16 Ekim 2012 Salı

Rumen gibi geçti…

Fransa 98'deki Romanya. Yarısı tanıdık olan takım şekil yapmıştı. 


Rakibimiz Romanya... Kaderin garip tecellisi, Rumen futbol tarihi ile Türk futbol tarihi çok iç içe, birbiriyle çok etkileşmiş iki tarihtir.

Misal, İlyas Datça desem kimse hatırlamaz belki ama Datcu (Datku) ismini bilen çoktur. Yıllarca Fenerbahçe’nin kalesini koruyan bu muhteşem adam, hem vatandaşımız olmuş, hem de futbol sonrası da ülkemizde kalmıştı.  


Losif Rotairu vardı mesela, Steua Bükreş’te 93 maçta 83 gol, G. Saray’da iki senede 4 gol atabilmişti. Hele ki, bir Avrupa kupası çeyrek final maçında, (1992) W. Bremen karşısında, boş kaleye o kadar gevşek vurmuştu ki, top tıngır mıngır çamura saplanıp, çizgiyi geçememişti. Rotariu’nun sonradan sonra bel fıtığı olduğunu öğrenmiş, usta çıkıkçılara belini çektirtmiştik ama işe yaramamıştı.  

Ilie Datcu

Hagi’yi yazmaya gerek yok, onu ‘şair’ kategorisinde ele almak lazım.
İlie, Filipescu, Popescu gibi isimlerden oluşan şahane bir paket gelmişti yine G. Saray’a. Bu oyuncuların da büyük emeğiyle Sarı Kırmızılılar yıllar boyu başarıdan başarıya koşmuş ve UEFA Kupası gelmişti. Pakete sonradan eklenildiğinden ciddi endişe ettiğimiz Lutu ise, her ne kadar ‘yeni Hagi’ diye ambalajlansa da 3 maç oynayıp ülkesine dönmüştü.


Seri katil sükûnetinde olan Filipescu, medyadan rahatsızlık duyup erken gidenlerden oldu.

Topa beyniyle vuran bir dehaydı Popescu. Hagi’nin bacanağıydı. G. Saray’dan ayrıldıktan sonra geçmişte ajanlık işlerine filan bulaştı diye epey gürültü çıkarmıştı.


‘Buz adam’ Adrian ilie bir Beşiktaş maçında 3 gol atarak tarihe geçerken, Valencia ve Deportivo’nun ardından Beşiktaş’a gelmiş, kanında tespit edilen bir hastalıktan dolayı buradaki kariyeri bitmişti.

Ali Şen başkan, Adrian İlie’yi görünce beğenmiş ve kardeşi Sabin’i büyük paralar dökerek getirtmiş lakin verim alamamıştı. Sarı lacivertli takımda bir sezon bile tutunamamış, toplam 3 gol ile gitmişti. Sonra iki sezon oynadığı Valencia’da ‘sıfır’ çekerek, ‘biz yine şanslıymışız’ hissi yaşatmıştı.

Tamaş, Petre, Bratu gibi düz oyuncular da iz bırakmadan geçtiler çim sahalarımızdan.


Moldovan vardı, pek futbolcu gibi görünmezdi ama iyi adamdı. İki sezonda 30’dan fazla gol ile Sarı Lacivertlilerin gönüllerinde taht kurmuştu. 

Maldaraşanu’nun adı görkemliydi ama o da ‘sıfır’ çekerek gitti ülkemizden.

Kadıköy Panteri Pancu

Pancu unutulmazlar arasındadır. Bir Fenerbahçe maçıydı ve Beşiktaş deplasmanda zor durumlara düşüyordu.  Tümer’in yerine girdi ve Siyah Beyazlılar bir gol atıp durumu 3-2 yapmıştı. Ne yazık ki Cordoba’nın penaltı yapıp oyundan atılmasıyla, oyuncu değişikliği tamamlamış olan takımında kaleye geçmek durumunda kalmış ve Alex’in gol vuruşunu çelememişti. Ancak bu dakikadan sonra Fenerbahçe füzelerini birer birer çıkarmayı başarmıştı. Pek çok kimse o ana kadar Pancu’nun kariyerine kaleci olarak başladığını bilmiyordu tabi. Eksik Beşiktaş, o gün F. Bahçe’yi Kadıköy’de 4-3 yenmeyi başarmış ve Pancu’nun adı ‘Kadıköy Panteri’ olarak kalmıştı.

