Mark Cousins enteresan bir adam. Ana mesleği film
eleştirmenliği olan Cousins, aynı zamanda düzenlediği çeşitli organizasyonlarla
adını duyuran bir yönetmen-organizatör. Mark Cousins, 2001 yılında, sinemaya dair
çok fazla akademik olmayan ve mesleki terimlerle anlaşılmazlık girdabına
girmeden kaleme aldığı Sanatın Öyküsü, başlıklı makalede, mevcut sinema
tarihlerinin yetersiz olmasa da farklı bir bakış açısına ihtiyaç olduğunu
belirtmişti. Sinema tarihi... Öyle basit bir dilimi ya da belli bir kültürün
film tarihinden bahsetmiyoruz.
Cousins, bu makaleden sonra çıktığı dünya gezisinde,
sinemaya dair enteresan gözlemlere şahit oluyor. Çoğu birbirinden habersiz olan
ülke sinemalarında, benzerlikleri ve derinleşmeleri şaşırarak öğreniyor ve not
ediyor.
Daha sonra oturup 11 ay boyunca, aklındaki sinema tarihini kaleme
alıyor ve sonuçta Sinemanın Hikayesi kitabı ortaya çıkıyor. Kitap, klasik
anlamda bir tarih kitabı değil elbette. Serüvenin kronolojik seyriyle başlamıyor,
mekanlar ve isimler üzerinden tarihsel sıralamaya geçiliyor, film teknikleri ve
sinemanın tarihsel gelişimi ile, akımlar, ülkeler üzerinden yürüyerek yaklaşık
120 yıllık bir zaman dilimi anlatılıyor.
Sene 2005 olduğunda yapımcı John Archer, kitabı çıkış
noktası alarak bir belgesel yapımını teklif ediyor Cousins'e. Televizyonculuk
ve belgeselciliği bilenler bilir. Bu işler kitap yazmaya benzemez. hele hele
mesele tarihsel bir konuysa işiniz epey zordur. Bu zorluk önce materyale
ulaşma, akabinde telif hakları meselesidir.
![]() |
| Mark Cousins |
Nereden biliyorum?
Vaktiyle TRT'ye yaptığımız bir belgeselde (Yeşilçam) kurumun
en çok endişe ettiği alan, telif haklarıydı. Zira gösterdiğiniz her karenin
başınıza iş açma riski var. Gerek kurumu ikna, gerekse kullanılacak VTR
parçaları için rıza almak epey zorlu ve uzun bir süreç olmuştu.
Konu sinema olunca, işiniz çok daha zor. Başka herhangi bir
belgeselde kullanacağınız görüntüler nihayetinde haber amaçlı çekilmiş
görüntüler olacağı için, en fazla arşiv telif ödeyerek bu materyale sahip
olabilecekken, sinemadaki ürünler, birer sanat üretimi olduğu için, hem pahalı,
hem de sahiplerinin haklarını kolay teslim etmeyeceği, sürekli şüpheyle
bakacağı malzemeler oluyordu.
![]() |
| Yusuf Şahin |
Bunun için önce bir taslak senaryo çıkarılıyor kitaptan ve isim
dökümü yapılıyor. Pilot çekim için Mısır seçiliyor. Afrika sinemasının
babalarından Yusuf Şahin ile görüşme neticesinde, bu işin tahmin ettiklerinden
çok daha derinlere gideceğini fark ediyorlar. İngiliz kanalı More4'un da büyük
maddi katkılarıyla epey rahatlıyor ve belgeseli çekmeye başlanıyor.
Koltuğunda oturup, sağdan soldan gelen telifi ödenmiş stok
görüntülerle belgesel çekmekten bahsetmiyorum sevgili okur. Bizzat yerine
gidip, lokal çekim ve bilgilerle detaylandırılıp zenginleştirilen zorlu bir
işten bahis ediyorum.
![]() |
| Belgesel, kurgunun ilk örneklerinden olan The Great Train robbery yerine Life An American Fireman'ı detaylı inceliyor. |
Bengladeşli usta Satyajit Ray için Hindistan, Kalküta'ya, Kurosawa'nın
ilk mekanı Toho Stüdyosu için Tokya'ya, Pekin'e, Kahire'ye, Paris'e, Los
Angeles'e, Kopenhag'a gidiliyor. Yüzlerce şehir, yüzlerce stüdyo, yüzlerce isimle
röportaj, ve 1000'e yakın filmden görüntüler taranıp ayıklanıyor.
