmının kesilmesi gerektiğini?
Hayır, dedi Mustafa ağlayarak,
hayır kesmelerine izin vermiyorum, kurtarırlar belki hastanede..
Dediklerini Macar kurtarıcıya söylediğimde, adam olabildiğince umutsuz konuştu. Haklıydı da vakit geç oluyordu, kurtarılacak çok adam vardı ve hava kararınca çok fazla bir şey yapamazlardı
Anlaşılan Mustafa’nın vücudu uyuşmaya başlıyordu. Amcaoğlu hemen yanımızdaydı ve ona benim zar zor anladığım bir Türkçeyle, şuurunu kaybetse bile bacağının kesilmesine engel olmasını söyledi.. Nasıl dayandım bilmiyorum, Mustafa’ya daha da çok yaklaştım. Gözünün tam dibine yerleşen korkuyu gördüm o an. Azrail ile saatlerce boğuşan çocuğa öğüt vermek utanç vericiydi, ama orada, enkazın dışında bir yaşam vardı. Ya tek bacakla yaşama sıkı sıkıya sarılıp, ailesinin yanında olacaktı ya da kangren olan bacağıyla beraber enkaz altında bir gece daha geçirecekti.. Macar ekip sabırsızlanıyordu.. Mustafa benden beş dakika izin istedi, durumu Macarlar’a ilettim. Anlayışla karşıladılar.. Sağ bacağı morarmış çocuk kendi iç dünyasına doğru çekildi.. Güneş yakıyordu, vücuduna su gitmeye başlayan Mustafa terlemişti.. Dudakları kımıldıyordu, ya dua ediyor ya da kaderiyle hesaplaşıyordu.. Gözlerinden yaş boşalınca dayanamayıp ben de ağladım. Macar ekibin gözleri doldu.. Ekibin köpeği hüznü hissetmişçesine huysuzca iniltili bir hırıltı çıkardı. Mustafa bana gözüyle onay verdi, parmağımla gözündeki yaşını sildim 17 yaşındaki bu içli çocuğun.. Elini avuçlarıma sıkıştırıp sıktım..
Ekip benim oradan çıkmamı istedi.. Mustafa’nın bedeni uyuşuyordu.. Gidip bir taşa oturdum ve sigara yaktım.. Tuhaf bir sessizlik vardı enkazın içinde.. Macar ekip telaşsız bir acelecilikle çalışıyordu.
Mustafa’nın vücudunu iyice sarmalayarak çıkardılar enkazdan, bilinci kapalıyken saçını okşayıp ambulansa götürmelerine yardım ettim. Sonra görmedim Mustafa’yı, tâ ki bir daha gelişimde annesi ve amcaoğlunu görünceye kadar. Kartal devlet hastanesinde olduğunu öğrenip yanına gittiğimde hemen beni tanıdı.. Neşesi yerinde, yüzüne yaşam geri gelmişti.. O anlattıkça benim içim titredi, ruhum eridi. Babasını, ablasını, yengesini, amcasını kaybetmişti.. Minik yeğeni, annesi ve kardeşi kalmıştı geriye.. O günden sonra benim ikinci ailem olmuşlardı onlar.. Lalehan kadındaki tevekkülü anamda görmüştüm. Belki de buydu beni çeken bu insanlara..
...yedi...
Radyoyu açmak istedim, Nilgün engel oldu. Bulanık su ile yapılmış çay, bırak itici tatta olmayı, kanımı öyle ısıttı ki, tanımsız, çerçevesi çizilmez bir huzur akımı dolaştı damarlarımda sanki.. Lalehan Kadın’ın Kur’an’ı duruyordu çadırın direğinde asılı. Bu kadının tevekkülüne aşıktım. Mustafa Nilgün’e müteşekkir bakıyordu.. Nilgün beni unutmuş, insanların hissizleşmesini anlatıyordu ev sahiplerine. Ben ise suskun suskun sigaradamdan nefes çekiyordum.. Kar yağmur ile eşgüdüm halinde iniyordu tepemize.. Bir kaç saat önce Nilgün’ün hassasiyetiyle yapmadığı şeyi yaptım ve saate baktım. Sonra suçluluk içinde doktor kıza..
Gülümsüyordu. Utandım
Gece yarısını geçiyordu vakit. Havai fişekler atılmış, kadehler kaldırılmıştı çoktan, şehir meydanlarında alkolün kandaki devinimine yetişmek için insan yarı çıplak yağmurun altında öpüşüyorlardı belki..
Lalan Ana çadırda minik bebenin üzerini sıkı sıkıya örttü.. söze dair paylaşacak hiçbir şeyim yoktu bu insanlarla. Ancak bakışlarımızı yürek potasında beraber kaynatıp birbirimize içirebiliyorduk. Tuhaf bir işbirliğiydi bu, tuhaf bir kader ortaklığı. Ben neden buradaydım, onlar neden beni lamba cini gibi karşılarına almış, inanılmaz bir peşin kabullenişle dinliyorlar anlayamıyordum. Belki de anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak ihanetti bu duygulara..
