Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2024 Cuma

Vermiglio

 


 
Oscar’ı bu filme verin!

“Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.”

 

 “Il cinema è l'arma più forte"

(Sinema en güçlü silahtır)

Benito Mussolini

Bu yazı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde diktatörlerin sinema aşkından yola çıkarak İtalyan sinemasına bir yolculuk yapacak ve tüm dünyayı (ülkemizi de) etkileyen yeni Gerçekçilik akımından bahsedeceğiz. İkinci bölümde ise bu sene İtalyanların Oscak adayı filmi Vermiglio’ya yakından bakacağız.

Biraz teorik, hatta akademik kaçabilir ama sinemanın bahtsız tarihi sıklıkla diktatörlerin eline düşüp, kaderini onların insafına bıraktığı için mevzuyu köklerinden kavramamız gerekiyor.

Zekasını kötülüğe hizmete adayan nadir insanlardan biriydi Niccolo Machiavelli… İtalyan Rönesansı'nın en önemli düşünürlerinden biri olan Machiavelli, modern siyaset biliminin kurucusu olarak kabul edilir.

Hayatını aktarmayacağım size, inişli çıkışlı bir kariyeri var. Ancak daima güç kimdeyse ona yanaşmayı bilen biri.

Medici ailesinin iktidarı döneminde iktidara yataklanan fırsatçı bu adam, Medici’ler sürgün edildiği anda onları kovanların hizmetine girdi. İkinci şansölye olarak görev yaptığı bu dönemde, Medici ailesine karşı olan cumhuriyetçi yönetimi temsil ediyordu.

1512'de İspanyol ordusunun desteğiyle Medici ailesi Floransa'ya geri döndüğünde, durum Machiavelli için tamamen değişti. Mediciler, eski cumhuriyet yönetimini destekleyen kişileri tasfiye ettiler. Machiavelli görevinden alındı, tutuklandı ve işkence gördü. Medicilere karşı düzenlenen bir komploya karıştığı şüphesiyle sorgulandı. Nihayet sürgüne yollandı.

Ancak burada da boş durmadı.

Sürgüne gönderildikten sonra, Machiavelli Medicilerin gözüne girmeye çalıştı. Ünlü eseri "Prens"i Medici ailesinden Lorenzo de' Medici'ye ithaf etti. Bu eser aslında bir iş başvurusu niteliğindeydi. Machiavelli, politik deneyimini ve bilgisini Medicilerin hizmetine sunmak istiyordu.

Yine bir darbe ve Medici’ler yine sürgüne yollanınca bu sefer eski cumhuriyetçi arkadaşları zar zor bu aileye yanaşmış olana Machiavelli’yi kovdular.

Machiavelli'nin Medicilerle olan ilişkisi, pragmatik politika anlayışının bir örneğiydi. Her ne kadar başlangıçta Medicilere karşı olsa da, şartlar değiştiğinde onlarla işbirliği yapmaya çalıştı. Bu durum, kendi politik teorisinde savunduğu oportünist yaklaşımın pratikte bir uygulaması gibiydi.

Machiavelli felsefesinde oportünizm, politik ve sosyal başarı için mevcut koşulları ve fırsatları değerlendirme sanatı olarak karşımıza çıkar.

Machiavelli'nin oportünizm anlayışı tarih boyunca pek çok diktatörün başucu prensibi olmuştur.

Machiavelli'ye göre başarı, talihin sunduğu fırsatları değerlendirebilme yeteneği (virtù) ile doğrudan ilişkilidir. Yöneticiler, şansın getirdiği fırsatları öngörmeli ve bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmelidir. "Prens" adlı eserinde bunu nehir metaforu ile açıklar: Talih bir nehir gibidir, akışını değiştiremezsiniz ama önlem alarak zararlarından korunabilir ve faydasını maksimize edebilirsiniz.

 




Diktötörler sinemayı sever ve bu da 7. Sanatın en büyük bahtsızlığıdır!

Şüphesiz bu mantığı en iyi içselleştiren diktatörlerden biri de Benito Mussolini’ydi.

Mussolini diğer tiranlar gibi, her şeyi iktidarı için bir aparak ve fırsat olarak görüyordu.

Sinemanın keşfi ve Avrupa’da yaygınlaşması tıpkı Hitler gibi Mussolini için de büyük bir fırsat oldu.

Mussolini, sinemanın kitleler üzerindeki etkisini çok erken fark etmiş bir liderdi. 1922'de iktidara geldikten sonra, İtalyan sinemasını doğrudan devlet kontrolü altına almaya başladı. 1924'te L'Unione Cinematografica Educativa (LUCE) kurumu oluşturuldu. Bu kurum, faşist rejimin propaganda filmlerini üretmekle görevlendirildi ve tüm İtalyan sinemalarında LUCE'nin ürettiği haber filmlerinin gösterilmesi zorunlu hale getirildi.

1934'te Direzione Generale per la Cinematografia (Sinema Genel Müdürlüğü) kuruldu. Bu kurum, İtalyan film endüstrisini tamamen kontrol etmek ve yönlendirmek amacıyla oluşturuldu. Luigi Freddi'nin başkanlığında çalışan kurum, senaryoların kontrolünden dağıtıma kadar tüm sinema süreçlerini denetledi.

1937'de Cinecittà'nın açılışı, Mussolini'nin sinema politikasının zirvesi olarak görülebilir. "Il cinema è l'arma più forte" (Sinema en güçlü silahtır) sloganıyla açılan stüdyolar, faşist rejimin sinema endüstrisine verdiği önemi gösteriyordu. Mussolini'nin oğlu Vittorio da sinema endüstrisinde aktif rol aldı ve Cinema dergisinin editörlüğünü yaptı.

Biraz da Cinecitta’dan bahsedeyim.

Cinecittà, 1937 yılında Mussolini döneminde Roma'da kurulan ve günümüze kadar varlığını sürdüren devasa bir film stüdyoları kompleksidir. 400 bin metrekarelik bir alana yayılan kompleks, 22 tam donanımlı film stüdyosu, özel efekt departmanları, kostüm atölyeleri ve post-prodüksiyon ünitelerini barındırmaktadır. En büyük stüdyosu olan Studio 5, bin 2.880 metrekarelik alanıyla Avrupa'nın en büyük kapalı film platolarından biriydi.

Kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde, Cinecittà öncelikli olarak faşist rejimin propaganda filmlerine ve popüler "telefoni bianchi" (beyaz telefon) komedilerine ev sahipliği yaptı. Savaş sırasında bombalanan kompleks, bir süre mülteci kampı olarak kullanıldı. 1950'lerde "Hollywood sul Tevere" (Tiber'deki Hollywood) olarak anılmaya başlayan Cinecittà, "Roman Holiday", "Ben-Hur" ve "Cleopatra" gibi büyük Hollywood yapımlarına ev sahipliği yaptı.

İtalyan sinema tarihine de kısaca bakalım ki birazdan anlatacaklarımız daha sağlam bir bağlama otursun.

1895, sinemanın keşfinden sonra bu yeni sanatın ilk uğrak yerlerinden biri olmuştu İtalya. Bununla beraber İtalyan sineması tarihi ve mitolojik filmlerle başlayarak çıtayı yükseğe koymuştu. "Cabiria" (1914) gibi büyük bütçeli yapımlar, sinema tekniklerinin gelişmesine öncülük etti.

1920'ler ve 30'lar faşist rejim dönemiydi. Mussolini 1937'de Cinecittà stüdyolarını kurdu. Bu dönemde propaganda filmleri ve "Telefoni Bianchi" (Beyaz Telefonlar) denilen hafif komediler üretildi.

Ve Yeni Gerçekçilik doğuyor!

Tabii önce gerçeklikten bahsedelim ki yenisinin anlamı yerli yerine otursun. İtalyancası “Verismo” olan bu akım esasen 19. yüzyılın sonlarında İtalya'da ortaya çıkan ve gerçekçilik akımının özel bir formu olarak gelişen sanatsal bir hareketti. Öncelikle edebiyat alanında Giovanni Verga'nın öncülüğünde başlayan bu akım, daha sonra opera ve sinemaya da yansıdı. Verismo, İtalyanca'da "gerçekçilik" anlamına gelen "vero" kelimesinden türemişti.

Sinema alanında Verismo'nun ilk önemli örneği, 1913 yılında Verga'nın "Cavalleria Rusticana" eserinin filme uyarlanmasıyla ortaya çıktı. Bu film, gerçekçi bir yaklaşımla köy yaşamını ve sıradan insanların dramlarını perdeye taşıdı. 1914'te çekilen "Sperduti nel buio" (Karanlıkta Kaybolanlar) filmi ise Napoli'nin yoksul mahallelerindeki yaşamı ele alarak akımın en önemli örneklerinden biri oldu.

Verismo sineması, sıradan insanların gündelik yaşamlarını, toplumsal problemleri ve özellikle güney İtalya'daki zorlu hayat şartlarını koşullarını mercek altına alıyordu. Bu filmlerde yerel dil ve lehçeler kullanıldı, doğal mekanlar tercih edildi ve melodramatik unsurlardan özellikle kaçınıldı. Köylülerin, işçilerin ve yoksul kesimin yaşam mücadelesi, toplumsal sınıf çatışmaları ve ekonomik zorluklar filmlerin ana temalarını oluşturdu.