Daniel Timofte

Timofte vardı bir de; Samsunsporlu. Yaklaşık 10 yıl boyunca bu takımın iskeletini oluşturan en önemli isimdi. Son yıllarında peşini bırakmayan sakatlıklar onu alkolik yapmıştı ve maalesef futboldan kopmuştu.

Ne diyorduk biz, koptuk sanki! Evet, rakibimiz Romanya, maç bildiğiniz gibiydi. Bize bu anıları yaşattıkları için Abdullah Avcı ve talebelerine teşekkür ederiz. 

NOT: Bu yazı Türkiye-Romanya maçı esnasında gazete için yazıldı, gazete (haklı olarak) yayınlamaya değer bulmadı, zira maçtan başka şeyler anlatıyordu.

Tenafür!



Farkındayım, başlık pek anlaşılır bir kelime değil lakin mecburen seçtim. Zira 'kakofoni' dersem çağrıştırdıkları sizleri daha çok rahatsız edebilirdi, dedikten sonra konumuza geçiyorum.


 Meşhur Konfüçyüs’ün ‘Bir ülkenin doğru yönetilip yönetilmediğini, ahlak açısından yücelip yücelmediğini anlamak mı istiyorsunuz? O ülkenin musikisini dinleyiniz.’ dediği rivayet edilir.

Bana eksik gibi geldi bu tespit. Bir toplumun nasıl yozlaştığını, medeniyet düzleminde nasıl aşağıya doğru indiğini görebilmek adına da, müziğin seyrine bakmak gerekiyor galiba.

Cumhuriyet dönemiyle beraber ülkeyi yönetenlerin Türk müziği ve enstrümanlarına karşı tuhaf bir düşmanlığı olmuş nedense. 70’li yılların ortalarına kadar sürmüş bu utanma ve mesafeli durma dönemi. Bilemiyorum, belki toplumu dönüştürme, çağdaşlaştırmanın temel unsurlarından biri olarak geleneksel kültür ve sanat ile aradaki bağların kopartılmasını görmüşlerdir.
Sadece yasaklamakla kalınmamış üstelik. Cumhuriyet sonrası oluşan elit, bir şekilde bu yasağı delen, etrafından dolanan kişi ve kesimleri aşağılamış, küçümsemiş, hor görmüş ve yok saymış.

Bunun en bariz örneği arabesk müziğidir. Müziğin çok benzeri bir yasak sinema sektöründe de belirince ortaya çıkmış arabesk. Halk ne kadar teveccüh ederse etsin, devlet ve elitler tarafından asla tasvip edilmemiş, aşağılanmış.



Bu vesile ile sözü Orhan Gencebay’ın eserlerinden oluşan “Orhan Gencebay ile Bir Ömür’ isimli albüme getirmek isterim. Günümüzün pek çok popüler sanatçısı tarafından tekrar yorumlanan 32 şarkı var bu albümde. Kimilerinin mazisi 35 yıl kadar geriye gidiyor. Bir haftada unutulan şarkılara bakıldığında, şüphesiz 35 yıl inanılmaz bir süre.



Yazının girişinde anlatmaya çalıştığım durum için şahane bir örnektir Orhan Gencebay. Arabesk müziğinin babasıdır zira. (Bir önceki müzik bahsinde de belirmiştim) Halkın, kendisine dayatılan müzik ve sinemayı reddedip, yakın bulduğu Mısır filmlerine yöneldiği bir dönem olan 1966 yılında Ahmet Sezgin için yazdığı ve Sezginin ününün yeniden canlanmasını sağlayan Deryada Bir Salım Yok adlı eserinde Gencebay, 23 kişilik bir orkestra kullanıp, muhayyerkürdi makamındaki eser senkoplu düyek ritminde ve vurmalı çalgılara önem vererek bambaşka bir tat oluşturuyordu. Eserde Türk Müziği çalgıların yanı sıra Batı çalgılarından Gitar-vibrafon vb. kullanan Gencebay, 8-9 kişilk keman gurubunu batı tekniğinde çalan müzisyenler icra ediyor ve partisyonlar kullanarak zenginleştirdiği içeriğiyle eseri bir anlamda geleneksel yapının dışına çıkarmayı da başarıyor ve en önemlisi halkın istediği duyumu yakalıyordu.  