Mustafa bir şarkı söylesene...
Biliyorum saçma bir fikirdi benimkisi, zaten Nilgün’ün de hoşuna gitmemişti ama, çıkmıştı işte bir sefer ağzımdan.. şaşkın çocuk bana mahcup gözlerle baktı.
Ne söyleyeyim abi..
O şarkı kelimesini tam olarak anlayamadığını kastederek sormuştu soruyu ama, benim zekam onunkiyle uzun eşek oynayabilecek kadar olgunlaşmıştı çok şükür.
Sarı Gelin’i biliyor musun?
Hayır, diyebildi yutkunarak. Nereden izlemiş olacaktı ki, Salkım Hanım’ı? Ancak Mustafa ilk defa beni şaşırtmayı başardı. Topu taca atma tekniğini benden mi öğrenmişti ne?
Lalan Ana, sen söylesene!!
İşte gecenin şoku buydu..
Neuzubillah!!!
Başörtüsünü çekiştirerek haykırmıştı Anadolu anası.. Muzip gözlerimi ona çevirdim.. Utançtan saklanacak kuytuluk ararcasına, gözlerini çadırın köşelerinde gezdirmeye başladı. Nilgün ortaoyunu izleyen saf seyirci rolündeydi.
Hadi kırma misafirlerimizi..
Korkma seni meşhur etmem, diye yine bir muzırlık yaptım..
İnanılmaz bir inada karşı, inanılmaz bir taciz taktiği uyguladım, sonunda pes etti Lalan Kadın, kaçarı yok söyletmeden şuradan şuraya, gitmezdim.
İki gözüm önüme aksın ki, gitmezdim..
Allah korusun! şeklinde kesik bir çığlık attı dertli kadın.. Derin bir sessizlik kapladı çadırı.. sonra, detone yanık, yumuşak ve kısık bir kadın sesi yankılandı göğe doğru.
A benim sevdiceğim olur mu böyle keder
Of sürmene yaylası onbeş doktora bedel!
Gözlerimi kapatıp, huzur okyanusunun dingin sularına bıraktım ruhumu...
Yelkovan kaderin çizdiği rotada, akrebin peşinde yolculuğunu takip etti çember boyunca.
Çadıra hüzün yağıyordu karla karışık..
Lalehan kadın dua ediyordu habire bana.. Sonra Nilgün’e döndü. Ve büyük bir kötülük yapıp buraya bu akşam gelme fikrinin Nilgün’e ait olduğunu söyledim.. Duaların hedefini değiştirmenin mutluluğuyla Mustafa’yı İstanbul’a davet ettim. Ailesinin durumu biraz netlik kazandığında geleceğini söyledi. Aslında ailenin tamamını bir süre misafir etmek istiyordum ama, benim gibi yerleşik olmayan gezgin birinin dağınık mekanları utandırıcıydı..
Saat üçe onüç varken sakin şekilde doğruldum yerimden. Nilgün de gitme vaktinin geldiğini anlamıştı.. Arabadaki malzemeleri taşıdık. Mustafa çadırın içinde istif ediyordu. Her poşet ile beraber Lalehan kadının duaları hücum ediyordu üzerimize. Torpidodan iki zarf çıkarıp Mustafa ya uzattım. Almak istemedi ama ciddi anlamda sinirlendiğimi farkedince direnmekten vazgeçti. Ne yani bacağını kestirmeye ikna ettiğim çocuk, zarfı almakta mı karşı çıkacaktı bana?
...sekiz...
Arabanın yüküyle beraber ruhlarımız da hafiflemişti.. Bir kaç yere daha uğradık dönüşte ama çok kısa süreli ziyaretlerde bulunduk.. Batıya doğru yol alırken, günün gökte atan kızıllığı peşimizden bizi yolculuyordu.. Ateş geride kalmıştı, acı arkamızdaydı..
Ve şehrin merkezine doğru yaklaştıkça hırçınlığını azaltıyordu rüzgar. Kader bile sert davranıyordu acının çocuklarına.. yağmur çamura indiğinden daha yumuşak iniyordu kusursuz otoban asfaltına..
Bazı toplumlar mutlu olmayı sonradan öğrenebiliyordu. Ne kadar acı çekerlerse çeksinler, göklerinde ne kadar hüzün bulutları dolaşırsa dolaşsın, ölüme inat yaşama, kahkahaya inat mutluluğa tutunabiliyorlardı. Ne kadar tutunamayanlardanmış gibi görünse de bu insanlar, mutluluğun minik bir kıvrımına yaşam ilmeğini atıp, sıkı sıkıya yapışabiliyorlardı.