Ülke sinemaları, sinemacıları, büyük bir hikayenin içinde
yer alırken, farkında olarak ya da olmadan ana omurga ile ilişkileri ve
farklılıkları böyle çıkıyor ortaya zaten.
![]() |
| Melies'nin filmlerinden biri |
Yıllar süren bu çalışmanın akabinde, doğal olarak çok uzun
bir belgesel ortaya çıkıyor. Neredeyse 20 saatlik uzunlukta. Usta İskoç
kurgucu-yönetmen Bill Forsyth ile epey uğraşılıp, belgesel 15 saate
indiriliyor. Ve sonuçta bugün ülkemizde Calinos Film ve Tiglon etiketiyle piyasaya
sürülen benzersiz belgesel Sinemanın Hikayesi çıkıyor.
İsterseniz disk disk ayrıntılandıralım.
DİSK 1: SİNEMANIN DOĞUŞU
Birinci disk, Sinemanın Doğuşu'na odaklanıyor. Klasik bir
tarihçi anlatımıyla başlanmayan hikayede, bilim adamları ve buluş ekseninde
filmin tarihçesine gidiliyor. Bugüne kadar pek bilinmeyen filmler eşliğinde
1895 ila 1920 yılları arası anlatılırken, paradan ve pazarlamadan önce iki
önemli karama ağırlık veriliyor; fikir ve tutku!
İlk diskin ikinci bölümünde işin içen Hollywood'un ufaktan
girmesi, Charlie Chaplin ve Buster Keaton filmleriyle, sonradan etkileşim
içinde oldukları yapımlar beraber olarak, hem film tarihini, hem de film dilini
anlatıyor. Bir sinema hareketinin üç farklı kültür ve ülkede uç verişi film
örnekleriyle gösteriliyor; Amerika, Danimarka, Rusya...
![]() |
| Bir sinema perisi; Ruan Lingyu |
DİSK2: SESLİ SİNEMA
1930'larla beraber yapılan görüntü-ses evliliğinin sinemayı
nasıl alt üst edişine şahit oluyoruz ikinci diskin başlarında. Ve sinemanın
drama etkisiyle sanata dönüşmesi, akabinde ortaya çıkan türlerden ilk örnekler:
uçuk komediler, gangster filmleri, westernler, müzikaller... Ve bu türlerin
ustası bir isim Howard Hawks. Avrupa'dan Alfred Hitchcock'un yükselişi, Fransız
ustalar ve bir sinema zirvesi; Oz Büyücüsü...
1940'larda savaşın yol açtığı travma ile yaşanan savrulma
var. Orson Welles giriyor sonra belgeselin menzil alanına. Ve Amerikan
sinemasının karanlık dönemi. Ünlü senaristler Paul Schrader ve Robert Towne bu
dönemi tartışıyorlar tüm samimiyetleriyle.
50'liler tam bir kafa karışıklığının yaşandığı yollar.
Starlar artık bir endüstriyel üretime dönüşüyor ve James Dean efsanesini
öğreniyoruz. Bu arada Mısır, Hindistan, Çin, Meksika, Britanya ve japonya
sinemasında neler olup bittiğine bakınca görüyoruz ki ortak bir dilde
bütünleşiyor hepsi: Öfke! Yusuf Şahin, ve Kurosawa'nın efsanevi oyuncusu Kyoko
Kagawe'yla röportaj da bu bölümde.
![]() |
| James Dean |
DİSK3: YÜKSELEN AVRUPA SİNEMASI
Belgeselin üçüncü diski ünlü oyuncu Claudia Cardinale ve
sıra dışı yönetmen Federico Fellini ile açılıyor. Zira 50'lerin sonu, 60'ların
başında yapılan sinemanın en önemli iki sembol ismi bunlar. Ingmar Bergman'ı,
en az onun kadar arızalı yönetmen Lars Von Trier anlatıyor sonra. Bertolucci ve
Pasolini'ye eğiliyor sonra belgesel. Ve sinema tarihini dinamitleyip yerinden
oynatan bir akımdan söz ediyor; Fransız Yeni Dalgası...
