Mecidi’nin kamerası daima vicdana yakın civarlarda hareket
eder ve bu açıdan anlattığı hikaye ne olursa olsun, anlatımı evrenseldir. Kahramanları
asla kesin çizgilerle birbirinden ayrılmaz, bu nedenle kötüler ve iyiler
arasında aşılmaz sınır taşımaz Mecidi’nin insanları. Yalçın bir kayalık gibi
görünen yürekler bile hikaye aktıkça kamera aracılığıyla yumuşar ve ait olduğu
merkeze; insanlığa dönüş yapar. Doğası gereği olması gerekenden uzaklaşmış
olanı, film diliyle oluşturduğu bir cazibe ile fıtratın yörüngesine çeker. Bu nedenle
hikayeleri küçük ama anlam katman aralığı büyük sularda gelişir. Gücünü fıtrattan
alan sineması, gelenek ve şiirsellikten beslenir. Çok büyük resim yapmak
peşinde değildir belki ama her resimde büyük anlam peşindedir. Hayatın sıradanlığından
hikmetin sıradışılığını damıtır Mecidi.
Kamerası karelerin ortasında o kadar doğal durur ki, bir
süre sonra sadece seyirci değil, bizatihi oyuncular da unutur kamerayı ve
hayatın akışı yansır perdeye. Şüphesiz bunda sadece usta yönetmenin çerçeveye
olan hakimiyeti değil, hayata olan sağlam bakışının da etkisi vardır. Ve Mecid
Mecidi, sadece sinemayı, şiiri, resmi bilen bir sanatçı olarak değil, aynı
zamanda hayatı ve dünyayı bilen, meselelerin künhüne vakıf bir feylesof olarak
pek çok meslektaşından ayrı bir noktada durur.
Mecidi filmleri bildiğimiz seküler anlamda kaygılar içermez,
güncel politiğin metazorisine kurban etmek gibi bir ucuzluk sızmaz onun
sanatından. Hal böyle olunca anlattığı şey dünyevi ve gündelik kaygılardan
varestedir. Ne ki bu bilinci bile kamerayı –tabiri caizse- bir sopa gibi
kullanarak izleyicinin kafasına vurarak belli etmez usta yönetmen. Bilincin bile
belli bir edebi ve tevazuu vardır Mecidi filmlerinde. Hakikat, çayın içine
düşmüş şeker gibi homojen olarak yayılır karenin her birimine ve hikmet olarak
dimağlarda tat bırakır. Batının, idrak ile kıkırdaklaşıp katılaşan kibri bu
nedenle yoktur onun filmlerinde, olmayan şeyin de hissedilmesi zaten mümkün
değildir.
![]() |
| Yıl 1992, Baduk filminin setinde. |
Esasen her iyi filmde olduğu gibi Mecidi filmlerinde de bir
özellik ortaktır; insanı dönüştürmesi. Yönü ve akış hızı ne olursa olsun tüm
hayatlar fıtrata doğru bir dönüş yapar ve doğal bir seyahate başlar filmlerini
izlerken. İçe, fıtratın ta kendisine doğru yapılan bir güzergah değişimidir bu.
Adına ister bilgi diyelim ister malumat, kuşandığı tüm
aparatları hikayelerinin içine mezceder ve genellikle çok basit obje ve
kavramlardan devasa anlam üretimine katkıda bulunur. Sanatın pek çok dalına
hakim olduğu için, bu hakimiyeti anlatımı basitleştirmede olağanüstü kullanır
ve sonuç harikadır. Bir çift pörsümüş ayakkabıdan gelmiş geçmiş en evrensel
mesajlardan birini çıkarabilecek ustalığın sırrı da bu hakimiyette gizlidir
esasen.
Bu kadar üstün yönü olan bir sinemacıyı elbette bir ‘Aziz’
mertebesine çıkarma gayretinde değiliz. Üstelik Mecid Mecidi filmleri için –samimi
olarak- söylenebilecek epey olumsuz yönden de bahsetmek mümkün. Ancak bunları
doğrudan filmleri ele alarak yapmak ve vicdanen hem de mantık olarak en doğrusu
olsa gerek. Geçtiğimiz gün Yedirenk sanat Vakfı’nda sohbet etme imkanı
bulduğumuz sinemanın bu usta isminin hayata ve sanata bakışını merkeze alan
muhabbet ortamı oluştu. Her şeyden önce eline aldığı tespihinden, kanepedeki
oturma şekline kadar samimi bir insan vardı karşımızda. Sanatın her daim
yedeğine alarak insana gizliden yüklediği kibir ile uzaktan yakından alakası
olmayan bu adam, kimi zaman meselenin en tehlikeli dolaylarında, kimi zaman
sinir uçlarında gezinmemize rağmen duruşunu zerre miktar bozmadı,
samimiyetinden asla uzaklaşmadı.
