23 Nisan 2013 Salı

Fıtratın sinemacısı: Mecid Mecidi



Mecidi’nin kamerası daima vicdana yakın civarlarda hareket eder ve bu açıdan anlattığı hikaye ne olursa olsun, anlatımı evrenseldir. Kahramanları asla kesin çizgilerle birbirinden ayrılmaz, bu nedenle kötüler ve iyiler arasında aşılmaz sınır taşımaz Mecidi’nin insanları. Yalçın bir kayalık gibi görünen yürekler bile hikaye aktıkça kamera aracılığıyla yumuşar ve ait olduğu merkeze; insanlığa dönüş yapar. Doğası gereği olması gerekenden uzaklaşmış olanı, film diliyle oluşturduğu bir cazibe ile fıtratın yörüngesine çeker. Bu nedenle hikayeleri küçük ama anlam katman aralığı büyük sularda gelişir. Gücünü fıtrattan alan sineması, gelenek ve şiirsellikten beslenir. Çok büyük resim yapmak peşinde değildir belki ama her resimde büyük anlam peşindedir. Hayatın sıradanlığından hikmetin sıradışılığını damıtır Mecidi.

Kamerası karelerin ortasında o kadar doğal durur ki, bir süre sonra sadece seyirci değil, bizatihi oyuncular da unutur kamerayı ve hayatın akışı yansır perdeye. Şüphesiz bunda sadece usta yönetmenin çerçeveye olan hakimiyeti değil, hayata olan sağlam bakışının da etkisi vardır. Ve Mecid Mecidi, sadece sinemayı, şiiri, resmi bilen bir sanatçı olarak değil, aynı zamanda hayatı ve dünyayı bilen, meselelerin künhüne vakıf bir feylesof olarak pek çok meslektaşından ayrı bir noktada durur.

Mecidi filmleri bildiğimiz seküler anlamda kaygılar içermez, güncel politiğin metazorisine kurban etmek gibi bir ucuzluk sızmaz onun sanatından. Hal böyle olunca anlattığı şey dünyevi ve gündelik kaygılardan varestedir. Ne ki bu bilinci bile kamerayı –tabiri caizse- bir sopa gibi kullanarak izleyicinin kafasına vurarak belli etmez usta yönetmen. Bilincin bile belli bir edebi ve tevazuu vardır Mecidi filmlerinde. Hakikat, çayın içine düşmüş şeker gibi homojen olarak yayılır karenin her birimine ve hikmet olarak dimağlarda tat bırakır. Batının, idrak ile kıkırdaklaşıp katılaşan kibri bu nedenle yoktur onun filmlerinde, olmayan şeyin de hissedilmesi zaten mümkün değildir.

Yıl 1992, Baduk filminin setinde. 
Esasen her iyi filmde olduğu gibi Mecidi filmlerinde de bir özellik ortaktır; insanı dönüştürmesi. Yönü ve akış hızı ne olursa olsun tüm hayatlar fıtrata doğru bir dönüş yapar ve doğal bir seyahate başlar filmlerini izlerken. İçe, fıtratın ta kendisine doğru yapılan bir güzergah değişimidir bu.

Adına ister bilgi diyelim ister malumat, kuşandığı tüm aparatları hikayelerinin içine mezceder ve genellikle çok basit obje ve kavramlardan devasa anlam üretimine katkıda bulunur. Sanatın pek çok dalına hakim olduğu için, bu hakimiyeti anlatımı basitleştirmede olağanüstü kullanır ve sonuç harikadır. Bir çift pörsümüş ayakkabıdan gelmiş geçmiş en evrensel mesajlardan birini çıkarabilecek ustalığın sırrı da bu hakimiyette gizlidir esasen.

Bu kadar üstün yönü olan bir sinemacıyı elbette bir ‘Aziz’ mertebesine çıkarma gayretinde değiliz. Üstelik Mecid Mecidi filmleri için –samimi olarak- söylenebilecek epey olumsuz yönden de bahsetmek mümkün. Ancak bunları doğrudan filmleri ele alarak yapmak ve vicdanen hem de mantık olarak en doğrusu olsa gerek. Geçtiğimiz gün Yedirenk sanat Vakfı’nda sohbet etme imkanı bulduğumuz sinemanın bu usta isminin hayata ve sanata bakışını merkeze alan muhabbet ortamı oluştu. Her şeyden önce eline aldığı tespihinden, kanepedeki oturma şekline kadar samimi bir insan vardı karşımızda. Sanatın her daim yedeğine alarak insana gizliden yüklediği kibir ile uzaktan yakından alakası olmayan bu adam, kimi zaman meselenin en tehlikeli dolaylarında, kimi zaman sinir uçlarında gezinmemize rağmen duruşunu zerre miktar bozmadı, samimiyetinden asla uzaklaşmadı.

