Hitler, Mussolini, Franco, Salazar, Kaddafi, Saddam, Mao, Stalin, Çavuşesku, Miloseviç, Pol Pot, İdi Amin, Batista, Pinoche… Sakın kimsecikler ‘listede şu niye yok’ demesin, zira maalesef insanlık tarihi bir çeşit de diktatörler tarihi gibi olduğu için hepsini almak mümkün değil. Listeyi isterseniz Nemrut’tan, Firavun’dan Cengizhan’a kadar geriye, arzu ederseniz Castro’dan Esed’e, Bolkiah’tan Kim Yong İl’e kadar genişletebilirsiniz. Genel tarifinde “hayatın perdeye yansıması” gibi bir anlam da barındıran sinemanın diktatörlüğe de kayıtsız kalması elbette düşünülemezdi.
Dilerseniz giriş faslını çok uzatmadan doğrudan sinema tarihine damgasını vurmuş diktatör içerikli filmlere bir göz atalım.
Şüphesiz bu türün liste başı ismi Alman diktatör Adolf Hitler’dir. Hitler’in doğrudan ya da dolaylı olarak adının anıldığı film sayısı 500’e yakın. Ancak bazı Hitler filmleri var ki unutulmazlar arasındadır. Bunlardan ikisini birkaç hafta önce okurlarımıza tanıtmıştık. Biri; 2003 yapımı 240 dakikalık bir şaheser olan “Hitler: Rise of Evil – Kötülüğün Yükselişi.” Usta aktör Robert Carlyle’in müthiş performans sergilendiği film, ünlü diktatörün çocukluğunu ve zirvede olduğu dönemi anlatıyordu. İkincisini ise yazının sonuna bırakalım.
En çok izlenen diktatör ve Hitler filmi ise elbette sinemanın ilk dönem ustalarından olan Charles Chaplin’in senaryosunu yazıp yönettiği, The Great Dictator- Büyük Diktatör (Ülkemizde Şarlo Diktatör ismiyle gösterilmişti) filmidir. Dikkat buyurun Chaplin bu filmi çektiğinde Hitler iktidarının zirvesindeydi. Film, Nazi Almanya’sına benzer bir diktatörlükte geçiyor ve hicvin en usta sinema örneklerinden biri oluyordu.
Hemen bir ara not düşmek gerekiyor: Hitler’in aslında çizime yeteneği olduğunu ama güzel sanatlar okulundan kovulduğu hepimizin malumu. Enteresandır, diktatörlerin çoğu sanata meraklı insanlar. Özellikle 20. yüzyıl diktatörlerinin sinemaya özel ilgi gösterdiğini biliyoruz. Sinemanın keşfiyle patlayan 1. Dünya, gelişmesiyle patlayan 2. Dünya savaşları bu sanatın propaganda aracı olarak kullanılmasına da yol açmış. Alman sinemasının Nazi döneminden önceki en büyük ismi Fritz Lang’a, Hitler’in meşhur propaganda bakanı Goebbels’in rejimin resmî sinemacısı olmayı teklif ettiğini de yazıyor sanat tarihi kitapları. Keza Stalin ve Mussolini de sinemaya ayrı bir önem vermiş. Faşist diktatörün bizzat oğlunun sinema endüstrisinin başında olduğunu, damadının ise bir sinema dergisi çıkardığını da biliyoruz. Sinema tarihinin ilk uzun metraj belgesellerinden olan “Mussolin Speaks!” bu dönemde çekilmiştir.