Biliyorum; caddesinden geçtiğim bu koca şehir, hırçın bir eğlencenin, akıl almaz bir enerji harcamasının ardından yaşarken bu dinginliği, kahkahanın peşi sıra bıraktığı hüzün tortusunu yaşarken, Değirmendereli Mustafa ve Lalan Kadın hüznün tam göbeğinde, mutluluğu yudumlayarak başlarını yastığa gömmüşlerdi çoktan..
kaset tekrar aynı şarkıları çalıyordu:
Suskun deniz boyu martılar
Eve yalnız dönüyorum ben de
...dokuz...
Yorgun yol arkadaşımın gözlerini yolun bilinmez bir noktasına doğru odaklaması başımın o tarafa çevrilmesine sebep oldu.. Günün kirli ışığında silikleşen araçların arka lambalarının sıklığını farkettim. Bu hayra alamet değildi.. Nedendir bilmem korku gelip yerleşti yüreğime.. konuşmaktan korktum, zira sesim titreyebilirdi.. Araçların oluşturduğu kümeye yaklaşınca paniği gördük.. Belli ki bir kaza olmuştu..
Deprem enkazına yaklaşıyormuş gibi hissettim kendimi.. Arabadan ben sakin şekilde, Nilgün panik halinde indi. O koşarak, ben korkarak motor kısmından duman çıkan yan yatmış yerli arabaya yaklaştık.. Arabanın hemen yanında duran saçı kan rengine boyanmış genç kız dikkatimi çekti.. Yanağında boydan boya bir yarık açılmıştı. Benzincilerde bedava dağıtılan eşantiyon kağıt mendiller ile basıyordu yarasına.. Kanlı gözyaşını hayatımda ilk ve son defa o kızda gördüm sanırım. Ağlıyordu ve fısıldayarak konuşuyordu.. İnsanların bakışlarından yan yatmış otomobilde birinin olduğunu anlamak zor değildi.. Yol kenarındaki dökümden bariyerin bir şiş gibi içine saplandığı arabada taş çatlasın yirmibeşinde bir genç sıkışmıştı.
İnsanlar kalabalıklaştıkça fikirler çoğaldı.. Önce arabayı doğrultmayı denedik. Nasıl olduysa arabanın teybi tekrar çalıştı ve kulak patlatan ağır metal müzik sabah rüzgarını sarstı. Çocuğun çığlığı ile beraber boş kutu biralar yuvarlandı arabadan.. Direksiyon belli ki kaburga kemiklerini zedelemişti ama, ona esas ızdırap veren şey bariyerin kopardığı kalorifer davlumbazının diz kapağına giren kısmıydı. Neredeyse bacağını enlemesine tam ortaya kadar kesmişti sac parçası. Çocuk inliyor, kız ağlıyor insanlar habire kurtarma fikri söylüyordu.. Nilgün’e baktım ve bir şey yapamamanın kadın ruhuna verdiği mahcubiyeti gördüm. Aklım tek bacağını kolonların arasında bırakan Mustafa’ya gitti. Karşı şeritten geçen ambulansın panik içinde dönen ışıkları beni geri getirdi.. Arabadan sinirleri parçalanmış bacağıyla çıkartılan çocuğu, ambulansta can vermiş yaşlı adamın yanına uzattılar.. Genç kız ambulansa binmek istemiyordu. Aslında kimsenin arabasına binmek istemiyordu. Suçluluk hissiyle mi yoksa, biraz önce yaşadığı kazanın şokuyla mı bilmiyorum ama, bu ıssız yerde kalamayacağını anlayınca, ambulansın ön koltuğundaki hastabakıcının yanına ilişti.. hurda halindeki aracı bir ölüm külçesi gibi şarampole itti insanlar.. Yağmur genç kışın yanağından dökülen kanı asfalttan çıkarmaya çalışırken arabaya bindik tekrar..
...on...
Dönüş yolunda hiç konuşmadık.. Hiç bakmadık birbirimize, hiç tepki vermedik. Kabahati paylaşan suç ortakları gibi sessiz sessiz kendi dünyalarımıza çekildik. Hele ki ben, sıkı sıkıya tıkadım ruhumun cereyan yapan gediklerini.. Teşekkür bile etmeden birbirimize, sade hoşça bırakarak birbirimizi ayrıldık..
Eve girdiğimde sabahın 6 sı olmuştu..
Sokakta yeni yıl mutluları geziniyordu. Nilgün söz verdirmişti.. Milenyum gecesini yazacaktım. Yaşamımdaki tek milenyum gecesini yazmak için klavye tıklatmaya başladım. Çadırlar bana ünlü uzak doğu filmini, göçebe halkın ocakta katıksız kaynattığı otları yiyen toplumu çağrıştırıyordu nedense. Mezarsız toplum Narayama’ya inat yaşamın iliklerine işlediği o beldeleri. Ve o geceye bir isim vermeye karar verdim. Başlığı attım önce: Turuncu Hüznün kokusu!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
