medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
medya etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Şubat 2012 Çarşamba

Bir veda belgeseli: Son Darbe



Şunu belirteyim evvelen; bana gazeteciliği serviden ilk kitap M. Ali Birand’ın 12 Eylül Saat 04 isimli çalışmasıdır. Birand, su gibi akıcı üslubu ve karmaşık olayları ustalıkla bir araya getirdiği kurgusuyla bende çok büyük bir hayranlık uyandırmıştı. Ustanın diğer kitaplarını da büyük bir iştahla okumama vesilen olan bir öncü kitaptı açıkçası.

Mesleğe girdikten sonra Birand’ın gazeteciliğine hep hayranlık duydum. Kendine duyduğu öz güven, üslubundaki rahatlık ve yaşı kaç olursa olsun hep çağdaş iletişimci olması önemli bir rol model yapıyordu onu.

Ve elbette, bir okul olması, sayısız öğrenci yetiştirmesi…

Haber belgeselciliği için de –bence- çok önemli bir isimdir Birand. Demirkırat Belgeseli bu anlamda önemli bir örnektir ve yoldur.



Mesleğe başlayıp, emeklilik yaşımın yaklaştığı şu günlerde bile Birand’a aynı aşkı ve meslek heyecanını görmek insanda gıpta damarını uyandırıyor. Ünlü gazeteci ilerlemiş yaşına rağmen heyecanından hiçbir şey yitirmemiş, hala en önemli toplantılarda adeta bir muhabir gibi çalışıyor, elindeki kamerayı kullanarak bunu bize gösteriyor.

Du…

M. Ali Birand’ın içindeki büyük gazetecilik aşkına rağmen artık fiziksel yıpranmışlığın verdiği yorgunluktan olsa gerek, son yaptığı 32. Gün programlarında kaçak güreştiğini, tartıştığı konulara çok fazla hakim olamamaya başladığını üzülerek müşahede ettim. Belki de bu nedenle artık programı tek başına yapmıyordu.

Açık söyleyeyim bu duayen habercinin son belgeseli olan Son Darbe. 28 Şubat’ı ilk duyduğumda heyecanlandım. İki nedenleydi bu heyecanım. İlki, Birand için çok iyi bir mesleğe veda belgeseli olacağını düşünüyordum. İkincisi ise, bizzat bu sürecin mağdurlarından biriydi Birand, kim bilir belki de bu vesile ile süreçle bir demokrat olarak hesaplaşma imkanı da bulmuş olacaktı!

Belgeselin henüz ilk bölümü yayınlandığı için, son bahsini ettiğim iki konuda neler olacağını henüz bilmiyoruz. Ama ilk bölümü yayınlanan belgesel, teknik ve içerik açısından küçük de olsa, bir analiz yapmamız için yeterli bence.



Ben tam bu satırları yazmaya başlamışken bir internet sitesinde Rıdvan Akar’ın yazısını hayretler içinde okudum. Eminim M. Ali Biirand’ın da bu konuda söyleyeceği şeyler vardır ama Akar’ın da söyledikleri öyle görmezden gelinecek, basit iddialar değil şüphesiz. İddiaları şuradan okuyabilirsiniz.

Gelelim belgesele. Bir kere tüm Ali Birand çalışmalarında olduğu gibi müthiş bir enerjisi var Son Darbe: 28 Şubat’ın. Bu enerji tempo olarak yansıyor. Hatta bir ‘tık’ abartılmış bir ritim bu, diyebiliriz. Bu tür belgesellerde aşırı tempo bir süre sonra izleyiciyi yorabilir ve biçim içeriği ezebilir. Son Darbe: 28 Şubat’a tam sınırlarda geziniyor bu ince çizgi.

Açıkçası ilk hayal kırıklığını da ilk sunumda yaşıyor insan, son derece özensiz bir sunum konuşmasıyla başlıyor duayen haberci. Oysa etkileyici bir sanal duvar var ve teknik olarak iyi ‘key’lenmiş görüntü. Böylesi bir belgesel de, niye ayakta sunum yapılır, niye onca curcunalı hızlandırılmış kurgunun önüne bir yem olarak atılır sunucu anlamadım hiçbir zaman.

Ritim demişken, belgesele tempo kazandıran en önemli unsur, şüphesiz müzikler. Yapımcılar Livaneli, Kızılok, Berkay, Su sanatçıların hazır ve bilinen müziklerinin yanı sıra, heyecan dozu yüksek özgün müzik de kullanmışlar.
Mini epizotlar ile kurguyu rahatlatmak epeyden beri kullanılıyor, dolayısıyla hem araya sunucu koymak zor olmuyor hem de, izleyici bir kısmı kaçırsa bile diğerine konsantre olabiliyor. Geçiş separatorleri de bu anlamda başarılı bence. 

Aynı şeyi vinyet/logo ve KJ’ler için söylemek ne yazık ki mümkün değil.



Röportajlar sanırım en sorunlu kısım. İlk bölümden anlaşılıyor ki, görüş almak için epey renkli ve fazla kişilerle konuşulmuş. Bu iyi elbette. Estetik olması açısından parçalı ışık kullanılması da iyi bir şey ama. Arkada kullanılan fon bezi tam bir fecaat. Üstelik kullanılan JIX denilen akordeon mini crane bu tür işler için pek uygun değil. Muhatabınız konuşurken aşağı yukarı oynamak iyi fikir değil. Hele bir de bu aparatı şaryoya oturtursanız sonuç tam felaket olur. Işık parçalı kullanıldığı için, ikinci (yakın plan) kamerası kullanma ihtimali de pek mümkün değil, zira ışığı tek kamera için kurarsınız.


Parçalı ışık, sorunlu fon, hareketli kamera birlikteliği, düzgün olmayan bir color correction ile birleşince ortaya pek de parlak olmayan bir görüntü kalitesi çıkmış ne yazık ki! Bu kadar emek dökülen bir yapımın post prodüksiyon aşamasının çok daha ciddiye alınması gerekirdi sanırım. 

İçerik kısmına gelecek olursak… Ne yazık ki belgesel ciddi bir önyargı ile başlıyor. Bugün bile üzerinde ciddi soru işaretleri bulunan (Gerçi Ergenekon davası soncu bu cinayetlerin kahir ekseriyetini kimin işlediğini herkes biliyor ama) faili meçhulleri sıralanıyor ve şöyle deniliyor: “Bunların hiç birinin failleri bulunamadı.” Hemen sonra ise şu cümle geliyor: Peki nereden çıktı bu İslami Terör belası?