1920'ler boyunca etkisini sürdüren Verismo, İtalyan sinemasına gerçekçi bir bakış açısı getirdi ve daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Gerçekçilik akımının temellerini attı. Verismo'nun en önemli mirası, sinemanın toplumsal gerçekleri yansıtma gücünü ortaya koyması ve İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde gelişecek olan sosyal içerikli filmlere zemin hazırlamasıydı.

Bu akım, sadece sinemasal anlatım tekniklerini değil, aynı zamanda İtalyan toplumunun sosyal ve kültürel yapısını belgeleyen önemli bir tarihsel kaynak niteliği de taşımaktaydır. İşin özü; Verismo'nun etkileri, İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde, özellikle toplumsal gerçekçi filmlerde kendini göstermeye devam etti.

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1945-1952 yılları arasında İtalyan sinemasına damgasını vuran önemli bir sinema hareketiydi. Roberto Rossellini'nin "Roma Açık Şehir" (1945) filmiyle başlayan bu akım, savaş sonrası İtalya'nın yıkıntıları arasından doğdu. Yönetmenler stüdyolar yerine sokakları, profesyonel oyuncular yerine sıradan insanları tercih etti ve gündelik yaşamın gerçekliğini olduğu gibi yansıtmaya çalıştı.

Vittorio De Sica'nın "Bisiklet Hırsızları" (1948), Luchino Visconti'nin "Yer Sarsılıyor" (1948) ve Roberto Rossellini'nin "Paisa" (1946) gibi filmler, akımın en önemli örnekleri arasında yer aldı. Bu filmler, savaş sonrası İtalya'nın yoksulluğunu, işsizliği, ahlaki çöküntüyü ve toplumsal sorunları çarpıcı bir gerçekçilikle ele aldı. Yönetmenler, minimal kurgu, doğal ışık kullanımı ve amatör oyuncularla çalışma gibi teknikler kullanarak gerçekçi bir sinema dili inşa etmişlerdi.

Yeni Gerçekçilik akımı, dünya sineması üzerinde derin izler bıraktı. Fransız Yeni Dalga, Brezilya Yeni Sineması ve Üçüncü Sinema hareketi gibi akımları etkiledi. Bu akımın getirdiği estetik ve anlatım teknikleri, sadece İtalyan sinemasını değil, tüm dünya sinemasını derinden etkiledi ve modern sinema dilinin oluşmasına katkıda bulundu. Günümüzde bile birçok yönetmen, bu akımın tekniklerinden ve yaklaşımından ilham almaya devam etmekte.

Birazdan derinlemesine analiz edeceğimiz ve açıkçası son yıllarda izlediğim en farklı ve derin film olan Vermiglio’ya bu arka plan bilgisiyla bakarsak daha iyi olacaktır.

Şöyle diyor Mussolini “Ekonomi kötüye gidiyor, kriz ve işsizlik artıyor, memnuniyetsizlik yayılmaya başlıyordu sonra aklına mükemmel bir fikir geldi; savaş!”

Şimdi filmimize geçebiliriz.


Karlar altında sıradan hayatlar!

"Vermiglio", İtalyan yönetmen Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde yarışan ikinci uzun metrajı, son yılların dikkat çeken minimalist dönem filmi örneklerinden biri diyebiliriz. Film, özellikle bizim Nuri Bilge Ceylan’ın pek çok filmine, genç Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, ayrıca Alice Rohrwacher'in "Happy as Lazzaro" ve Tran Anh Hung'un "The Taste of Things" gibi yapımlarıyla benzer bir sinematik dile sahip. Bu filmler gibi "Vermiglio" da gündelik yaşamın ritüellerini neredeyse ruhani bir özenle ele alıyor, zamanın akışını mevsimsel döngülerle harmanlıyor.

Rus görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, tıpkı Carlos Reygadas'ın "Silent Light"ında olduğu gibi doğal ışığı adeta somut bir karakter haline getiriyor. Ki Krichman'ın "Leviathan" ve "Loveless" filmlerinde Andrey Zvyagintsev ile kurduğu görsel dili burada daha pastoral bir tona büründürüyor. Film, Powell ve Pressburger'in "Black Narcissus"unu anımsatan dağ manzaralarını kullanırken, iç mekân sahnelerinde Mary Cassatt'ın tablolarındaki soğuk mavileri ve pembe yanakları hatırlatan bir renk paletiyle çalışıyor.

Yine savaş zamanı İtalyan taşrasını konu alan film, bu yönüyle Vittorio De Sica'nın "Two Women" ve Roberto Rossellini'nin "Rome, Open City" gibi klasik neo-realist eserlerinden izler taşısa da, onların dramatik yoğunluğundan uzak durmayı tercih ediyor. Delpero'nun yaklaşımı daha çok Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmindeki gibi, zamanın ağır akışına ve manzaranın karakterler üzerindeki etkisine odaklanıyor.

Önce filme ismini veren Vermiglio’dan başlayalım.

Vermiglio, İtalya'nın kuzeyinde, Trentino-Alto Adige bölgesinde bulunan bir kasaba. I. Dünya Savaşı sırasında önemli bir rol oynamış. Bölgede hala o dönemden kalma askeri kalıntılar ve tarihi eserler bulunmakta. Küçük, ıssız, sapa yerde doğa harikası bir İtalya kasabasıdır Vermiglio.

Hikaye şöyle…

İkinci dünya savaşının son demlerindeyiz.

Kış ayları … Muhtemelen bir önceki yılın Nisan ayında Mussolini karısı Rachele ve sevgilisi Clara Petacci ile birlikte İsviçre sınırına doğru kaçmaya çalışıp, Partizan kuvvetler tarafından yakalanarak Como Gölü yakınlarındaki Dongo köyünde kurşuna dizildikten sonraki kışı anlatıyor.

Hikaye, Sicilya'lı asker kaçağı Pietro'nun (Giuseppe De Domenico) köye gelişiyle değişmeye başlıyor. Pietro ve öğretmenin büyük kızı Lucia arasında gelişen aşk hem aile hem de köy dinamiklerini derinden etkiliyor. Film, savaş zamanı İtalyan taşra yaşamını, kadın karakterlerin bakış açısından anlatırken, dönemin toplumsal normlarını ve kısıtlamalarını da ustalıkla işliyor.

 



Filmin muazzam bir görsel dili var

Hikaye, yönetmenin kendi aile geçmişinden, özellikle babasının anılarından esinleniyor. Köyün öğretmeni Caesar (Tommaso Ragno), karısı Adele (Roberta Rovelli) ve üç kızları Lucia (Martina Scrinzi), Ada (Rachele Potrich) ve Flavia (Anna Thaler) ile çocuklarından oluşan geniş bir ailenin yaşamına odaklanıyor.

Film, Katolik temsilini ele alış biçimiyle de dikkat çekiyor. Bu açıdan Paolo Sorrentino'nun "The Young Pope" dizisinden Frederick Wiseman'ın "Monastic" belgeseline uzanan çizgide, dinin estetik güzelliğini kabul ederken, altında yatan sosyal yapıları da sorguluyor. Santa Lucia efsanesine yapılan göndermeler, özellikle kadın karakterlerin fedakarlık ve kabulleniş temalarıyla örülü hikayelerini derinleştiriyor.

Delpero'nun yönetmenlik yaklaşımı, Robert Bresson'un minimalist estetiğini anımsatıyor. Özellikle oyuncu yönetimindeki ekonomik tavır, duyguları bastırılmış bir yoğunlukla aktarma biçimi, Bresson'un "Diary of a Country Priest" filmini akla getiriyor. Ancak Delpero, Bresson'un katı minimalizmi yerine, daha yumuşak, daha insani bir mesafe kuruyor karakterleriyle.

Filmin görsel kompozisyonları, Vermeer'in iç mekan resimlerindeki ışık kullanımını sinematik dile tercüme ediyor. Bu yaklaşım, Peter Webber'ın "Girl with a Pearl Earring" filmindeki gibi sadece görsel bir öykünme değil, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan bir anlatım aracına dönüşüyor. Özellikle Lucia karakterinin çerçevelenme biçimi, Vermeer'in kadın portrelerindeki içe dönük yoğunluğu taşıyor.

"Vermiglio", savaş sırasında izole bir topluluğun yaşamını anlatan yakın dönem filmlerinden "The Silent Twins" veya "The Zone of Interest" gibi yapımlardan farklı olarak, şiddeti doğrudan göstermek yerine, onun uzaktaki varlığının oluşturduğu psikolojik etkiye odaklanıyor. Bu yaklaşım, Terrence Malick'in "A Hidden Life" filmindeki gibi, savaşın gölgesinde süren gündelik yaşamın pastoral güzelliğini ve trajik boyutunu bir arada sunuyor.

Filmin mevsimsel geçişleri kullanma biçimi, Andrei Tarkovsky'nin "Mirror"ındaki gibi, zamanın akışını doğanın döngüsüyle ilişkilendiriyor. Kışın kapalı, koruyucu dünyasından baharın açık, daha acımasız gerçekliğine geçiş, global krizler karşısında insanların uyum mekanizmalarının nasıl değiştiğini gösteriyor.

Yönetmen Delpero'nun kendi aile tarihinden esinlenen film, bu yönüyle Sarah Polley'nin "Stories We Tell" veya Chantal Akerman'ın "No Home Movie" gibi kişisel tarih anlatılarıyla da diyalog kuruyor. Ancak "Vermiglio", bireysel anıları evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.

