Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Makale etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

3 Nisan 2022 Pazar

Ürkütücü bir kavram: “Hizmet Mürtedi!”

 


Önce had sınırlarımın idrakinde olduğumu ibraz edeyim.

Ahmet Kurucan Hoca, zekasına, ilmine, vicdanına hayran olduğum, hemen her sohbetinden, yazısından mutlaka kendime ait kazanımlarla çıktığım çok değerli bir alimdir benim gözümde. Gerek genel perspektifte inanca, özel olarak İslam ve din anlayışındaki dar kalıpları aşan bakış açısı benim için daima ufuk açıcı olmuştur.

Kurucan Hoca’nın birkaç gün önce yayınlanan Hizmet Mürtedi başlıklı yazısı benim için zihin açıcı olmanın ötesinde nice zamandır ertelediğim bir konuya tekrar yoğunlaşmama sebep oldu.

İzah edeyim.

Yıllar önce, henüz meş’um darbe olayları filan yaşanmadan, sanıyorum 17/25 Aralık olayları sonrasında Hizmet Haraketi’nin gördüğü baskı artık görünür katmana taşınmaya başladığında Fethullah Gülen hocaefendi bir sohbetinde, kendisine yöneltilen bir sorudan yola çıkarak “Hizmet Mürtedi” kavramı kullandığında, epey şaşırmakla beraber, konu ilgimi çekmiş ve kendimce hemen birtakım araştırmalarda bulunmuştum. Niyetim bu konuda kapsamlı bir çalış yapmaktı ama sonrasında yaşanan olaylar (darbe girişim, yurt dışına çıkış, aile ve sağlık sorunları vs) bu niyeti sürekli ertelememe sebep olmuştu. Ahmet Hoca’nın bu yazısı konuyla alakamı depreştirdi ve tekrar araştırmaya daldım. Birazdan okuyacağınız metin, 40-50 sayfalık şimdiye kadar hazırlanmış bir çalışmanın içerisinden bir bölümü ve Kurucan’ın yazısı üzerine eklediğim bazı bireysel kanaatimden oluşuyor.

Bundan sonra sağlığım ne kadar elverir bilmiyorum (Üç kalp krizi, 5 stent sonrası) ama Allah ömür verirse bu çalışmayı tamamlamak istiyorum.

Neyse girizgahı çok uzatmamak gibi bir niyetim her zaman oluyor. Mevzuya geçiyorum.

Fethullah Gülen'in 26 Aralık 2014 tarihinde "Liyakat ve İstihkak" başlıklı sohbetinde ortaya koyduğu "Hizmet Mürtedleri" kavramı, o günden bugüne nedense beklediğim tartışmaya sebep olmamıştı. Oysa ben hem şaşırmış, hem de paniklemiştim.  Bu kavram, 17-25 Aralık operasyonlarından hemen sonra, AKP iktidarının cemaate baskıyı maksimum düzeye çıkardığı, 15 Temmuz'a giden sürecin başladığı kritik dönemde söylenmişti.

Şimdi bu sohbetin üzerinden neredeyse 8 yıl geçtikten sonra Ahmet Kurucan’ın bu konuda yazdığı makale beni hem sevindirdi hem de şaşırttı.

Her zaman olduğu gibi Kurucan’ın metnini epey zihin açıcı bulmakla beraber, yazıya sinen o samimi “defans” havası, Hocaefendi’nin yazıyı okuma ihtimali göz önünde bulundurularak kaleme alındığı intibaını uyandırdı bende.

Evet, doğal olarak Kurucan’ın en önemli ilmi beslenme kaynağı Gülen idi, ancak böylesine çetrefilli mevzuda Kurucan’ın (haddimi aşarak söylüyorum) biraz daha cesurca davranmasını beklerdim.

Madem o böyle yapmadı, mahallenin delisi olarak benim topa girmemde bir sakınca yoktur, paylanacaksam ben paylanayım, ne yapayım!

Hemen şunu ifade edeyim; Ahmet Kurucan'ın "Hizmet Mürtedi" kavramına ilişkin analizi, benim zihnimde inşa ettiğim kuramsal çerçeve ile karşılaştırıldığında, önemli yöntemsel ve içeriksel farklılıklar sergiliyor. Kurucan'ın yaklaşımı, Michel Foucault'nun "söylem çözümlemesi" kuramındaki "savunmacı söylem" kategorisine dahil edilebilecek bir karakter taşımakta. Bu yaklaşım, kavramın eleştirel çözümlemesinden ziyade, kavramın meşrulaştırılması ve potansiyel olumsuz yorumlardan arındırılması üzerine odakladığını tahmin etmek zor değil elbette.

Nitekim Kurucan'ın analizi "bilginin laneti" metaforu ile başlıyor. Hemen söyleyeyim bu yaklaşım, epistemolojik açıdan sorunlu bir duruş sergiliyor. Karl Popper'in "bilimsel yöntem" kuramı çerçevesinde değerlendirildiğinde, bir kavramın potansiyel yanlış anlaşılma riski, o kavramın bilimsel değerini sorgulamak için yeterli bir gerekçe oluşturamaz. Keza Thomas Kuhn'un "bilimsel devrimler" kuramında da şahane şekilde vurguladığı üzere, yeni kavramlar her zaman mevcut paradigmalarla çelişki üretme potansiyeli taşıyor, ancak bu durum onların bilimsel geçerliliğini ortadan kaldırmıyor.