Yapılan arşiv taraması çok iyi, görüntüler zengin ve kaliteli. Yalnız sorulan sorular doğru mu ondan emin değilim.

Örneğin Uğur Mumcu Cinayeti. Cinayet özetlendikten sonra kızıyla röportaj yapılıyor ve Bayan Mumcu diyor ki; ‘, Demirel, İnönü, Sezgin hepsi namus sözü verdi ve tutamadı.’


Bu durumda iyi bir gazeteci hemen arkasından Demirel ve Sezgin’e bu soruyu sorup, cevabını almaz mı?

Şahsen, İsmet sezgin’e Mumcu Suikasti sorulmayınca, ‘Herhalde röportaj vermedi’ diye düşündüm ama sonlara doğru başka yerde çıktı Sezgin; DYP Kongresi’nde…

 Darbe ile ilgili bir belgeselde, 48 dakikalık birinci bölümün yarısından fazlası siyaset… Seçimler, partiler, liderler vs… 28 Şubat’a ülkeyi götüren sosyolojik faktör ve gelişmeler üstün körü geçilmiş. Dahası, olayın baş aktörü ve tarafı askerler ile ilgili neredeyse hiçbir şey yok! Tamam, belki röportaj vermeyi reddettiler, belli ki yardım da etmediler ama bunlar darbenin kahramanı olan askerleri görmezden gelmek için yeterli sebep midir?

Öte yandan, bu kadar derinlemesine araştırma yapıp, bazı şeylerin bu kadar farkında olamamak şaşırtıcı. Ya da öyle davranmaları. Örneğin Demirel’in Cindoruk’u ekarte edişindeki Dalan ve Sezgin faktörünü neredeyse tamamen gözden kaçıracaklarmış.



Keza Sivas Katliamı bölümü… Madımak Oteli’nin yakılması neredeyse adım adım, dakika dakika anlatılırken, bir anda otelin alevler içinde kalışını görüyoruz, oysa bir ara birkaç saliseliğine çakmağı ilk yakanı görüyoruz. Demek ki elde var ateşin ilk yakılışı, bu niye atlanmış anlamak mümkün değil.
Elbette tek bölüme bakarak, verilen onca emeği yok saymak, küçük görmek mümkün değil. Ama nedense, Birand’ın koyduğu kalite çıtasının epey altında bir ilk bölümle karşılaştığımı, ben kendi hesabıma söylemeliyim. Artık önümüzdeki bölümlere bakacağız…

19 Haziran 2010 Cumartesi

Bir hayata bu kadar yalan fazla değil mi?


Ticari zeka ile şeytani zeka arasında bir fark olmalı diye düşünmüşümdür hep. Yeryüzündeki her gelişmeyi bir şekilde kazanca dönüştürmek, etik ve yasal olduğu sürece sadece saygı duyulması gereken bir zeka gösterisidir. Ancak, her gelişmeyi bir şekilde Ali Cengiz oyunları ile vurguna dönüştüren zekaya değil saygı göstermek, belki sadece kapıyı göstermek lazımdır.


Sevinçlerden, acılardan, zafer ve yenilgilerden rant elde etmeyi, türlü oyun ve yalanlar ile insanları dolandırmayı saygıdeğer bulmak mümkün değil.

Denilir ya, ‘Gerçeklerin er ya da geç ortaya çıkmak gibi bir huyu vardır’ diye. Bu kaide asırlardan beri bilinir bilinmesine lakin yalancılar çok önemsemezler bu tarihsel realiteyi. Kim bilir, belki de onlar için esas mesele ‘zamanlama’dır. Yani gerçeğin ortaya çıkış tarihi, onların vurgunu yaptığı tarihten sonra olursa, sanırım bir sorun teşkil etmiyor.

Açık söyleyeyim, Türk medyasının Münevver Karabulut cinayetine yaklaşımını bu tür nedenler ile hep sıkıntılı bulmuşumdur. Manşetinde kanlı testere yayınlayan bir gazetenin tiraj dışında, bu olaya ne gibi katkısı vardı acaba? Dahası, bu elim olay neticesinde yaşananlara bakarak bizzat rahmetli Münevver’in ailesini eleştiren bir yazı da kaleme almıştım. Merak edenler şuradan okuyabilir 

Daha önce de birkaç kez söylemiştim. Bu konuda fikrimi sormak isteyen bir takım yayın organlarına da ifade etme imkanım oldu. Münevver Karabulut olayının bu kadar geniş çaplı yankı bulması tipik bir ‘zengin erkek, fakir kız aşkı’ ve akabinde yaşanan tragedya değildi. Esasen Türk medyası tragedyalardan çok hazzetmezdi! Bu olayın temelinde medyanın aidiyet sorunu ile ilgili bir takım kodlar gizliydi.


Bakın, bugün bir takım gazete ve televizyonlarda kocaman manşetler var. (Biri şu mesela, diğeri de şu) Zannetmeyelim ki sadece iki gazete yaptı bu tür haber, neredeyse gazete ve televizyonların tamamı girdi bu manşeti.

İlk bakışta, ‘20 milyonluk bir dünya kentinde böylesi bir durum oluyorsa, manşete çekmek normaldir’ denebilir. Fakat bir de şöyle bir durum var: Sadece 25 Ocak 2010 tarihinde kaç köy yolu kar dolayısıyla iletişim ve ulaşıma kapandı biliyor musunuz? Bilmiyorsunuzdur sanırım. Çünkü gazetelerde şöyle bir haberi manşette okuma imkanınız olmadı: “Bugün sabah itibariyle İl Özel İdaresi genel sekreterlikleri tarafından valiliklere gönderilen rapora göre Erzurum'da 528, Kars'ta 33, Ağrı'da 62, Ardahan'da 71 ve Van'da 94 köy yolu ulaşıma kapandı.” Çünkü haber sadece taşra baskılarında ya da iç sayfalarda kibrit kutusu kadar bir yerde yayınlandı. Köy yolunun kapandığını, o köye giden gazete nüshasına basmak da bize has bir yayıncılık anlayışı. Köylü zaten biliyor yolunun kapandığını yazmana gerek yok!