Filmin en çarpıcı başarılarından biri, küçük bir topluluğun mikro-tarihini anlatırken, II. Dünya Savaşı gibi makro bir olayın etkilerini nasıl yansıttığı. Bu açıdan Michael Haneke'nin "The White Ribbon"ının I. Dünya Savaşı öncesi Alman toplumunu ele alış biçimiyle paralellikler kuruyor. Her iki film de büyük tarihi olayların gölgesinde, küçük toplulukların değişim ve dönüşüm süreçlerini inceliyor.

Bu zengin sinematik ve kültürel referanslar ağı içinde "Vermiglio", kendi özgün sesini korumayı başarıyor. Film, geleneksel anlatı kalıplarını minimalist bir yaklaşımla yeniden yorumlarken, görsel şiirselliği ve tematik derinliğiyle, 2024'ün en dikkat çeken festival filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.

"Vermiglio", Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde Leone d'Argento (Jüri Büyük Ödülü) kazanan ve ardından Toronto Film Festivali'nde de gösterilen ikinci uzun metraj filmi, II. Dünya Savaşı'nın son yılında İtalyan Alpleri'nde geçen etkileyici bir aile dramı. Film, Chicago Film Festivali'nde de En İyi Film ödülü olan Gold Hugo'yu kazanarak başarısını perçinledi.

Biraz önce de belirttiğim gibi, filmin görsel estetiği özellikle dikkat çekiyor. "Leviathan" ve "Loveless" gibi filmlerin görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, karakterleri çoğu zaman devasa dağ manzaralarının içinde küçük figürler olarak konumlandırırken, kış ışığını neredeyse sıvı bir niteliğe büründürüyor. Her kare adeta bir Vermeer tablosu gibi özenle kompoze edilmiş.

"Vermiglio"nun anlatı yapısı, Balzac'ın gerçekçiliğini anımsatan bölümlerden oluştuğunu söylemiştik bu kısmı azıcık açalım: Bu yapı, yakın dönemde gösterime giren "The Taste of Things" filminde olduğu gibi, gündelik yaşamın duyusal dokusunu öne çıkarıyor. Ancak Tran Anh Hung'un filminin aksine, "Vermiglio" zevk ve özgürlük yerine, karakterlerin, özellikle de kadınların, toplumsal kısıtlamalar altındaki varoluşuna odaklanıyor.

Eleştirmenler enteresan bir şekilde filmi özellikle Ermanno Olmi'nin sinemasıyla karşılaştırmışlar ki buna pek katılmıyorum. Evet, Delpero'nun minimal yaklaşımı, gündelik yaşamın ritüellerine odaklanması ve doğal oyunculukları harmanlama becerisi övgü topluyor ancak film aynı zamanda mikro bir hikayede neredeyse durağan zamanı duygular ve karakterler üzerinden şahane anlatıyor.

Öte yandan "Vermiglio", savaş filmlerinin alışılagelmiş öğelerinden uzak duruyor. Savaş, uzakta gerçekleşen ve etkilerini dolaylı yollardan hissettiren bir olgu olarak sunuluyor. Bunun yerine film, aile içi ilişkilere, toplumsal değişime, kadınların özgürleşme çabalarına ve geleneksel yaşamın moderniteyle karşılaşmasına odaklanıyor.

Erkeklerin savaştığı bir toplumda geriye inanç ve aşk kalıyor sanırım. Ve elbette çok büyük bir yoksulluk ve sefalet. Verliglio bu hakikati manipüle etmeden başarılı şekilde ele almakta.

İtalya'nın 2025 Oscar adaylığı için seçtiği film, ilk gösterime girdiği hafta kayda değer bir gişe başarısı da yakaladı. Her kopya başına ortalama 5 bin € hasılat elde ederek, vizyondaki filmler arasında en yüksek ortalamayı yakaladı.

Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Delpero'nun deyimiyle "Vermiglio", "büyük tarihin dışında kalanların hikayesi". Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi, ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.

Şahsen benim çok net şekilde Oscar adayım diyebileceğim bu film muhtemelen ödülü alamayacak ama karlı bir dağdan sıcacık akan pınar gibi insan içini ılıtan bu filme bir şans verin, derim.

 

English version


 

22 Kasım 2024 Cuma

Çift tarafı keskin bıçak: Devam filmleri

 




 Devam eserleri modern toplumun süreklilik ve aidiyet ihtiyacını yansıtıyor. Değişen dünyada insanlar, tanıdık karakterler ve hikayeler üzerinden kendi gerçekliklerini anlamlandırmaya çalışıyor.

 

İnsanoğlu tarihin başlangıcından beri hikaye anlatma geleneğinde, sevilen karakterlerin ve hikayelerin devamını görmek istedi. Homeros'un İlyada ve Odysseia'sından günümüzün süper kahraman filmlerine kadar uzanan bu gelenek, sadece bir anlatı tercihi değil, aynı zamanda insanlığın kolektif hafızasının ve kültürel devamlılığının da bir parçası oldu. Tek bir hikayeyle yetinememe dürtüsü, sanatın ve ticaretin kesiştiği noktada yeni bir alan oluşturdu.

19.yüzyılda Charles Dickens'ın tefrika romanlarıyla başlayan ticari anlatı geleneği, 20. yüzyılda sinemanın endüstrileşmesiyle bambaşka bir boyut kazandı. Hollywood'un altın çağında başlayan devam filmi geleneği, başlangıçta B-filmi kategorisinde değerlendirilirken, The Godfather Part II'nin (1974) kazandığı Oscar'larla birlikte sanatsal meşruiyet kazandı. Bu dönüm noktası, devam eserlerinin sadece ticari değil, sanatsal değer de taşıyabileceğini gösterdi.


Devam filmlerinde artık suyu çıkarılan bir örnek: Rocky.

1970'ler ve 80'ler, küreselleşen dünya ekonomisiyle birlikte sinema endüstrisinin de global bir nitelik kazandığı dönem olmuştu. Star Wars, Rocky ve Indiana Jones gibi seriler, sadece Amerika'da değil, tüm dünyada kültürel fenomenlere dönüştü. Bu dönem, “art franchise” kavramının doğuşuna ve sinema endüstrisinin iş modelinin köklü bir değişim geçirmesine sebep oldu. Artık filmler tek başına değil, potansiyel bir serinin ilk halkası olarak değerlendirilmeye başlandı.

Dijital devrimin başlangıcı ve CGI teknolojisinin gelişimi, 90'larda devam filmlerinin yapım süreçlerini ve bütçelerini radikal biçimde değiştirmeye yetti. Jurassic Park, Terminator 2 ve Matrix gibi yapımlar, teknolojik yenilikleri hikaye anlatımının hizmetine sunarken, yapım bütçelerini de rekor seviyelere taşıdı. Bu dönem, “blockbuster” sinemasının altın çağı olurken, aynı zamanda risk-getiri dengelerinin de yeniden hesaplanmasını gerektirdi.

2000'lerde internet kültürünün yükselişi ve sosyal medyanın ortaya çıkışı, fan kültürünü dönüştürdü. Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi edebi adaptasyonların sinema serileri, global fan topluluklarının oluşmasına ve "fandom" kavramının güçlenmesine yol açtı. Bu interaktif izleyici kültürü, yapımcıları hayran beklentilerini daha çok göz önünde bulundurmaya zorladı.

Marvel Sinematik Evreni'nin 2008'de Iron Man ile başlayan yükselişi, devam filmi kavramını bambaşka bir boyuta taşıdı. Birbiriyle bağlantılı onlarca film ve dizi, sinema tarihinde görülmemiş bir anlatı evreni inşa etti. Bu model, diğer stüdyoların da benzer evrenler yaratma çabasına girmesine neden oldu, ancak aynı zamanda "franchise yorgunluğu" kavramının ortaya çıkmasına da yol açtı.

Streaming ya da online platformların yükselişi ve pandemi sonrası değişen izleyici alışkanlıkları, devam eserlerinin üretim ve dağıtım dinamiklerini yeniden şekillendirdi. Netflix, Amazon Prime, Apple TV ve Disney+ gibi platformlar, kendi orijinal içeriklerini ve franchise'larını üretirken, geleneksel sinema gösterim modelini de sorgulamaya açtı. Bu değişim, içerik üretiminin demokratikleşmesini sağlarken, kalite kontrolü sorunlarını da beraberinde getirdi.

Günümüzde ise yapay zeka teknolojilerinin gelişimi ve sanal gerçeklik uygulamalarının yaygınlaşması, anlatı evrenlerinin genişlemesine yeni alanlar açıyor. Ancak bu teknolojik imkanlar, kreativite ve özgünlük tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Endüstri, teknolojik yenilikleri kullanırken sanatsal değeri koruma dengesi kurmaya çalışıyor.

Ekonomik açıdan bakıldığında, devam eserleri artık sinema endüstrisinin belkemiğini oluşturuyor. 2023 verilerine göre, en çok hasılat yapan filmlerin %70'i bir serinin parçası. Ancak bu ekonomik başarı, sanatsal yaratıcılık ve risk alma cesaretinin azalması pahasına geldi. Bu durum, endüstriyi yeni arayışlara ve dengeleri yeniden gözden geçirmeye zorluyor.