Kurucan'ın analizi, kavramın 18 Ocak 2015 tarihli kullanımını 17-25 Aralık operasyonları ve sonrası sürecin psikolojik etkisiyle açıklama girişiminde bulunyor ki, bu benim de kısmen katıldığım bir kanaat.

Ne ki bu yaklaşım, bazı geçerli noktalar içermekle birlikte, önemli metodolojik sorunlar barındırıyor ve bu sorunları hala aşabilmiş değilim.

İlk olarak, Kurucan'ın "spontane konuşma" hipotezi, kavramın 2018 yılında "Süvari de Yetim Kuheylan da" başlıklı sohbette yeniden ve daha sistematik şekilde kullanılması karşısında geçerliliğini yitiriyor. 25 Mart 2018 tarihli bu sohbet, Gülen'in "iman irtidadı", "İslam irtidadı" ve "hizmet irtidadı" şeklinde üçlü bir sınıflandırma yaptığını gösteriyor. Bu sistematik ve kategorik ayrım/yaklaşım, kavramın sadece anlık bir çağrışımın ürünü olmadığını, tersine zihinsel ve düşünsel bir çerçevenin parçası olduğunu ortaya koyuyor.

İkinci olarak, Kurucan'ın "maksadı aşan beyan" kavramlaştırması, yorumbilim kuramındaki "yazar merkezli yorum" yanlışına düşüyor. Kavramın sahibi Gadamer'in "ufukların kaynaşması" kuramına göre, bir metnin anlamı sadece yazarın kastıyla sınırlandırılamaz; metin kendi dinamik anlamsal yapısına sahiptir ve tarihsel bağlam içerisinde yeni anlamlar kazanabilir.

Kurucan'ın Ahmet Şahin'den aktardığı "düşünürken konuşan insan" tespiti de, kavramın sistematik kullanımını açıklamakta yetersiz kaliyor. Aristoteles'in "Retorik" eserindeki "deliberative rhetoric" (müzakereci söz sanatı) kuramı perspektifiyle bakacak olursak, bir alimin 70 yıllık konuşma deneyimi sonucu geliştirdiği kavramsal çerçevenin tesadüfi olmadığı açıktır.

Ayrıca Wittgenstein'ın "dil oyunları" kuramı perspektifinden ele aldığımızda, dini bir otoritenin kullandığı terminolojinin "yaşam biçimi" bağlamında sistematik bir anlam taşıdığını görürüz. Gülen'in hem 2015, hem 2018'de aynı kavramsal çerçeveyi kullanması, bu terminolojinin düşünce sisteminin organik bir parçası olduğunun ispatı mahiyetindedir.

Benim yıllardır zihin kazanıp kaynayıp duran ve Kurucan'ın "Hizmeti din yerine koyma" iddiasını kesin bir dille reddetmesi,bana göre epistemolojik açıdan oldukça sıkıntılı bir yaklaşım. Gerekçelerine girersem bu yazı okurun sabrını zorlayan bir hacme ulaşacak ki, bunu şimdilik istemiyorum.

Öte yandan Kurucan'ın "Kabre girdiğinizde Münker Nekir gelecek..." anekdotu üzerinden yaptığı çıkarım, metodolojik açıdan da "anekdotal delil" yanlışına düşüyor. Bilenler bilir meşhur (Hume’nındı sanırım) "tümevarım sorunu" kuramında ifade ettiği, tekil örneklerden genel sonuçlara ulaşmak epistemolojik açıdan pek kıymet ifade etmeyen bir şey.

Daha da önemlisi, benim zihnimde inşa ettiğim, "Hizmet Mürtedleri" kavramının işlevsel değeri, onun hizmeti din (İslam değil) yerine koyup koymadığından bağımsız olarak değerlendirilebilir. Max Weber'in "ideal tip" metodolojisi çerçevesinde, bu kavram toplumsal hareketlerdeki ayrışma dinamiklerini anlama konusunda açıklayıcı değer taşımakta.

Kurucan'ın "akılzede, kalbzede, zavallı" nitelendirmelerini dönemin psikolojik koşullarıyla açıklama çabası, kavramsal çözümlemenin psikolojik indirgeme naifliğini gösteriyor. Pirlerin piri Durkheim'in "sosyolojik açıklama"sı, toplumsal olguların açıklanmasında bireysel psikolojik faktörler için yeterli olmadığını söyler bize; çünkü yapısal ve kurumsal dinamiklerin de dikkate alınması gerekmekte.

Bana göre Kurucan'ın analizindeki en ciddi eksiklik, "Hizmet Mürtedleri" kavramının tarihsel doğrulamasını ve öngörücü değerini tamamen göz ardı etmesi. Zira konuşmanın yapıldığı tarihten Kurucan’ın bu metni kaleme aldığı tarihe kadar geçen süre zarfında yaşanan gelişmelere bakarsak, mezkur sohbet yaşanacakları kayda değer bir doğrulukla öngörmüş.

Kurucan'ın "gönüllülük esası" vurgusu, da kavramın eleştirel değeri konusundaki bir diğer tutarsızlıktır bana göre. Yanlış anlaşılmasın tutarsızlık Hizmetin tamamen gönüllülük esasına dayanması kısmında değil, "mürted" kavramının kullanılmasının neden olacağı rahatsızlık! Hatta bu durum, Kurucan'ın kendi mantığı içerisinde bile bir çelişki oluşturmakta.

Bu konuların uzmanı Simmel'in "sosyal form" kuramı, her sosyal yapının üyelik ve ayrılma dinamikleri üzerine kurulu kendi normları olabileceğini söyler. İşin kurucusunun tesis ettiği bir normu başkasının anlamsızlaştırması tuhaf bir oksimoronluk oluşturur. Bu normların tanımlanması ve adlandırılması ise, sosyal grupların doğal işleyişinin bir parçasıdır doğal olarak.

Plonje bir perspektife çıkarsak, Kurucan'ın genel yaklaşımı, Jürgen Habermas'ın "ideoloji eleştirisi" kuramındaki "sistematik yanılsama" kategorisine pekala dahil edilebilir. Malum olduğu üzere bu yaklaşım, eleştirel mesafeyi korumak yerine, mevcut yapıyı meşrulaştırma güdüsüyle hareket etmekte.

Diğer yandan Max Weber'in "değer nötrelliği" ilkesi açısından değerlendirildiğinde, ilmi bir çözümlemenin savunmacı kaygılardan arındırılması gerekmekte. Kurucan'ın analizinin bu yönünün sıkıntılı, hatta defolu olduğunu söylemek zorundayım.

Toparlıyorum; zihnimde -yaptığım pek çok araştırma neticesinde- kurguladığım "Hizmet Mürtedleri" kavramının çözümlenmesinde en azından şimdilik iki farklı metodolojik yaklaşım olduğunu söylemek bile benim için rahatlatıcı. Tekrar edecek olursam Kurucan'ın savunmacı-açıklayıcı yaklaşımına karşılık, benim zihnimde inşa ettiğim eleştirel-analitik yaklaşım, kavramın toplumsal hareket literatürüne katkısını ve kuramsal değerini daha kapsamlı şekilde ortaya koyuyor bence.

Yazıya dönecek olursak, bu bağlamda, Kurucan'ın hareket içerisindeki konumu ve duygusal bağlılığı, analizinin objektifliğini etkileyebilecek faktörler olarak dikkate alınmalı.

Son bir not; eğer yanılmıyorsam Ahmet Kurucan muhtemelen, Gülen’in 12 Mayıs 2020 tarihinde yaptığı çok önemli bir konuşmayı kaçırmış. Zira Hocaefendi bu konuşmasında aslında “Hizmet mürtedleri” kavramını adeta izah ediyor.  

 

3 Eylül 2015 Perşembe

İnsanlık battı vicdan kıyıya vurdu


Yaşadığımız saçmalıkların trajikomedi sınırlarını aşıp artık cinnet boyutunda bir karabasana dönüşmesini yazmak üzere oturmuştum ekranın karşısına.
Tam bu esnada önüme seri fotoğraflar düştü… Öyle fotoğraflar ki, kocaman bir acı gelip tepeleyiverdi adeta. Bir anda her şey silindi zihnimden. Sadece fotoğrafa kilitlenip kaldım dakikalarca.
Kocaman simsiyah iki değirmen taşı arasına aldılar sanki yüreğimi… Ezildim, bittim. Demirden bir çift el sıkmaya başladı ruhumu.
Bir çocuk fotoğrafı vardı deniz kenarında…
Bodrum sahillerinde.

Mayolu, elinde kova-kürek kumlarla oynayan mutlu bir çocuk fotoğrafı değildi bu.

Yatıyordu sahilde yüzükoyun…

Islak elbiseleri üzerinde, minik pabuçlar ayağındaydı. Küçücük anlının bir kısmı kuma gömülmüş, minik avuçları gökyüzüne çevrili öylece yatıyordu.

Cansız…

Kısacık pantolonundan bacağının bir kısmı, sıyrılmış kırmızı tişörtünün ise belinin bir kısmı açıktaydı günahsız yavrunun.

Nazım Hikmet; “Büyümez ölü çocuklar” diyor bir şiirinde.

Büyükleri birbirinin boğazını sıkarken, şahsi menfaatleri için ateşe atılırken memleketler, küçük çocuklar boğularak sahile vuruyordu bir şekilde.

Mukaddes tasviri hatırladım birden.

Bakara Sûresi aslında tüm insanlık hikâyesinin başlangıç noktası olarak kabul edilebilecek diyaloğu betimlerken şöyle anlatır: “Rabb'in meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım” dediği vakit onlar: ‘Âa! Oradaki nizamı bozacak ve yeryüzünü kana bulayacak bir mahlûk mu yaratacaksın? Oysa biz Sana devamlı hamd, ibadet yapıp, Sen'i tenzih etmekteyiz!' dediler.” (2/30)

İnsanın bozguncu ve kana bulayıcı mahlûk oluşu melekler vasıtasıyla açıkça ifade ediliyordu.

Büyümüyor ölü çocuklar, büyüyen hırslarımız, kinlerimiz, nefretlerimizin aksine.

Ve aslında Bodrum sahilinde yüzükoyun yatan Suriyeli bahtsız mülteci çocuk değil, bizdik; insanlığımız. Yüzüstü kapaklanan medeniyetimiz, insaniyetimizdi…

Ve zannediyor musunuz ki, bunda hepimizin vebali yok. Sorumluluğu başkasına atmak işin kolayı. Zalim her zaman zalimdir, despot her zaman despot; onlar fıtratlarının gereğini yapıyorlar. Peki ya biz?

Daha iki gün önce tekrar izledim Al Pacino'nun oynadığı City Hall filmini. Oradaki New York Belediye Başkanı şöyle diyordu: “Central Park'ta bir serçe bile ölse, kendimi sorumlu tutarım.”

Nasıl? Yabancı gelmedi değil mi bu söz bize?

İnsanlıktan, ahlaktan uzaklaşınca seni koruyacak hiçbir şeyin kalmıyor maalesef. Ne dinin, ne inancın, ne coğrafyan. Bu sebeple “Batı'nın ahlakı kalsın, teknolojisini alalım” diyenlere sadece gülüyorum. Yetmez mi teknolojilerini aldığımız, biraz da ahlaklarını alsak ya!

Sahildeki cansız Suriyeli çocuk çıkacak karşımıza emin olun. Göreceğiz eminim. Tüm dünyevî hikâyenin bittiği, yaptıklarımızdan ve yapamadıklarımızdan pişman şekilde mezardan çıkarılıp, toplandığımız zaman, bir çocuk bacaklarımıza dolaşarak gezinecek aramızda. Sahilde yatan o çocuk ahiret günü teker teker gösterecek hepimizi; “Şu amca da vardı ve yaşıyordu o zaman, şu abla da, şu teyzeler de, şunlar da, bunlar da…” diyecek ve biz utanç içinde suskunluğa gizlenmeye çalışacağız.

Yazıklar olsun bize!

Yazıklar olsun ey bozguncu ve kan dökücü insan!

Şuradan alınmıştır


7 Ağustos 2015 Cuma

Ve Recep ve Ramazan ve Hâtem-i Tâî


 Ermenekli Tezcan Gökçe, 39 yaşında, iki çocuk babasıydı. 18 arkadaşıyla birlikte çalıştığı madende mahsur kaldı. Madeni su bastığını söylediklerinde annesi Ayşe Gökçe’nin “Benim oğlum yüzme bilmez!” cümlesi yüreklerimizi dağlamıştı. Alt katı ahır olan iki katlı ve iki odalı bir evde yaşıyordu Tezcan’ın babası Recep amca ve annesi Ayşe teyze. 40 metrekarelik bahçelerinde domates, salatalık ve biber yetiştiriyor, bir kısmını kendileri tüketiyor, bir kısmını satarak geçimlerini sağlıyorlardı. Oğlunun cenaze töreninde çamurlu ayakkabısı dikkat çekti ve gündem oldu Recep Gökçe. Yedi buçuk liralık kara lastik ayakkabısını 2 yıldır giyiyordu Recep amca ve yırtık ayakkabısının görüntüsü medyada yer alınca ihtimal birileri utandı da yeni bir çift ayakkabı yollanmasına vesile oldu.

Bu yeni ayakkabı tereddüt içinde bıraktı Recep amcayı, sonra kabul etti verilen armağanı. Şöyle dedi, yeni ayakkabısını görenlere: “Devletin hediyesi, ayıp olmayacağını bilsem kabul etmezdim ama devletimiz sağ olsun düşünüp yollamışlar, mahcup olarak kabul ettim.”


Kanayan yaralarımızı daha da kanattı mert ve kanaatkâr Anadolu insanının bu sözleri.

Şuuru başka şeylere rezerve etmişti birileri ve ‘çözüm süreci’ adı altında barış getireceklerini iddia ettiler yıllar boyunca. ‘Kan akmıyordu ya daha ne istiyorsunuz’ diye çıkışıyorlardı ‘yahu öyle yapıyorsunuz ama’ diye başlayan serinkanlı itirazlara. Aptallıktan ihanete kadar uzanan çeşitlilikte bir menü uzatıp ‘seçin birini’ diyorlardı itirazı yapanları aşağılayarak. Barış gelmedi ama Barış’ların kanı akmaya başladı sonra. Bir ayda on yıllık bir bedel ödeme faturası çıktı çözüm süreci denen belirsiz heyulanın. Antalyalı Barış Akkabak terörün döşediği mayınlara çarptı ve şehit oldu.

“İçim yanıyor.” dedi Barış’ın dedesi Ramazan amca evine taziyeye gelenlere. Ermenekli Recep amcadan hiç farkı yoktu Serikli Ramazan Akkabak’ın. Kaymakam bey samimi bir şekilde “Bir ihtiyacınız var mı?” diye sordu taziyede. Şöyle dedi Ramazan amca: “Hiçbir ihtiyacım yok. 290 lira engelli maaşı alıyorum, yetiyor çok şükür!”


Çölde Hâtem-i Tâî’nin karşısına çıkan ihtiyar geldi aklıma Recep ve Ramazan amcanın bu haysiyetli ve vakur duruşlarına şahit olunca. Bilirsiniz; şair olan Hâtem-i Tâî cömertliği meşhurdu ve çok zengin bir kabilenin reisiydi. Hâtem’in Peygamber Efendimiz (sas) 7 yaşındayken vefat ettiğini yazar kaynaklar.

Henüz İslam gelmediği halde sefahati ve şarabı haram olarak beller Hâtem. Muazzam bir hoşgörü, benzersiz bir cömertlik, gıpta edilecek tevazu, iffet, sadakat ve vefa gibi pek çok hayran olunacak özelliği vardır cahiliye döneminin bu sıra dışı insanının. Risaleler’de de geçer Hâtem-i Tâî’nin hikâyesi. Hz. Üstad civanmertliği anlatırken onun bir kıssasını nakleder. Şöyle ki; cömertliğiyle dünyaya nam salmış Hâtem, yine çok büyük bir ziyafet verir. Misafirler sadece karınlarını doyurmazlar bu ziyafette, gelenlere büyük hediyeler ve diş kiraları da verilir. Bu esnada çölde geziye çıkar Hâtem ve bir ihtiyara rastlar. Bakar ki dikenli çalı taşımaktadır ihtiyar ve yükünün dikenleri yaşlı tenine batıp kanatmaktadır. Acır ve şöyle der: “Duymadın mı ihtiyar? Hâtem-i Tâî, hediyelerle beraber mühim bir ziyafet veriyor. Sen de oraya git; beş kuruşluk çalı yüküne bedel beş yüz kuruş alırsın.”

Cevap muazzamdır: “Ben bu dikenli yükümü izzetimle çekerim, kaldırırım; Hâtem-i Tâî’nin minnetini almam.” Sonra Hâtem-i Tâî’ye sorarlar: “Senden daha civanmert kimdir?” Şöyle der Hâtem: “O gün çölde rast geldiğim kanaatkâr ihtiyar benden daha aziz ve civanmerttir!”


İsmini bilmiyoruz bu ihtiyarın ama Recep ya da Ramazan amca olma ihtimali epey yüksektir aslında!

Şuradan alındı

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Bakış


İnsan bedeni aldığı besinler ile doğru orantılı olarak gelişirken, ruhu da hakikat ve yalana dayalı bir besin programı izliyor. Her hakikat dışı unsur insan ruhunda bir hasara yol açarken, yalan ise karanlığı besleyerek karartıyor ruhları. Ve bu kararma bir süre sonra bedensel komplikasyonlara dönüşüp sirete yansıyor.

Bakışlar örneğin... “Onların kalplerini ve gözlerini ters çeviririz.” diyor Kur’an-ı Kerim (6/110). Hakikat ile olan ilişkisi nispetinde samimileşip, etkili olabiliyor. Aksi durumda ilk kaçış bakışlardan başlıyor. Samimiyet önce gözlerden terk ediyor ruh ve beden gemisini. Yalan filikasına atladığı gibi uzaklaşıyor bakışlar. “Kararı verirken yüzümüze bakamayanlar, bakışlarını kaçıranlar” ifadesinden bunu anlıyorum ben.

Türk Tabipleri Birliği bir süre önce şöyle bir açıklama yapmıştı: “Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkalade endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.” Hakaret davasıyla yargılanan sinemacı Mustafa Altıoklar ise savunmasında, müştekide narsistik, kişilik bozukluğu olduğunu söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncesinin olmadığını vurgulayıp şöyle diyordu: “Ben teşbih yapmadım, teşhis koydum.”



Ülke yine seçim sath-ı mailine girdi. Kocaman inşaat duvarlarında, billboardlarda, kısacası hemen her yerde sahte tebessümlerle siyasetçi portrelerine denk geliyoruz yine. Profesyonellerin kurgulamasıyla üretilmiş bir dolu sentetik bakış. Oysa normal hayatta, yaptığımız işlerde, aldığımız kararlarda, verdiğimiz tepkilerdeki bakışlarımızdır aslolan. Afişlere değil hayatın içindeki bakışlara bakmak lazım bu yüzden. Çünkü bakış, ruhun ve bedenin beslendiği kaynakları ele veriyor bir şekilde. Şu tasvir yeterli değil mi: “Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.” (68/43)

Stanley Kubrick 1971 yılında çekti A Clockwork Orange’ı. Otomatik Portakal ismiyle çevrildi dilimize. Endüstri devrimi sonrasında Britanya’da yaşanan ahlaki çöküş ve değerlerin tepetaklak oluşunu anlatıyordu film. Toplum öylesi bir dumurizasyon yaşamıştır ki, iyi ile kötü ayırt edilemez hale gelmiştir. Bir grup proje gencin (artık trol mu desek, ne desek) millete uyguladığı şiddeti resmeder Otomatik Portakal. Filmin kahramanı Alex’in tuhaf bakışını süsler afişi. Bu bakış yabancı değildir aslında.


Aynı yönetmenin ünlü gerilim filmi The Shining – Cinnet’in kahramanı Jack Torrence de benzeri bir bakışta bulunur filmin bir noktasından sonra. Aslında aklı başında efendi bir yazar olan Jack’in bozulması önce bakışlarda başlar. Daktilo başında iken karısına öylesine bir bakış atar ki, zavallı kadın gidişatı hisseder. Daha sonra ise, adeta bir canavara dönüşür Jack ve eline geçirdiği baltayla kendi eşi ve çocuğunu öldürmeye kalkışır. Kocaman Overlook Oteli mutlu bir aile için bir anda vahşi ıssız bir av ormanına dönüşür.


Bir başka ‘Bakıştaş’ kahraman ise yine Kubrick’in savaşı ve şiddeti eleştirdiği Full Metal Jacket filminde vardır. Acemi erlere hayatı zindan eden eğitim çavuşuna isyan edip sonunda balatayı sıyıran kilolu, beceriksiz ve zihni ağır işleyen denizci “Gomer Pyle” tuvalette G3’e şarjörü takar. Belli ki niyeti bozmuştur. “Eğitimde her şey mubahtır” zihniyetiyle enva-i çeşit baskı ve şiddeti meşru gören ağzı bozuk eğitim çavuşunun tehditleri işe yaramadığı gibi tetikler psikolojisi bozuk erin şiddete meylini ve önce çavuşa, sonra kendi kafasına sıkar. İşte son nefesinden önce bu meşhur bakışı atar seyirciye Gomer Pyle.

6 Haziran 2013 Perşembe

Geriye kalan her şeyi unutsak da olur!


Galiba cümle Friedrich Nietzsche’ aitti ve şöyleydi: “Kalabalığa derin görünmek isteyen kimse karanlığa yönelir, kalabalık da dibini görmediği her şeyi derin sanır.”

Ve şöyle yazmıştı yazılarını genelde beğenerek okuduğum bir yazar; “Taksim'de Gezi'de herkes çöp topluyor, yemek yapıp dağıtıyor, küfür edenleri uyarıyor, birbirini kolluyor. Geleceğimizin erken bir fotoğrafı.” Açıkçası diğer beyaz adamların mevzuyla ilgili zorlama romantizmleri pek ilgili çekmemişti ama bu iddialı cümleler hakikaten ilginçti. Yoksa Ayşe Arman vapurlar felan mühim değildi…

Vakit ikindi sonrasıydı ve Taksim'e çıkan yolların kaldırımlarından çift yönlü bir insan trafiği vardı. Hava kararmadan aşağılara inmek isteyen aceleci turistler ile akşam karanlığında alanda olmayı tercih ettikleri belli olan, Taksim’e doğru yürüyen acelesi olmayan göstericiler.


Taksim’e çıkan her yolun sonunda olduğu gibi Sıraselviler’in girişinde de devasa bir barikat var. Genelde demirler kullanılmış. Küçük bir gezinti sonrasında buranın durumu en iyi olan barikat olduğunu görüyoruz. Bazı sokakların girişinde kamyonlar yan yatırılmış, bazılarında otobüsler yakılıp, harap edildikten sonra enlemesine konulmuş, bazılarında ise polis araçları barikat olarak kullanılmış. Marmara otelinin önünde televizyonun canlı yayın aracı tahrip edilmiş, üzeri sloganla dolu, hatıra resmi çektiriyor göstericiler. Bana çok ilginç geldi ama durumdan rahatsız gibi görünmüyorlardı açıkçası.

Taksim’deki büyük anıt da dahil olmak üzere yüksek olan her yere örgüt bayrakları, sloganlar asılmış. Büyük bir kentin en mühim meydanından çok bir banliyö görüntüsü var Taksim’de. Buraya gelmem de ayrı hikaye:

Bulunduğum yer metro ile ulaşımı mümkün kılmıyordu ve özel araçla oralara kadar gitmenin mümkün olmadığını biliyordum. ‘acaba giden taksi olur mu?’ endişesiyle yola baktım ki, tam da Sıraselviler’den bir tanesi çıktı karşıma. En fazla yirmibeşinde bir genç. Ve ben daha sormadan çıkan kısmın özetini geçti adeta. İlk şoku enteresandı: “Müşteri vardı, bir baktım gürültü, ardından kalabalık, derken taş yağmuru başladı. Yapıştırdım abi, ne yapayım, baktım iki araç çarpraz durmuş, durursam araba pert olacak, çektim el frenini kızakladım, hafiften tamponla park yerindeki arabalara vurdum ama anında uzadım ordan…”

İnmeden önce zıpkın kaptan şoförüm uyarıyor; abi duman görürsen genzin ilk yanarsa biberdir, koku ilk gelirse portakal, işte o pis, hemen kaç!!!

Sanki nargile tarifi yapıyor gibi çok kolay söyledi bunları.

Eylemciler ellerinin yetiştiği her noktaya slogan yazmış. Hatta biri şöyle, ‘Slogan yazacak boş duvar bulamadım!”

Marmara oteli zarar görmemiş gibi duruyor ama kapıdaki görevliler acayip tedirgin. Hemen altındaki Starbucks talan edilmiş ve Devrim Büfe yapılmış. Simit, su, çay servisi yapılıyor. Her şey bedava…


AKM uzaktan çok ilginç görünüyor. Damında bir sürü insan. Kimi gösterici, kimi medya mensubu, kurmuşlar tripodu görüntü alıyorlar. İki sevgili ayaklarını sarkıtmış, mehtabı izler gibi meydanı izliyor. Ve AKM’nin ön tarafı neredeyse pankart ve bayraklarla dolu. Bu yaşıma kadar ismini duymadığım parti ve örgüt isimleri. Hepsi özgürlük vaat ediyor.

‘AKM’yi yıktırmayız’ şeklinde bir iddiası var bu eylemcilerin. Yani önem veriyor beyaz insan bu binaya. Fakat neredeyse tamamen harabe haline gelmiş durumda. Camlar kırık, içerisi karanlık. Girip bir bakalım niyetiyle oraya yöneliyoruz ama ne mümkün. Ağır bir idrar kokusu ve her taraf tam mezbelelik. Bu kadar önem verilen binaya bunun yapılması biraz garip açıkçası.

Bir çöp toplayan adam var Maçka tarafındaki çıkışta. Eylemcilerin bize büyük bir romantizm eşliğinde gösterilerek topladıkları çöp torbalarını koydukları yer burası. Küçük bir plastik torba tepesi. Adam, etrafında atılan sloganları umursamadan torbaları karıştırıyor. En çok plastik şişelere talep var. Bir halk otobüsü neredeyse iskelet halinde. Kız arkadaşını ve onun yancısını yanına alan bir genç direksiyona oturmuş, hadi sizi istediğiniz yere götüreyim diyor. Kikirdeyerek hatıra fotoğrafı çekiyor gençler. Hemen arkasında bir emniyet aracı da yakılmış ve enkaz halinde. Onun içinde bir delikanlı şapkasını yüzüne kapamış uyuyor. Sprey boyayla kapatılmaya çalışılan yazının sadece ‘emniyet’ kısmı görünüyor.


Yine o kesif amonyak kokusu. Fakat zamanla alışıldığından olsa gerek, kimsede rahatsızlık emaresi yok. Belki de atılan gazdan dolayı kokuya alışkınlık var.

Parkın girişindeki inşaat barakalarının camları yok. Duvarlarda sloganlar üst üste yazılı durumda. Üç çocuk ele geçirdikleri bir polis kaskıyla oynuyor. Biri başına takıyor, diğeri sertçe kafasına vuruyor ve ortak tepki: “İşlemiyor lan!”

BDP organize bir şekilde eğleniyor. Müzik sistemleri var, halay çemberi oluşturmuş ‘şemmame’ oynuyorlar, biraz ötede bir minibüsteki ses sisteminden rahmetli Cem Karaca haykırıyor, “ben bir ceviz ağacıyım Gülhane parkında. Ne sen bunun farkındasın, ne de polis farkında…”

Yıllar önce ödül töreninde Ahmet Kaya’ya çatal bıçak yağdıranların muadilleri parkın orta yerinde gayet entelektüel bir gururla sohbet ediyorlar.

Anti-kapitalist Müslümanlar da bir yer kapmış. Kocaman bir pankartın altında başı açık kızlarla kapalılar memleket meselelerini vuzuha kavuşturuyor. Barakaların dibine birkaç kadın oturmuş. Kiminin kucağında çocuğu, kimi bebek arabasında. Yorgunlar belli. ‘Süt bitti nereden bulabiliriz’ diye bağırıyor bir genç anne.

Gezi Parkı’nın hemen girişindeki ilk geniş alana upuzun bir pankart asılmış: Kızıl Meydana hoş geldiniz. Kim ne derse desin, mevcut kalabalık ile eylemin en başındaki kitle arasında çok büyük bir profil farkı var. Standlar var mesela komünist efsanelerin posterleriyle süslenmiş, kitap-dergi filan satıyorlar. Başka bir stantta iki genç kız Ekim Gençliği Yaz kampı kampanyasının satışını yapıyor. İzmir-Özdere’de olacakmış. ‘özgürlüğümüz için buluşuyoruz’ yazıyor ilan afişinde.

Garip bir panayır kurulmuş sanki, tüm bu sıra dışı manzara normalmiş gibi davranıyor çoğu eylemci. Gecikmiş bir 1 Mayıs yaşanıyor adeta.

Bir de ekmek derdinde olanlar var tabi. Çöp toplayan gariban gibi. Su satıyor kimi, kimi bayrak. Biri deniz gözlüğü satıyor, bir genç pazarlık yapıyor bermuda şortuyla.

Bir genç kız erkek arkadaşını getirmiş ama çocuk durumun idrakinde değil gibi, ‘Çağla Natuliste filmi kaçırmayalım olur mu?’ diyor kız çekiyor kolundan gel bak, dilek ağacı var burada. Tahrip edilen bir araç adeta dilek ağacına dönüştürülmüş. Herkes bir şeyler yazıp yapıştırıyor. Meraklı insanlar da okuyorlar bunları. Biri çok enteresandı: “Bizleri mutlu etiğin için teşekür ederiz Tayip amca:)”



Elbette başta dilek ağacı olmak üzere, her şey güllük gülistanlık ve zeka içeren esprilerle süslü değil Taksim’de. Bir kere kim ne derse desin District 9 filminin platosuna dönmüş Taksim Meydanı. Yakılan araçlar, kırılan cam çerçeveler, her taraftan sarkan bayraklar, sloganlar…

Duvarlar mesela… Sloganlarla dolu ve arada müthiş zeka parıltısı taşıyan örnekler olsa da, bir nefret ve öfke kusan dil hakim Taksim’i çevreleyen bina duvarlarında. En galiz küfürlerden, en uçuk özgürlük naralarına kadar. Taksim yaşanan travmanın derinliğini göstermesi açısından çok önemli verileri taşıyor hala. Amonyak ve gaz kokuları altında.

Russel’in o müthiş lafı eşliğinde eylem alanını terk ediyorum: “İnsan olduğunuzu hatırlayın. Geriye kalan her şeyi unutsanız da olur!"

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Vecihi Hürkuş’un hazin hikayesi



Senaryosu Sadık Şendil tarafından yazılan, Ertem Eğilmez'in yönettiği 1977 yapımı Gülen Gözler filmini hepimiz en az bir kez izlemişizdir. Oradaki ‘çılgın damat adayı' tiplemesindeki Vecihi'yi Şener Şen başarıyla canlandırmıştı. Hani şu ‘pırpır'ıyla sevdiği kızın evinin üzerinde uçarken ortalığı birbirine katan sakar âşık! Esasen yaşamış, gerçek bir karakter ustalıkla eklemlenmişti hikâyeye. Vecihi, pek çok ilkleri yapmış çılgın bir havacımızdı. Dün, Kadıköy Kızıltoprak'ta Vecihi Hürkuş Anıtı açıldı.

Vecihi Hürkuş, hayatı macera ve enteresanlıklarla dolu muhteşem bir adam aslında. 73 yıllık ömründe, birden fazla hayata ancak sığabilecek serencamı var Hürkuş’un. İtiraf etmek gerekirse, Vecihi’nin hayatının başlı başına filme alınmasını yıllardan beri hep istemiş, bu işi yapabilecek dostlarımın her birine en az bir kere bundan bahsetmişimdir.

18 Ocak 1896'da Dersaadet'te doğan Vecihi, orta halli ama kalabalık bir ailenin mensubu. Üç yaşında iken gümrük memuru babasını kaybediyor ve çocukluğu amcalar, halalar, enişteler, yengeler, ağabeyler ve ablaların içinde geçiyor. 1912'de (16 yaşında) Balkan Harbi'ne eniştesi Kurmay Albay Kemal Bey'in yanında gönüllü olarak katılıyor ve harbin sonunda esir kampına kumandan oluyor. Ama çocukluktan beri içinde hep ‘Tayyareci' olmak var. Yaşı küçük olduğundan makinist mektebine alıyorlar Vecihi'yi, buradan Küçük Zabit (Gedikli/Astsubay) olarak mezun oluyor. Makinist olarak Birinci Dünya Savaşı'nda Bağdat cephesine gönderiliyor sonra. Orada 2 Şubat 1916 tarihinde bir uçak kazasında yaralanarak İstanbul'a dönüyor.


Yeşilköy'deki Tayyare Mektebi'ne girerek tayyareci hayallerini gerçekleştiriyor. 1917 sonbaharında Kafkas Cephesi'ne, 7. Tayyare Bölüğü'ne atanıyor ve bir Rus uçağı düşürerek Kafkas Cephesi'nde uçak düşüren ilk tayyareci oluyor. Ancak Ekim 1917'de Ruslar düşürüyor uçağını, teslim etmemek için kendi eliyle ateşe veriyor uçağını ve bu olay onda büyük acıya neden oluyor.

Esir olarak Hazar Denizi'ndeki Nargin Adası'na gönderilince, kısa süre sonra adadan yüzerek kaçıyor pilot Vecihi. İran'da karaya çıkıyor ve 2,5 ayda yaya olarak Süleymaniye üzerinden Musul'a geliyor. İstanbul'a ancak harbin sonlarında dönüyor ama yine cepheden cepheye koşup, İstiklal Harbi'ne hemen her cephede katılıyor. Sonrası film şeridi gibi… İlk sivil pilot oluyor, ilk uçağı yapma hikâyesi enteresan.

Ganimet olarak Yunanlılardan ellerine geçen pek çok motordan yararlanarak projesini hazırlayıp ilk uçağı Vecihi K VI'yı imal ediyor. Uçağı için uçuş müsaadesi isteyince, uçabilirlik sertifikası için bir teknik heyet oluşturuluyor, ancak teknik heyetin içerisinde tayyareyi uçuracak ve kontrol edecek personel bulunmadığından gecikiyor. Sonunda teknik heyetten birinin "Vecihi, biz sana bu lisansı veremeyiz, uçağına güveniyorsan atla, uç, bizi de kurtar" sözü üzerine Hürkuş,  28 Ocak 1925'de uçağı Vecihi K VI ile ilk uçuşunu yapıyor.

İlk Türk uçağını yapıyor ve kendi ismini koyuyor; Vecihi! İzin almadan uçtuğu için cezalandırılıyor ve başlıyor talihsizliği.

İzin almadan uçtuğu için cezalandırılınca, istifa ederek hava kuvvetlerinden ayrılıp Ankara'ya gidiyor ve kurulmakta olan Türk Tayyare Cemiyeti'ne (T.T.C.) katılıyor. Hürkuş, yaptığı uçağını geri alıp, T.T.C.'nin bağış toplama faaliyetlerinde kullanarak halka havacılık sevgisini aşılamak istiyor ama uçağını geri almayı başaramıyor.

Dahiyane bir fikir daha geliyor aklına, bağış toplamak için bir madalya tüzüğü hazırlıyor. Bağışa göre bronz, gümüş, altın ve elmaslı madalya verilecek, 10.000 TL bağışlayanın adı da alınacak uçağa ad olarak verilecek. Türk Tayyare Cemiyetine ilk yardım Ceyhan ilçesinden gelmiş, 10.000 TL telgrafla bağışlanmış, alınan ilk uçağa da Ceyhan adı veriliyor.

Film gibi bir hayat
Hürkuş'un uçakla yurtiçi bağış gezileri de bu uçakla başlıyor.

Yurtdışına eğitime ve savaş uçağı üretimi kurslarına gönderilince Avrupalıların uçaklarındaki eksiklikleri görüp bunu rapor ediyor. Devlet eli ayağı durmayan kıpır kıpır bu adamı bir türlü durduramayınca hep pasif görevler verir ama Vecihi iki ay ücretsiz olarak uzatıp Kadıköy'de bir keresteci dükkânını kiralayarak, üç ay içinde ilk Türk sivil uçağını, aslında ikinci uçağı Vecihi XIV uçağını yaptığında tarih 1930'dur.

Mütevazı cenaze namazı

Gösteri uçuşu devlet yetkilileri tarafından pek beğenilmesine rağmen Vecihi'ye uçuş izni verilmiyor nedense. İlk havayolu kargosunu, ilk havacılık reklamcılığını, ilk sivil hava taşımacılığını hep Vecihi yapar. Ancak takdir göreceği yerde, hep engelle karşılaşır, maddi/manevi davalarla karşı karşıya kalır ve perişan olur. Bunun üzerine 29 Ekim 1936'da yeğeni Eribe'nin paraşütünün açılmaması nedeniyle düşüp şehit olması onu tamamen yıkar. 1954'te kurduğu (ilk sivil) Hürkuş Hava Yolları sudan bahanelerle kapatılır, Ziraat Bankası'ndan çok büyük kredi aldığı için çok zor durumda kalır. Hayatının sonlarında çok sıkıntı çekmiş, borçlandırılmış, icra takipleri, davalar nedeniyle vatana hizmet tertibinden kendisine bağlanan çok yetersiz maaşına bile haciz konulmuştur.


16 Temmuz 1969'da, Apollo 11 Ay'a indiği gün, hüzün ve yokluk içinde hayata gözlerini yumar Vecihi Hürkuş. Mekânı cennet olsun.