Her neyse anlatmak istediğim şey tam da bu. Bu ülkede her gün cinayet işleniyor ve –biliyorum ölümleri karşılaştırmak doğru değil ama- Münevver cinayetinden çok daha fenaları yapılıyor. Karabulut olayının bu kadar sahiplenilmesinin altında, olayın geçtiği meskenin etkisi var. Etiler! Yani medyaya yakın, belki kendilerinin oturduğu muhit. Birinci derece ilgililer çünkü. Hatırlayınız deprem haberlerini. Yaklaşan İstanbul Depremi olması medyanın bu kadar deprem uzmanı üretebileceğini aklınız kesiyor mu?

Neyse konudan uzaklaşmayayım…

Mesele şu: Münevver Karabulut Cinayeti sonrasında medya hem aidiyet hem de şark tipi kurnazlık ile trajediden rant elde etme kaygısıyla sürekli haber yapınca, şüphesiz bir takım parazit zihniyetler de olayın üzerinde uçuş yapmaya başladılar. Ticari zeka ve girişimle ilgisi olmayan, şahsen daha çok şeytani zeka ve medyanın yukarıda bahsini ettiğim zaafı iyi kullanmayı bilen bir güruhun işleridir, diye düşündüm hep. Ki Türk medyası sabıkalıydı bu konuda. Yıllar önce bir dergi olmayan bir yazardan, olmayan bir kitap üretmiş ve hazırladığı kısa tanıtım yazısıyla gazetelerin kültür sanat sayfalarına yollamıştı. Yine neredeyse tüm medya kullanmıştı o uydurma yazar ve kitap tanıtımını!

(Bu arada Türk medya tarihinin en meşhur olaylarından olan ‘Medya Maydanozları’ vakıası için şu linke göz atabilirsiniz )

Dediğim gibi her bu tür olayda olduğu gibi bir takım ticari çakallar üşüşmeye başlamıştı Münevver Karabulut Cinayeti’nin üzerine. Kısa süre içinde bir haber başta devletin ajansı olmak üzere neredeyse tüm medya kanalları aracılığıyla üzerimize gelmeye başlamıştı: Münever Karabulut Cinayeti sinema filmi oluyor!



Adı sanı bilinmeyen bir yapımcı, medyanın bildik zaafını kullanarak habire haber yaptırıyor ve koca ülkeyi –aslında çekilmeyeceği ilk günden belli olan- bir proje üzerinden kandırarak rant elde etmeye çabalıyordu. Baştan sona ahmakça, baştan sona saçma sapan verilerle üzerimize boca edilen sözde projede, her bu tür entrikada olduğu gibi gerçek isimler üzerinden prim yapılmaya çalışılıyordu. Olayın künhüne varamayan isimler bizzat , haberdar olmayanlar ise ismen kullanılıyordu. Öyle ki yapımcı olduğunu iddia edilen şahıs oyuncu Yasemin Balık’ı da yanına alarak basın toplantısı yapabilecek cüreti buluyordu kendinde. Neyse ki Balık kısa sürede sergilenen ahlaksız oyunu fark ediyor ve kendini çekip alıyordu bu pis kurgudan.

Hiçbir tutarı olmayan bir proje olarak sunulan sözde film, yapımcılarının ısrarlı PR çabalarıyla sürekli gündemde tutulmaya çalışılıyor, ülkedeki popüler isimlerden kainat güzeline kadar hemen herkes projeye dahil ediliyordu. Oysa ortada ne bir senaryo, ne de adam gibi bütçe vardı. Ortaya atılan isimler, rakamlar o kadar akıl ve mantık dışıydı ki, değil sektörden birisi, zeka düzeyi normal herhangi bir vatandaş bile sergilenen pis oyunun farkına varabilirdi. Yapımcı filmin isminden bile emin değildi bir kere. Kah ‘Karabulut’ diyordu, kah ‘Münevver’. Ona göre rahmetli kızın bizzat ailesi bu projeyi destekliyordu ve yakında basın toplantısı ile bunu deklare edeceklerdi! Elbette böyle bir toplantı olmadı ve sözde yapımcı anında Baba Karabulut’u ‘kızının cenazesinden rant ede etmeye çalışmak’la suçladı! Cingözlük elbette bu kadarla sınırlı değildi. Bir yandan da olayın diğer tarafı, Garipoğulları ile ilgili gelişme vardı. Şu hale bakın, bir kesim yavrularını cinayete kurban vermiş onun acısıyla yanıp tutuşurken, diğeri ise –onayladığımdan değil- bir başka gencin elini kana bulayıp hayatını karartmasıyla yıkılmışken, bir başkası bu olaydan ‘canlı’ toplama derdine düşüyordu! Muhtemelen ‘katil’ gencin ailesine ulaşıldı ve para talep edildi ve muhtemelen ret cevabı alındı. Ki kısa süre sonra medyada şöyle bir açıklama yer aldı: “Karabulut Cinayeti’ni film yapmak isteyen yapımcı, Garipoğulları’ndan tehdit aldığını söyledi…”

Elbette böylesi cesur ve dürüst bir yapımcının pes etmesini kimse beklemezdi ve açıklama şöyle tamamlanacaktı: “Hiç kimse bizi yolumuzdan döndüremez, bu filmi çekeceğiz…”

Yalnız şöyle bir sıkıntı vardı, bir kere bütçe 600 bin dolar ile 20 trilyon (yeni parayla 20 milyon TL) arasında geziniyordu. Oyuncu listesi neredeyse sinema veri tabanlarına sığmayacak kadar genişti. Keza filmin çekileceği ülkelerde. Kim bilir belki de, işler yolunda gitse yapımcı o ülkeleri de gezip para toplayacaktı!

Neyse günahını almayalım, taşıyamayız!

Verilen bütün tarihler, yapılan bütün ertelemeler bir gün bitti. Yapımcının söyleyecek bahanesi, atacak yalanı kalmayınca vuruşarak çekildi ve hem katilin hem de maktulün ailesini suçlayıp projeden vazgeçtiğini açıkladı. Üstelik 200 bin TL’den fazla harcama yaptığın belirterek!

Bütün bu süreci elbette bir gazeteci olarak medyadan takip ediyor ve bu tür ciddiyetsiz, üçkağıt içeren bir kumpasın nasıl olur da en ciddi gazetelerde bile yayınlandığına hayret ediyordum.

