İnsan bedeni aldığı besinler ile doğru orantılı olarak
gelişirken, ruhu da hakikat ve yalana dayalı bir besin programı izliyor. Her
hakikat dışı unsur insan ruhunda bir hasara yol açarken, yalan ise karanlığı
besleyerek karartıyor ruhları. Ve bu kararma bir süre sonra bedensel
komplikasyonlara dönüşüp sirete yansıyor.
Bakışlar örneğin... “Onların kalplerini ve gözlerini ters
çeviririz.” diyor Kur’an-ı Kerim (6/110). Hakikat ile olan ilişkisi nispetinde
samimileşip, etkili olabiliyor. Aksi durumda ilk kaçış bakışlardan başlıyor.
Samimiyet önce gözlerden terk ediyor ruh ve beden gemisini. Yalan filikasına
atladığı gibi uzaklaşıyor bakışlar. “Kararı verirken yüzümüze bakamayanlar,
bakışlarını kaçıranlar” ifadesinden bunu anlıyorum ben.
Türk Tabipleri Birliği bir süre önce şöyle bir açıklama
yapmıştı: “Bizler hekimiz. İnsanın bin bir ruh halini, bin bir duygu durumunu
biliriz. Başbakan Erdoğan’ın duygu durumundan endişe duyuyoruz. Fevkalade
endişe duyuyoruz. Kendisi, çevresi, ülkemiz adına endişe duyuyoruz. Endişemizi
kamuoyuyla paylaşıyoruz.” Hakaret davasıyla yargılanan sinemacı Mustafa
Altıoklar ise savunmasında, müştekide narsistik, kişilik bozukluğu olduğunu
söylerken ne bir benzetme, ne bir yakıştırma, ne bir aşağılama düşüncesinin
olmadığını vurgulayıp şöyle diyordu: “Ben teşbih yapmadım, teşhis koydum.”
Ülke yine seçim sath-ı mailine girdi. Kocaman inşaat
duvarlarında, billboardlarda, kısacası hemen her yerde sahte tebessümlerle
siyasetçi portrelerine denk geliyoruz yine. Profesyonellerin kurgulamasıyla
üretilmiş bir dolu sentetik bakış. Oysa normal hayatta, yaptığımız işlerde,
aldığımız kararlarda, verdiğimiz tepkilerdeki bakışlarımızdır aslolan. Afişlere
değil hayatın içindeki bakışlara bakmak lazım bu yüzden. Çünkü bakış, ruhun ve
bedenin beslendiği kaynakları ele veriyor bir şekilde. Şu tasvir yeterli değil
mi: “Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.”
(68/43)
Stanley Kubrick 1971 yılında çekti A Clockwork Orange’ı.
Otomatik Portakal ismiyle çevrildi dilimize. Endüstri devrimi sonrasında
Britanya’da yaşanan ahlaki çöküş ve değerlerin tepetaklak oluşunu anlatıyordu
film. Toplum öylesi bir dumurizasyon yaşamıştır ki, iyi ile kötü ayırt edilemez
hale gelmiştir. Bir grup proje gencin (artık trol mu desek, ne desek) millete
uyguladığı şiddeti resmeder Otomatik Portakal. Filmin kahramanı Alex’in tuhaf
bakışını süsler afişi. Bu bakış yabancı değildir aslında.
Aynı yönetmenin ünlü gerilim filmi The Shining – Cinnet’in
kahramanı Jack Torrence de benzeri bir bakışta bulunur filmin bir noktasından
sonra. Aslında aklı başında efendi bir yazar olan Jack’in bozulması önce
bakışlarda başlar. Daktilo başında iken karısına öylesine bir bakış atar ki,
zavallı kadın gidişatı hisseder. Daha sonra ise, adeta bir canavara dönüşür
Jack ve eline geçirdiği baltayla kendi eşi ve çocuğunu öldürmeye kalkışır.
Kocaman Overlook Oteli mutlu bir aile için bir anda vahşi ıssız bir av ormanına
dönüşür.
Bir başka ‘Bakıştaş’ kahraman ise yine Kubrick’in savaşı ve
şiddeti eleştirdiği Full Metal Jacket filminde vardır. Acemi erlere hayatı
zindan eden eğitim çavuşuna isyan edip sonunda balatayı sıyıran kilolu,
beceriksiz ve zihni ağır işleyen denizci “Gomer Pyle” tuvalette G3’e şarjörü
takar. Belli ki niyeti bozmuştur. “Eğitimde her şey mubahtır” zihniyetiyle
enva-i çeşit baskı ve şiddeti meşru gören ağzı bozuk eğitim çavuşunun
tehditleri işe yaramadığı gibi tetikler psikolojisi bozuk erin şiddete meylini
ve önce çavuşa, sonra kendi kafasına sıkar. İşte son nefesinden önce bu meşhur
bakışı atar seyirciye Gomer Pyle.




Hiç yorum yok:
Yorum Gönder