“Kişiye yalan olarak
her duyduğunu anlatması yeter”
Hz. Muhammed (SAV)
Maalesef kedi değil insan, yaralarını yalayarak
iyileştiremiyor bu yüzden. Değişik şeyler deneyip duruyor bidayetinden beri. Hele
ki günümüzde, bazen duadan başka sürecek bir şey bulamıyor yaralarının üzerine,
eli kalem tutuyorsa, bazen de kelimelerle sarıp sarmalıyor o yaraları.
Toprağı bol olsun Albert ustanın (Einstein) en sevdiğim
lafıdır: “Basit anlatamıyorsa bilmiyordur!”
İsterseniz yazıya bir okuma parçasıyla başlayalım.
Piccadilly’deki Kraliyet Akademisi’nin tiyatro binası, o
akşam Londra’nın nemli sisini altınla yıkanmış gibi parlıyodu. At arabalarının
tekerlekleri yağmur damlalarıyla cilalanmış kaldırım taşlarında “tak tak”
yankılanırken, içeride, tavandan sarkan avizelerin kristalleri mum ışığını
yüzlerce kıvılcıma bölüyordu. Salona adım atan konteslerin ipek elbiseleri, her
hareketle yumuşak bir fısıltı çıkarıyor; kontlar yakalarına sinmiş tütün ve
limon kolonyası kokusu, sahne önünde bekleyen kemanların reçine kokusuna
karışıyordu. O gece, Londra yalnızca bir opera izleyecek değildi; iki ayrı
kıtadan, iki ayrı estetikten gelen bestecinin gökyüzünde çarpışan yıldızlarını
seyredecekti: George Frideric Handel ve Giovanni Bononcini. Bir Alman ile bir
İtalyan sanatçı, Londra’nın göbeğinde müzikal atışmaya hazırlanıyordu.
Handel, sahneye çıkmadan önce kuliste ellerini hafifçe
ovuşturdu, sanki notaları değil, yıldırımları yönlendirecekmiş gibi duruyordu.
Onun müziği, Gotik katedrallerin taş kemerlerinden süzülen bir dua kadar
ağırbaşlı, Tanrı’yla yapılan eski bir sözleşme kadar sarsılmazdı. Bononcini
ise, perde diğer tarafta, tel tel taranmış saçlarının arasında Akdeniz güneşini
saklar gibi gülümsüyor; melodileriyle, bir yaz akşamında açık pencereden içeri
giren meltem gibi dinleyicinin ruhuna dokunmayı bekliyordu. Salondaki aristokratlar
ikiye bölünmüştü: Bir kısmı Handel’in müziğini kralların ve imparatorların dili
sayıyor, diğer kısmı Bononcini’nin zarafetini aşk mektuplarının şairane nefesi
olarak görüyordu.
İlk nota, tıpkı karanlık göğe düşen ilk yağmur damlası gibi
sessizliğin yüzünü yarıp geçti. Handel’in orkestrayı yöneten elleri, sanki
görünmez bir mabedin kubbesini inşa eder gibiydi; kemanlar ağır ağır
yükseliyor, viyolalar geniş bir nehir gibi derinleşiyordu. Her akor, sanki
Westminster’ın taş duvarlarında yankılanıyor, Tanrı’nın kelamı notalarla
yeniden yazılıyordu. Seyircilerden kimileri, Handel’in müziğinde bir
imparatorluk yürüyüşünün heybetini duyuyordu. Misal; altın varaklı locasında
oturan yaşlı bir kontes, gözlerini kapatıp gençliğinde duyduğu kilise
orglarının titreşimlerine dönmüştü.
Sonra sıra Bononcini’ye geldi. Onun elleri, orkestra
çukurunda tel koparır gibi değil, bir güvercinin kanadına dokunur gibi hafif
hareket ediyordu. Flütler sabah çiyinin damladığı yapraklar gibi tınladı,
obualar incecik bir melodiyle salondaki her kalbe pencere açtı. Bononcini’nin
aryası başladığında, hanımların yelpazeleri daha hızlı ritim tutmaya başladı;
bir gencin dudaklarında, melodinin bıraktığı hafif bir gülümseme gezindi.
Handel’in müziği taş sütunlar gibi sağlamdı; Bononcini’ninki ise mermerden
oyulmuş bir çiçek kadar narin.
Ve perde kapandığında, alkışlar bir fırtına gibi patladı.
Ancak fırtına iki yöne esiyordu: yarısı Handel’in, yarısı Bononcini’nin
üzerine. Fuayeye çıkan kalabalık hâlâ bölünmüş, dudaklarının kenarında
tartışmaların keskin izi vardı. “Handel’in notaları ilahi,” diyen bir
beyefendiye karşılık, “Ama Bononcini’nin melodileri insanın kalbini ele
geçiriyor,” diye cevap verdi genç bir hanım. Tüm bu ihtişamın ortasında şair John
Byrom, eli paltosunun cebinde mırıldandığı o alaycı dizeleri ısıtıyordu: “Ne
tuhaf! Böylesine büyük bir kavga, Tweedle-dum ile Tweedle-dee arasında.” Ve
Londra, o gece sahnede iki devin yürüdüğünü sandı; oysa belki de aynı yıldızın
iki farklı ışığını seyretmişti.
“Çan çan çan..”
Bu tekrarı aklınızın bir köşesine yazın birazdan
kullanacağız.
Byrom o akşam: “Handel ile Bononcini Arasındaki Çekişme
Üzerine” başlıklı şiirini şöyle yazacaktı:
“Kimi der ki, Signor Bononcini,
Handel’le kıyaslanmaz, tam bir acemi;
Kimiyse iddia eder: Handel için,
Bononcini’ye mum tutmak bile güç işin!
Ne garip! Böylesine büyük bir kavga,
Tweedle-dum ile Tweedle-dee arasında!”
Bizim dilimizde boş gevezelik edenlere 'çan çan çan' denir.
İngilizler de benzer durumlar için 'tweedledum-tweedledee' der. Görünüşe göre
anlamsız gürültü çıkarma konusunda tüm kültürler ortak bir dile sahip.Bilmem
Twitter’in de buradan çıktığını belirtmeme gerek var mı?
Problem ise şu, eğer bir entelektüelleşme çabanız varsa ve
birikim hesabınızdaki bakiye yeterliyse, bu tabiri ödünç alırken bunu eserin
esas sahibinden yapmanız daha şık olacaktır.
Gazeteci Ahmet Dönmez’in Hizmet hareketi ya da kendi
tabiriyle cemaate duyduğu bastırılmış öfkesini belagat ambalajına sarmaya
çalışıp, yüzüne gözüne bulaştırdığı “Cemaat Harikalar Diyarında” başlıklı
yazısını retorik bağlamında analiz edeceğiz. Ancak önce söylemek istediğim
birkaç husus var.
İmam Buhari’nin eseriyle birlikte “en sahih” kabul edilen
Müslim’de Sahih-i Müslim ya da orijinal ismiyle el-CÂMİU’s-SAHÎH) geçen bir
hadisi koydum epigrafa. Hadis ayrıca Ebu Davud’da (Edeb bölümünde) ve
Buhari’nin (Nikah bölümünde) de geçer.
Müfessirler bu hadisi yorumlarken genellikle İsra suresi
36.cı ayetini refere ederler. Şöyle buyurur ayet: “Bilmediğin şeyin ardına
düşme, çünkü göz, kulak ve kalp hepsi sorumludur, mutlaka sorguya
çekilecektir.”
Üstad Ali Bulaç bu ayeti tefsir ederken şöyle yazar: “Temelsiz
hükümlerden kaçınmak: Bu geniş bir alanı içine alan önemli yasaklardan biridir.
Her ne kadar salt ahlaki gibi görünüyorsa da, sonuçları itibariyle hukuktan
yönetime, basit komşuluk ilişkisinden dostlukların sarsıntı geçirmesine,
ailelerin dağılmasına kadar yol açabilir. Kişi hakkında kesin bilgisi olmayan
konularda biliyormuş gibi konuşur da etrafa yayarsa çeşitli zan ve yanlış
Kanaatların yerleşmesine sebep olur. Gözün görmediği, kulağın işitmediği, göz
ve kulağın görüş işittiğinden kesin emin olunmadığı zan ve kanaatler hüküm
vermede mesnet olarak kullanılamazlar. Dedikodu, gıybet, kulaktan dolma
bilgiler, uydurma haberler, aslı astarı olmayan söylentiler, yalan şahitlikler,
ispiyonlar, gammazlıklar, iftira ve düzmeceler, temelsiz iddia ve tezlerde
ısrarcı davranmak vs. bilumum söz ve fiiller bu kapsama girer. Bu kapsamdaki
söz ve fiiller hem hedef aldıkları kişileri hem sosyal grup ve toplumları büyük
mağduriyetlere uğratır, onların hak ve hukuklarının ihlaline sebep olurlar. Göz
görmediği, kulak duymadığı şeyleri görmüş ve duymuş gibi davranırsa ağır
sorumluluk getirir. Büyük
Mahkeme'de asılsız ve temelsiz iddialarda bulunsalar bile organlar sahiplerinden
davacı olacaklardır (bkz. 36/Yasin, 65; 41/F ilet 20). Efendimiz şöyle
buyurmuştur: "Kötü zandan sakının, çünkü kötü zan sözün en yalan olanıdır.””
Bu dibace kısmını özellikle gazetecilik gibi bireysel
sorumluk ve düşünceyi bir anda toplumun geneline yayabilecek potansiyele sahip
Manfistoda söyler, uygulamada şaşar!
Daha önce kendisini Richard Kimble’a benzeten Dönmez’in
(bakınız “Kimbıl Ahmet” vulgarizasyonu yapmıyorum, oysa zemin çok müsait)
manifestosu ile yaşantısı ve yazıları arasındaki muazzam uçurumun bireysel
kısımlarını “es” geçerek felsefi ve retorik kısmına bakacağım sadece.
Manifestosunda: "Elbette hakkı gözeterek, insaftan
uzaklaşmayarak, hedefi şaşırmayarak, mazlumu unutmayarak, vicdanı
kaybetmeyerek, araştırarak, sorarak, doğrulayarak... Objektif
gazetecilik yaparak..."diyen sevgili yazarımız, uygulamada ise Bulaç'ın
saydığı "kulaktan dolma bilgiler, aslı astarı olmayan söylentiler"
kategorisine giren kulis bilgilerini doğrulamadan milletin üzerine boca ediyor.
Tamı tamına Hadisteki "Kişiye yalan olarak her
duyduğunu anlatması" İhlali tam da budur.
Pek çok örnek sayabilirim ama benim yazılarımla ilintili
olması dolayısıyla hemen bir çırpıda birkaçını sıralayalım: Pinhan
örneği: Üç ortaklı olduğunu bildiği halde Ali Çelik'i sahipmiş gibi göstermesi.
"İlkokul mezunu" vurgusu: Kişilik haklarına saldırı niteliğinde olması.
Yönetim kurulu toplantısı: Sıradan yemeği "yönetim kurulu toplantısı"
diye sunması. Sadece bir tek yazıdaki işlediği kabahatler bunlar.
"Gözün görmediği, kulağın işitmediği... zan ve
kanaatler hüküm vermede mesnet olarak kullanılamazlar" Tam da Dönmez'in
yaptığı şey bu.
"Temelsiz hükümlerden kaçınmak" derken Bulaç'ın
kastettiği, Dönmez'in sistematik olarak yaptığı şey.
İşin esas matrak kısmı ise şurada:
Manifestoda "habbeyi kubbe yapmayın" (Ki
bunu birazdan detaylı inceleyeceğiz) diyenleri eleştirirken, kendisi de
gerçekleri "habbe", dedikodularını "kubbe" yapıyor. Öte
yandan Hadiste geçen sorumluluk bilinci ile manifest arasında derin bir uçurum
var. "Objektif gazetecilik" iddiası, pratikte "angajman
gazeteciliği"ne dönüşüvermiş!
Ahmet in Borderland!
Gelelim Ahmet Dönmez’in kendince muazzam bir buluş
zannettiği “Cemaat Harikalar Dünyası”nda “parodik allüzyonuna”. Dönmez’in
ididalı başlığına karşı bizim mütevazı ara başlığımız kırıcı olmaz umarım.
Zira; Malum olduğu üzre Lewis Carroll'ın Alice'i bir tavşan deliğinden düşerek
harikalar diyarına ulaştı. Sevgili Ahmet ise çok daha karmaşık bir yolculukta:
ne harikalar diyarında ne gerçek dünyada, sürekli ikisinin arasındaki sınır
bölgesinde dolanıp duruyor.
Ve fakat Alice'in düştüğü yer tutarlı bir absürd dünyada en
azından - oradaki çılgınlığın kendine has kuralları vardı. Ahmet'in bulunduğu
"borderland" ise ne tam gazeteci ne tam propagandacı, ne tam
eleştirmen ne tam savunucu olma halinin duçar olduğu bir belirsizlik alanı.
Carroll'ın Alice'i merakla sorular sorar, çelişkileri fark
eder, düşünmeye devam ederdi. Sönmez ise kendi yazdığı "Cemaat harikalar
diyarında" başlıklı yazısında, başkalarını Alice Harikalar Diyarında
Sendromu'yla suçlarken, aslında kendi durumunu tarif ettiğinin farkında değil.
Çünkü gerçek sorun harikalar diyarında olmak değil, hiçbir yerde tam olarak
bulunamamak, sürekli sınırda salınmak.
Yazıyı analiz edeceğiz ancak şu retorik meselesine
basitleştirerek bir göz atalım mı?
Retorik, kısaca ikna etme sanatıdır. Antik Yunan'dan
beri insanlar güzel konuşmanın, etkili yazmanın kurallarını öğrenmeye çalışır. Bizim
literatürümüzde buna "belagat" deniyor; "maksada
ulaştıran güzel söz" anlamında.
Retoriğin üç temel sacayağı var: Logos (mantık), Ethos
(güvenilirlik) ve Pathos (duygu). Yani etkili bir metin hem mantıklı olmalı,
hem yazarı güvenilir görünmeli, hem de okuyucunun duygularına dokunmalı.
Peki bu nasıl değerlendirilir? Kaynak kullanımına bakarsınız;
güvenilir mi, doğrulanabilir mi? Mantık zincirini kontrol edersiniz;
sebep-sonuç ilişkileri tutarlı mı? Dil tercihlerini incelersiniz; hangi
kelimeler seçilmiş, hangi metaforlar kullanılmış? Ve en önemlisi hedefi
sorgularsınız; bu metin okuyucuyu bilgilendirmeye mi, yoksa bir angajman
çerçevesinde belirli bir yöne itmeye mi çalışıyor?
Geleneğimizde belağat, sadece güzel konuşma değil, doğru söz
söyleme sanatıdır da. Kur'an'ın "En güzel söz Allah'ın sözüdür"
(Zümer 23) ayeti, sözcüklerin güzelliğinin hakikatle birleşmesi gerektiğini
vurgular.
Ne ki eğer entelektüel bakiyeniz yeterli değilse ortaya
facia boyutunda sonuçlar çıkabiliyor!
İş bu çerçevede Dönmez'in "Cemaat harikalar
diyarında" yazısına bakalım. Retoriği nasıl kullanıyor, belagat
kurallarına ne kadar uyuyor, okuyucuyu nereye götürmeye çalışıyor?
Öncelikle üzülerek vurgulamam gerekiyor ki, Ahmet Dönmez
daha yazısına girerken ilk düğmeyi yanlış ilikliyor. Entelektüel Vitrin
Süslemeciliği, diyebileceğimiz bir “yetersiz bakiye” hastalığından muzdarip
zira! Misal; "Simülakra", "Omega noktası",
"makropsi-mikropsi" gibi terimler derinleştirmeden lalettayin atılıyor.
Bir tür “uysa da kullandım, uymasa da!” durumu. Oysa Baudrillard'ın
"simülakra" kavramı, gerçeklikle kopyasının ayırt edilememesi
durumunu anlatır; gel gör ki Dönmez bunu sadece "sahte dünya" anlamında/bağlamında
kullanıyor. Omega noktası ise Teilhard de Chardin'in evrim felsefesinden
geliyor, burada hiçbir bağlantısı yok.
Yazının bir diğer defosu ise tıbbi terimlerle yaptığı
politik hücum. Bir kere; Alice Sendromu'nu politik eleştiri aracı yapmak ciddi
bir kategorik hata. Tıbbi bir durumu metafor olarak kullanmak sorun değil, ama
sanki bilimsel tanı koyuyormuş gibi sunmak, en hafif tabirle, entelektüel
sahtekarlık.
Bir diğer problem ise başlık ve içerik çelişkisi.
"Cemaat harikalar diyarında" diyor demesine ama nedense ama Alice'in
asıl özelliklerini kullanmıyor, ya çok sevdiği ifade ile “Şark kurnazlığı”
yapıyor ya da; “yetersiz bakiye!”
Carroll'da Alice sorguluyor, düşünüyor, çelişkileri fark
ediyor. Dönmez ise sadece "yanılsama içindeler" diyor.
Öte yandan çok tehlikeli bir şey daha yapıyor, hadis
bağlamında tahrif!
"İsabet ederseniz iki sevap, hata ederseniz bir
sevap" hadisini yanlış bağlamda kullanıyor. Bu hadis içtihat konusunda,
yani samimi çaba sonrası bile yanılabilecek müçtehitler için. Dönmez bunu
"her türlü hata mazurdur" anlamında sunuyor.
Tipik bir “şark kurnazlığı!”
Bir de sosyal psikoloji yanılgısı var ki, belki de en
fenası. "Kitle hareketlerinin gerek şartı" derken Le Bon ya da Hoffer
okuyormuş gibi yapıyor ama bu konulardaki nüansları ya kaçırıyor ya da
görmezden geliyor. Kitle psikolojisi daha karmaşık bir alan olduğunu bilmiyor
olabilir lakin.
Son tahlilde daha giriş bölümünde anlaşılıyor ki; Ahmet
Dönmez entelektüel kavramları dekoratif olarak kullanıyor, derinlemesine
bilmiyor. Retorikte buna "false erudition" - sahte bilginlik deniyor
ama ben “Yetersiz bakiye” olarak nitelendiriyorum.
Dediğim gibi ilk düğme yanlış iliklenince artık kavgada
yumruk mu sayılacak, girişiyor Dönmez, sağlı sollu, yetersiz bakiyesine
bakmadan!
Misal, Ursula K. Le Guin'i yanlış okuyor. Bu sebeple
Anarres-Urras dikotomisini tamamen yanlış kullanıyor. Le Guin'in romanında
Anarres mükemmel cennet değil, kendi sorunları olan anarşist toplum. Urras da
salt kötü değil, hem iyi hem kötü yanları var. Le Guin'in mesajı "her
ütopyanın kendi tuzakları vardır" iken, Dönmez bunu basit iyi-kötü
dikotomisi yapıyor.
Ne demişti; şark kurnazlığı!
Ayrıca ne kadar farkında bilmiyorum ama çok tehlikeli bir
şey daha yapıyor Dönmez; dini terminolojiyi kendi retoriğini güçlendirmek adına
sığlaştırdıkça sığlaştırıyor.
"Mülaa'ne", "Gayretullah", "asrın Yezidi"
gibi ağır terminolojik kavramları siyasi polemik aracı yapıyor. Mülaa'ne çok
ciddi dini terim, bunu daha önce defalarca tarihi çarpıtarak bir bağlam
oluşturmayı deneyip, sonunda yanlışını kabul edip özür dilemesine rağmen, bu
özründe samimi olmadığını ispat edercesine tekrar yazısına malzeme yapabiliyor!
Ve yine muhtemelen birilerinden duyduğu her lakırdıyı, birer
mutlak hakikat gibi üzerimize boca ediyor: Hz. Peygamber, Hz. Hamza, Hz. Ali,
Halid bin Velid'i cemaat sanki mevcut siyasi hesaplaşmanın parçasıymış gibi
kullandığını ima ediyor, tıpkı yazılarında binlerce defa yaptığı gibi. Kendi
kurduğu bir fikre, angajman defosuyla tekrar sarılıyor. Buna, en hafif
tabirle, anokranizm diyebiliriz!
Öte yandan Nursi’den beri kullanılan “Medres-i Yusufiye
metaforunu bilerek ve isteyerek çarpıtıyor. Hz. Yusuf'un hapishane kıssasını
kendince güncel duruma uyarlarken asıl mesajını ıskalıyor. Hz. Yusuf sabır,
tevekkül ve af örneği iken, burada cemaatin bunu "biz haklıyız"
argümanı için kullandığı algısını oluşturmayı deniyor.
Ve Alice metaforunun çöp olduğu nokta…
"Halis tavşan peşinde" diyerek Carroll'ın Beyaz
Tavşan'ını "bir darbeci paşaya indirgiyor. Bu hem ucuz bir mantık oyunu
hem de metaforik tutarsızlık. Zira esas hikayede Alice’in temel motivasyonu
meraktır, darbe yapmak değil!
Üstüne üstlük “Bir kepçe de suyundan koy” misali çok ciddi
bir teolojik manipülasyon yapmaktan “ar” etmiyor. Cemaatin "Allah bizi
daha büyük hizmetlere hazırlıyor" söylemini alıntılayıp, sanki teolojik
eleştiri yapıyormuş gibi davranıyor. Oysa bu klasik imtihan teolojisi – bırakanız
cemaati, İslam'da çok normal bir yaklaşımdır.
Son tahlilde; son derece sığ ve popülist eleştiri için
entelektüel ve dini kavramları istismar etmekten gocunmuyor. Ne Le Guin'i ne
Carroll'ı ne de İslam terminolojisi kavramlarını derinlemesine anlıyor!
Kavramsal Parazitlik!
Esas eğlenceli kısma geldi. Kendi çapında bir yazının
ortasına kadar kendi çapında bir retorik kurmaya çalışan Dönmez, birdenbire
Abdullah Aymaz’ın şu
yazısına sarılıyor sımsıkı… Ve direksiyonu başka bir yöne kırıyor.
Felakette burada başlıyor. Satırlar boyunca Aymaz’ın
retoriğini alıp alıp tepe tepe kullanıyor. Bir habbe, diyor bir kubbe ki
sormayın… Bir yazar için gerçekten hazin bir durum bu.
Bakalım.
Öncelikle biraz önce belirttiğim gibi, başkasının retoriğini
gasp söz konusu.
"Habbe-kubbe" tamamen Abdullah Aymaz'ın kavramsal
çerçevesi. Dönmez bunu alıp kendi silahı yapıyor. Aymaz'ın yazısında bu
kavramlar "temelsiz dedikodulara kanmayın" mesajı için kullanılırken,
Dönmez tam tersi amaca kullanıyor.