İnternette gezinirken denk geldiğim bir video hm bu soruma cevap oldu, hem de küçük dilimi yutacak kadar beni şaşırttı. Meğer bu çakal takımı bana da teğet geçmişti. Yapımcı (artık ismini yazabilirim) Melih Göğebakan ünlü sanatçı Murat Göğebakan’ın da hastalığını kullanarak rant elde etmeyi denemişti. Sağda solda –ve tabii medyada- kendisinin Murat Göğebakan’ın kuzeni olduğunu söylüyor ve kan bulunma kampanyası düzenlediğini ifade ediyordu. Elbette baştan sona yalan ve sömürü amaçlı bir kurguydu bu. Ki Murat Göğebakan kısa süre içinde bir açıklama yapıp böyle bir akrabası olmadığını ve böyle bir kampanyadan haberdar olmadığını açıkladı.

Benimle teğet geçen hadise ise bir başka Göğebakan olan Savaş Göğebakan’ın mağduriyeti ile ilgili olanıydı.

Melih Göğebakan’ın marifetlerine dair araştırma yaparken, bir tarihte Kanal T televizyonundaki bir programa telefonla bağlandığını öğrendim. Olayın videosunu da buldum. (Merak edenler buradan izleyebilir)

Stüdyoda sunucu Hürriyet Turnalı hanımefendi, artık hayatını neredeyse Melih Göğebakan’ın üçkağıtlarını, oyunlarını bozmaya adamış Tayfun Şahin, yönetmen Demir Keskin, vaktiyle bir reklam filminde beraber çalıştığım oyuncu Yasemin Balık ve Savaş vardı…

Savaş, bizim Savaş… Kardeşimin ev arkadaşı, dürüst, namuslu pırıl pırıl bir bilim adamı Savaş Göğebakan… Böylesi bir olayda ne işi olurdu Savaş’ın… Videoyu izledikçe elimi anlıma vurdum ve biraz da kendime kızdım…

Anlatayım…

Savaş Göğebakan bu ülkenin yetiştirdiği zihni açık, algısı berrak, zekası müthiş nadir insanlardan biridir. Bir mühendistir kendisi ve özellikle bilim kültürü, bilimin eğitim alanında kullanımı ile ilgili müthiş fikirleri vardır. Olmuştur bir yıl, Savaş bana geldi ve projelerini sabırla anlattı. Bazı televizyon projeleri vardı. Hepsi güzel şeylerdi lakin hiç biri ticari kanalların pek yanaşacağı şeyler değildi. Yemekteyiz programını baş tacı eden bir kanalın çocuk eğitimine yer vermesini bekleyebilir misiniz? Bugün tüm kanallar Barış Manço’yu yere göğe sığdıramaz ama rahmetli hayatta iken televizyon programlarını ya hafta sonuna ya da gecenin bir vaktine atmışlardı.

Her neyse, Savaş’a bu durumu izah etmeye çalıştım ama daha o zaman kendisi, ‘Bir takım girişimlerimiz oldu, projelerimiz olacak gibi’ türünden sözler söyledi. Açıkçası sevinmiştim, ne bileyim Melih Göğebakan’ın tuzağına düştüğünü!

İşte karşımdaydı, Melih Göğebakan’ın entrikalarının anlatıldığı bir programda mağdur olarak duruyordu. Bizim Savaş’ı bile dolandıran insan artık her şeyi yapardı eminim. O dönem başka bir vesile ile bu şahıs hakkında bir yazı kaleme aldım. (İsteyen şuradan baksın)

Evet kabul ediyorum, belki Tayfun Şahin gibi ben de elimdeki imkanları kullanarak bu tür şeytani rant şebekelerinin foyalarını ortaya çıkarmalıydım. Ama öyle olmadı ne yazık ki ve ilgilenmedim pek.

Ne zaman kadar…

Geçtiğimiz gün bana yollanan bir Facebook linki beynime çivi gibi saplantı. Melih Göğebakan isimli şahıs bu kez sosyal paylaşım sitesi Facebook’a postu sermişti. Yalanın, üçkağıdın bini bir paraydı nasılsa. Kendisiyle uzaktan yakından ilgisi olmayan oyuncuların, mankenlerin isimlerini kullanarak para toplamaya çabalıyordu. Üstelik bir de internet sitesi açmıştı.



Merak ettim siteye girdim.. Aman Allahım bu nasıl bir organizmaydı böyle! Nasıl bir cesaret, nasıl bir gözü dönmüşlük vardı da, bir insan en ufak bir utanma, sıkılma belirtisi göstermeden, bu kadar cesaretle sallayabiliyordu!

Ne yalanlar, ne atmasyonlar, ne kes/yapıştırlardı öyle yarabbi! İnternetten bulduğu bir takım resimleri kendi mankeniymiş gibi rahatlıkla kullanmasına bir şey diyemezdik. Nihayetinde Rus ve Arap kadınlardı bunlar. Ama yerli filmlerin afişlerini, konser broşürlerini koymuştu sitesine bu adam.

Ve esas bombanın kralı arkadaşımızın biyografisinde saklıydı. Bir kaç satırlık bir biyografiye bu kadar yalan, palavra nasıl sığabiliyordu? Akıl alır gibi değildi.



Artık üzerime farzdır bu kısa biyografideki yalanları ortaya çıkarmak...

Adana’da dünyaya geldiğini söyleyen melih Göğebakan nedense doğum tarihi hakkında bilgi vermiyor. Ancak resmine bakarak biz 30 ile 40 yaşları arasında olduğunu söyleyebiliriz. Biyografiden anlaşıldığı kadarıyla lise mezunu ve bir süre grafik, resim ve fotoğrafla ilgilenmiş. Ki normaldir bu. Ama sıkıntı buradan sonra başlıyor.

Göğebakan 2000 yılında Zeki Ökten’in yönetmenliğini yaptığı ve ismini yazmadığı bir filmde ‘Asistan’ olarak göre yaptığını söylüyor. Rahmetli Zeki Ökten’i geçtiğimiz yıl Aralık ayında kaybettik. Melih Efendi bunun bildiği için, ‘nasılsa kimse çıkıp tekzip etmez’ düşüncesiyle bu yalanı üflüyor. Oysa Ökten’in filmografisi bellidir ve 2000 yılında herhangi bir film hayata geçirmemiştir. Hadi diyelim ki Göğebakan tarihleri yanlış hatırlıyor. Merhum Ökten 1999 yılında Meşhur Güle Güle’yi 2002’de ise Gülüm’ü çekti. Üşenmedim baktım, her iki filmin de Role Caption’da bu arkadaşın ismi yok. Tamam, Ökten rahmetli olmuş olabilir ama bu filmleri çeken ekibin hemen hepsi hayatta. Sormadım ama sorarsam verecekleri cevabı adım gibi biliyorum.