Sosyolojik perspektiften baktığımızda ise, devam eserleri modern toplumun süreklilik ve aidiyet ihtiyacını yansıtıyor. Değişen dünyada insanlar, tanıdık karakterler ve hikayeler üzerinden kendi gerçekliklerini anlamlandırmaya çalışıyor. Bu kültürel dinamik, devam eserlerinin sadece eğlence değil, aynı zamanda toplumsal bir işlev de gördüğünü gösteriyor.

Devam filmleri, sinema tarihinde hikâye anlatımını genişletmek ve derinleştirmek için kullanılan en eski stratejilerden biridir. Bu uygulama, sinemanın doğuşuna kadar geri götürülebilir. Devam filmleri, bir filmin başarısının ardından aynı dünyada geçen, aynı karakterleri içeren veya hikâyeyi ileriye taşıyan eserler olarak tanımlanabilir. İlk dönemlerde bu filmler, teknik bir ihtiyaçtan çok, seyircinin ilgisini sürdürmek için yaratılmış ticari hamlelerdi.

Teknik olarak izah edecek olursak: Sinema tarihinde "sequel" yani devam filmleri, bir önceki filmin hikayesini devam ettiren yapımları tanımlıyor. Bu filmler -genellikle- orijinal filmin karakterlerini ve evrenini kullanarak, ilk filmin olaylarından sonrasını anlatıyor. Ancak devam filmlerinin tek bir format yerine, farklı yaklaşımları kapsayan geniş bir yelpazesi var.

Türk sinemasına baktığımızda ise izleyici daha çok komedi karakterlerinin devam filmlerinden hoşlanmış. Cilalı İbo, Turist Ömer gibi klasiklere, 70’lı yıllarda Şaban, günümüzde ise Arif Işık ve Recep İvedik karakterleri eklendi. Gerçi Yeşilçam döneminde fantastik kahramanlar Malkoçoğlu, kara Murat, Tarkan, Karaoğlan gibi çizgi roman orijinli ve kahraman odaklı filmler de çekildi ama, dönemin çizgi roman yayıncılığının bunda etkisi büyüktü. Bir de Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı sıra dışı ve statüko karşıtı polis tiplemesi “Komser Cemil” vardı.

Devam filmlerinin en yaygın türü, ilk filmin hemen ardından gelen olayları anlatan "direct sequel" yani doğrudan devam filmleridir. The Godfather Part II gibi yapımlar, orijinal filmin hikaye çizgisini ve karakterlerini doğrudan devam ettirerek bu kategorinin en başarılı örneklerini oluşturuyor. Öte yandan, Top Gun: Maverick örneğinde olduğu gibi, ilk filmden yıllar sonra çekilen ve orijinal karakterlerle yeni nesil karakterleri bir araya getiren "legacy sequel" formatı da son dönemde popülerlik kazanmış durumda. Dikkat buyurun, bir filmdeki karakter hakkında başka bir film yapmaktan bahsetmiyorum ki ona Spin off” deniyor, onu başka zaman inceleriz inşallah.

Bazı devam filmleri ise kronolojik olarak geriye giderek ilk filmin öncesini anlatmakta. "Prequel" olarak adlandırdığımız bu tür, Star Wars: The Phantom Menace gibi yapımlarla, ana hikayenin geçmişini aydınlatıyor. Bir de doğrudan bağlantısı olmayan ama benzer tema ve tonu sürdüren "spiritual sequel" kategorisi vardır ki, 10 Cloverfield Lane bu türün çarpıcı örneklerinden.

Sinema endüstrisi için devam filmleri, sadece sanatsal bir tercih değil, aynı zamanda önemli bir risk yönetimi aracı. Hazır bir hayran ve seyirci kitlesine sahip olmak, garanti gelir potansiyeli sunmak ve güçlü bir marka değeri oluşturmak gibi avantajlar sağlıyor elbette. Bu nedenle stüdyolar, başarılı filmleri franchise'lara dönüştürme eğiliminde olmuş her daim.

"Follow-up", "continuation", "next chapter" veya "second installment" gibi terimlerle de anılan bu yapımlar, modern sinema endüstrisinin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda. Ancak her devam filminin başarılı olamadığı, bazen orijinal filmin yakaladığı etkiyi tekrarlayamadığı da bir gerçek. Bu nedenle, devam filmi çekmek hem büyük bir fırsat hem de ciddi bir risk olarak görülmekte.

Bu uzun girizgahtan da anlaşılacağı üzere, konumuz “Devam filmleri…”

Aslında -tahminim üç yazı olacak- bu serinin yazılma sebebi Ridley Scott’un son ve bir devam filmi olan “Gladiator 2”nin analizini yazmayı düşünmem. Filmi izlerken, yönetmenin de bunda büyük payı var, zihnimin bir köşesinde hep ilk film oynadı durdu.


Ünlü usta, devam filmini kendisinin çekmediği : Sapık’ın setinde.

Gerilim ve korku türünün usta ismi Alfred Hitchcock, “İsminde 2 olan filmi izlemem” deyip eklemiş: “Devam filmi çekmek, soğumuş suflede tekrar yükselme beklemek gibidir." Esasen bu söz, bugün hala birçok devam filminin temel sorununu özetliyor. Alfred Hitchcock kariyeri boyunca hiç devam filmi çekmedi. Belki bir tek istisna: "Sapık" (1960) filminin devamı olan "Psycho II" çekildi ama ünlü gerilim ustası öleli 3 yıl oluştu. Film Richard Franklin tarafından çekilmişti. Rahmetlinin devam filmleri hakkındaki fikirleri bilinse de yapım şirketi paranın çekiciliğini tercih etti!

İsterseniz sinema sektöründe biraz geriye uzanıp, meselenin arka planına bir göz attıktan sonra devam filmlerinin başarıları ve başarısızlıklarını ele alalım.

Sinema tarihindeki ilk devam filmi, D.W. Griffith’in 1915 yapımı tartışmalı filmi “Bir Milletin Doğuşu - The Birth of a Nation”ın devamı olarak 1916’da çekilen “Bir Milletin Çöküşü - The Fall of a Nation” olarak kabul edilir. Thomas Dixon Jr. tarafından yönetilen bu film, selefinin popülaritesini yakalayamasa da, devam filmlerinin nasıl bir stratejiyle şekillenebileceğini göstermesi açısından çok önem arz ediyor. Bu süreç aynı zamanda hem hikâyenin derinleştirilmesi hem de ekonomik başarı arayışı açısından önemli bir dönüm noktası.


Bir Milletin Çöküşü: Sinema tarihinde çekilen ilk devam filmi (1916)

Devam filmleri, özellikle 1970'lerden sonra Hollywood’da altın çağını yaşamaya başladı. “The Godfather Part II” (1974), Francis Ford Coppola tarafından yönetilmiş ve ilk filmin mirasını daha da ileriye taşıyarak bir devam filminin sadece ticari değil, sanatsal olarak da başarılı olabileceğinin de ispatı niteliğindeydi. Bu film, bir devam filmi olarak en iyi film Oscar’ını kazanan ilk yapım oldu.

Sinemada bazı devam filmleri, seleflerini aşarak hem ticari hem de eleştirel açıdan büyük başarılar elde etti. Örneğin, “The Empire Strikes Back” (1980), “Terminator 2: Judgment Day” (1991) ve “The Dark Knight” (2008), devam filmlerinin hikâye anlatımını geliştirme ve izleyiciyi daha derinlemesine bir dünyaya çekme potansiyelini gösterdi. Bu filmler, devam filmlerinin sadece bir yeniden pazarlama stratejisi olmadığını, aynı zamanda özgün bir sanat formu olabileceğini ispatladı.

Öte yandan, sinema tarihindeki devam filmleri her zaman başarıyla sonuçlanmadı. Örneğin, “Jaws 3-D” (1983) veya “Speed 2: Cruise Control” (1997), seleflerinin başarısını yakalayamayan yapımlar arasında yer aldı. Bu filmler, genellikle hikâye derinliğinden yoksun olmaları ve seyircinin ilk filmle kurduğu duygusal bağları sürdürememeleri nedeniyle eleştirildi. Başarısız devam filmleri, devam filmlerinin zayıf bir şekilde uygulanmasının izleyicide hayal kırıklığı oluşturabileceğini de gösteriyor.

Evet seyirci fıtratı gereği, sevdiği bir dünyaya veya karakterlere tekrar dönme fikrinden genellikle hoşlanır. Devam filmleri, sinema izleyicilerinde nostalji uyandırma ve sevilen hikâyeleri keşfetme arzusunu tatmin etme potansiyeline sahiptir. Ancak bu ilgi, hikâyenin orijinalliğini koruyup koruyamamasına ve izleyiciye taze bir deneyim sunup sunamamasına bağlı.

Günümüzde devam filmleri, genellikle büyük franchise'lar içinde değerlendiriliyor. Marvel Sinematik Evreni (MCU), Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, ve Fast & Furious serileri, devam filmlerinin modern sinema dünyasındaki en büyük örnekleri arasında yer alıyor. Bu filmler, tutarlı bir evren inşa ederek izleyiciyi her yeni filmde bir parça daha derinlemesine bir hikâyeye çekiyor.