![]() |
| Mad Max'in itici diktatörü Ölümsüz Joe kendi kendini epey madalya ile taltif etmişti. |
Genel bir okuma yaptığımızda sinemanın pek çok sosyal argümandan önce zalimi, zulmü ve totaliterliği haber verdiğini görmek mümkün. Bir belgesel olan “Nazi Almanyası’nda” Almanya’nın dünyayı ne tür bir felakete sürüklediğini haber veren filmlerden biriydi örneğin. Yine aşağı yukarı aynı dönemde çekilen “Hitler-Beast of Berlin” Alman siyasetinde muhalefetin nasıl bitirildiğini çarpıcı bir öyküyle anlatıyordu. Hitler’in gizemli ölümüyle beraber diktatör filmlerinin özellikle kara mizah formunda yapıldığını görüyoruz. Ancak Enzo Biagi ve Sergio Zavoli’nin beraber yönettiği 1962 yapımı “Benito Mussolini” belgeselini ayrı bir yere koymak lazım. Bir İngiliz-İtalyan ortak yapımı olan ve Ennio De Concini’nin yönettiği “Hitler’in Son 10 Günü”, diktatör filmlerinin önemli örneklerinden. Carlo Lizzani ise “Mussolini Ölüme Giderken”de İtalyan diktatörün son günlerini anlatır. Ve enteresandır, diktatörler sadece yaşamlarıyla değil, ölümleri ve iktidarlarının sonları açısından da büyük benzerlikler göstermektedir.
Hans-Jürgen Syberberg’in yazıp yönettiği “Almanya’dan Bir Film: Hitler” ilk kez kendi ülkesinden bakar Hitler’e.
Sharad Patel’in Uganda’ya dikkatleri çeken filmi “İdi Amin’in Yükselişi” diktatörlerin iktidarı ele geçirmek için nasıl benzer yöntemler kullandıklarını görebilmek adına mühimdir. 1985 yapımı “Mussolini ve Ben” isimli belgesel seri Susan Sarandon, Anthony Hopkins, Bob Hoskins, Annie Girardot gibi güçlü oyuncu kadrosunu barındırır. Paul Mazursky’nin 1988 yapımı güzel bir komedi ve hiciv filmi olan “Moon Over Parador”da olaylar hayalî bir ülke olan Parador’da geçer. Filmdeki Parador Marşı unutulmazdır.
Bir Amerikan-Rus ortak yapımı olan 1992 tarihli “Stalin” diktatörlük cephesine bu kez soldan yaklaşır. Oyuncu kadrosu güçlüdür; Robert Duvall, Julia Ormond, Maximilian Schell. 1994 yapımı bir Alex Harvey belgeseli olan “Mussolini Medyası” günümüz havuz medyasının kodlarını çözmek adına ibretlik bir filmdir. 1997 yapımı bir Brezilya filmi olan “Merhaba Yoldaş” neredeyse Türkiye’yi anlatır. Muhalif herkesin hain olduğu, basının gönüllü sansür uyguladığı bir rejim ile illegal yollarla mücadele eden Fernando’nun hikâyesidir anlatılan. 2000 yapımı “Noriega: God’s Favorite” bizi Panama’ya götürüp askerî diktatörün kanlı ve despot yönetimini etkileyici bir dille getirir perdeye.
İmelda Marcos ismini hatırlar mısınız? Hani 2 bin 700 çift ayakkabısı olan Filipinler diktatörü Ferdinand’ın eşi olan hanım. Ülkesinin perişan hâline rağmen lüks bir hayat yaşayan bu karı kocanın bir alışverişe çıktıklarında 5 milyon dolar harcadıkları söylenir. Elbette sonları hazin olmuştu. İşte bu hikâyeyi bize Ramona S. Diaz’ın yönettiği 2003 yapımı bir belgesel olan “Imelda” anlatıyor. Benzer bir belgesel de Şili’den; işçi haklarını savunmak için iktidara gelip en yakınındaki Pinochet’yi fark etmeyen lideri anlatan “Salvador Allende” belgeseli. Cuntacı bir diktatörün her devre ibret olabilecek öyküsü vardır filmde.
Oscar ödüllü yine bir İdi Amin’i anlatan drama olan “İskoçya’nın Son Kralı”nı da listeye eklemek lazım. Gerçek bir hikâyeyi anlatan Alman filmi “Tehlikeli Oyun” (2008) ise diktatörleri bulundukları noktaya sırtında taşıyan halkı anlamak üzere çekilmiş son derece etkileyici bir filmdir.
Borat ile benzersiz bir çıkış yapan Sacha Baron Cohen, 2012’de fantastik bir film ile bütün dünyayı kasıp kavurdu. “Diktatör” isimli film, sadece yönetimler açısından değil, halk ve sair kamu açısından da ibretlik hicivler içerir.