Kaldı ki bu sektörü iğne ucu kadar bilen herkes çok iyi bilir ki ‘Asistan’ diye bir pozisyon yoktur. Nedir bu asistan? Yapım asistanı mı, reji mi, kostüm mü, nedir? Başlı başına bir asistanlık nereden çıkmıştır?

Biyografinin Zeki Ökten sonrasında devam cümlesi şu: “Usta yönetmenler Şerif Gören, Şahin Gök ve Atıf Yılmaz ile birlikte çalışma fırsatı da yakalayan Göğebakan, aynı yıl Baskın ve Halı Türküsü adlı belgeseller için kamera arkasına yeniden geçti.” Bu ‘yeniden’ vurgusuna birazdan değineceğim ama önce şu ismiler ve belgesele bir bakalım. Atıf Yılmaz rahmetli olduğu için ‘nasılsa yalanlayamaz’ mantığıyla iliştirildiği aşikar. Zira rahmetlinin 2000 yılından sonra sadece iki filmi yaptığını (Eylül Fırtınası ve Eğreti Gelin) biliyoruz. Yakından bildiğim bu iki projede de melih Bey’in alakası yok. Şerif Gören ise sinemayı yaklaşık yirmi yıl önce bıraktı. 2000 sonrası üç tane dizi yaptı. Esas nirengi noktası da burası, sanırım Melih Göğebakan bir şekilde Gold Film ile ilişkide bulundu. Zira Gören’in Kırık Ayna dizisinin yapımcısı Gold Film ve Faruk Turgut. Bunu unutmayın zira birazdan lazım olacak. Göğebakan’ın Gören’in dizilerinde olup olmadığını da sinema veritabanlarından kontrol etmek mümkün. Ama siz yorulmayın ben yaptım ve sonuç sıfır! Ha bu arada bu ünlü yapımcı ve yönetmen kardeşimizi eskaza ünlü sinema sitesi IMDB’de aratırsanız sonuç olarak size şöyle bir sayfa çıkacaktır: “No Matches.”!!! Türkçe tabanlı site olan Sinematürk’e ise kendi kendini kaydetmiş, üstelik ‘sanatçı’ olarak. Kaç çalışması var dersiniz? Evet, bildiniz: SIFIR! Şahin Gök kısmına ise hiç bakmayalım Şerif Gören/Melih Göğebakan ilişkisi ne ise Şahin Gök ilişkisi de odur, emin olunuz.

Gelelim ‘Aynı yıl’ geçtiği kamera arkasına ve belgesellerine. Bir kere bu ‘aynı yıl’ hangisidir bilmiyoruz. 2000 mi, sonrası mı? Üstelik madem Baskın ve Halı Türküsü diye iki tane belgeselin var niye koymadın Sinematürk’e? Ve niçin hiç kimse bilmiyor bu belgeselleri.

Pardon bildiğimiz böyle iki belgesel var. Evet, isimleri de Baskın ve Halı Türküsü… Yalnız yönetmeni Melih Göğebakan değil, zaten yılı da 2000 değil. Önce, çok daha önce tâa 1977 yılı. Yani Melih henüz bebekken çekmediyse o çekmiş olamaz. Zaten kaynaklar da bu iki belgeseli Sinan Çetin isimli birinin çektiğini söylüyor! Sinan Çetin canım, Melih Bey kadar meşhur olmasa da!

Melih Göğebakan’daki bu hırsızlık cesaretini takdir etmemek mümkün mü?

Sıkılmadıysanız devam edelim mi?

Şöyle akıyor biyografi metni: “Sonraki yıllarda bir çok dizide yardımcı oyuncu olarak görev yaptı.” Evet, belki de biyografisindeki tek doğru kısımla karşı karşıyayız. Şahsen Melih Bey’in birkaç saniyelik birkaç rolü olduğuna inanıyorum. Bir şekilde bulaşmasa da bu alanı asla bilemez ve entrikalar yapamazdı!

Sonrası ise tam bir palavra yığını. Casting hizmeti, sokak defileleri, menajerlik vs vs… Bir de ‘Adından söz ettirmiş!’…

2005 yılı sanırım ünlü yapımcımızın (!) artık cesaretinin zirve yaptığı yıl, zira hiçbir şey üretmeden bu kadar meşhur olan İstanbul Ajansına bir de prodüksiyon ekliyor. Bakın bu kendi ifadesi: “film ve sinema sektöründe ben de varım” dedi. Hani insanın Amerikan aksanıyla ‘Ovvv’ diyesi geliyor!

Ve hemen ardından bir palavra daha: “İstanbul Prodüksiyon olarak ilk işini TRT’ye Ödünç Hayatlar adında 13 bölümlük dizi film yapımıyla başladı.”

Bir cümlede bu kadar yalan olur mu kardeşim?

Birincisi , bir kere İstanbul Prodüksiyon henüz hiçbir dizi yapmadığı için, ilk işini henüz yapmış değil. Yani yalan bu!



İkincisi, türk dizi tarihinde Ödünç hayatlar diye bir çalışma yok. Pardon, var, küçük bir farkla var: Ödünç Hayat. Ve elbette TRT’de değil, Kanal D’de yayınlandı ve tutmadı. Ve evet, tüm bunlar 2005 yılında oldu. Yapımcı ise Gold Film Faruk Turgut. Tanıdık geldi değil mi? Eminim Turgut, Göğebakan ile ya bir kez karşılaşmıştır ya hiç! TRT yalan, 13 bölüm külliyen sıkma…

Gaza gelince duramıyor yapımcımız ve biyografisini şöyle süslemeye devam ediyor: “ATV, Kanal D, Star ve Shovv TV kanallarında dizi, program ve reklam filmleri yapan Göğebakan kendini kanıtladı. “ Bu süreçte bir şeylerin kanıtlandığını ancak bunun, sayın Göğebakan’ın kastını yaptırdığı şey olmadığını bugün çok iyi biliyoruz.