Öte yandan devam filmleri, genellikle finansal başarıyı garanti eden bir araç olarak görüldü. İzleyicinin halihazırda bildiği bir hikâyeye dayandıkları için, devam filmleri çoğunlukla risk açısından daha düşük yatırımlar olarak değerlendirilir. Örneğin, “Avengers: Endgame” (2019), dünya çapında 2,8 milyar dolardan fazla hasılat elde ederek, devam filmlerinin ekonomik potansiyelini açıkça ortaya koydu.

Başarılı bir devam filmi üretmenin anahtarı, hikâyeyi derinleştirmek ve izleyiciye orijinal bir şey sunmak olsa gerek. Sadece ilk filmdeki unsurları tekrarlamak yerine, yeni temalar, karakter gelişimleri ve ilginç bir anlatı yapısı sunmak gerekli. Bu nedenle, devam filmleri yalnızca ekonomik kaygılarla değil, daha kreatif bir perspektifle ele alınmalı diye düşünmekteyim.

Bununla beraber elbette gelecekte devam filmlerinin daha da gelişeceği öngörülüyor. Gelişen teknolojiler ve artan sinema deneyimi, devam filmlerinin hikâye anlatımında daha geniş bir alan yaratmasına olanak tanıyacak. Ancak, seyircinin ilgisini korumak için, bu filmlerin daha eksantrik, anlamlı ve hikâye açısından tatmin edici olması gerekecek.

Sonuç olarak, devam filmleri sinemanın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda. Başarılı örnekler hem sanatsal hem de ekonomik olarak büyük etkiler oluşturabilirken, başarısız devam filmleri izleyiciyi hayal kırıklığına uğratıyor. Yine de devam filmleri, sinemanın hikâye anlatma potansiyelini genişletmeye ve derinleştirmeye devam etmekte.

Bu konuda derinleşmeye devam edeceğiz…

 


5 Kasım 2024 Salı

Kenar keskindir!

 


Michel Foucault 967'de verdiği "Başka Mekanlar Üzerine" (Des espaces autres) adlı konferansında enteresan bir kavram kullanır: "sapma heterotopyaları" ya da literatürdeki ismiyle: "heterotopias of deviation"..

Bu kavram modern toplumların yerleşik normlardan sapan bireyleri belirli mekansal düzenlemeler yoluyla nasıl yönetip kontrol ettiğini anlamamız için bir çerçeve sunması açısından yenilikçidir. Foucault'nun teorik çerçevesinde heterotopyalar, toplum içinde var olan ancak "karşı-mekanlar" olarak işlev gören, bir kültür içindeki diğer mekanları aynı anda yansıtan, sorgulayan ve tersine çeviren gerçek yerlerdir. İdealleştirilmiş ama var olmayan mekanlar olan ütopyaların aksine, heterotopyalar kendi kural ve sistemlerine göre işleyen gerçek fiziksel mekanlardır. Foucault, ilkel toplumların "kriz heterotopyaları"na, toplumlarına göre, kriz durumundaki bireyler (ergenler, regl olan kadınlar, yaşlılar) için ayrılmış kutsal veya yasak yerlere sahip olduğunu savunur. Modern toplumda bunların yerini büyük ölçüde, yerleşik normlardan sapan davranışlar gösteren bireyleri barındırmak üzere tasarlanmış sapma heterotopyaları almıştır.

Bu mekanlar birkaç temel özellikle karakterize edilir:

Davranışları normdan sapan bireyleri barındırırlar.

Kendi kural ve güç ilişkileri sistemi altında işlerler.

İç ve dış arasında katı sınırlar korurlar.

Genellikle hem cezalandırıcı hem de rehabilite edici işlevlere sahiptirler.

Toplumun sapma ve normallik konusundaki tutumlarını yansıtırlar.

Psikiyatri hastaneleri, Hapishaneler, Huzurevleri, Rehabilitasyon merkezleri, Islah evleri, Evsizler için barınaklar, Bağımlılık tedavi merkezleri gibi kurumsal bir mekan da olabilir bu mekanlar;  Göçmen mahalleleri, gettolaştırılmış bölgeler, Marjinal toplulukların yaşam alanları ve hatta kenar mahalle otelleri gibi sosyal alan ve mekanlar da…

Sapma heterotopyaları içinde, güç ilişkileri özellikle görünür ve yoğundur. Bu mekanlar, Foucault'nun "disipliner iktidar" olarak adlandırdığı davranışı değiştirmeyi ve "uysal bedenler" üretmeyi amaçlayan gözetim, kontrol ve normalleştirme sistemlerini somutlaştırır.

Kübalı yazar Guillermo Rosales (1946-1993), 20. yüzyıl Latin Amerika edebiyatının en özgün ve trajik figürlerinden biridir. Yaşamı boyunca şizofreni ile mücadele eden, devrimden kaçıp sürgünde yaşayan ve sonunda intihar eden Rosales'in en önemli eseri "Boarding Home" (İspanyolca: "La casa de los náufragos"), modern Küba edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilmekte…

1987'de yayımlanan "Boarding Home", Rosales'in hayatta kalan en önemli eseridir. Roman, William Figueras adlı yarı-otobiyografik bir karakterin Miami'deki bir bakımevindeki deneyimlerini anlatır. Figueras, tıpkı Rosales gibi, Küba'dan kaçmış ve akıl sağlığı bozuk bir yazardır.

Dikkatli bir okur, yazarın bir dönem Foucault’nun bahsini ettiği “Sapma heterotopyaları”nı kendi romanına hem sosyal doku hem de dramatik bir arka plan olarak aldığını fark eder. Roman yalın ve minimalist bir dil kullanımı, Hemingway tarzı kısa ve vurucu cümleleri, doğrudan ve kısmen acımasız bir gerçeklikli üslubu, iç monolog ve rüya sekanslarıyla ön plana çıkıyor.

Belki de bu özelliklerinden dolayı roman yayınlandığı zaman Octavio Paz'ın da aralarında bulunduğu jüri tarafından “Letras de Oro” ödülüne layık görülmüştü…

İş te bu nemli ve derin roman Fransız sinemacı Joan Chemla’nın ilk uzun metraj filmine kaynaklık etmiş. Farkındayım, giriş uzun oldu ama biraz daha arka plan vermeme izin verin lütfen, çünkü “ilk film” denen olgu üzerinde biraz çene çalmaya değer!

Yönetmenin en saf hali: İlk film

Hollywood'un altın çocuğu Nolan'dan tutun da bağımsız sinemanın asi ruhu Tarantino'ya kadar... Hepsinin ortak noktası nedir biliyor musunuz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi: O tedirgin edici, heyecan verici, uykusuz gecelerin ve bitmeyen kahvelerin eşlik ettiği ilk film deneyimi.

Bir yönetmenle sohbet edin, ilk filmini sorun. Gözleri ya parlayacaktır ya da hafif bir iç çekişle "ah o günler..." diyecektir. Çünkü ilk film, bir yönetmenin en çıplak, en savunmasız, ama belki de en saf halidir. Tıpkı ilk aşk gibi, acemice ama tutkulu, kusurlu ama içten...

Nuri Bilge Ceylan'ı hatırlayalım; "Koza" ile kısa film dünyasına adım atmış, ama asıl "Kasaba" ile derin sulara dalış yapmıştı. Kendi ailesini oyuncu olarak kullanması, minimal ekip ve ekipmanla çalışması... Şimdi düşününce, o günlerin ekonomik zorunlulukları, bugün övdüğümüz minimalist stilinin temellerini atmıştı belki de.

"Param Yok Ama Fikrim Var!"… Bu cümleyi söylemeyen genç yönetmen var mıdır? Christopher Nolan, ilk filmi "Following"i hafta sonları çekti. Neden mi? Çünkü hafta içi herkesin işi vardı! Ekip, kamera arkası ekipten çok, bir arkadaş grubu gibiydi. Ama o film, bugün milyonluk bütçelerle film çeken Nolan'ın kartviziti oldu.

Tarantino'nun "Rezervuar Köpekleri"ni nasıl çektiğini bilmeyen yoktur; video dükkanında çalışırken yazdığı senaryo, Harvey Keitel'in dikkatini çekene kadar kapı kapı dolaşmıştı. Şimdi düşünün, video dükkânı çalışanı Tarantino'yu yapımcı ofisinde bekletiyorlar. Kim bilir içinden neler geçiyordu? Ama o tedirgin genç adam, bugün sinemanın en özgün seslerinden biri.

Genç yönetmenlerin en sık düştüğü tuzak ne biliyor musunuz? Her şeyi bir filme sığdırmaya çalışmak. Sanki bir daha hiç film çekemeyecekmiş gibi... Bütün fikirlerini, hayallerini, hikayelerini tek bir filme yüklemeye çalışırlar genellikle! Bu yüzden ilk filmler çoğu zaman ya fazla iddialı ya da fazla kişisel oluyor.

Greta Gerwig'in "Lady Bird"ü mesela;  yarı otobiyografik bir ilk film. Ya da Robert Eggers'ın "The Witch"ini ne kadar enteresandı, adam resmen 1630'ların New England'ını yeniden inşa etti ilk filminde! Delice değil mi? Ama işte bu delilik, bu cesaret, bu saflık... İlk filmleri bu kadar özel yapan da bu.

Şimdi her şey değişti tabii. Cebinizdeki akıllı telefonla film çekebilirsiniz. Sean Baker'ın "Tangerine"i iPhone ile çekilmişti mesela. Ama bu sefer de başka bir sorun çıkıyor karşımıza: Herkes film çekebiliyor! Dijital demokrasi güzel de bu kadar kalabalık arasından sıyrılmak... İşte asıl zorluk bu.