Ve dahası muazzam bir obsesyonel tekrarlama söz konusu.
"Habbe... habbeydi... kubbeydi" dizinini sayısız kere tekrarlıyor. Bu
ise çok net bir retorik yetersizliğin işareti; kendi kavramsal çerçevesi
olmadığı için ödünç aldığıyla idare ediyor.
Üstelik Aymaz Hoca, "habbeyi kubbe yapmayın"
derken "küçük şeyleri büyütmeyin" demek istiyor. Dönmez ise aynı
kalıbı kullanarak tam tersi argüman üretiyor: "büyük şeyler habbe
sayılıyor" diyor.
Şöyle de bir ironik durum söz konusu:
Dönmez kendi kendiyle de sözüm ona ironik habbe-kubbe oyunu
oynuyor! Kendi yazısı küçük, cemaat büyük! Kendi eleştirileri kubbe, cemaatin
sorunları habbe diyor.
Ve bittabi bu bölümde Alice metaforu tamamen unutuluyor. Eee
hani cemaat, Alice, harikalar diyarı, tavşan?
Çöp ettin hepsini sevgili Ahmet!
Neyse ki, sadece son satırda "Alice uyuyor"
diyerek mecburi bağlantı kurmaya çalışıyor.
En art niyetli olanı ise; Aymaz'ın metninden aldığı
"biz işimize bakalım" ifadesini bile kendi eleştiri aracı yapıyor. Bu
çok ciddi anlamda bir entelektüel dürüstlük eksikliği.
Hasılı kelam, bu bölümde Dönmez özgün retorik üretemediğini
adeta itiraf ediyor. Başkasının kavramsal çerçevesiyle kendi savaşını veriyor;
işte bu da yazının başından beri ileri sürdüğün bu da retoriğin en zayıf hali,
yani yetersiz bakiye!
Ahmet Dönmez Pamfletleri!
Meseleyi biraz daha renklendirelim mi?
Literatürde Pamflet deniyor; kısa, ucuz basımlı, genellikle 5-48 sayfa
arasındaki küçük kitapçık demek. Temel amacı belirli bir kişi, grup veya fikre
karşı polemik yapmak, propaganda amaçlı eleştiri sunmak olan bu metinler,
genellikle keskin, saldırgan dil kullanır ve hızlı, geniş dağıtım için tasarlanırdı.
16. yüzyıl İngiltere'sinde dini ve siyasi tartışmalar için
sıkça kullanılan pamfletler, günümüz viral sosyal medya içeriklerinin atası
sayılabilir.
Bizim bugünkü yazımızı ilgilendirecek kısmına gelecek
olursak; Robert Greene'nin Shakespeare'e doğrudan hadsizce saldırdığı
"Groats-worth of Wit" de bu türün tipik örneğiydi: Kısa, kişisel,
saldırgan ve tiyatro çevrelerinde hızla yayılan polemik bir metin. Özellikle
batı tarihi bu tür örneklerle doludur.
Thomas Paine'in "Common Sense"i (1776) mesela, Amerikan
Devrimi'ni tetiklemişti. Ayrıca Martin Luther'in dini pamfletleri Vatikan’ın
sütunlarını kökünden sarsıyordu. Keza Fransız Devrimi sırasında binlerce
pamflet yazılmış ve yayılmıştı.
Hadi biraz Robert Greene’i tanıyalım. Cambridge mezunu "üniversite
zekâsı" olarak kendini tanımlayan, ancak eğitimsiz köylü diye küçümsediği Shakespeare
kadar ünlü olamayan yazardı Greene. "Bizim tüylerimizle güzelleşen züppe
karga" diyerek Shakespeare'e saldıran Greene, ironik biçimde kendi
eserleri unutulurken eleştirdiği "basit adam" dünya edebiyatının
zirvesine çıkmıştı. Ölümünden önce yazdığı pamfletle edebiyat tarihine geçmeyi
başardı ama Shakespeare'i eleştiren adam olarak - kendi oyunları değil. "Pandosto"
romanının bile Shakespeare'in "The Winter's Tale"ine kaynak
olmasıyla, sonunda eleştirdiği dehaya hizmet etmiş oldu. Klasik "üzümü ye
bağını sorma" hikayesiydi onunkisi!
Yaş olarak evet; Greene 1558, Shakespeare 1564 doğumlu. 6
yaş büyüktü.
Ancak edebi açıdan kesinlikle hayır; Shakespeare’nin yanında
onun adı bile anılmayacak kadar küçüktü!
Greene döneminde tanınan ama ikinci sınıf yazardı.
"University Wits" grubunun üyesiydi, yani eğitimli ama yeteneksizdi.
Eserlerini kimse bilmiyordu, bugün hiç hatırlanmaz. Elbette Pandosto hariç, zira
o Shakespeare sayesinde hatırlanıyor. Bohemyen yaşam, çok içki, erken ölüm onun
kaderi oldu.
Greene, kendine göre o dönemde Shakespeare'den daha tanınmış
olabilirdi çünkü üniversite mezunu ve prestijliydi, daha uzun süredir
yazıyordu, dahası "Establishment" üyesiydi.
Ama vermemişti işte ma’bud; yetenek açısından hiç
kıyaslanamazdı. Greene'nin Shakespeare'e saldırısı tam da bundan kaynaklanıyordu:
yaşça büyük, deneyimli, eğitimli olmasına rağmen genç, eğitimsiz
"köylü" tarafından geçiliyordu.
Shakespeare'e yönelik her türlü muhalefet ve entelektüel
itirazın derinlerinde, varoluşsal bir kızgınlık yatmaktaydı. Bu kızgınlık, ilahi
yeteneğin nasıl da adaletsizce dağıtıldığına, kabiliyetin hiçbir sosyoekonomik
koşula bağlı kalmaksızın tezahür etmesine ve dehanın herhangi bir epistemolojik
gerekçe aramaksızın kendini göstermesine duyulan köktenci bir itiraz haliydi.