| Yedirenk Sanat Vakfı'ndaki hararetli sohbetten... |
Elbette böylesi bir yönetmenle sohbet imkanı elde
edildiğinde ilk sorulacak soru ‘sansür’ olabilirdi. Fakat biz meseleye başka
açıdan bakma gayreti içinde olduğumuz için ‘sanatta sınırlama’ meselesini biraz
deşmeye çalıştık. Gelin görün ki, sansür meselesi ustaya o kadar sık sorulmuş
ki, en başta soruyu çok klişe olarak algıladı ve belki de bugüne kadar yüzlerce
kez verdiği bir cevabı tekrar etti. O da şuydu; “Sansür ile suçlayanların
anladığı manada sansür ve özgürlüğü ben asla kabul etmiyorum. Özgürlüğe de
sansüre de yüklediğimiz anlamlar farklı olduğu için, ben ne dersem diyeyim çok
anlamı olmayacak.”
Oysa bizim sözünü etmeye çalıştığımız şey, bir inanç
insanının sinema yaparken önüne çıkabilecek tehlikeli ve yasak mevzular
olabilir miydi? Sözgelimi eşcinselliği anlatabilir miydi bir Müslüman sinemacı?
Ya da aşkı, cinayeti vs… Dediğimiz gibi, Mecidi daha önceden benzeri sorularla
belki de yüzlerce kez karşılaştığı için sorumuzu o cümleden zannetti ve –maalesef-
konu arada kaynadı gitti. Bu soruda ısrar etmek sıkıştırmak gibi nahoş bir
tablo doğuracağı için fazla üstelemek anlamsızdı.
Ancak sanat yapmanın önündeki engeller konusunda epey
dertliydi İranlı sinemacı. Ve çok doğru bir noktadan başladı bu engelleri
sıralamaya: Kendinden. Mecidi’ye göre en başta Müslüman sanatçılar yüzyıllardır
sanat yapmak adına dertlenmedikleri için, bugünkü hazin tabloyla karşı
karşıyaydık. Sanatın zorlayıcı, zihin açıcı ve yol bulucu yönü üzerine
gitmektense, zihin konforunu pek bozmuyordu inançlı sanatçılar. Ve günümüz
sıkıntılarının bir çoğu, çok önceden çözülmüş olması gerekirken, bugün
imkanların çok büyük olduğu dönemde, bu meseleleri aşmaya harcıyorduk
enerjimizi.
Elhak doğru bir tespitti bu. Ancak elbette tek başına bir engel
olarak bunu kabul etmek mümkün değildi. Nitekim devam etti Mecidi. Batı
dünyasını büyük ve tek bir kümeye koyarak (haksız da değil) bir abanmadan
bahsetti. Bir tür ruh satın alma refleksinden. Deneyimi ve acı tecrübeleri de
vardı bu konuda. –Yanılmıyorsam- Beduk filmi için Cannes’a gittiğinde,
mesleğinin henüz başında ve baharında olan genç Mecidi’ye bireysel iltifatların
yanında kurumsal olarak da iltifat görmek istiyorsa filminde bir takım küçük
(!) değişiklikler yapması gerektiği salık veriliyor. Enteresan olan şey,
izleyiciyi değiştirmek, iyiye yöneltmek potansiyeli bulunan filmin, bu
unsurları törpülenmek ve yönetmeni değiştirilmek isteniyor. Elbette şiddetle
karşı çıkıyor İranlı yönetmen ve bahsi edilen değişikler yapıldığında
kendisinin sinema yapması için bir neden kalmayacağını ifade ediyor.
Benzeri bir durum 1996 yılında Cennetin Çocukları Oscar’a
aday gösterildiğinde Amerika’da da yaşanıyor. Pek çok imkan seriliyor ayaklarının
altına. Sadece kendisine değil, aile ve akrabalarına da büyük imkanlar
sunuluyor. Yine ret cevabı veriyor yönetmen. Ve bugün bu durumu bir tür ‘gizli
sansür’ olarak niteliyor, hak ve hakikatin gizliden gizliye, ortaya çıkmadan
sansürlenmesi. Ki ‘Esas sansür budur’ diyor.
