16 Ekim 2012 Salı

Tenafür!



Farkındayım, başlık pek anlaşılır bir kelime değil lakin mecburen seçtim. Zira 'kakofoni' dersem çağrıştırdıkları sizleri daha çok rahatsız edebilirdi, dedikten sonra konumuza geçiyorum.


 Meşhur Konfüçyüs’ün ‘Bir ülkenin doğru yönetilip yönetilmediğini, ahlak açısından yücelip yücelmediğini anlamak mı istiyorsunuz? O ülkenin musikisini dinleyiniz.’ dediği rivayet edilir.

Bana eksik gibi geldi bu tespit. Bir toplumun nasıl yozlaştığını, medeniyet düzleminde nasıl aşağıya doğru indiğini görebilmek adına da, müziğin seyrine bakmak gerekiyor galiba.

Cumhuriyet dönemiyle beraber ülkeyi yönetenlerin Türk müziği ve enstrümanlarına karşı tuhaf bir düşmanlığı olmuş nedense. 70’li yılların ortalarına kadar sürmüş bu utanma ve mesafeli durma dönemi. Bilemiyorum, belki toplumu dönüştürme, çağdaşlaştırmanın temel unsurlarından biri olarak geleneksel kültür ve sanat ile aradaki bağların kopartılmasını görmüşlerdir.
Sadece yasaklamakla kalınmamış üstelik. Cumhuriyet sonrası oluşan elit, bir şekilde bu yasağı delen, etrafından dolanan kişi ve kesimleri aşağılamış, küçümsemiş, hor görmüş ve yok saymış.

Bunun en bariz örneği arabesk müziğidir. Müziğin çok benzeri bir yasak sinema sektöründe de belirince ortaya çıkmış arabesk. Halk ne kadar teveccüh ederse etsin, devlet ve elitler tarafından asla tasvip edilmemiş, aşağılanmış.



Bu vesile ile sözü Orhan Gencebay’ın eserlerinden oluşan “Orhan Gencebay ile Bir Ömür’ isimli albüme getirmek isterim. Günümüzün pek çok popüler sanatçısı tarafından tekrar yorumlanan 32 şarkı var bu albümde. Kimilerinin mazisi 35 yıl kadar geriye gidiyor. Bir haftada unutulan şarkılara bakıldığında, şüphesiz 35 yıl inanılmaz bir süre.



Yazının girişinde anlatmaya çalıştığım durum için şahane bir örnektir Orhan Gencebay. Arabesk müziğinin babasıdır zira. (Bir önceki müzik bahsinde de belirmiştim) Halkın, kendisine dayatılan müzik ve sinemayı reddedip, yakın bulduğu Mısır filmlerine yöneldiği bir dönem olan 1966 yılında Ahmet Sezgin için yazdığı ve Sezginin ününün yeniden canlanmasını sağlayan Deryada Bir Salım Yok adlı eserinde Gencebay, 23 kişilik bir orkestra kullanıp, muhayyerkürdi makamındaki eser senkoplu düyek ritminde ve vurmalı çalgılara önem vererek bambaşka bir tat oluşturuyordu. Eserde Türk Müziği çalgıların yanı sıra Batı çalgılarından Gitar-vibrafon vb. kullanan Gencebay, 8-9 kişilk keman gurubunu batı tekniğinde çalan müzisyenler icra ediyor ve partisyonlar kullanarak zenginleştirdiği içeriğiyle eseri bir anlamda geleneksel yapının dışına çıkarmayı da başarıyor ve en önemlisi halkın istediği duyumu yakalıyordu.  

Orhan Gencebay ve müziği yıllarca aşağılandı. Devlet tarafından görülmedi. TV ekranlarında başkaları dayatılırken o minibüs ve otobüslerde halk ile beraber gelişti, büyüdü.