Özlem duyulan şeyin, yalnızca arzulanması nedeniyle elde edilebileceği
yanılsaması, insan tabiatının en temel aldanışlarından biriydi ve bu aldanış,
kabiliyetin eşitsiz tevzii karşısında duyulan ontolojik rahatsızlığın kaynağını
oluşturmaktaydı.
Fethullah Gülen ile ilgili ne zaman, “İlkokul mezunu,
eğitimsiz” eleştirilerin duysam aklıma hep Shakespeare gelir.
Ancak şu paradoksa cevap da veremez bu eleştiriye yapanlar.
O cahil/eğitimsiz diye üstü kapalı küçümseyen kitleler, 35-40
yıl gibi kısacık denebilecek bir süre içerisinde Türkiye gibi ülkedeki, sıradan
Anadolu gençlerinden ve esnafından dünya çapında bir marka yaratmış ve başarı
hikayesi yazmıştı.
Elbette bu başarı onu kusursuz ya da eleştirilmez
yapmayacaktı. Tıpkı Shakespeare gibi.
Ama nefret etmek için iyi bir sebepti açıkçası.
İşte Dönmez'in başlarda giderek kıymetli bulup, önemsediğim,
fakat sürecin uzamasından dolayı neredeyse patalojik birer vaka örneğine
dönüşen yazılarını da genellikle acemi işi birer pamflet örneği olarak görmeye
başladım. Tıpkı Greene gibi, kendinden yetenekli gördüğü birilerine karşı
öfkeyle yazılmış, kısa, saldırgan ve viral olmayı hedefleyen metinler. Aradaki
fark ise şu sanırım: Greene en azından kendi retoriğini kullanıyordu."
Dibine kadar ironi!
Dönmez, son derece saçma bir şekilde beni “yalancılıkla”
suçladığı konuda ne kadar haklı olduğumu bu yazısında bizzat kendisi itiraf
ediyor. Cemaate ne kadar öfke ve hatta nefret
duyduğunu ve bu öfkeyi baskılamak için adeta kendi canına okuduğunu
gösteren kısma geldik.
Öncelikle bu kısımda muhteşem bir (Bunu çok başarılı
anlamında kullanmadığım aşikar) sahte diyalog kurgusu yani “Strawman” yapıyor.
"- E ama... -- Önemli değil..." formatında hayali
bir muhatap üretiyor. Bilen bilir bu klasik Strawman taktiğidir; karşı tarafı
en zayıf halinde gösterip kendi pozisyonunu güçlü göstermek.
Hemen ardından buna bir tutam da Ventriloquist (Kukla Oyunu)
retoriği ekleştiriyor. Esasen hem soruyu hem cevabı kendisi yazıyor ama sanki
gerçek tartışmaymış gibi sunuyor. Her iki ses de onun bu entelektüel
dürüstsüzlüğü konusunda ciddi gösterge olduğunu farkında değil bittabi.
Aklı sıra "Vardır bir hikmeti" cevabını alaya
alıyor: Elbette bunun bir kavram istismarı olduğu çok umurunda değil! Oysa
hikmet çok ciddi teolojik kavram, onu böyle kullanmak -en hafif tabirle-
saygısızlık.
Sanırım Ahmet Dönmez’in en büyük yarası “Cevdet Türkyolu
Cemaati Üzerine yaptı” şeklinde attığı zevzek başlık. Buna sanırım o kadar çok
tepki gelmiş ki, özür dilemek yerine haklı çıkmayı deniyor.
Yazısının bir yerinde cephesini geniş tutmak adına; “Bir
zamanlar gazetenin en önemli yazarları olan ve ağır bedeller de
ödeyen Ahmet Turan Alkan, Şahin Alpay, Mümtaz’er Türköne, İhsan Dağı, Ali
Bulaç’ın eleştirileri de var.” Şeklinde bir ifade kullanıyor. Yemin ederim
okurken kahkaha attım. Hani böyle değerli bir kümenin içinde olmak elbette
önemli. Evet bahsini ettiği isimlerin hepsi cemaati eleştirdiler ama hiçbiri
her duyduğu bilgiyi, kesinlik içeren ifadelerle milletin üzerine boca etmedi.
Dahası hiçbiri “Cevdet Türkyolu cemaati üzerine yaptı!” zevzekliğini
göstermedi!
"Simitçi, kahveci, gazozcu" sıralaması ise tam bir
retorik çaresizlik göstergesi. Ciddi argüman yerine ucuz mizah ve popülist dil…
Ve anlaşılan Aymaz'ın kavramları ona ağır gelmiş. Her şeyi
bu ikiliğe sığdırma çabası retorik tek boyutluluk ve yetersizlik ispatı.
Bir de “meta-ironi” denilebilecek bir defo var yazıda.
"Habbeyi kubbe yapma" diye eleştirdiği yaklaşımı
bizzat kendisi yapıyor; kendi eleştirilerini kubbe, karşı argümanları habbe
sayarak.
Bu diyalog formatının okuyucu manipülasyonu amaçladığını
anlamak çok güç değil elbette.. Gerçek tartışma yerine sahte senaryoyla kendi
haklılığını ispat etmeye çalışmak ise çok acınası.
Retorik çöküşün doruğu!
Dönmez’in “La ola beri gele” nevinden yazısına ekleştirdiği
“Hisseli harikalar kumpanyası” tabiri ne bağlam, ne anlam açısından bir şey
ifade etmiyor. Tamamen anlamsız bir uydurma. Ne Carroll'la ne kendi
arfümanlarıyla organik bir bağlantısı var. Şirket-cemaat analojisi de komik
ötesi yüzeysel.
