Maalesef –nice zamandır- televizyondan dizi
izleyemeyenlerdenim. Bunun baş sebebi elbette ki televizyonlarımızda yayınlanan
dizilerdeki genel kalitesizlik olmakla beraber, reklam yayınlarının da
durumudur. Açıkçası, neredeyse dramın etkisinden kopacak kadar uzun ve
gürültülü reklam dilimleri seyir zevkini perişan etmekle beraber, zaten –istisnalar
elbette ki vardır- mevcut olan genel kalitesizliği büsbütün kirleterek
uzaklaştırdı beni.
Buna rağmen, yeni olan her diziye bir umut sarılıp, en
azından bir bölümünü internetten filan izlemeye gayret gösterenlerdenim. Bu
bireysel vahim durumuma aykırı düşen tek dizi Osmanlı Tokadı oldu. TRT
ekranlarında yayınlanan dizinin ilk bölümünü internetten izleyince, bütün
açmazları (birazdan izah edeceğim sıkıntılar) ve olumsuzluklarına (esinlenme
olması) rağmen, devamını da –yine internet aracılığıyla- izlemeye gayret ettim.
Açıkça ifade edeyim ki, TV kanallarının çok matah bir şeymiş gibi özellikle
dramalarda birbirine benzemeye çabaladığı bu dönemde Osmanlı Tokadı yeni bir
renk ve tat vaat ediyordu.
Ve fakat sonda söyleyeceğimi en başta ifade edeyim ki, yine –çok
büyük olmasa da- hüsran ve hayal kırıklığı yaşadım.
Osmanlı Tokadı daha ilk bakışta farklı bir buluş ve bakış
açısıyla yazılmış fantastik bir konsept. Özü şu; İstanbul’un Fethi’nin hemen öncesindeki otağa
odaklanan hikaye, kuşatma ve kahramanlarına yoğunlaşıyor. Tam Fetih emri ile
beraber, yakınlık kurduğumuz iki yeniçeri, Ak Şemseddin Hazretleri’nin
kerametiyle günümüze gönderiliyor. Ve görülüyor ki, fatihler de, Konstantinler de
her dönem var. Dahası, İstanbul hiç de öyle kurtulmuş gibi bir görüntü
vermiyor. Aslında yapılan şey çok anlaşılır ve güzel: pre-modernizm/modernizm
çatışması ekseninde gelenek ile yozlaşmanın komik, düşündürücü kontrastı.
Şahsen, bana sorulsa ben tam tersi bir durumun çok daha
ilginç olabileceğini düşünürdüm. Yani, Fetih’ten günümüze değil, günümüzden
Fetih günlerine gidecek iki karakter çok daha enteresan bir kontrast ve
ilginçliklerle karşılaşabilirlerdi. Zira gelecekten geçmişe ziyaret, geçmişten
geleceğe gelmekten çok daha ilginç ve açılıma müsaittir. Elbette, bizim gibi
yapım işine uzaktan bakanlar için romantik bir faraziye bu. Zira özellikle
ülkemizde dönem draması yapmanın zorluklarını ve yapanların düştüğü sakil
durumları biliyoruz.
![]() | |
|
Dizinin iki kahramanı olan yeniçerilerin hem
karakterizasyonunda, hem de oyuncu seçiminde hata var gibi. Elbette ki, mevcut
oyuncular bu sıkıntıları aşmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bunda
oldukça başarılılar. Ancak böylesine bir ikiliyi oluştururken zıtlıklar ve
simetri üzerine yeterince gidememiş senaristler. Bu anlamda oldukça yüzeysel ve
üzerinde düşünülmemiş iki karakter yeniçeriler. Huy ve beden özellikleri
neredeyse aynı iki karakterden etkili mizah çıkmayacağını da maalesef izleyerek
görüyoruz.
Oysa fiziksel zıtlıklar, kişilik tenakuzları üzerinden
gidilmiş olsa; zayıf-şişman, uzun-kısa, geveze-suskun, akıllı-aptal,
güçlü-zayıf vs vs.. Çok daha renkli ve seyir zevki yüksek malzeme çıkabilirmiş.
Bir de dip koçan meselesi var tabii. Sinemaya aşina pek çok
kişi, fikrin aslında çok da özgün olmadığını biliyor. Şüphesiz birebir değil
elbette ancak Osmanlı Tokadı, çıkış noktası itibarıyla Fransızların 1993’te
çektiği Les Visiteurs- Ziyaretçiler’den esinlenen
bir proje. Ziyaretçiler’de 14. YY’da Kral 6. Luis’nin askeri ve üçkağıtçı yancısı derin
bir uyku sonrasında (7 Uyuyanlar’ı hatırlayalım) uyandıklarında her şeyin
değiştiğini görüyorlar. Yaklaşık 6 yüzyıllık uyku sonrasında dünya çok
değişmesine rağmen, tanıdıkları pek çok karakter başka pozisyonlarda kaderleriyle
çakışınca seyirlik bir mizah ortaya çıkıyor. Tutan bu konsept, 5 yıl sonra
devam filmini de getirmişti.
![]() | |
|
Yeri gelmişken benim izlerken üzüldüğüm bir ayrıntıya
değinmek isterim. Dizinin ilk bölümünde İstanbul’un fethinden bir gün önce
Büyük Ordugah gösteriliyor. Görsel efekt ile sağlanan derinlikle beraber çok
ciddi bir mekan ve kostüm emeği/masrafı yapılmış. Gelin görün ki, bu zengin
materyal nedense çok kısa sürede kullanılıp bir kenara bırakılıyor. Şahsen yapımcı
adına canım yandı diyebilirim. Bu kadar masraf ve emeğin çabucak kullanılıp
atılmasına bir anlam veremedim.
Osmanlı Tokadı hakkında hepimiz az-çok malumata sahibiz. Dizinin
sıkıntılı yönlerinden biri de ‘Tokat’ metaforuna çok yüz vermemesi. Oysa
dizinin adını koyarak belli bir anlam yüklemesi yapılmış zaten. Hal böyleyken,
ilk iki bölümde ziyadesiyle tercih edilen ağır çekim Martix türevi aksiyon
sahneleri özgünlük boyutuyla bir şey katmıyor yapıma. Bilemiyorum, dizi uzun
ömürlü olursa ilerleyen bölümlerde bu derinleşme sağlanır belki!
![]() | |
|
Yolları açık, reytingleri bol olsun…
*Deyimi, muhterem hocam İskender Pala’dan arakladım. Pala
şöyle diyor: “Şark kültüründe muhavere-i tebabüliye diye bilinen bir deyim
vardır. Bugünkü dile ‘Babilliler’in Konuşmaları’ diye çevrilebilecek bu deyim,
herkesin birden konuştuğu ve kimsenin kimseyi anlamadığı zamanlar için
söylenir.”
Dizinin teaserlarında Hasan Kaçan yer alıyordu ancak -sanırım, kardeşinin ani vefatı üzerine projeden çekildi Kaçan.
Kamera arkası