Elbette köprünün altından çok sular aktı. Ancak en az 70 yıllık bir köksüzlük ve çürütme faaliyetinin oluşturduğu bir takım neticeler olacaktı. İşte şimdilerde bu neticeleri görüyoruz. Gün aşırı ses yarışmalarının yapıldığı, saat başı müzik kliplerinin üretildiği bir dönemdeyiz ve ne yazık ki, Konfüçyüs’e bakarak bu ülkeyi okuduğumuzda hiç de iyi durumda değiliz.

Gangnam Style'in orijinali ve altındaki beğeni barına dikkat: Işın kılıcı gibi..

Bu da perişan çakması Yam Yam Style. Alttaki beğeni barı tersine ışın kılıcı olmuş!




Yıllar önceydi… Video yeni keşfedilmiş ve yoğunluklu olarak kullanılmaya başlanıldığı dönemdi. Pek çok konser kaydının ‘betamax’ kaseti dolaşıyordu video dükkanlarında. Bunlardan birinde Hülya Avşar’a denk gelmiştim. Epey büyük sanatçıların yer aldığı bir turnaya götürülmüştü, zira tam güzellik yarışması ve ‘taç’ tartışmalarının olduğu dönemdi ve popülerdi. İki şarkıcının arasında sahneye çıkıyor sunum yapıyordu. Bir ara şöyle dediğini hatırlıyorum; ‘Şimdi ben de o güzel(!) sesimle size bir şarkı söyleyeyim!’ Güzel kelimesinden sonra ünlem kullanmamın nedeni benim ironi yapmam değil, bizzat Avşar’ın kendi kaş göz işaretiyle, ‘sesim berbat’ esprisi yaptığı içindir. Sanırım Mavi Mavi şarkısını infaz etmişti sonrasında.

Derken, derken… Televizyonlar çoğaldı ve çürüme öylesine büyük boyutlara ulaştı ki, toplumun müzik bağlamında ulaştığı noktayı görmek için müzik kanallarına ve çıkarılan albümlere bakmak yeterli geldi. Sıklıkla düzenlenen yarışmaların birinde Ajdar Anık ismine denk geldik. Muazzam bir özgüven ile çıktığı sahnede bir tür cinayet işliyordu adeta ve kendisine yöneltilen eleştirileri umursamıyordu bile. Ona göre kendisi stardı ve üstelik aptal değil makine mühendisiydi. Şunu söylüyordu meşhur şarkıcıları; benim sizden neyim eksik!

Nitekim Hülya Avşar’ın programına katıldı ve Avşar’ın alay edici iğnelemeleri esnasında, ‘Aynaya bakınca kendini star gibi görüyor musun? Sorusuna muhatap oldu. Avşar, yıllar önce turne esnasında sahnede yaptığı jest mimiklere benzer bir ironi ile sormuştu soruyu ve şu cevabı aldı Ajdar’dan: ‘Ayna değil de, size bakınca kendimi star olarak görüyorum…’

1:20'de Hülya Avşar kaşınıyor ve ayarı yiyor. 


Jüri üyelerinin, yarışmacılardan daha felaket şarkı söylediği bir ülkeye döndük sonra. Bir takım imajlar uğruna, adeta müziği katledenlerin film yarışmalarında konser verdikleri bir topluma dönüştük maalesef.

Ajdar dip nokta değildi anlaşılan. Yıllarca TRT’nin dayattığı tuhaf isim ve şarkıları ‘norm’ olarak kabul edenlerin geldiği noktadır ‘O Ses Türkiye’… Ve yaklaşık 100 yıllık bir serüvenin ürünüdür Ajdar, Banu Alkan, Ömür Gedik ya da Atilla Taş.

Şimdi Yamyam Style isimli şarkıya bakıp gülüyoruz ama güldüğümüz bizim resmimiz esasen.

Kimseyi üzmek ya da küçümsemek adına söylemiyorum. Konfüçyüs zamanında söylemiş zaten: “Bir toplumun çürüyüp çürümediğini öğrenmek istiyorsanız, müziğine bakın’ diye.



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder