6 Ekim 2010 Çarşamba
Külüstürdü bisikletim
Kaçıncı eldi bilmiyorum. Kaça aldığımızı da. Benim, abimin bayramlıkları, harçlıkları ve babamın desteğiyle alınmıştı. Hani Ferrari olsa ancak o kadar dikkat ederdik bakımına ama, ömrünü tamamlamış bir aletti. Dökülüyordu resmen. Birimizin elinde kalacağı, ve diğerinin elinde kalanın gırtlağına sarılacağını biliyorduk. Biliyorduk bilmesine ama yine de bisiklete binmek özgürleşmek demekti bizim için.
Bugün bisiklete binen şehirli çocuklara bakıyorum da, ne o öyle? Kasklar, dizlikler, sürekli iki eli arka seleye yapışmış ebeveynler filan. Hala birer zafer nişanesi gibi taşırım dizlerimde bisiklet yaralanmalarından kalan izleri. Yaranın biri kabuk bağlayıp iyileşmeden diğeri açılırdı bisiklete binerken. Öyle özel 'Take a trip' alanları filan da yoktu benim zamanımda. Bisiklet bile yoktu ya, dediğim gibi kim bilir kaçıncı elin vazgeçip elden çıkardığı zaman geçti bizim elimize.
Bir nefeslik kalmışsa canı, onu da biz alacaktık kesin...
Zincir atar, eller yağlı ama ne gam!
Lastik patlar, yama hazır, yok öyle kolay kurtuluş elimizden. Direksiyon görevi gören boynuz eğimli metalin tutma sapları haşat olduğu için su hortumu geçirmiştik. Hakkını yemeyeyim müthiş kavranıyordu, hiç kaymıyordu.
Rüzgar sonra... Saçları anne şefkatiyle okşuyordu ilk başta. Sonra serseri aşıkların çılgın kaçamakları gibi; tokatlarcasına şakakları. Üstüne bir de iki eli iki yana açarak gitmek vardı. Bir de yokuş aşağı... Şimdi yazarken bile elim ayağım titredi. Ne cesaret, ne biçim bir susamaymış özgürlüğe!
Hiç unutmam 56 Chevrolet'i vardı bir arkadaşımın babasının. Gerçi o da ihtiyardı ama afilliydi, yakışıklıydı hala. Üstü açıktı üstelik. Kalır mıyım altında, yapıştırdım lafımı yeri denk geldiğinde; benim bisikletimin de üstü açık....
Mavi değildi benim bisikletim, külüstürdü ama üzerine bindiğimde beni masal ülkelerine götürecek kadar özgür ve bıçkın bir araçtı...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