Hasılı kelam; ilk film bir yönetmenin manifestosudur aslında. Bazen geçinmek için reklam filmi çeken, düğün videosu hazırlayan, ama bir yandan da "benim filmim" dediği o projeyi gerçekleştirmek için çırpınan gençlerin manifestosu. Kimi zaman acemice, kimi zaman parlak, ama her zaman içten.

Ve belki de en güzeli bu; o ilk adımın saflığı, o ilk aşkın heyecanı. Tıpkı Truffaut'nun "400 Darbe”si gibi, ya da Demirkubuz'un "C Blok”u gibi… Bazen bir ilk film, sadece bir başlangıç değil, bir başyapıt da olabiliyor.

Bu sebeple sinema tarihiyle yakın ilişkide olanların gözü her zaman yeni yönetmenlerin ilk filmlerinde olur. Çünkü o tedirgin, heyecanlı ve tutkulu ilk adımların ardından, belki de yarının büyük ustaları gizlidir.

İşte Fransız yönetmen Joan Chemla’nın “Kalbini Görebilmek” (Orijinal ismi Si tu voyais son coeur) yukarıda bahsini ettiğimiz tüm konularla ilgili. Öncelikle yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Enteresan bir kariyer yolculuğu var Chemla’nın. Hukuk ve gazetecilik alanlarındaki ilk çalışmalarının ardından 2008 yılında ilk kısa filmi Mauvaise Route'u yazmış, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenmiş. Daha sonra Charles Bukowski 'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan Dr Nazi (Clermont-Ferrand film festivalinde Canal+ ödülünü kazandığı) ve Alphonse Daudet'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan “L'homme à la cervelle d'or” (Altın beyinli adam) filmlerini yönetiyor genç sinemacı.

Ardından birazdan detaylıca analiz edeceğimiz İlk uzun metrajlı filmi “Kalbini Görseydin ya da Kalbini görebilmek” (S i tu voyais son cœur ) prömiyerini 2017 Toronto Uluslararası Film Festivali 'nde Platform yarışmasında yapmış. Bu festivalin sanat yönetmeni Cameron Bailey,"Joan Chemla kişisel filmler yapan biri olarak uzun bir kariyere sahip olacak biri. Burada bireysel bir damga var." Diyerek övgüyle bahsetmiş Fransız yönetmenden.



Gelelim şaşırtıcı derinlikler ile donanmış olan filmine…

Joan Chemla'nın yönetmen koltuğundaki ilk uzun metrajlı filmi ingilizce ismiyle "If You Saw His Heart", Kübalı yazar Guillermo Rosales'in "Halfway House" romanından alabildiğince serbest şekilde perdeye uyarlanmış. Bir tür Film Noir ile romantik melodramın sınırlarında gezinen cesur bir deneme demek mümkün elbette. Oyunculuk performanslarında özellikle Gael García Bernal'in etkileyici rolüyle hayat verdiği Daniel karakteri üzerinden suçluluk, yalnızlık ve kendini yok etme arzusunun karanlık sularında yüzen bir anlatı sunuyor.

Ah otel odaları!

Çok kısa özet şöyle: En yakın arkadaşının kazara ölümünün ardından Daniel, kendini serseriler ve kayıp ruhlar için bir sığınak olan Metropole Hotel'de bulur. Suçluluk duygusuyla dolup taşan Daniel, yavaş yavaş etrafını saran şiddetin içine gömülür. Francine ile karşılaşması hayatına ışık tutar.

Ve ayrıntılara bakalım.

Film, en yakın dostunun ölümünden sonra Roma topluluğundan dışlanan Daniel'in, şehrin en berbat motellerinden birine sığınmasıyla başlıyor. Enteresan bir sinematografisi var Chemla’nın. Kimi zaman Kar-wai'nin "In the Mood for Love" ve "2046" filmlerini anımsatan lirik görsel estetiği, çoğunlukla da Jarmusch’un Stranger Than Paradise’ındaki Parliament Mavisi dışındaki Amerika’yı tasvir etmesi gibi kenar mahallelerde gezinip duruyor. Marsilya gettolarını filmin dekoru değil hikayenin asli bir unsuru gibi sunmayı başarıyor Fransız yönetmen. Karakter perspektifiyle bakacak olursak, Marine Vacth'ın canlandırdığı kırılgan Francine karakteriyle kesişen Daniel'in hikâyesini, Bukowski'vari bir atmosfer içinde anlatılıyor.

Filmin büyük bölümü, sinemada sık sık güneş ve denizle yıkanan bir şehir olarak fon olarak kullanılan Marsilya'nın güzelliğiyle tezat oluşturan bu kasvetli mekanda; belki de gerçek bir yeryüzü cehenneminde geçiyor. Sanırım yönetmen bununla izleyiciye bir huzur anı yaşatmayı değil, daha ziyade, misafirlerinin yalnızlığından ve yoksulluğundan yararlanan sadist bir otelcinin işlettiği marjinal bir sığınakta kalmayı kabul ederken, kendini kurtarmaya çalıştığı çingene gangsterlerin şiddetiyle karşı karşıya kalan karakterin iç kaosunu ortaya çıkarmaya çabalıyor. Öte yandan filmin ismi çok karanlık bir gerçekliği gizliyor, öyle ki bu tür bir karanlığa alışık olmayan izleyiciler en başından itibaren kendine zarar vermek ve mümkün olduğunca acı çekmek isteyen bir karakterin yolculuğunu takip etmekte zorlanabilir. Daha da fenası, kendini (çok) az ifade eden bir karakterin böylesine tutarsız davranışlarının nedenlerini anlamakta kesinlikle zorlanacaktır izleyici.



Filmi izlerken aklıma Necip Fazıl’ın meşhur “Otel Odaları” şiiri geldi.

“Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,

Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

**

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında!...”

Filmin en önemli özelliklerinden biri yönetmen Chemla’nın kronolojiyi bükümleyip, sıçramalı bir zaman akışı kullanması. Açıkçası daha filmin açılış sekansıyla beraber bilinçli olarak izleyiciyi yönünü bulmakta zorlayan, parçalı bir anlatım tercih etmesi. Ancak bu stilistik tercih, filmin genel derinliğine darbe vuracak boyutlara da ulaşıyor kimi zaman. Film, görsel şöleni ve atmosfer oluşturmada başarısına rağmen, karakter gelişimi ve duygusal bağ kurma noktasında bu sebeple epey eksik kalıyor.

Baş rol oyuncusu biraz daha övgüyü hak ediyor açıkçası. Zira Bernal'in performansı, filmin en güçlü yanlarından biri olarak öne çıkıyor. Gözleriyle bile hikâye anlatabilen aktör, minimal bir yaklaşımla çizdiği karaktere derinlik katmayı başarıyor. Filmin ismini oluşturan "If you saw his heart" (Kalbini görebilseydin) repliği, Bernal'in performansıyla anlam kazanıyor.

İzin verirseniz müzikal paleti ele alalım. Besteci Gabriel Yared'in (eserin ruhunu ne denli kavrayabildiği muamma) ilk film için ortaya koyduğu beste, vasat bir melodinin ötesine geçemiyor. Ancak filmin hakiki mücevheri, otelin kasvetli koridorlarında gezinen, şiddetin gölgesinde dans eden ve hiçbir sempati kırıntısı barındırmayan otelci rolündeki Karim Leklou'nun ürkütücü performansı. Bu dehşet verici karakterin yarattığı karanlık atmosfer, izleyicinin iliklerine kadar işliyor. Leklou'nun varlığı, ağır aksak ilerleyen ve karanlığın kollarına teslim olmuş senaryoya bir parça hayat üflerken, zihinsel çalkantıları içinde bocalan ana karakterin sınırlı perspektifinin ötesinde, çok katmanlı bir bakış açısı sunuyor.

Riskli kronoloji cesareti!

Biraz önce de belirttiğimiz gibi doğrusal olmayan bir kronolojisi var filmin, bu da dikkatini yitiren seyircinin bir anda hikayenin dışına fırlaması an meselesine dönüştürüyor. Çünkü Chemra zamanda ileri geri zıplarken seyirciye yardımcı olacak minik görsel detaylardan başka ipucu vermiyor. Bir yara izi, biraz koli bandı vs…

Filmin baş kahraman-lar-ının ilham kaynağının Rosales’in romanından ilham alındığı açık. Ancak yan karakterlerin yer yer karikatüre kaçan tiplemeleri filmin etkisini zedeler nitelikte. Sözgelimi Francine karakteri üzerinde daha derinleşmeyi hak ediyor. Demirkubuz’un Masumiyet’indeki karakterlere çok yakın duran bu tipoloji sanki hikayeye sonradan eklemlenmiş gibi duruyor nedense. Keza Daniel'in depresyonundan çıkışını sembolik olarak işaretleyen duygusal bir uyanışı… Bir dramatik yama gibi duruyor filmde!

Filmi derinlemesine analiz etseydik çok daha zengin vadilere açılmak mümkündü. One Flew Over the Cuckoo's Nest ve The Shining gibi klasiklere gönderme yapılarak ötekileştirilmiş karakterlerinin psikolojik derinliklerine dokunmaya çalışması. Ve fakat filmdeki bu tür biçimsel kaygılar nedeniyle yapılan göndermeler her zaman başarılı olmasa da yine de cesur bir çaba olarak görmek mümkün!