Ve bir ‘baba’ yalan daha: “2007 yılında sinemacılar emek ödül töreninde ödüle layık görülen Göğebakan, bu ödülü Türkiye’nin en genç yapımcısı olarak aldı…”

Sınır tanımayan bir yalan hazinesine oturmuş harami gibi sanki Göğebakan, o avuçluyor yalanlar çoğalıyor, o avuçladıkça cesareti yerine geliyor ve yalanda sınırlar kalkıyor, cüret alıp başını gidiyor. Nedir bu ‘Sinemacılar Emek Ödülü?’ kim veriyor kardeşim? Hangi yapımından dolayı vermişler, nerede vermişler?

Yoruldum şahsen…

İnsan bir yandan hayrete düşerken, diğer yandan düşünmeden edemiyor: Bu kadar yalanın, üçkağıdın tek nedeni ‘geçim derdi’ olamaz. Sadece para kazanmak için böylesine yalan bir dünya çatıp altına girilmez. Bir marazi durum söz konusu bence… Ve elbette bu tür karakterlerin palazlanıp semirmesine neden olanlar da yine bizleriz.

20 Nisan 2010 Salı

İşte Türk medyasının hali!

Böbürlenmeye, üflemeye, köpürtmeye geldi mi iş, mangalda kül bırakmayan yurdum medyası, aynı haberde 180 derecelik ters başlıklar çıkararak halini bir kez daha teşhir etti. Habertürk ve Vatan gazeteleri Real Madrid'in yıldızı Christiano Ronaldo ile röportaj yaptığını duyurdu. Vatan'dan Sanem Altan, Habertürk'ten Simge Fıstıkoğlu... Her ikisi de Ronaldo ile özel mülakat yaptığı iddiasında. İşin ilginç yanı başlıklar hariç neredeyse her iki röportaj da birebir aynı. Helal olsun, iki muhabir de aynı soruları sorup birebir aynı cevapları almışlar. Sadece çıkardıkları sonuç tamamen zıt. Habertük'e göre Ronaldo, 'En iyisi Messi' derken, Vatan'a göre, 'Ben Messi'den iyiyim' demiş.
Koy bir kepçe de suyundan misali Habertürk röportajın videosu diye saçma sapan bir gezi videosu koymuş sitesine.
Uy benim sevgili medyam!

8 Nisan 2010 Perşembe

Turkcell’inin gücü! Turkcell’in çekim gücü!

Holding ve Ergenekon Medyası balıklama atladı. İşin içinde bir şekilde marka haline getirilmiş Rıdvan da olmasına rağmen kimsenin gözünün yaşına bakmadılar. Oysa mesela farklıyken genelde kulaklarının üzerine yatarlardı biliyorsunuz. Son ‘Telekulak’ işini epey magazine bandırarak vermeyi tercih ettiler. Oysa meselenin özü çok farklı noktalara uzanıyor. Evet, son olay göstermiştir ki, bu dinleme olayı özel çetelere dönüşmüş. Eh ne yapsınlar, birazdan alıntılayıp hatırlatacağımız haberlerden sonra, ‘Bizim neyimiz eksik’ diye düşünmüş olabilirler elbette. Bakınız altta uzun haber Taraf’ta Mehmet Baransu imzasıyla yayınlandı. Bakalım:


Yer Jandarma Genel Komutanlığı, yıl 2003. Darbe hazırlığı yapan Eruygurun adamları Ersöz ve Uğur, Karamehmete talimat verip söz aldılar.

Ergenekon tutuklusu Levent Ersözün mahkemedeki ifadesine bir kısmı yansıyan 17 aralıktaki görüşme Jandarma İstihbarat Başkanlığında kayda alındı. İşadamı-asker-çete işbirliğinin ibret verici tutanaklarının tam metnini yayımlıyoruz.

Buna göre, Çukurova Holdingin patronu Karamehmet, dönemin Jandarma İstihbarat Başkanı Ersöz ile İstihbarat Teknik Takip Daire Başkanı Atilla Uğur’a önce bankacılık, petrol, cep telefonu işlerindeki durum ve sıkıntıları hakkında mütalaa verdi. Ersöz ve Uğur sonra, Ergenekon zanlısı ve dönemin Jandarma Genel Komutanı Eruygurun talimatlarıyla Show TV ve Akşam Gazetesinden somut taleplerini aktarıp kendilerine Komutanım diyen Karamehmet’ten İçiniz rahat olsun güvencesi aldılar

Tarih 17 Aralık 2003. Kıbrıs'ta çözüm tartışmalarının gerdiği Ankara'da Türkiye'nin daha sonra öğreneceği Ayışığı ve Sarıkız darbe planları yapılırken Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Daire Başkanlığı ilginç bir buluşmaya sahne oluyor.

Karargâha çağrılan isim Çukurova Holding Yönetim Kurulu Başkanı Mehmet Emin Karamehmet.

O gün Dönemin Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur adına Karamehmet'le görüşenler ise Ergenekon operasyonda bugün tutuklu olan iki isim: Dönemin Jandarma İstihbarat Başkanı Tuğgeneral Levent Ersöz ve Jandarma Genel Komutanlığı İstihbarat Başkanlığı Teknik Takip Daire Başkanı Albay Atilla Uğur.

Levent Ersöz tarafından kayda alınan görüşmenin dökümü on sayfadan oluşuyor. Konuşmalardan Karamehmet - Jandarma arasındaki diyalogun yeni olmadığı, iki senedir sürdüğü ve Karamehmet'in daha önce de Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ile görüştüğünü öğreniyoruz.

Görüşmede konu Tuncay Özkan'ın işten çıkarılmasına geldiğinde Ersöz ve Uğur'un Karamehmet'e karşı Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur adına kullandıkları tehditvari dil dikkat çekici: Komutanımız hassas bir insan. Hakikaten kırılmış. Kendisini bu konuda rahatlatmamız lazım.

Aşağıda ilk kez yayınlanan ve Türkiye'nin bir dönemine ışık tutacak bu görüşmenin tam metnini okuyacaksınız.

17 Aralık 2003 tarihinde Jandarma Genel Komutanlığında Mehmet Emin Karamehmet ile yapılan görüşmenin tam metni:

Levent Ersöz- Hoşgeldiniz.

K.Mehmet- Sağolun.

L. Ersöz- Ne yapıyorsunuz, ne var ne yok. Keyfiniz nasıl?

K.Mehmet- Uğraşıyoruz efendim, üç senedir. Şimdi işte borcumuzu ödemek için müracaat ettik, hepsini birden. Onun kararının çıkmasını bekliyoruz.

L. Ersöz- Nasıl ümit var mı sizce?

K.Mehmet- Şey çok direniyor tabi. Bürokrasi kısmı. Yukarısı istiyor, ne de olsa 14 senelik borç yedi ayda ödenecek. 5,1 milyon dolar ödenecek. Her halde geçeceğiz, uğraşıyoruz. Zaman sıkıntımız var, çünkü bizim aldığımız kredi belli bir zamana bağlı bir şey. İşte onunla yarışıyoruz.

L. Ersöz- Gazetelere yansıdığı gibi mi?

K.Mehmet- Hangisi?

L. Ersöz- Bu, North Petroleum'dan aldığınız lisans desteği.

K. Mehmet- North Petroleum'un arkasında onlar var, o kadar büyük bir şirket değil onların kurduğu bir şirket, sekiz ay içinde kurulmuş. İşte arkasındaki şeyleri son ana kadar gizlemek için. Uzun müddet son haftalarda başta şey yaptık, tarafların teklifini alalım diye. Ama daha sonra da razı ettik. Kendisi açıklayacaklar, ama son anda açıklamak istiyorlar. İşler taksitler halinde geliyor.

L. Ersöz- Peki, siz kendinizi sıkıntıya sokmuyor musunuz bu durumda?

K.Mehmet- Neden?

L. Ersöz-Yani, gazetelere yansıdığı kadarıyla bir takım hisselerin bu şirketlere devredilmesi gerekebilir.

K.Mehmet- Devir değil efendim, rehin ediliyor. Hisse devirlerinin geçeli olabilmesi için BDDK'nın onay vermesi lazım. Hisselerimizin hepsi Türkiye'de kalıyor, yurt dışına çıkmıyor. Herhangi bir ödememe durumu olduğu takdirde, aynen tekrar Tasarruf Mevduatı Sigorta Fonu'na dönüyor. Bir kısmı dört senelik, bir kısmı 10 senelik bir kredi. Sadece faizlerini bekleyeceğiz, senelik o da. O tarihe kadar da zaten bizim epeyce başka işlerimiz var. Onlarla biz özel ilgileniyoruz. Mesela Irak'ta bizim bir petrol sahamız var. Hafta da bir milyar varil rezervi var. Gerçi yüzde 51'i şeye ait ama. 18 dolardan saysak, 30 dolar civarında, 40-45 milyar dolar ediyor tamamı.

Iraktaki petrol sahamızı kapattık

L. Ersöz- Şu anda petrol çıkartılıyor mu?

K. Mehmet- Petrol çıktı. Üç tane kuyumuz var. Fakat satacağımız yer olmadığı için orayı kapattık.

L. Ersöz- Türkiye'ye peki pazarlama niyetiniz var mı?

K. Mehmet- Zaten Türkiye alacak, fakat Amerikalılardan ihracat iznini almaya çalışıyoruz. Tabii başka yere de gidemez zaten. Bu Kerkük'e 40 km kuş uçuşu. Başta işte kamyonlarla taşınacak günde 40 000 varil kadar. Ondan sonra büyük yatırım yapmam lazım. İşte 16 tane hat yapmamız lazım. Kerkük'ten yaparsan 90 km. Fakat kalitesi 47 gravite üzerinden, dolayısıyla ayrı bir hat yapıp İskenderun'a indirmek lazım. İsrailliler geldi bize Hayfa'ya çekelim diye. Hatta ortak olmak istediler. Fakat yüzde 25 ortaklığın karşılığında bütün idari her türlü alt yapıyı istedikleri için biz kabul etmedik, ortaklığın yüzde 25 idari alt yapısını biz yapalım dediler.

Dışişleri Bakanlığı ilk başta biraz şey davrandı, telefon içinde gitmiştik, durun bakalım falan, filan diye davrandı. Bunda da öyle davrandı. Sonra müsaade verdiler, zannedersem Genelkurmayın da haber var. Çok büyük bir rezerv daha fazla da çıkabilir. Karadeniz'de de bir boru hattı var. Enerji Bakanlığı'na, Yeniköy ve Saros'a da boğazlardan transit öyle bir şeyimiz var. Gaz teklif ettik, zannedersem çağıracaklar. Ukrayna'da mobil telefon şirketi salın aldık. Gürcistan, Azerbaycan, Moldavya oralarda da yapacağız. Irak' ta bakan söz verdi. Biz birinci geldik yedi günde kurarız dedik, alan adam kuramıyor. Lisansını vermedik. Bizim santrallerimiz var.

Fakat ne oldu Mısır şirketi Uraskum Mısır ve Cezayir de var. Cezayir deki taksitlerini ödeyemiyorlar. Tunus'taki hisselerini Vatanya diye bir şirkete sattılar. Onun taksiti ocakta gelecek. Biz oraya girmedik. 421 milyon dolardı. Birinci olmamıza dair. Belli başlı bir strateji olarak, asker gelmesin diye her halde Washington araştırma yapmış, çünkü Amerika'dan da bize baskı geldi. Onayı alamazsak. Pakistan da bir şirkete giren yüzde 30 hissesini satıyormuş. Oraya teklif vereceğiz, İran'a teklif vereceğiz sekiz tane şirket var. İlk dörde gireriz zannediyorum. Ondan sonra Dubai'de apartman yapılması işimiz var. İşimiz bu kadar.

Görüldüğü üzere bir iletişim şirketi sahibinin asla düşmemesi gerektiği durumlar. Sadece üzülmek yetmiyor, endişelenmek de lazım! Üstelik tablo sadece bu kadar da vahim değil. Fenası ve beteri var, kendi kariyerleri için Ergenekoncuları taşeron olarak kullanan gazeteciler, kendi menfaati için cuntacıların önünde iki büklüm eğilen medya patronları var. Biraz daha okuma yapalım isterseniz…

“Aynen devam komutanım…”

Eruygur’un Sarıkız ve Ayışığı darbelerini hazırladığı dönemde gerçekleşen görüşmede Atilla Uğur, “Milli duruşa ihtiyaç olan çok kritik bir dönemdeyiz. Adam gibi medya lazım” diyerek Akşam ve Show TV’den memnuniyet bildirdi

Görüşmede askerler Show Tv ve Akşam'ın yayınlarını hatırlatarak "Milli duruşa ihtiyaç duyulan çok kritik bir dönemden geçildini, Kıbrıs, Kuzey Irak'taki yapılanmanın çok önemli olduğunu" hatırlatıyor ve Karamehmet'in AKP hükümetinin etkisinde kalıp kalmadığını sorguluyor. Karamehmet de askerlere "Televizyonu ve gazetesinin devleti rahatsız edecek bir şey yapmayacağı" konusunda güvence veriyor.

