28 Temmuz 2010 Çarşamba

Piyanisti vurun!


Esrik bir kahkaha asılıydı dudaklarında.



Gözlerinde okyanusun yosun rengi derinliği. Yüzünde düşük bir kadının atılacak şuh kahkaha öncesi şehveti, parmaklarında ruhunun iskeleti vardı. Adı Barbara...


Herkesle sevişebilecekmiş, her erkeği arzulayacakmış gibi duruyor. Çaldığı her konçertodan sonra dönerken aramıza, gözlerinin iliştiği ilk yüze davetkar bakışının sebebi buydu belki de. Oysa ben anlamıştım onu..


Geceydi..


Hüzün hızla tırmanıyordu gecenin sarp yamacına. Tepesine, oraklaşmış loş hilal asılı resmin önünde, piyanoya dokunurken parmakları, gözleri boşlukta, ruhu bugünde değildi..


Kimbilir belki Mozart ile sevişiyor, Bach ile uvertür yapıyor, Tchaikovsky ile oynaştıktan sonra bakıyordu insanlara. İhanet ediyordu Barbara, Beethoven’i aldatıyor, Chopin’in kemiklerini sızlatıyor, Strauss’un kollarından kaçıyordu erkeklerin koynuna. Onun için önemi yoktu erkeklerin. O, ruhunun bekaretini Schumann’a vermiş, genç kızlık heyecanlarını Rachmaninov’un düşsel bahçesinde yaşamıştı. Schubert ile batırmıştı güneşi, ve geceyi Rodrigo’nun kollarında uğurlamıştı belki..


Şimdi bir kış günü, mitoloji tanrılarının çocukluk günlerinde yarattığı güneşli bir coğrafyada, karın tokluğuna dokunuyordu piyanonun tuşlarına.. Ve onu dinleyenleri yollarken müzikal boyutun bulutlarına, o geçmişi, kendisi ve ruhuyla piyanosunun gölgesinde geziniyordu hoyratça. Ruhunu ve rahmini Kuprisky ile doyuruyordu.


Barbara!..


Parmaklarıyla Johan Sebastian Bach’ın tenine dokunur gibi dokunuyor, ince ve titrek bedenini Vivaldi’nin mevsiminden diğer mevsimine kanatlandırıyordu. Kimse için çalmıyordu.. Bastığı yanlış tuşta canının yanmasını kimsenin farketmediği gibi, Barbara’nın tuşların üzerindeki ruhsal salınımını da kimse bilemiyordu. Parmaklarından tellere uçuşan nağmeler, gençliğine, kadınlığına, geçmişine dair bir ritüelin armonisi gibi yükseliyordu boşluğa. Tenin dizginlerini çözmüş, dişiliğini herkese açmıştı.. Onunla sevişenler, hiç bir zaman bir kadına sahip olur gibi ona sahip olamayacaklarını bilemiyorlardı ne yazık ki?


Bambaşka bir öykü vardı Viyana’da..


Prusyalı bir kadın piyanistin öyküsü.. Parmaklarıyla ruhlara ritim tutan Viyana Senfoni Orkestrası’nın başpiyanisti.. Piyanoyu bir arslana benzetirdi Rachmaninov.. Prusyalı piyanist bir aslan terbiyecisiydi. O canavar, kontrol edemeyince bedenleri ve ruhları yutan tuşlu vahşi yaratık, Prusyalı piyanistin parmaklarında ürkek, evcil bir kediye dönüşüyordu her dokunuşunda.


Sonra....


Sonra büyük bir facia yaşadı genç kadın.. Neredeyse bütün bedenini yeniden inşa etti doktorlar.


Ve geçirmiş olduğu kazadan sonra, eklemleri, damarları yeniden birleştirildi..


Ancak geleceğe dair kötü önermeleri vardı doktorların.. Sıcak beldelerde yaşamak zorundaydı Prusyalı piyanist.


Tuşlarda dolaşan gezgin ruhu, bedenine binip güneye; güneşin insan tenine cömertçe davrandığı ülkeye göç etti. Dilini bilmediği sahillerde, tanımadığı insanlar ile tanıştı.


Bilmediği dil ruhunu çocuklaştırdı yine. Başka bir dilde konuşmayı, başka kültürde insanları sevmekle beraber öğrendi. Her keşif bir aşkı beraberinde getiriyordu Adem’in yeryüzüne indiği günden beri. Bir gün her an gürleyecek bulutlar gibi bakan biri çıktı karşısına.


Ve hazzı yaşadı.. Aşkı yaşadı..


Hem bilmediği dilleri çözdü, hem bedeninin dili çözüldü.. Aşık oldu, sabahlara kadar bulutsu gözlerine baktı sevdiğini.. Ve her aşkın kaçınılmaz kaderi gibi, ihaneti, acıyı yaşadı sonra..


Terkedildi sebepsizce..