Öte yandan "Alice ile Polyanna arasında" demesi
büyük hata. Alice sorguluyor, araştırıyor. Polyanna ise aşırı iyimser, her şeyi
güzel gören karakter. Tamamen farklı tipolojiler; bunları karıştırmak temel
edebiyat bilgisinin olmadığını gösteriyor.
"Beş çayında" referansı Mad Tea Party'ye atıf ama
asıl anlamını kaçırıyor. Carroll'da "zaman durmuş" ve anlamsız
konuşmalar dönüyor. Dönmez bunu sadece "çılgınlık" anlamında
kullanıyor.
"Kupa Kraliçesi ile kriket" referansı Carroll'dan
ama yüzeysel. Orijinalinde kuralların sürekli değişmesi, adaletin yokluğu
temaları var. Dönmez sadece "absürd durumu" kastediyor.
En fenası ise "Günah keçisi" sosyolojik kavram ama
Rene Girard'ın derinlikli analizini popülist klişeye indirgemesi.
"Abilerimizin hataları habbe, gazetecinin çelişkileri
kubbe" derken tam da kendi yaptığını yapıyor! Kendi yazılarını kubbe,
eleştirileri habbe sayıyor.
Yine hayali muhatap oluşturup hem soruyu hem cevabı kendisi
yazması ise okuyucu manipülasyonunun devamı. Ez cümle bu bölümde görüyoruz ki
Dönmez’in yetersiz retoriği artık tamamen çökmüş durumda. Ne Carroll'ı ne
sosyolojik kavramları doğru kullanamıyor. Entelektüel yetersizlik had safhada.
Çöküşün devamına bakalım.
Ahmet Dönmez yazısında "Bunlar aynada hiç
görünmüyor" derken Carroll'ın "Through the Looking-Glass"ina
atıf yapıyor ama asıl anlamını ıskalıyor. Carroll'da ayna perspektif değişimi,
farklı bakış açısı sağlar. Dönmez ise "görmezden gelme" anlamında
kullanıyor bunu.
Ve öyle bir noktaya geliyor ki, kendi çelişkisini itiraf
ettiğinin farkında bile değil.
"Ahmet Dönmez küçük ama büyük... Habbe her zaman habbe
değil, kubbe her zaman kubbe değil" Bu cümle kendi retorik tutarsızlığının
itirafı! Relativizmi eleştirirken kendisi de relativist oluyor.
"Erdoğan soru sordurdu... 2 kitap yazdırdı... bebeği
yurtdışına gönderdi" Bunlar son derece megaloman ifadeler. Adeta dünya
Ahmet Dönmez etrafında dönüyor!
Sinemaya merakı olduğunu bildiğimiz ama bu klasik popüler
film izleyiciliğinden bir milim ilerde olmayan Dönmez’in "Film bu sahneyle
açılıyor" diyerek sinema metaforuna geçmesi gayet tabii. Ancak alakasız
yerde yapıyor bunu, zira bu vurgunun Alice metaforuyla bağlantısı yok.
Metaforik tutarlılık tam bir fiyasko anlayacağınız.
Film ile devam edelim. Bakın entelektüel fukaralığın
seviyesine…
“Film yine Ahmet‘le bitiyor. Yalanları, iftiraları yüzüne
vurulurken ve Ahmet mahcubiyet icinde af dilerken… Sonra birden Tweedledee ve
Tweedledum çıkıp geliyor ve “Sen aslında gerçek değilsin. Şu an Kral seni
rüyasında görüyor,” diyor.”
Anladık, Carroll’un kitabında görmüşsünüz Tweedledee ve
Tweedledum’u ancak oturup bir araştırın değil mi? Kullandığınız bağlamın çok
dışında hatta tamamen zıt sayılabilecek bir mana var. Carroll da zaten bunu, en
başta belirttiğimiz Byrom’un şiirinden ödünç alıyor. Ahmet ise maksat “Çan çan
çan” olsun mahiyetinde kattıkça katıştırıyor.
En büyük iftirayı ise soru çalma meselesinde yapmaya devam
ediyor. Sadece bu bile, Dönmez’in art niyetinin, öfke ve kininin ispatı olmaya
yeter. Hem iftira, hem aşağılık bir yalanı gerçekmiş gibi sunuyor.
Ve nihayetinde kendisinin de bu işin bir parçası olduğunu
unutarak, pilot açıya geçiyor ve "Burası Harikalar Diyarı'dır" diyor.
Kahrolası yetersizlik!
Geldik entelektül yetersizliğin en bariz gösterge kısmına.
Ahmet Dönmez, kendi angajmanını okuruna geçirmek için
yanlış, bağlam facialarıyla dolu yazısını bir de sahte alıntıyla süslüyor.
Muhtemelen internette Türkçe olarak denk geldiği ve Cicero’ya atfedilen
“"Hata yaptıklarına üzülmezler de, eleştirilmek ağırlarına gider"
sözünü kendisine delil olarak sunuyor.
Bunu Cicero’nun hangi eserinden alıntıladığını söylemiyor,
ki muhtemelen hiçbirini okumadığı gibi isimlerini bile bilmiyordur. Umarım bu
yazıdan sonra öğrenir. Ama Cicero’nun bilinen hiçbir eserinde böyle bir cümle
yok. Gösterirse özür dilerim, gocunmam. Daha detaylandırayım; hele hele
Cicero’nun De Officiis (Görevler Üzerine), De Republica (Cumhuriyet Üzerine) ve
In Catilinam (Catiline Söylevleri) gibi temel metinlerde asla yok.
Oysa “They are not sorry for their mistakes but angry at
criticism" Cicero” yazsa sıfır sonuç çıkacağını görecek.
Naçizane bir de tavsiyede bulunayım Dönmez’e, bu kadar ciddi
iddiaları taşıyan bir metinde, bir alıntı yapacaksınız, Türkçe asla yapmayın.
