22 Mayıs 2013 Çarşamba

Modernizm etrafında bir Muhavere-i Tebabüliye*: Osmanlı Tokadı!



Maalesef –nice zamandır- televizyondan dizi izleyemeyenlerdenim. Bunun baş sebebi elbette ki televizyonlarımızda yayınlanan dizilerdeki genel kalitesizlik olmakla beraber, reklam yayınlarının da durumudur. Açıkçası, neredeyse dramın etkisinden kopacak kadar uzun ve gürültülü reklam dilimleri seyir zevkini perişan etmekle beraber, zaten –istisnalar elbette ki vardır- mevcut olan genel kalitesizliği büsbütün kirleterek uzaklaştırdı beni.

Buna rağmen, yeni olan her diziye bir umut sarılıp, en azından bir bölümünü internetten filan izlemeye gayret gösterenlerdenim. Bu bireysel vahim durumuma aykırı düşen tek dizi Osmanlı Tokadı oldu. TRT ekranlarında yayınlanan dizinin ilk bölümünü internetten izleyince, bütün açmazları (birazdan izah edeceğim sıkıntılar) ve olumsuzluklarına (esinlenme olması) rağmen, devamını da –yine internet aracılığıyla- izlemeye gayret ettim. Açıkça ifade edeyim ki, TV kanallarının çok matah bir şeymiş gibi özellikle dramalarda birbirine benzemeye çabaladığı bu dönemde Osmanlı Tokadı yeni bir renk ve tat vaat ediyordu.

Ve fakat sonda söyleyeceğimi en başta ifade edeyim ki, yine –çok büyük olmasa da- hüsran ve hayal kırıklığı yaşadım.
Bir yerli diziden beklenmeyecek kadar büyük ve yüksek bir açılışa sahip Osmanlı Tokadı. 
Anlatayım…

Osmanlı Tokadı daha ilk bakışta farklı bir buluş ve bakış açısıyla yazılmış fantastik bir konsept. Özü şu;  İstanbul’un Fethi’nin hemen öncesindeki otağa odaklanan hikaye, kuşatma ve kahramanlarına yoğunlaşıyor. Tam Fetih emri ile beraber, yakınlık kurduğumuz iki yeniçeri, Ak Şemseddin Hazretleri’nin kerametiyle günümüze gönderiliyor. Ve görülüyor ki, fatihler de, Konstantinler de her dönem var. Dahası, İstanbul hiç de öyle kurtulmuş gibi bir görüntü vermiyor. Aslında yapılan şey çok anlaşılır ve güzel: pre-modernizm/modernizm çatışması ekseninde gelenek ile yozlaşmanın komik, düşündürücü kontrastı.

Şahsen, bana sorulsa ben tam tersi bir durumun çok daha ilginç olabileceğini düşünürdüm. Yani, Fetih’ten günümüze değil, günümüzden Fetih günlerine gidecek iki karakter çok daha enteresan bir kontrast ve ilginçliklerle karşılaşabilirlerdi. Zira gelecekten geçmişe ziyaret, geçmişten geleceğe gelmekten çok daha ilginç ve açılıma müsaittir. Elbette, bizim gibi yapım işine uzaktan bakanlar için romantik bir faraziye bu. Zira özellikle ülkemizde dönem draması yapmanın zorluklarını ve yapanların düştüğü sakil durumları biliyoruz.
Filmin iki önemli ana karakteri tasarlanırken çok özen gösterilmemiş maalesef. 
Osmanlı Tokadı’nın en güçlü yönlerinden biri oyuncu kadrosu. Gerçekten çok iyi ve sağlam bir kadro ile ilerliyor dizi. Her biri çok değerli oyuncular, hikayeyi oldukça yukarı taşıyor. Keza yönetmen koltuğunda da, sektörü ve dönem filmlerine uzak olmayan başarılı bir isim var: Mustafa Şevki Doğan. Bunlar dizinin güçlü yönleri. Bir de zaaf, eksik ve yanlışlıkları var tabi.

Dizinin iki kahramanı olan yeniçerilerin hem karakterizasyonunda, hem de oyuncu seçiminde hata var gibi. Elbette ki, mevcut oyuncular bu sıkıntıları aşmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bunda oldukça başarılılar. Ancak böylesine bir ikiliyi oluştururken zıtlıklar ve simetri üzerine yeterince gidememiş senaristler. Bu anlamda oldukça yüzeysel ve üzerinde düşünülmemiş iki karakter yeniçeriler. Huy ve beden özellikleri neredeyse aynı iki karakterden etkili mizah çıkmayacağını da maalesef izleyerek görüyoruz.

Oysa fiziksel zıtlıklar, kişilik tenakuzları üzerinden gidilmiş olsa; zayıf-şişman, uzun-kısa, geveze-suskun, akıllı-aptal, güçlü-zayıf vs vs.. Çok daha renkli ve seyir zevki yüksek malzeme çıkabilirmiş.