2006 yapımı Doğu Alman hikâyesi “Başkalarının Hayatı”, ideolojilerin esir aldığı halk üzerinde gözlem yapmamıza imkân veren şahane bir örnektir. Herkesin ajan, herkesin muhbir, devletin ceberut olduğu bir dünyada dostluğun ve sair erdemlerin nasıl kaygan bir zeminde durduğunu görürüz bu filmde. Keza bir Nikita Mikhalkov filmi olan ve yine Oscar alan “Güneş Yanığı” benzer bir hikâyeyi bu kez Stalin Rusya’sından anlatır bize. Devrimin nasıl önce kendi evlatlarını yediğini görürüz filmde. Üstelik kayınbiraderin bizzat devrim yapan subay eniştesini nasıl iftirayla ispiyonladığını da...
Ünlü ZAZ grubunun efsane filmi “Top Secret” ise Doğu Bloku ülkelerinin üzerine mizahın keskin diliyle yürür.
Sinema sadece geçmişin ya da günümüzün diktatörlerini ele almaz elbette. Pek çok bilim-kurgu ve fantastik film örneği de vardır bu konuda. Bunlardan en önemlilerinin başında Kurt Wimmer’in yazıp yönettiği aksiyon filmi “Equilibrium –İsyan” gelir. Olaylar, uzak olmayan bir gelecekte iktidarı ele geçiren bir diktatörün insanları hissizleştirip, kitapları yasakladığı, güvenliği ise kendine bağlı din adamları tarafından sağladığı gerçeküstü bir ülkede geçer. Bir başka aksiyon filmi “Runnig Man”de ise otoritenin katliam emrini yerine getirmeyen bir güvenlik görevlisinin nasıl hain ilan edilip medyaya reyting malzemesine dönüştürüldüğünü izleriz.
“Fikirler kurşunla ölmez” repliğiyle akıllarda kalan “V - V for Vendetta” dikta rejiminin eleştirildiği güzel örneklerden biridir. Gerorge Orwel’ın meşhur kitabından sayısız kez perdeye uyarlanan 1984 ise hepimizin malumudur.
Bir fantastik macera filmi olan Flash Gordon elini korkak alıştırmaz ve uzay diktatörünü anlatır. Bu film, çekiminden birkaç yıl sonra ülkemizde “Baytekin- Fezada Çarpışanlar” ismiyle tekrar çekilir.
Alan Parker’in yönettiği ve senaryosuna ünlü müzisyen Roger Waters’ın da katkıda bulunduğu “The Wall–Duvar” ünlü Pink Floyd grubunun aynı isimli albümüne dayanır. Müzik ve sinema despotluk paydasında buluşur Duvar’da.
Ve yeni iki örnek: “Çılgın Max” ve “Açlık Oyunları”… Gelecekte iktidarı ele geçirenlerin tüm sistemi bir daha gitmemek adına kurguladığı ve muhalefetin yok edildiği bir dünya tasvir eden Açlık Oyunları, her ne kadar oyuncuları itibarıyla popülerliğin sığ sularında kaybolacak gibi dursa da sıkı bir despotluk rejimi eleştirisidir. Keza Çılgın Max de, insanların birbirini yok ettiği üçüncü dünya savaşı sonrasında gücü ele geçiren küçük çaplı tiranların minimal dünyasındaki zalimliklerini anlatır.
Bu satırların yazarına soracak olursanız bugüne kadar çekilmiş en iyi diktatör filmi, Alman yönetmen Oliver Hirschbiegel’in 2004 tarihli “Der Untergang–Çöküş”üdür. Bir diktatörün ve yakın çevresinin ruh hâlini alabildiğince samimi ve objektif olarak anlamaya çalışan filmi, şurada ele almıştık. Aynı yönetmenin son filmi olan “Elser - Hitler’e Suikast” bu hafta sinemalarda olacaktı, ancak dağıtımcı şirketin son dakika sürpriziyle vizyona giremedi.