Bir dostu çok sonra bana, ‘Öfke titretmişti bedenini’ diyecekti. Yaşamının ikinci büyük kırılmasını yaşamıştı müzisyen kadın. Mesleğini sevmiş araba altında ezilmişti, erkeğini sevmiş ihaneti yaşamıştı. Onun için manastıra kapanmak ile, bir erkek yüzünden bütün erkeklerden intikam almak arasında fark yoktu. Önüne çıkan her erkekten bir erkeğin intikamını aldı. Hazlarını çaldı kadınlığıyla.. Doyumsuz bir intikam hissiydi bu. Yüzlerini sildi erkeklerin, kişiliklerini sıfırladı ve her önüne çıkanla sevişti, hiçbirine kadınlığını ve ruhunu vermeden. İntikam onu üzerinde sonbaharın soluk güneşinin battığı bordo renkli akşamlı beldelere savurdu.. Karın tokluğuna tuşlara dokundu başpiyanist kadın.. Yarı sarhoş, proleter turistlerin armonik doyumlarına bakarken, kendi geçmişinin ritmiyle basıyordu tuşlara. Yaşamında iki defa yanlış tuşa dokunmuştu.. İki aşkı fırlatmıştı onu buralara.. İşi ve erkeği. Günlük iki martini fiyatına çalarken cep telefonlarında konuşlanan derin melodileri, o herkese tebessüm dağıtıyordu.. Ve ben loş resmin altında ona bakarken ruhunun resmini izliyordum hayran hayran.. Bağrındaki kan, kalbindeki tırnak izlerinde arıyordum geçmişini..


Elindeki üçe katlanan bastonu gözleriydi Gül Rahmi’nin. Gözleriyle beraber hayata olan bütün bağlarını alıp götürdü geçirdiği ateşli hastalık. Kokular ve seslerle örülü bir dünya kurmuştu kendi kendine. Yaşlandıkça birbirine yaklaşıyordu renkler. Şekiller birbirine dönüşmüştü büyüdükçe. Gülleri kokularından, şekilleri seslerinden tanıyordu.


Belki de bu sebeple bir gece yarısı girdiği loş bir otel lobisinde duyduğu Dört Mevsim’le kendinden geçmişti. Tuşlardan yükselen melodiler ile kurdu zihninde Barbara’nın siluetini. Bir insanın sınırlarını aşabilecek kadar dinleyebilirdi müziği. Onlarca ciğeri şişirip patlatabilecek kadar koklayabilirdi çiçekleri. Barbara onun için tuşlardan oluşan bir kadındı.


Tutku her geçen gün sardı bedenini. Dünyadan kaçmak için koştu onun piyanosuna. Seslerin tarlasından toplanabilecek en muhteşem demetleri topluyordu ona Prusyalı Piyanist kadın. Sesi kokluyor, kokuyu çalıyordu sanki. Diğerlerine hissetmediği gibi, bastonuyla tempo tutan bu adama da ilgi duymadı Barbara. Ama herhangi bir şeye bakar gibi melankolik baktı, her bestenin sonundaki alkışa şuh kahkahalar attı. Karanlık kubbesinde minicik de olsa bir ışık huzmesi görmüştü Gül Rahmi. Güller kadar uzaklardan gelen bu piyanist kadın da vazgeçilmezdi artık kendisi için. Geçmişini bilmediği, sihirli parmaklara sahip olan bu kadının ruhunu aradı geceleri bastonunun ucuyla. Zamanı kaybetmişti. Mevsimlerden güz mü , yaz mı, yoksa kuşların yeşil kanatlar taktığı bahar mı bilmiyordu. Barbara notalardan şehvet çiziyor, buna karşılık Rahmi güllerden karasevdalar yapıyordu her gece.


Ve Geceydi...


Upuzun bir gecenin sabahında. Barbara’nın penceresinin aşağısında, betonun üzerinde kin dolu gözlere sonsuza bir beden buldu otel bahçıvanı. Kulağından ve dudağından sızan kan, her gün yıkattığı beyaz gömleğine çizmişti kaderini.


Barbara’nın o incecik bileklerine takıldı kelepçeler. Tuşlara dokunan narin parmaklar, demirin soğuk tenine değdi karanlıklarda. ‘Bu kadın’ demişti siyah kostümlü adam yüksek tavanlı adalet tapınağında. ‘Kendine aşık ettirip. Sonra aldattı maktülü ve itti aşağıya.’ Ayağa kalktı izleyiciler, karar okundu solgun yüzüne.


Viyana... Akdeniz... Müzik ve güneş.. Ve esrik kahkaha! Suskunluk orucuna başlarken, hepsini dışarıda parmaklıkların ardında bıraktı.


Yaşlı kadın, götürülürken o soğuk ve nemli karanlık mahpusa, bağırdı arkasından:


‘Vurun!!! Piyanisti vurun. Kurşuna dizin. Asın!’ Kalabalığı yararak ilerlerken bile haykırıyordu: ‘Öldürdü oğlumu. Soldurdu Gül Rahmi’mi’


Adı Barbara’ydı.. Prusyalı bir piyanistti.. Kaderin onu savurduğu iki büyük sarsılma sonrası, dudaklarında esrik bir kahkaha, gözlerinde okyanusun yosun rengi derinliği, yüzünde düşük bir kadının atılacak şuh kahkaha öncesi şehveti, parmaklarında ruhunun iskeleti vardı...