Özkan ve irtibat gazetecileri

Levent Ersöz ise Eruygur’un “Bu yerine gelsin” sözünü aktarıp Tuncay Özkan’ın Karamehmet Medya Grubu’na döndürülmesini istedi. Uğur, özel irtibat için gruptan iki gazetecinin isim ve telefonlarını patronlarından aldı.

Levent Ersöz- İki yıllık süre içerisinde karşılıklı olarak paylaştığımız bir çok değer var, karşılıklı ilişkilerdeki hassasiyetler var. Dolayısıyla bütün bunları tekrar bir kez daha gözden geçirirseniz, bunun bu ülke için önemini çok daha net olarak ortaya koyabiliriz.

K.Mehmet- Komutanım hassasiyeti biliyoruz ama sorun, kendisine biz en ufak bir şey söylememişizdir. Ama devletin aleyhine bir yayın falan, onlara da müsaade etmeyiz tabi.

Levent Ersöz- Kesinlikle, kesinlikle.

K.Mehmet- Ben bir daha konuşayım.

Levent Ersöz- İyi olur. Ben Komutanıma sizinle görüştüğümüzü ifade edeceğim. Kendisini bu konuda rahatlatmamız lazım. Komutanım sizin söylediğinize çok üzüldü, bir anda böyle bir şey söyleyince. Komutanımız hassas bir insan, tanıyorsunuz değil mi?

K.Mehmet- Ama biz Devletin aleyhine hiçbir şey yapmayız, orada içiniz rahat olsun, hiçbir şey yapmayız.

Albay Atilla Uğur- Ama Mehmet bey tabi bu arada şu da var. Komutanım bana bunu İlettiği zaman Genel Komutanımızla birlikte, ben sizin samimiyetinizi bildiğim ve sizi herkesten daha iyi tanıdığım için rahatlıkla şunu söyledim. Komutanım, çağırırız Mehmet bey gelir oturur konuşuruz ve açıklıkla konuşacak bir insandır dedim. Hakikaten de öyle oldu. Komutanımız hakikaten kırılmış, hassas bir insan, tekrar çağırıp da Tuncay bey ile konuşursanız kendisini de mutlu edersiniz.

K.Mehmet- Ama komutanım. Tabi bazı yapamayacağım şeyler de var.

A. Uğur- Bir dinlerseniz en azından kendisini.

K.Mehmet- Biz zaten kendisiyle konuşmak için pazar günü sözleşmiştik. Kendisini arayacaktım ama işte Ankara'ya geldiğim için görüşemedik. Ama arkadaşımız Osman bey her gün görüşüyor. Kırgınlığımız yok.

L.Ersöz- Tabi yansıyan başka türlü. Bu şekilde yansıması, dışardan bakıldığında sizler içindesiniz tabi ama patlayan bir bomba gibi.

K.Mehmet- Şimdi tabi ama komutanım, adam medya başkanı ertesi gün ayrıldı deniyor. Orada tabi herkesin aklına acaba baskıyla mı ayrıldı sorusu geliyor.

L. Ersöz- Bazı şahıslar, bazı kuruluşlar kasıtlı olarak reyting yapmak için bu konuları başka türlü yansıtıyorlar, sıkıntı oradan kaynaklanıyor.

K.Mehmet- Ben iki şey söyleyebilirim Komutan'a. Bir tanesi hiç kimseden, ama hiç kimseden en ufak bir şey gelmedi bir. İki, onunla konuşan, o gruba bakan arkadaşımız, "yahu çok erkek adammış, iki dakikada ben ayrılıyorum dedi" şeklinde takdirlerini de söyledi. Hatta bu ayın sonu diye söylenmişti, sonra 01 Ocak diye kendisi düzeltti. Ama benim bunun dışında da söyleyecek bir şeyim var. Benim hiç haberim olmadı.

A.Uğur- Bir de ben şunu eklemek istiyorum izin verirseniz. Mehmet bey'in Çukurova Grubu'nun kuruluşunda hükümetler değişse de sizin açınızdan bir değişiklik olmadı. Show TV, Akşam Gazetesi. Şu anda milli duruşa ihtiyaç olan çok kritik bir dönemden geçiyoruz, siz de biliyorsunuz. Kıbrıs meselesi, Kuzey Irak'taki yapılanma, devlet hadisesi, içinde bulunduğumuz ortam çok önemli. Bu durumda adam gibi bir medya, adam gibi bir basın lazım. Şimdi biz bu güne kadar Akşam Gazetesi ve Show TV 'de hep bunu gördük. Aynı şeyleri yine göreceğimizden şüphemiz yok, ama tabi bir takım baskılardan atıldı gibi şeyler bize yansıyınca.

K.Mehmet- Hayır, en ufak bir şey ne Bakandan ne Başbakandan, ne de başka bir kimseden en ufak bir baskı gelmedi. Gelse ne yapardık onu da bitmiyorum ama. Şimdi bize daha önce gelen baskılara biz hiç itibar etmedik. Ama tavır koyuyorlar tabi.

A.Uğur- Böyle şeyler önemli değil, önemli olan devlet.

Bilemiyorum dünyanın başka bir ülkesinde milyonlarca abonesi olan bir iletişim şirketi bu kadar yasadışı işe karışsa durumu ne olur? Görünen o ki, patronlarının yıllar önce yaptığı işi kendilerine göre durumdan vazife çıkaran daha alta duran üst düzey yöneticiler var. Bunlar da yasadışı bir oluşum içine girmişler. Eh nasıl olsa şirketleri kurumsal olarak reklamları döndürüyor gece gündüz; Turkcellinin gücü, Turkcell’in çekim gücü! Yaşasınnnnnn…