Bir de dip koçan meselesi var tabii. Sinemaya aşina pek çok kişi, fikrin aslında çok da özgün olmadığını biliyor. Şüphesiz birebir değil elbette ancak Osmanlı Tokadı, çıkış noktası itibarıyla Fransızların 1993’te çektiği Les Visiteurs-  Ziyaretçiler’den esinlenen bir proje. Ziyaretçiler’de 14. YY’da Kral 6. Luis’nin askeri ve üçkağıtçı yancısı derin bir uyku sonrasında (7 Uyuyanlar’ı hatırlayalım) uyandıklarında her şeyin değiştiğini görüyorlar. Yaklaşık 6 yüzyıllık uyku sonrasında dünya çok değişmesine rağmen, tanıdıkları pek çok karakter başka pozisyonlarda kaderleriyle çakışınca seyirlik bir mizah ortaya çıkıyor. Tutan bu konsept, 5 yıl sonra devam filmini de getirmişti.
Fransız filmi ziyaretçiler'in iki karakteri, zıtlıklar ve çatışma muazzam. 
Ziyaretçiler ile Osmanlı Tokadı çok ciddi bir etkileşim içinde olmasına rağmen, bize has bazı durumlar ister istemez projeyi etkilenme alanından uzaklaştırıyor. Elimiz mahkum, zira bizde harf inkılabı denen paradigmal kırılma ve dilde yozlaşmayı beraberinde getiren ciddi bir süreç yaşandı. Bırakınız 500 yıl öncenin bir metnini okuma imkanı, 100, hatta 50 sene öncenin gündelik kullanılan dilini bile anlamaktan maalesef uzağız. Keza mekan problemi de çok ciddi ve kolay aşılabilecek değil. Herhangi bir Avrupa ülkesinde bulunan tarihi yapılar ve çevre azami olarak korunarak günümüze gelmişken, mekan üzerinden trük ve espri üretmek oldukça işleyen bir yöntem. Aynı durum bizim için geçerli değil ne yazık ki! Bırakınız 500 yıl önceki bir mekanı kullanabilmek, Sultan Ahmet meydanının 50 yıl öncesini bile kullanmak mümkün değim… Dolayısıyla geçmişten gelen imajiner kahramanların yeni bazı donanımlara sahip olması kaçınılmaz. Yani; Fatih sultan Mehmet Han’ın askerleri, 6. Luis’nin askerlerine karşı daha şanssız!

Yeri gelmişken benim izlerken üzüldüğüm bir ayrıntıya değinmek isterim. Dizinin ilk bölümünde İstanbul’un fethinden bir gün önce Büyük Ordugah gösteriliyor. Görsel efekt ile sağlanan derinlikle beraber çok ciddi bir mekan ve kostüm emeği/masrafı yapılmış. Gelin görün ki, bu zengin materyal nedense çok kısa sürede kullanılıp bir kenara bırakılıyor. Şahsen yapımcı adına canım yandı diyebilirim. Bu kadar masraf ve emeğin çabucak kullanılıp atılmasına bir anlam veremedim.

Osmanlı Tokadı hakkında hepimiz az-çok malumata sahibiz. Dizinin sıkıntılı yönlerinden biri de ‘Tokat’ metaforuna çok yüz vermemesi. Oysa dizinin adını koyarak belli bir anlam yüklemesi yapılmış zaten. Hal böyleyken, ilk iki bölümde ziyadesiyle tercih edilen ağır çekim Martix türevi aksiyon sahneleri özgünlük boyutuyla bir şey katmıyor yapıma. Bilemiyorum, dizi uzun ömürlü olursa ilerleyen bölümlerde bu derinleşme sağlanır belki!
Post-Matrix ile Les Visiteurs arasında sıkışıp kalan bir drama: Osmanlı Tokadı
Dizinin en önemli üstünlüğü fena olmayan oyuncu kadrosu. Şimdilik bu avantajı koltuk değneği gibi kullanarak ilerleyen dizi, neye evrilir tam bilemiyorum lakin, Osmanlı Tokadı, hoş bir buluşa yaslanan, ilk bölümünde umut vaat ederken kendini kısa sürede tüketen bir yapım olacak kalacak zihnimde.

Yolları açık, reytingleri bol olsun…


*Deyimi, muhterem hocam İskender Pala’dan arakladım. Pala şöyle diyor: “Şark kültüründe muhavere-i tebabüliye diye bilinen bir deyim vardır. Bugünkü dile ‘Babilliler’in Konuşmaları’ diye çevrilebilecek bu deyim, herkesin birden konuştuğu ve kimsenin kimseyi anlamadığı zamanlar için söylenir.”



Dizinin teaserlarında Hasan Kaçan yer alıyordu ancak -sanırım, kardeşinin ani vefatı üzerine projeden çekildi Kaçan. 



Kamera arkası