Evet belki bir baş yapıt değil şüphesiz ve tüm kusurlarına rağmen bir ilk filmden çok daha fazlası "If you saw his heart". Cesur, çarpıcı ve film bittikten sonra bile yanınızda taşıdığınız bir hikayeye sahip. Suçluluk ve kefaret kavramlarını yeteri kadar çizmiyor belki ama tam bir kayıp ruhların karanlık dünyası… Bir de uyarı, eğer ruhunuz depresifliğe yatkın ise, bu filmden biraz uzak durmak sizin yararınıza olacaktır!


English version

20 Şubat 2021 Cumartesi

 




Bir golcüden çok daha fazlası

Pelé

19 Kasım 1969.. Rio de Janeiro'daki Maracana Stadyumu'nda 65 binin üzerinde bir kalabalık var. Ev sahibi Vasco Da Gama, çok önemli bir rakibi ağırlıyor: Santos. Aslında Santos’tan bile önemli bir isim var takımda: Pele.

İsmi anons edildiğinde Maracana stadı yıkılıyor adeta.

O güne kadar ağları 999 kez havalandırmış olan Pele’nin bininci golünü burada atması bekleniyor.

Tarihi bir gün, zira futbol keşfedildiğinden beri yeryüzünde hiçbir futbolcu bu rakama ulaşmak bir yana, yanına bile yaklaşamamış..

70 yıllık tarihinde ilk kez kendi taraftarı rakip bir oyununun gol atmasını istiyor Vasco’nun.

Maçın ilk dakikalarında beklenildiği gibi Santos bastırmaya başlıyor, ara topu ile kaleciyle karşı karşıya kalan Pele açısını kaybetmesine rağmen topu, biraz da yumuşak vuruyor, Vasco kalecisi Edgardo Andrada inanılmaz formdaydı ve bu topu rahatlıkla tuttu. Kendi taraftarları kalecilerini yuhalamaya başlamıştı, Andrada şaşkındı! İkinci yarı Pele bu kez ceza saha dışından sağ ayağının dışıyla topa dış falso verdi, top muaazzam bir kavis çizerek kaleye girerken Vasco kalecisi dizini sakatlama pahasına adeta bir kaplan gibi uçtu ve üst direğe paralel olarak gelecek kadar havalanıp topu çıkardı. Seyirci öfkeden çılgına dönmüştü.

Vasco bir golü kendi kalesine atmasına rağmen (Top tam Pele’ye gelecekken Vascolu defans oyuncusu topu kafayla kendi kalesine yollamıştı) maç berabere bitmiş, futbolun kralı o gün gol kaydedememişti. Bunda ev sahibi ekibin 4 ve 5 numaralı oyuncularının maçı bırakıp Pele’yi markaja almalarının da etkisi vardı şüphesiz. Aslında Brito, Dutra, Fidelis                ve Jair Marinho’dan oluşan Vasco Da Gama defansı adeta duvar olmuştu.

Ve uzatmalar…

Beklenilen an bitime 12 dakika varken geldi, bir ara topuyla ceza sahasına giren Pele, iki rakip oyuncunun arasında kalıp düşürülmüştü. Bir klişe; hakem tereddütsüz penaltı noktasını gösterdi. Kaleci Andrada çok itiraz etti ama tribünlerden sağır edici bir ses yükseliyordu: Pele, Pele, Pele…

Birazdan size anlatacağım Mondgel Sendromunun pençesinde yıllarca kıvranan Brezilya halkı, kulüp aşkını ayaklar altına almış, rakip golcüyü yüceltiyor, tarihe geçmesini istiyordu herkesin tek derdi vardı: " o milésimo " yani “Bininci”ye tarihi şahitlik etmek.

Pele topu beyaz noktaya dikip gerildi. Bir an için çevresine bakmayı akıl etti. Hiçbir takım arkadaşı yoktu etrafında, merakla geriye döndüğünde hayret etmişti. Santos takımının tamamı orta saha çizgisinde yan yana dizilmiş dua ediyordu.

Pele topu kalecinin sol tarafına doğru yerden yarım metre yüksekten vurdu, Andrada var gücüyle uçtu, topun gideceği köşeyi tahmin etmişti, topa dokunmayı başarmıştı ama filelere gitmesine engel olamamıştı. Andrada öfkeyle çimleri yumruklarken Maracana’da kıyamet kopmuştu bile. Yüzlerce gazeteci, fotoğrafçı, televizyoncu sahaya doluştu, yedekler, teknik ekip, fanatikler filan derken saha tamamen dolmuştu ve gol sevindi 24 dakika sürmüştü.





Futbol tarihinin en önemli anlardan biri, kaleye gidip ağların arasından topu aldı ve o top bugün hala Brezilya’da kutsal kabul ediliyor.

Bu tasvir ettiğim sahneler Netflix’in yeni belgeseli  Pelé’de anlatılıyor.

Belgesel muazzam bir arşiv taramasıyla ortaya çıkmış.

İnce işçiliğe ilave olarak hayatta olan neredeyse tüm şahitler ile röportaj yapılmış. Ve tabi en başta belgeselin kahramanı Pele ile.

Belgesel boş bir hangarda yürüme zorluğu çeken Pele’nin ağır ağır çerçeveye girmesiyle başlıyor ve biz hikayeyi onun ağzından öğreniyoruz.

Filmi biraz geriye sararak başlıyor Pele belgeseli…

Futbol ile uğraşan bir babanın hayatı futbol olan boyacı oğlu Pele’nin sefaletle dolu yaşamından kesitleri Brezilya gettolarından öğreniyoruz.

Oduncu bir ailenin torunu olarak 1940 yılında doğan çocuğa Edson Arantes do Nascimento Pele ismini koyuyorlar. İki kardeşiyle beraber yokluk içinde geçen çocukluk, sürekli işsiz kalan profesyonel bir futbolcu baba… İsmi Joao Ramos do Nascimento, lakabı Dondinho (pek hoş anlama gelmiyor) ve küçük Pele uzun süre “Dondinho’nun oğlu” olarak çağırılıyor.



Küçük takımlarda oynayan Dondinho, Pele 6 yaşındayken Brezilya’nın büyük takımlarından Atletico Mineiro ile sözleşme şansı yakalıyor. Evde bayram havası kısa sürüyor zira ilk mazında çok zalimce bir darbeye maruz kalıp sakatlanıp kariyerini noktalamak zorunda kalıyor. O andan itibaren tüm umutlarını oğluna bağlıyor. İlk akıl hocası ve antrenörü oluyor. Ve bir hastanede temizlikçi olarak iş bulabiliyor bahtsız baba.

Pele ise ayakkabı boyacılığı ile ailesine destek olma çabasında 15 yaşına kadar geliyor.

Bazen eskimiş çoraplardan yaptığı top ile bazen bir greyfurt ile top sektirmece oynayarak ayağına müthiş bir kıvraklık kazandırıyor Pele.

Bu kısımlar belgeselde ayrıntılı geçmiyor, genel bir anlatımdan sonra esas hikayeyi 1956 yılında, 15 yaşında Santos kulübünün seçmelerine katılmasıyla başlatıyor. Onu ilk keşfeden takım arkadaşı Pepe’den dinliyoruz Pele’nin profesyonel hayatının başlangıcını. 16 yaşında A takıma geçiyor.

Kaderini değiştiren olay ise 58 Dünya Kupası kadrosuna çağırılması şüphesiz. Oduncu ailesinde muazzam bir mutluluk. Hayatında ilk kez uçağa biniyor Pele ve ilk kez yurt dışına çıkıyor. İsveç’te yapılan Dünya kupasında Brezilya tanınmıyor. Hatta biraz averaj takımı olarak görülüyor. Pele, hatıralarını naklederken İsveçli çocukların rengine hayret ettiklerini ve boya zannettiklerini aktarıyor. Göteborg’daki çeyrek finaline çıkarken kadroda 17 yaşında bir gencin olduğunu öğrenen gazeteciler epey müstehzi yorumlar yapıyorlar maç öncesinde.

Pele’nin aklında babasının sözleri: “Kendine inan ve unutma, yaşı, kariyeri, ünü ne olursa olsun sahada hepiniz eşitsiniz!”



Ceza alanında kucağına doğru gelen topu, o güne kadar binlerce kez greyfurtla yaptığı gibi yapıyor, diziyle yumuşatıp, rakibin yanından atıp geçiyor ve şut… Pele golü atınca manzara değişiveriyor. Bu golle Galler’i deviren Brezilya yarı finalde Fransa’nın rakibi.

Pele 40 yıllık tecrübeli futbolcular gibi oynuyor ve Fransa’ya da golünü atıyor. Ardından bir daha, bir tane daha. Brezilya, kibirli Fransızları 5-2 ezerek eliyor.

Brezilya halkının toplumsal hafızasında 1950 yılında Uruguay’a yenilmeleri.

Toplum bundan dolayı müthiş bir eziklik hissediyor zira. Kendi evlerinde kupayı başka, üstelik bir Latin Amerika ülkesine kaptırmak ülkenin kendine olan güvenini sarsacak kadar büyük bir etki oluşturuyor. Maracana stadını dolduran 200 bin Brezilyalı değil, tüm ülke büyük travma yaşıyor.