![]() |
| Serçelerin Şarkısı (2008) |
Sonra acı bir örnek veriyor bizleri şaşırtarak. Muhsin Mahmelbaf’ın
–maalesef- bu oyuna geldiğini anlatıyor ve buna ne kadar üzüldüğünü. Bildiğimiz
üzere Mecidi, sinemaya Mahmelbaf filmlerinde oyunculuk yaparak başlamıştı. Hatta
şöyle sert bir ifade kullanıyor bir ara, ‘Ruhunu sattı maalesef!” Ona göre
Muhsin Mahmelbaf, daha çok imkan ve dünyevi fırsatlar adına kendi özünden,
ruhundan taviz vermiş durumda. Blimp Magazine’de yayınlanan bir röportajını
hatırlıyorum Mahmelbaf’ın ve maalesef Mecidiyi haklı çıkaracak türden bir
cevabını:
“Sizce İran sineması için en önemli sorun nedir?” diye sorup
iki cevap şıkkı sunuyor derginin muhabiri: “Pek çok ülkede olduğu gibi para
sıkıntısı mı, yoksa özgürlüğün olmaması mı?” Mahmelbaf teslimiyetin cevabını
deklare ediyor adeta: “Özgürlüğün olmaması!” En son çektiği filmin çok ibretlik
olduğunu da ekliyor sözlerine. Bu hatıraya bir kepçe de acı hatırlatma ekliyor
Mecidi: “(Mahmelbaf) Son filmini şu anda İsrail’de bir belgesel olarak çekiyor!”
(Mahmelbaf’ın Amerika için çektiği The Gardener isimli belgeselden bahsediyor)
Sezai Karakoç’un şiirindeki ‘Doğulu Baba’yı anlatıyoruz ona,
değişmeden gömülmek isteyen 7. Oğlunu öğreniyor ve hoşuna gidiyor:
“Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden…”
Sezai Karakoç – Masal
Sinemanın önündeki üçüncü engele geliyor sıra. Birinci engelin
kitlesel ve devletleştirilmiş hali aslında. Bir tür paradigmal engel bu:
Müslüman devletler ve toplumlar. Son filmi için çektiği sıkıntıyı iç çeke çeke
anlatıyor uzun uzun. Batılıların, Hıristiyanların, Budistlerin, Yahudilerin kendi
inançlarını sanat yoluyla anlatabilmek için nasıl çalıştıklarını ve
çırpındıklarını anlatıyor örnekler vererek ve bunun zerresinin bile
Müslümanlarda bulunmadığını söylüyor yüreği yanarak. ‘Bir tek Çağrı var!’ diyor
başını sallayarak.
Aslında Çağrı’dan da pek memnun olmadığın hissediyoruz ama
mevzuyu dağıtmamak adına o konuya hiç girmiyoruz. Merhum Mustafa Akkad’ın
çektiği sıkıntılardan bahsediyoruz bir süre karşılıklı. Ve maalesef aradan
geçen 40 yıla rağmen manzaranın çok değişmediğini anlatıyor. Çektiği sıkıntıları
örnekleriyle bir bir söylüyor. Özellikle Vahhabi düşüncesinin tarihi ve sanatı
hem imha ettiğini hem de şu anda önünde kocaman bir engel olarak durduğunu
söylüyor. Cesaretleri olsa, İslam tarihine ait neredeyse hiçbir şey
bırakmayacaklarını söylüyor ölçülü bir öfke ile.
Sonra benzeri bir korkuyu kendisinin yaşadığını söylüyor ve “suret
ve tasvir” meselesine giriyoruz böylece. Malum uzun yıllardan beri Hz. Peygamberi
anlatan büyük bütçeli bir film (30 milyon dolar) projesi üzerinde çalışıyordu
Mecid Mecidi. Ve daha filmin çekim öncesi Peygamber Efendimizi ses ve görüntü
olarak kullanacağına dair söylentiler çıkmış, büyük tartışmalar yaşanmış ve
tepkiler ortaya konmuştu. Önce bir şeye açıklık getiriyor, yüzünü asla
göstermeyeceğini söylüyor filmde. Ama suret olarak ve ses olarak yer aldığına
dair kanaat oluşturuyor bizde. Ve açık yüreklilikle bunu çekindiği için
yapamadığını söylüyor.