Yedirenk Sanat Vakfı'ndaki hararetli sohbetten...
Elbette böylesi bir yönetmenle sohbet imkanı elde edildiğinde ilk sorulacak soru ‘sansür’ olabilirdi. Fakat biz meseleye başka açıdan bakma gayreti içinde olduğumuz için ‘sanatta sınırlama’ meselesini biraz deşmeye çalıştık. Gelin görün ki, sansür meselesi ustaya o kadar sık sorulmuş ki, en başta soruyu çok klişe olarak algıladı ve belki de bugüne kadar yüzlerce kez verdiği bir cevabı tekrar etti. O da şuydu; “Sansür ile suçlayanların anladığı manada sansür ve özgürlüğü ben asla kabul etmiyorum. Özgürlüğe de sansüre de yüklediğimiz anlamlar farklı olduğu için, ben ne dersem diyeyim çok anlamı olmayacak.”

Oysa bizim sözünü etmeye çalıştığımız şey, bir inanç insanının sinema yaparken önüne çıkabilecek tehlikeli ve yasak mevzular olabilir miydi? Sözgelimi eşcinselliği anlatabilir miydi bir Müslüman sinemacı? Ya da aşkı, cinayeti vs… Dediğimiz gibi, Mecidi daha önceden benzeri sorularla belki de yüzlerce kez karşılaştığı için sorumuzu o cümleden zannetti ve –maalesef- konu arada kaynadı gitti. Bu soruda ısrar etmek sıkıştırmak gibi nahoş bir tablo doğuracağı için fazla üstelemek anlamsızdı.

Ancak sanat yapmanın önündeki engeller konusunda epey dertliydi İranlı sinemacı. Ve çok doğru bir noktadan başladı bu engelleri sıralamaya: Kendinden. Mecidi’ye göre en başta Müslüman sanatçılar yüzyıllardır sanat yapmak adına dertlenmedikleri için, bugünkü hazin tabloyla karşı karşıyaydık. Sanatın zorlayıcı, zihin açıcı ve yol bulucu yönü üzerine gitmektense, zihin konforunu pek bozmuyordu inançlı sanatçılar. Ve günümüz sıkıntılarının bir çoğu, çok önceden çözülmüş olması gerekirken, bugün imkanların çok büyük olduğu dönemde, bu meseleleri aşmaya harcıyorduk enerjimizi.


Elhak doğru bir tespitti bu. Ancak elbette tek başına bir engel olarak bunu kabul etmek mümkün değildi. Nitekim devam etti Mecidi. Batı dünyasını büyük ve tek bir kümeye koyarak (haksız da değil) bir abanmadan bahsetti. Bir tür ruh satın alma refleksinden. Deneyimi ve acı tecrübeleri de vardı bu konuda. –Yanılmıyorsam- Beduk filmi için Cannes’a gittiğinde, mesleğinin henüz başında ve baharında olan genç Mecidi’ye bireysel iltifatların yanında kurumsal olarak da iltifat görmek istiyorsa filminde bir takım küçük (!) değişiklikler yapması gerektiği salık veriliyor. Enteresan olan şey, izleyiciyi değiştirmek, iyiye yöneltmek potansiyeli bulunan filmin, bu unsurları törpülenmek ve yönetmeni değiştirilmek isteniyor. Elbette şiddetle karşı çıkıyor İranlı yönetmen ve bahsi edilen değişikler yapıldığında kendisinin sinema yapması için bir neden kalmayacağını ifade ediyor.

Benzeri bir durum 1996 yılında Cennetin Çocukları Oscar’a aday gösterildiğinde Amerika’da da yaşanıyor. Pek çok imkan seriliyor ayaklarının altına. Sadece kendisine değil, aile ve akrabalarına da büyük imkanlar sunuluyor. Yine ret cevabı veriyor yönetmen. Ve bugün bu durumu bir tür ‘gizli sansür’ olarak niteliyor, hak ve hakikatin gizliden gizliye, ortaya çıkmadan sansürlenmesi. Ki ‘Esas sansür budur’ diyor.

Serçelerin Şarkısı (2008)
Sonra acı bir örnek veriyor bizleri şaşırtarak. Muhsin Mahmelbaf’ın –maalesef- bu oyuna geldiğini anlatıyor ve buna ne kadar üzüldüğünü. Bildiğimiz üzere Mecidi, sinemaya Mahmelbaf filmlerinde oyunculuk yaparak başlamıştı. Hatta şöyle sert bir ifade kullanıyor bir ara, ‘Ruhunu sattı maalesef!” Ona göre Muhsin Mahmelbaf, daha çok imkan ve dünyevi fırsatlar adına kendi özünden, ruhundan taviz vermiş durumda. Blimp Magazine’de yayınlanan bir röportajını hatırlıyorum Mahmelbaf’ın ve maalesef Mecidiyi haklı çıkaracak türden bir cevabını:

“Sizce İran sineması için en önemli sorun nedir?” diye sorup iki cevap şıkkı sunuyor derginin muhabiri: “Pek çok ülkede olduğu gibi para sıkıntısı mı, yoksa özgürlüğün olmaması mı?” Mahmelbaf teslimiyetin cevabını deklare ediyor adeta: “Özgürlüğün olmaması!” En son çektiği filmin çok ibretlik olduğunu da ekliyor sözlerine. Bu hatıraya bir kepçe de acı hatırlatma ekliyor Mecidi: “(Mahmelbaf) Son filmini şu anda İsrail’de bir belgesel olarak çekiyor!” (Mahmelbaf’ın Amerika için çektiği The Gardener isimli belgeselden bahsediyor)

Sezai Karakoç’un şiirindeki ‘Doğulu Baba’yı anlatıyoruz ona, değişmeden gömülmek isteyen 7. Oğlunu öğreniyor ve hoşuna gidiyor:
“Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden…”
Sezai Karakoç – Masal

Sinemanın önündeki üçüncü engele geliyor sıra. Birinci engelin kitlesel ve devletleştirilmiş hali aslında. Bir tür paradigmal engel bu: Müslüman devletler ve toplumlar. Son filmi için çektiği sıkıntıyı iç çeke çeke anlatıyor uzun uzun. Batılıların, Hıristiyanların, Budistlerin, Yahudilerin kendi inançlarını sanat yoluyla anlatabilmek için nasıl çalıştıklarını ve çırpındıklarını anlatıyor örnekler vererek ve bunun zerresinin bile Müslümanlarda bulunmadığını söylüyor yüreği yanarak. ‘Bir tek Çağrı var!’ diyor başını sallayarak.


Aslında Çağrı’dan da pek memnun olmadığın hissediyoruz ama mevzuyu dağıtmamak adına o konuya hiç girmiyoruz. Merhum Mustafa Akkad’ın çektiği sıkıntılardan bahsediyoruz bir süre karşılıklı. Ve maalesef aradan geçen 40 yıla rağmen manzaranın çok değişmediğini anlatıyor. Çektiği sıkıntıları örnekleriyle bir bir söylüyor. Özellikle Vahhabi düşüncesinin tarihi ve sanatı hem imha ettiğini hem de şu anda önünde kocaman bir engel olarak durduğunu söylüyor. Cesaretleri olsa, İslam tarihine ait neredeyse hiçbir şey bırakmayacaklarını söylüyor ölçülü bir öfke ile.

Sonra benzeri bir korkuyu kendisinin yaşadığını söylüyor ve “suret ve tasvir” meselesine giriyoruz böylece. Malum uzun yıllardan beri Hz. Peygamberi anlatan büyük bütçeli bir film (30 milyon dolar) projesi üzerinde çalışıyordu Mecid Mecidi. Ve daha filmin çekim öncesi Peygamber Efendimizi ses ve görüntü olarak kullanacağına dair söylentiler çıkmış, büyük tartışmalar yaşanmış ve tepkiler ortaya konmuştu. Önce bir şeye açıklık getiriyor, yüzünü asla göstermeyeceğini söylüyor filmde. Ama suret olarak ve ses olarak yer aldığına dair kanaat oluşturuyor bizde. Ve açık yüreklilikle bunu çekindiği için yapamadığını söylüyor.