Orhan Gencebay ve müziği yıllarca aşağılandı. Devlet tarafından görülmedi. TV ekranlarında başkaları dayatılırken o minibüs ve otobüslerde halk ile beraber gelişti, büyüdü.

Elbette köprünün altından çok sular aktı. Ancak en az 70 yıllık bir köksüzlük ve çürütme faaliyetinin oluşturduğu bir takım neticeler olacaktı. İşte şimdilerde bu neticeleri görüyoruz. Gün aşırı ses yarışmalarının yapıldığı, saat başı müzik kliplerinin üretildiği bir dönemdeyiz ve ne yazık ki, Konfüçyüs’e bakarak bu ülkeyi okuduğumuzda hiç de iyi durumda değiliz.

Gangnam Style'in orijinali ve altındaki beğeni barına dikkat: Işın kılıcı gibi..

Bu da perişan çakması Yam Yam Style. Alttaki beğeni barı tersine ışın kılıcı olmuş!




Yıllar önceydi… Video yeni keşfedilmiş ve yoğunluklu olarak kullanılmaya başlanıldığı dönemdi. Pek çok konser kaydının ‘betamax’ kaseti dolaşıyordu video dükkanlarında. Bunlardan birinde Hülya Avşar’a denk gelmiştim. Epey büyük sanatçıların yer aldığı bir turnaya götürülmüştü, zira tam güzellik yarışması ve ‘taç’ tartışmalarının olduğu dönemdi ve popülerdi. İki şarkıcının arasında sahneye çıkıyor sunum yapıyordu. Bir ara şöyle dediğini hatırlıyorum; ‘Şimdi ben de o güzel(!) sesimle size bir şarkı söyleyeyim!’ Güzel kelimesinden sonra ünlem kullanmamın nedeni benim ironi yapmam değil, bizzat Avşar’ın kendi kaş göz işaretiyle, ‘sesim berbat’ esprisi yaptığı içindir. Sanırım Mavi Mavi şarkısını infaz etmişti sonrasında.

Derken, derken… Televizyonlar çoğaldı ve çürüme öylesine büyük boyutlara ulaştı ki, toplumun müzik bağlamında ulaştığı noktayı görmek için müzik kanallarına ve çıkarılan albümlere bakmak yeterli geldi. Sıklıkla düzenlenen yarışmaların birinde Ajdar Anık ismine denk geldik. Muazzam bir özgüven ile çıktığı sahnede bir tür cinayet işliyordu adeta ve kendisine yöneltilen eleştirileri umursamıyordu bile. Ona göre kendisi stardı ve üstelik aptal değil makine mühendisiydi. Şunu söylüyordu meşhur şarkıcıları; benim sizden neyim eksik!

Nitekim Hülya Avşar’ın programına katıldı ve Avşar’ın alay edici iğnelemeleri esnasında, ‘Aynaya bakınca kendini star gibi görüyor musun? Sorusuna muhatap oldu. Avşar, yıllar önce turne esnasında sahnede yaptığı jest mimiklere benzer bir ironi ile sormuştu soruyu ve şu cevabı aldı Ajdar’dan: ‘Ayna değil de, size bakınca kendimi star olarak görüyorum…’

1:20'de Hülya Avşar kaşınıyor ve ayarı yiyor. 


Jüri üyelerinin, yarışmacılardan daha felaket şarkı söylediği bir ülkeye döndük sonra. Bir takım imajlar uğruna, adeta müziği katledenlerin film yarışmalarında konser verdikleri bir topluma dönüştük maalesef.

Ajdar dip nokta değildi anlaşılan. Yıllarca TRT’nin dayattığı tuhaf isim ve şarkıları ‘norm’ olarak kabul edenlerin geldiği noktadır ‘O Ses Türkiye’… Ve yaklaşık 100 yıllık bir serüvenin ürünüdür Ajdar, Banu Alkan, Ömür Gedik ya da Atilla Taş.

Şimdi Yamyam Style isimli şarkıya bakıp gülüyoruz ama güldüğümüz bizim resmimiz esasen.

Kimseyi üzmek ya da küçümsemek adına söylemiyorum. Konfüçyüs zamanında söylemiş zaten: “Bir toplumun çürüyüp çürümediğini öğrenmek istiyorsanız, müziğine bakın’ diye.