Üçüncü diskin ikinci bölümünde tekrar Hollywood'a çekiliyor
kamera. 60'lı yılların şehvetli ve bol müzikli şaşaalı günleri yansıyor
belgesele. Efsanevi görüntü yönetmeni Haskel Wexler'e uzatılıyor mikrofon ve
ana akım filmlerin nasıl etkilendiğini anlatıyor usta görüntü yönetmeni. Roman
Polanski, Nagisa Oshima ve elbette Andrei Tarkovsky'nin dünyasını keşfediyoruz.
Son olarak, Siyah Afrika sinemasının doğum sancıları derken, ustaların ustası
bir Hint yönetmen, Mani Kaul, özel bir röportajla bizleri şaşırtıyor.
Ve 70'ler. Hiciv sineması, kara mizah, ve kült film Taxi
Driver ele alınıyor. Afrika sinemasından sonra Amerika'ya da yansıyan siyah
sinemadan söz edilirken, senarist Robert Town, ürkütücü ve karanlık fikirlerin
sinemaya nasıl sızdığını aktarıyor.
![]() |
| Kıymeti bilinmeyen sinema ustası; Mani Kaul |
DİSK4: DÜNYAYI DEĞİŞTİRECEK FİLMLER
Sinemanın nasıl bir toplumsal dönüştürücü olabileceğine dair
bir fikir edinmemizi sağlayan dördüncü diskin bu ilk bölümünde Wim Wenders ve
Ken Loach sinemasına yakından bakıyoruz. Sonra İtalya, Avustralya'ya uğrayıp
yeni sinemanın doğuşunu görüyor ve oradan Japon sinemasının son durumuna şahit
oluyoruz.
Asya ana akım sinemasının ortaya çıkış yılları olan
1970'lerin ortasında bir süre daha takılıp, Hindistan'a geçiyor ve Bollywood'un
temellerinin atılması ve gelişimine şahit oluyoruz. Bu yıllarda gezinip büyük
usta Bruce Lee'dn bahsetmek olmaz. Hong Kong sineması ve aksiyon filmlerinin
piri Yuen Wo Ping'i keşfediyoruz. Biraz dikkatlice bakınca meşhur The Matrix'in
dip koçanları hakkında bir fikir sahibi olabiliyoruz.
Dördüncü diskin son bölümü 80'ler sineması (Ahh biz de bu
mantıkla kendi sinema tarihimizi ele alabilseydik keşke, zira çok ciddi bir
eksik olduğunu belgeseli izleyince daha iyi anlıyoruz) ve siyasi gelişimler
paralel olarak anlatılıyor. Reagan Beyaz Saray'a, Thatcher da Downing Sokağına
yerleşmiş durumda. Sinema gerçekleri anlatmak için yeni bir misyon üstleniyor.
Bağımsız yönetmen John Sayles, gerçeğin sinemasını ve protestoyu anlatıyor
röportajında. Meşhur Tianenmen olayı öncesi Çin sineması, Sovyet filmlerinin
genel durumu ve Avrupa'da bir vaha; Krzysztof Kieslowski'yi tanıyoruz.
![]() |
| Avrupa'da bir vaha: Krzysztof Kieslowski |
DİSK5: YENİ SINIRLAR
Pek kimse bilmez ama dünyanın pek çok yerinde sinema için, 1990
ve hemen sonrası önemli bir dönemin başlangıcıydı. Bir tür Altın Çağ olarak
niteler çoğu tarihçi bunu. Ve İran sineması bu altın çağın en önemli
unsurlarından biridir. Beşinci Disk, açılışı İran sineması ile yapıyor. Abbas
Kiarostami ile yapılan değerli bir röportaj da var bu bölümde. Sonra Japon
dehşet sinemasının temellerini atan, bir çılgın sinemacı Shinya Tsukamoto'yu
tanıyoruz. Dünyanın en önemli yönetmenlerinden olan Claire Denis'in kendi
sinemasını anlattığı Paris'e geçiyoruz sonra. Ve oradan da Meksika sinemasına
uzanıyoruz.
![]() |
| Bullet Ballet (Shinya Tsukamoto) |
İkinci bölümde tuhaf iki, (aslında üç) sinema adımıyla
tanışıyoruz. Tarantino ve Coen kardeşler. Bilim kurgu sinemasının gelişimine
bir göz atıp, dijital devrimin sinemayı nasıl kökünden değiştirmeye başladığına
şahit oluyoruz.
![]() |
| Fargo (Coen kardeşler) |
![]() |
| Alexander Sokurov |
Belgeseli şuradan bulabilirsiniz