Bir çift eski ayakkabıdan çıkarılan büyük bir insanlık destanı: Cennetin Çocukları. 
Tam bu esnada Mecidi ile durduğumuz noktanın farklılığına dikkat çekiyor ve ısrarla tekrar soruyoruz; ‘Tepkilerden çekindiğiniz için mi yüzünü göstermeyeceksiniz yoksa saygıdan dolayı mı?’ Cevap çok net; “Çekindiğim içim!” Elbette onun görüşlerini dinlemek için o ortamdayız ama fikrimizi söylemek zorunda kalıyoruz, bir vebalden bahsediyoruz ve edepten. Bu meseleyi biraz derinleştirmek için, acaba suret göstermenin temelinde İslam’ın suret ve saneme olan mesafesinden kaynaklanabilmiş olabileceğine dair bir içi fikirle doldurulmuş soru yöneltiyoruz. Açılımı şöyle; putperest bir toplumun en büyük riski tekrar eski inancına dönmesi olduğu için İslam ve dolayısıyla Kur’an en sert tavrı put ve Allah’a şirk meselesinde gösteriyor. Bu sert ve uzun mesafeden dolayı sanatın tasvir yönüne kota uyguladığını söyleyebilir miyiz?

Buna katılmıyor Mecidi. Minyatürlerde Hz. Peygamberin defalarca resmedildiğini ve hiçbir sorun da yaşanmadığını söylüyor ama malum minyatür birebir bir form değil sanat alanında. Sinemanın gerçeklik ile sık sık karıştırılan bir algı riski var. Bunu da örneklendirerek aktarıyoruz. Hz. Vahşi karakterini oynayan Salim Gedera’yı hatırlatıyoruz. Rolü o kadar gerçek algılanıyor ki, Gedera’nın hayatı temelinden değişiyor. Sokaklarda ‘sen Hz. Hamza’yı nasıl öldürürsün’ diye taşlanıyor ve işsiz kalıyor yıllarca. Keza Anthony Quinn’in Hz. Hamza karakteriyle bütünleşmesini anımsatıyoruz.

Çok enteresan bir cevap ve bakış açısı geliyor Mecid Mecidi’den: ‘Bütün bunlar Müslüman sanatçıların çözmesi gereken meseleler ve bugüne kadar çoktan çözülmeliydi aslında’ diyerek yine konfor tuzağına dikkat çekiyor ve bunun bir tür dertsizlikten kaynaklandığını ifade ediyor. İnançlı sanatçıların bunu dert etmesi durumunda çok önceden bu meselenin hallolmuş olabileceğine vurgu yapıyor. ‘Ve elbette bugün bu kadar büyük soruna dönüştürülmezdi’ diyor.

1996 yapımı bir başyapıt: Baba
Pek çok erdemli kavram ile tanımlamak mümkün Mecid Mecidi’yi. Ancak belki de onu en çok ifade edebilecek kelime şu: Dert! Derdi olan bir sinemacı Mecidi ve elbette meselelere kendi perspektifinden bakarken herkesin onaylayacağı bir duruş sergilemek zorunda değil. Bireysel fikri ne olursa olsun filmleri de ortada olan bir yönetmen. Son olarak Vittorio De Sica ve Bisiklet Hırsızları’ndan bahsediyoruz. Ve tabii Mecidi’nin Cennetin Çocukları’ndan. Ünlü İtalyan yönetmenin filminde, en fakirin fakirden çalabilmeyi masum göstermesine karşılık, ayakkabıları yokken camide ayakkabıları bekleyen çocuğunu hatırlatıyoruz. İlginç bir ayrıntıyı naklediyor bize. 2003 yılında Asiatica’da Vittorio De Sica Ödülü’nü alırken tam da bundan bahsedildiğini anlatıyor ve batıya karşı doğunun duruşunun övgü aldığını ifade ediyor.

İslam’ın İslam karşıtları tarafından hasredilen algısıyla oluşturulan görüntüsünden oldukça rahatsız olan yönetmen, bunun en büyük sorumlusunun da Müslümanlar olduğunu tekrar tekrar vurguluyor. İnancını ve peygamberini yeterince tanıtamamanın ızdırabını Müslümanların yaşamadığını söylerken, bir eleştiriden ziyade üzüntü yaşıyor usta yönetmen. Ve bu dertsizlik sorununun Müslümanların en büyük meselesi olduğunu da ısrarla ifade ediyor.