![]() |
| Bir çift eski ayakkabıdan çıkarılan büyük bir insanlık destanı: Cennetin Çocukları. |
Tam bu esnada Mecidi ile durduğumuz noktanın farklılığına
dikkat çekiyor ve ısrarla tekrar soruyoruz; ‘Tepkilerden çekindiğiniz için mi
yüzünü göstermeyeceksiniz yoksa saygıdan dolayı mı?’ Cevap çok net; “Çekindiğim
içim!” Elbette onun görüşlerini dinlemek için o ortamdayız ama fikrimizi
söylemek zorunda kalıyoruz, bir vebalden bahsediyoruz ve edepten. Bu meseleyi
biraz derinleştirmek için, acaba suret göstermenin temelinde İslam’ın suret ve
saneme olan mesafesinden kaynaklanabilmiş olabileceğine dair bir içi fikirle
doldurulmuş soru yöneltiyoruz. Açılımı şöyle; putperest bir toplumun en büyük
riski tekrar eski inancına dönmesi olduğu için İslam ve dolayısıyla Kur’an en
sert tavrı put ve Allah’a şirk meselesinde gösteriyor. Bu sert ve uzun
mesafeden dolayı sanatın tasvir yönüne kota uyguladığını söyleyebilir miyiz?
Buna katılmıyor Mecidi. Minyatürlerde Hz. Peygamberin defalarca
resmedildiğini ve hiçbir sorun da yaşanmadığını söylüyor ama malum minyatür
birebir bir form değil sanat alanında. Sinemanın gerçeklik ile sık sık
karıştırılan bir algı riski var. Bunu da örneklendirerek aktarıyoruz. Hz. Vahşi
karakterini oynayan Salim Gedera’yı hatırlatıyoruz. Rolü o kadar gerçek
algılanıyor ki, Gedera’nın hayatı temelinden değişiyor. Sokaklarda ‘sen Hz. Hamza’yı
nasıl öldürürsün’ diye taşlanıyor ve işsiz kalıyor yıllarca. Keza Anthony Quinn’in
Hz. Hamza karakteriyle bütünleşmesini anımsatıyoruz.
Çok enteresan bir cevap ve bakış açısı geliyor Mecid Mecidi’den:
‘Bütün bunlar Müslüman sanatçıların çözmesi gereken meseleler ve bugüne kadar
çoktan çözülmeliydi aslında’ diyerek yine konfor tuzağına dikkat çekiyor ve
bunun bir tür dertsizlikten kaynaklandığını ifade ediyor. İnançlı sanatçıların
bunu dert etmesi durumunda çok önceden bu meselenin hallolmuş olabileceğine vurgu
yapıyor. ‘Ve elbette bugün bu kadar büyük soruna dönüştürülmezdi’ diyor.
![]() |
| 1996 yapımı bir başyapıt: Baba |
Pek çok erdemli kavram ile tanımlamak mümkün Mecid Mecidi’yi.
Ancak belki de onu en çok ifade edebilecek kelime şu: Dert! Derdi olan bir
sinemacı Mecidi ve elbette meselelere kendi perspektifinden bakarken herkesin
onaylayacağı bir duruş sergilemek zorunda değil. Bireysel fikri ne olursa olsun
filmleri de ortada olan bir yönetmen. Son olarak Vittorio De Sica ve Bisiklet Hırsızları’ndan
bahsediyoruz. Ve tabii Mecidi’nin Cennetin Çocukları’ndan. Ünlü İtalyan
yönetmenin filminde, en fakirin fakirden çalabilmeyi masum göstermesine
karşılık, ayakkabıları yokken camide ayakkabıları bekleyen çocuğunu
hatırlatıyoruz. İlginç bir ayrıntıyı naklediyor bize. 2003 yılında Asiatica’da
Vittorio De Sica Ödülü’nü alırken tam da bundan bahsedildiğini anlatıyor ve batıya
karşı doğunun duruşunun övgü aldığını ifade ediyor.
İslam’ın İslam karşıtları tarafından hasredilen algısıyla
oluşturulan görüntüsünden oldukça rahatsız olan yönetmen, bunun en büyük
sorumlusunun da Müslümanlar olduğunu tekrar tekrar vurguluyor. İnancını ve
peygamberini yeterince tanıtamamanın ızdırabını Müslümanların yaşamadığını
söylerken, bir eleştiriden ziyade üzüntü yaşıyor usta yönetmen. Ve bu
dertsizlik sorununun Müslümanların en büyük meselesi olduğunu da ısrarla ifade
ediyor.