Brezilyalı yazar Neslon Rodriguez, bu olay sonrasında Brezilya toplumunun “Mongrel Komlpeksi” denilen bir sendroma yakalandığını söylüyor.

Peki nedir bu Mongrel Kompleksi?

Radriguez kavramını şöyle açıklıyordu: “"Mongrel Kompleksi" ile Brezilyalıların dünyanın geri kalanına kıyasla gönüllü olarak kendilerini koydukları aşağılık hissi. Brezilyalılar, kendi imajlarında tüküren ters Narcissus'tur . İşte gerçek: benlik saygısı için kişisel veya tarihsel bahaneler bulamıyoruz.”

Maracana stadyumunda maç sonunda epey insanın kendini aşağı atarak intihar ettiği şeklinde bir şehir efsanesi halen söylenir.

Kibarcası melezlik kompleksi olan ve Portekizce; complexo de vira-lata denen bu kompleksin tam karşılığı sokak köpeği kompleksidir.

Tarihsel döngü Brezilya halkının benzer bir durumu 2014’te yine ev sahibi oldukları dünya kupasında Almanlara 7-1 kaybettiklerinde tekrar yaşadıklarını gösterecektir.

Tanımı daha yakından anlayabilmek için “Kültürel Utanç” kavramını araştırabilirsiniz.

Biz belgeselimize devam edelim.



Fransa’yı da ekarte eden Brezilya finalde ev sahibi İsveç ile karşı karşıya geldiğinde Pele hariç tüm futbolcularda büyük bir tedirginlik vardır. İsveç’in attığı ilk gol sonrasında radyo başındaki milyonlarca Brezilyalı tarihin tekrar edeceğinden endişe duymaya başlamıştır.

Ancak kahramanlar en çok ihtiyaç duyuldukları anda ortayla çıktıkları için kahramandırlar ve sahada futbol tarihinin en büyük kahramanı doğmaktadır. Pele, topa adeta iç içe sarılan çoraplar gibi sektirir, rakibini geçtikten sonra köşeye bırakır. 1-1…

Umut yeşerince, insan büyür… Brezilya takımı ezikliğini üzerinden atmış, gücünü fark etmiştir. İlk golden birkaç dakika sonra Zagallo’nun ortasına kafasıyla yaptığı aşırtma vuruşuyla sadece kişisel tarihini değil, Brezilya’nın talihini de değiştirir Pele. Finali 5-2 kazanan Brezilya takımı ülkesine kahraman olarak döner. Ülke sadece onlardan, özellikle Pele’den bahsediyordur… 10 yıllık eziklik atılmıştır artık.

Belgesel orijinal maç görüntülerini kahramanlar ve şahitler ile yaptığı söyleşilerle sadece zenginleştirmiyor, büyük bir merak unsuru ile devamlılığı sağlıyor, merakı artırıyor.

Bilinen bir hikayenin, bilinmeyen ayrıntılarını öğrenerek ilerliyoruz belgeselde.

17 yaşındaki bir genç ülkesinin kaderini ayaklarıyla değiştiriyor adeta.


Sonrası bir kahramanlık öyküsü. Ülkenin en büyük markası haline gelen Pele, dokunduğu her şeye değer katıyor. Başta kulübü Santos’a. O güne kadar sıradan ve pek bir başarısı olmayan kulüp, başarıdan başarıya koşup, ünü ülke sınırlarını aşıyor.

Ancak hayat düz bir çizgi gibi seyir etmiyor ve hiçbir hikaye, aynı mutluluk çizgisinde devam etmiyor. Pele de büyük acılar, sıkıntılar, umutsuzluklar yaşıyor.

Kariyeri boyunca katıldığı 4 dünya kupasının üçünü ülkesine getiren Pele, bir dönem kendi kaderiyle ülkesinin kaderini o kadar paralel yaşıyor ki, sakatlıklar ve futboldan uzaklaşmasıyla Brezilya siyasal ve toplumsal kaosun içine sürükleniyor.

General Medici 60’ların sonunda diktatörlüğünü pekiştirirken futbolu çok iyi kullanıyor. Ve tabii Pele’yi de.

Tam bu esnada dünya başka bir siyasi kahramanı kucaklıyor: Muhammed Ali Clay. Muhammed Ali Pele’nin aksine siyasetin malzemesi olmayı reddediyor ve büyük takdir topluyor. Pele ise ülkesinde bile diktatöre malzeme olduğu için eleştiriliyor. Ancak kendince haklı nedenleri de var.

Şöyle; Brezilya Santos’a çok şey borçluydu, Santos ise Pele’ye, Pele de Brezilya’ya… Böyle bir minnet döngüsünde siyasi figür olmayı reddediyor Pele. Ancak devletin kendisini kullanmasına da ses çıkarmıyor. Diktatörün ayağına kadar sarayına gidince halktan büyük eleştiri alıyor.

1966 yılında İngiltere’deki Dünya Kupası finallerinde rakipleri Brezilya’ya karşı inanılmaz zalimce futbol oynadı. Pele dahil olmak üzere bir hafta içinde 8 futbolcusunu sakatlık dolayısıyla kadro dışı bıraktı Brezilya. Bulgaristan, Macaristan ve Portekiz acımadan kırıp geçti Sarı-Yeşilli takımı.

Ülkenin ulusal sembolü Pele ne kadar kaçarsa kaçsın darbelerden kurtulamadı. Kırılgan Brezilya toplumu sosyal ve ekonomik olarak çöküntüye bu dönemde girdi. Pele yoksa umut yoktu sanki.

Pele milli takımı bıraktığını açıklayınca karamsarlık bulutları ülkeyi çepeçevre kuşatmıştı.

Sanki toplumu bir arada tutan futboldu ve bu başarısızlık Pele’nin önce milli takımı bırakması ardından futbolu bırakacağını söylenmesi üzerine 68 de brezilya toplumsal karışıklık başlamıştı. Medici yönetimi sıkıyönetim ilan etti. General diktasını konsolide etmek için karamsarlığı fırsat olarak görmüştü.



Belgesel bu konularda Pele gibi davranmayıp gerçeğe tutuyor kamerasını ve futbolun dışında ülke tarihine de ışık tutmayı deniyor. İşkence cinayet adam kaçırmaların zirveye tırmanması, hapishanelerdeki işkenceleri, baskı, sansür ve yasakları dile getiriyor.

Yönetmenler Ben Nicholas ve David Tryhorn (Ki onları daha önce ünlü atlet Danny Harris ve İngiliz futbolcu Kenny Dalglish belgesellerinden tanıyoruz.) Pele’nin hayat öyküsünü takip ederken, bir yandan büyük resmi de ıskalamamaya çabalıyor.

M. Ali, General Medici gibi yan öyküler bu yönüyle belgeseli zenginleştirmekle beraber, süre handikapından dolayı küçük dokunuşlarla geçiyor maalesef.

En hoş ayrıntılardan biri ise Santos’un o dönemki babacan başkanı Athiê Jorge Coury’nin (Ki bizim rahmetli Süleyman Seba’ya çok benziyor)

“Ben başkan olduğum sürece Pele Santos’tan satılmayacaktır” demesiydi. Çünkü Coury’e göre Pele milli bir hazineydi ve milli hazineler hiçbir bedel karşılığı satılamazdı.

Nitekim Santos başkanı değişir değişmez, gelen yeni başkan Vasco José Fae Pele’nin Amerika’ya transferine yeşil ışık yaktı. Pele yaşadığı dünyanın ağırlığı altında ezilmekten yorgun düşen beden ve ruhunu 1975’te 4 milyon dolara Cosmos’a transfer olarak kurtarmayı deneyecekti…

1957-61 yılları arasında 21 yaşına girmeden 355 gole imza atmıştı Pele, birçok golcü kariyeri boyunca bu rakama ulaşamıyordu.

1974 yılına kadar oynadığı Santos takımında tam 1284 gol atmıştı.

1977’de futbolu bıraktığında, 1363 lig maçında attığı resmi gol sayısı 1281’e ulaştı.

Futbolu bıraktığında ulaştığı gol sayısı çok tartışıldı. Kimine göre Pele, televizyonun yaygınlaşması ve pek çok ülkede tek kanal olması döneminde futbol oynadığı için çok şanslıydı. Pek çok futbolcunun attığı gol bu yüzden resmi literatüre girmemişti. Belgesel bu konulara girmemeyi tercih ediyor nedense.



Öte yandan…

Belgeselin en büyük sıkıntısı süresi.

Bir buçuk saatlik belgesel her anlamıyla dolu dolu. Ancak en az 8 bölümlük bir seri olabilecek malzeme tabiri caizse ya harcamış ya hiç değinilmemiş. Bu sebeple finale hatırı sayılır bir epilog konularak hikaye tamamlanmaya çalışılmış. Bir sinemasever olarak onun aktörlük macerasının ayrıntılarını göremiyoruz belgeselde mesela…

Tüm eksiklikleri ve güzellikleriyle Netflix’in Pele’si muhteşem bir belgesel. Yaşadığımız kuşağa hem tarihsel bir perspektif sunuyor ve sahici bir kahramanın öyküsünü birinci ağızdan kayda geçiriyor.

Kaçırmayınız…

 English Version

https://www.youtube.com/watch?v=KMyUnyxVB9Q