Zira biliyorsunuz bu tür sahte alıntılar internette trilyon tane var. Şöyle
gelişir: Alıntı ünlü isimlere (Cicero, Sokrates, Platon, Gandi, Mevlana vs)
atfedilir. Kolay anlaşılır, güncel mesajlar içerir. Kaynak belirtilmez veya
"meşhur sözü" diye geçiştirilir. Sosyal medyada viral olur.
Naçizane bir de tavsiyede bulunayım Dönmez’e, bu kadar ciddi
iddiaları taşıyan bir metinde, bir alıntı yapacaksınız, Türkçe asla yapmayın.
Zira biliyorsunuz bu tür sahte alıntılar internette trilyon tane var. Şöyle
gelişir: Alıntı ünlü isimlere (Cicero, Sokrates, Platon, Gandi, Mevlana vs)
atfedilir. Kolay anlaşılır, güncel mesajlar içerir. Kaynak belirtilmez veya
"meşhur sözü" diye geçiştirilir. Sosyal medyada viral olur.
Evet Dönmez’in uyduruk atıf
kullanması, retorik yetersizliğinin başka bir delili. Kaynak doğrulaması
yapmıyor. İnternet mitlerine kanıyor ve entelektüel güvenilirliğini sarsıyor.
İşte bu da benim kast ettiğim, pseudo-entelektüelin (entelektüel vitrin
süslemeciliği) örneği; bilmiyor ama biliyormuş gibi yapıyor.
Hatırlayın Cem Yılmaz’ın enfes “10 Adımda Anadolu Rock nasıl
yazılır?” şakasını. Ne diyordu, “Hadi beni boş ver, bak Dadaloğlu diyor işte!”
Öte yandan Gustave Le Bon alıntısını cemaat eleştirisi için
kullanırken aslında kendi durumunu tarif ettiğinin farkında değil sanırım:
"Yanılsamalar sunabilen kişi efendi olur." Dönmez tam da bunu
yapıyor! Kendi takipçilerine yanılsamalar sunuyor.
"İnuitler ya da Ainular kabilesi" alıntıları ise
maksat sofra zengin görünsün çabasıyla yapılmış tam bir saçmalık. İnuitler
Kuzey Kutbu halkı, Ainular Japonya'nın yerli halkı. Hiçbir dilsel ya da etnik
bağlantıları yok, bağlam filan da hak getire. Sadece egzotik isimler olduğu
için yan yana getirmiş sanırım.
Keza Teilhard de Chardin'in evrim felsefesindeki "Omega
noktası" burada hiçbir anlamı yok. Sadece bilim kurgu havası katmak için boca
edilmiş.
Dönmez ne yazık ki Baudrillard'ı da tam anlayamamış.
"Simülakra" kavramını "sahte evren" olarak açıklıyor ama
Baudrillard'ın kastettiği çok daha derin: gerçeklik ile kopyasının ayırt
edilemez hale gelmesi. Dönmez Wikipedia seviyesinde bir anlayışla kullanıyor bu
kavramı.
"Grubun gözlüğü ile bakar, grubun süzgeci ile
süzer" derken tam da kendi durumunu anlatıyor! Emre Uslu’nun Muteriz,
benim ise Muarız dediğim; anti-cemaat grubunun ve kendi angajman gözlüğüyle
bakıyor, onların süzgeciyle süzüyor.
Finalde gelinen nokta ise vahim, kusursuz bir nihilizm.
"Ne önemi var? Biz Harikalar Diyarı'ndayız" diyerek tüm argümanlarını
çöpe atıp Nihilizme sapıveriyor.
Bitiriyorum…
Einstein'ın "Basit anlatamıyorsa bilmiyordur"
sözüyle başladık ve umarım Dönmez'in entelektüel hesabındaki bakiye
yetersizliğini açık bir şekilde ortaya koyabildik.
Dikkatli okurlar hemen fark edecektir ki, temelde üç sorunda
odaklandı bu yetersizlik:
Abdullah Aymaz'ın "habbe-kubbe" retoriğini alıp
kendi silahı yapmak, özgün düşünce üretememenin itirafı mahiyetindeki kavramsal
hırsızlık.
Cicero'ya uydurma alıntı atfedip, Carroll'ı yüzeysel
kullanıp, Baudrillard'ı ise hemen hiç anlamayıp entelektüel vitrin
süslemeciliğinin mükemmel örneklerine sergileyerek sahte erudisyon yapmak.
Ve en trajik olanıysa, "Araştırarak, sorarak,
doğrulayarak gazetecilik" vaat edip tam da epigrafımızdaki hadisin
yasakladığı şeyi yaparak; "her duyduğunu anlatma" pratiğiyle düşülen
muazzam Manifest çelişkisi.
Ve fakat bu sadece bir gazetecinin bireysel başarısızlığı
değil; dijital çağda bilgi kirliliğinin nasıl üretildiğinin semptomatik
örneğidir. Google çağının pseudo-entelektüeli, yüzeysel bilgiyle derin analiz
yapmaya kalkıyor ve okuyucuyu kandırmaya çalışmasının değerlendirmesini sizlere
bırakıyorum.
İronik olan şu: Asıl "Harikalar Diyarı sendromu"
kendisinde olması. Gerçeklikle fantezi, bilgiyle bilgi yanılsaması arasındaki
farkı kaybetmiş durumda Ahmet Dönmez.
Ve sevabına verdiğimiz bu retorik dersleri umarız faydalı
olur. Çünkü daha önce de defaatle vurguladığımız gibi hakikate hürmet, her
şeyden önce geliyor; verdiğimiz referansları doğru kullanmak da dahil.
Ve nedense aklıma bir hadis geldi: "Utanmıyorsan
dilediğini yap!"

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder