27 Mayıs 2011 Cuma

Yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum!

The Green Mile - Yeşil Yol filminden:

Paul Edgecomb: Ne yapmamı istediğini söyle. Seni çıkarmamı ister misin? Kaçmana izin vermemi; ne kadar uzağa gideceğini görmek için.

John Coffey: Neden böyle bir aptallık yapasın?

Paul Edgecomb: Kıyamet gününde, Tanrının önünde dururken, bana neden onun gerçek mucizelerinden birini öldürdüğümü sorarsa, ona ne diyeceğim? Görevim olduğunu mu?

John Coffey: Tanrı Baba'mıza bana iyilik yaptığını söyle!

Çok fazla acı var!
John Coffey: Artık sona ermesini istiyorum. Gerçekten yoruldum, patron. Yollarda yağmurdaki bir serçe kadar yalnız olmaktan yoruldum. Yanımda hiç arkadaş olmamasından bıktım. Nereye gideceğimizi, nereden geldiğimizi söyleyecek biri olmamasından… İnsanların birbirine kötü davranmasından bıktım. Her gün dünyada hisettiğim ve duyduğum acılardan usandım. Çok fazla var… Sanki her an için kafama cam parçaları batıyor.

***
(50 yıl sonra)

Paul Edgecomb: Olağanüstü şeyler gördüm, Ellie. Bir yüzyılın sonuna daha tanık oluyorum. Yıllar boyunca dostlarımın ve sevdiklerimin öldüğünü gördüm. Hal ve Melinda... ...Brutus Howell... ...karım, oğlum. Ve sen, Elaine. Sen de öleceksin. Benim lanetim ise bunu görmek olacak. Bu benim kefaretim. Benim cezam; John Coffey'in idamına izin verdiğim için. Tanrı'nın mucizesini öldürdüğüm için, bu acıları yaşamak olacak!

15 Mayıs 2011 Pazar

Öyleyse!


Bilmek, öğrenmek değil ‘buluş’tur. Bilmek, yol almak değil ‘varış’tır. Başlangıcı ile sonu aynı olan noktaya ulaşabilmektir bilmek. Ha sağa gitmişsin, ha sola, ha yukarı yıkmışsın, ha aşağı inmiş, farketmez. Ha içten dışa, ha dıştan içe... Kendini bildiğin an Rabbini, Rabbini bildiğin an kendini bilmişsindir artık!

Bilmek bazen bir ödül, bazen uzun ve ardışık imtihan. Beklenmedik anda vuran piyango, bilmek! Ya da gece her şeyden habersiz uyuyan çocuğun başucuna konulan sürpriz hediye! Bilmenin sabahları o yüzden çocuksu sevinç çığlığı –ve ziyadesiyle- gözyaşıyla dopdoludur.

Kimi zaman ise zorların zorudur, bilmek. Kanatan, acıtan, can yakan bir sürecin sonundaki menzil. Şairin dediği gibi, ‘gece hendeğe düşer gibi’ düşerek bilmek ya da yıllar boyu etrafında sayısız tur attıktan sonra ‘aniden karşına çıkan deniz’ gibi şaşırarak bilmek!

Kolay ya da zor, fark etmez, bilmek; bir ödül, bir armağan, yaratılmışların en cahili potansiyelini taşıyan insanoğluna!

Bilmek bir mesuliyet aynı zamanda. Bilmeyenle bir olmaktan ayrılmak. Belki ilk etapta korkarak irkilmek ama sonra korkunun da bir yaratılan olduğunu bilerek korkusuzlaşmak.

Ayrıca ‘arınmak’ demek bilmek. Ve kurtulmak fazlalıklardan. Tüm safraları birer birer atmak mesela. Bilmek, bir bahar temizliği ruhlar için, bahar sevincini yaşarken. Önce gereksiz kelimelerden, sonra boş çerçevelerden. O çerçeveler ki kimilerinin kemerlerini süsler, kimilerinin duvarlarını.

Bilmek, içi samanla doldurulmuş malayani şeyleri koymak kapının önüne. Bilmek, ruhun pencerelerini açmak, vicdanı havalandırmak. Bilmek, kalbe batan kıymıkları teker teker ayıklamak, huzur merhemiyle kapamak içteki yaraları.

Bilmek dıştan ‘âzâde’ olmak, kabuğa takılmamak. Bilmek içteki hazineyi bulmak, stoplâzmanın da içine, çekirdeğe varabilmek.

Unutmayalım; bilmek yol almak değil; varmak!

Bilmek, acımasızlığa acımadan yol vermek, acıyı kabullenmek. Bilmek, odalar dolusu kahkahayı gözyaşı süpürgesiyle bedenden dışarı atmak. Halının altında birikmiş ne kadar utanç varsa geçmişe dair hepsiyle yüzleşmek.

Bilmek, sifonunu çekmek masivanın…

Bilmek, halı misali, ruhu sarkıtıp balkondan acımadan tozunu almak. Edep kırbacını kendi kendinde şaklatmak. Hoyratlığın delişmen akarsuyundan dingin göllere ulaşmaktır bilmek. Uğultulu uçurumlardan huzurun vadilerine süzülmek.

Bilmek, mazeretin ufunetli çöplüğünden uzaklaşıp, hakikatin ‘herkes yahşî men yamân’ mertebesine ulaşmak.

Bilmek tevazuun suskun diliyle ‘kainata meydan okumak’ aslında… Bildiğini bilmek ile bilmediğini bilmek, bitişik odalarda yatan ikiz kardeştirler bu yüzden. Feraset maymuncuğunu basiret projeksiyonuyla birleştirebilmek de bilmenin getirdiği zanaatkarlıklardan biri. Paslı kilitleri fırlatıp atmak birer birer, kapıları ardına kadar açabilmek, kolları açar gibi!

Bilmek, alemi ‘idrak’ etmek, en makrosundan en mikrosuna kadar. Geçtik en klişesinden ‘büyük resmi’, resmin en minimalini görebilmek.

Bilmek, soruların küçüklüğünü görmek, cevapların büyüklüğü karşısında. Gölgeleri kovmanın ne kadar kolay olduğunu anlamak, hakikatin ışığıyla.

Bilmek kendinden başladığın yolculuğu yine kendinde bitirmek, başlangıç çizgisiyle bitiş çizgisini birleştirebilmek. Bilmek, idrak baltasıyla ‘Azer’in evindeki tüm putları tek tek yerle bir etmek. İkiye yarılan nehirleri, ortadan bölünen kamerleri, azgın dalgaların arasında yüzen sefineleri görmek gönül perdesinde.

Bilmek, Arşimet’in aradığı dayanak noktası, Epiktetos’un özgürlük zannettiği yanılgının ispatı, Diyojen’in zenginliği…

Şimdi bunu da bilmiyoruzdur biz.  

Bilelim öyleyse…

14 Mayıs 2011 Cumartesi

Lanetli Miras: Ev alma korku al!

Tekinsiz mekanlar her dönem korkularımıza kaynaklık etmiştir. 


Merhum Necip Fazıl’ın gençlik yıllarında yazdığı şiirlerinde çok ciddi anlamda korku ve gizem vardır. Şairler Sultanı, zamanı, mekanı ve insanı birer gerilim ve ürperti unsuru olarak şahane kullanır. Misalen Boş Odalar isimli şiirinden: 


“Şu karşı evin boş odalarında,
Duvarlara sinmiş bir hayalet var.
Elinde mum, gece ortalarında,
Bucak bucak gezer, birini arar.”

Mekan, sinema için ilk günden beri çok cazip bir korku öğesidir. Sinemacıların önce kurguyu, ardından türleri keşfinden sonra mekanlar sıklıkla kullandıkları unsur olmuştur. Bela Lugosi, Alfred Hitchcock filmlerinden geliniz uzak doğu korkularına kadar dikkatli bir gözle bakıldığında mekanın korkuyu ve gerilimi tırmandırmada çok ciddi rolü olduğu görülecektir. Rebecca’dan Sapık’a, Çığlık’tan Testere serisine kadar bütün kült olmuş korku filmlerinde mekanın önemi büyüktür.

Tekin olmayan gölgelikler, ürpertici çatı katları, dehşet dolu bodrumlar, gacırdayan basamaklar, ayak seslerini kat be kat yükselten döşemeler, nedensiz açılıp kapanan kapılar, tüyleri diken diken edici bahçeye bakan pencereler, üstüne bir de yağmur eklendi mi korku ve gerilim filmleri için bulunmaz ortamlara dönüşüyorlar. Alejandro Amenábar’ın muhteşem filmi The Others’ı hatırlayalım.

Her nasılsa ülkemizde gösterim şansı bulan İspanyol filmi La Herencia Valdemar – Lanetli Miras tam da böylesi bir film. José Luis Alemán kendi yazdığı senaryoyu yönetmiş. Bütününe bakıldığında bu türden filmlerde ne olması gerekiyorsa hepsine sahip olan film, iki ayrı bölüm halinde vizyona giriyor.


Birinci bölümünün özeti şöyle: Luisa Llorente, tarihi konakları alıp satan bir emlakçıda eksper olarak çalışan bir uzmandır. Acımasız rekabetin yaşandığı emlak sektöründe, iş arkadaşının nedensiz yere işi bırakmasıyla onun ilgilenmesi gereken bir konak ile ilgilenmek durumunda kalır. Bu ev Victoria döneminde Valdemar’a ait bir binadır. Luisa evin bedelini tespit etmek üzere uydu haritalarında bile yolu doğru düzgün görünmeyen bölgeye gider. Tuhaf bahçıvanın, en iş yaptığı belli olmayan bir şoförün bakımını yaptığı bu eski ve ürkütücü mekan Luisa’nın ölüm kalım savaşı vereceği bir mekana dönüşmeye başlar.

Lanetli Miras’ın en büyük handikabı filmin uzunluğu nedeniyle ikiye bölünmesi. Dolayısıyla izleyici bu ilk bölümde Luisa ile başlıyor ama Valdemar’ların hayatına dalıyor. Ve final sahnesine kadar günümüzden kopup geriye dönüşlerle hikayeyi izliyoruz. Çok küçük araya girişlerle kaybolan Luisa’nın peşine düşen Nicholas’ın hikayesine göz atabiliyoruz. Sanırım hikayenin ikinci bölümünde Luisa ile Nicholas’ın arayış hikayesini izleyeceğiz.

Film, Pan’ın Labirenti gibi muhteşem bir fantastik gerilim filmini bağrından çıkarmış İspanyol sineması için çok fazla anlam ifade etmeyebilir. Lakin Valdemarailesinin özelinde İspanyol burjuvazisine hiç de küçümsenmeyecek atışlarda bulunuyor yönetmen. Viktorya dönemini tasvir ederken, insani değerlerin nasıl birer oyuncağa dönüştürüldüğünü ve burjuvazi eğlencesinin faciaya dönüşmesini anlatıyor.

Kişisel anlamda çok fazla kan revan içermiyorsa bu tür filmleri, her ne kadar konusunu ve finalini kolaylıkla tahmin edebiliyor olsak da, ilgiyle izliyorum. 

Yazının girişinde bahsini ettiğim mekanın tekinsizliği ve ürperticiliği beni her zaman kendine çekiyor. Noktayı yine Necip Fazıl’ın bu tür mekanlar için yazdığı dizelerle bitirelim: 


“Sonra işitilir sert bir hıçkırık,
Basar odaları belirsiz cinler.
Karanlık avluda döner bir çıkrık;
Sanırsın, kundakta bir çocuk inler…”

Son sözü ise bu filmi ithal eden şirket için söyleyelim, bir dağıtım şirketi, kendi filmini bu kadar izleyiciden gizleyebilir, helal olsun. 


13 Mayıs 2011 Cuma

Kişisel menkıbe (3) : Ölmeden mezara koydular beni


Bir zamanların iki araba yan yana geçemeyen yollarının yerini şimdi 8 şeritli yollar almış. 
Sanırım millet olarak genimizde var, kamusal alanda olup biteni izlemeye bayılıyoruz. Bu bizim gözlemci mi, röntgenci mi bir millet olduğumuzu gösterir bilmiyorum ama kavgayı, trafik kazasını, her türlü çalışmayı ve çatışmayı izlemekten çok zevk alan bir millet olduğumuzu söyleyebilirim.  

Küçük bir trafik kazasından hemen sonra, yolun karşılıklı olarak her iki şeridinin de tıkandığını fark ederek haklılığımı görebilirsiniz. Kazanın yapıldığı yön ve şerit, kaza yapmış araçlardan dolayı duru lakin diğer şeritler de, ‘neler olmuş böyle’ diye bakan meraklılardan dolayı durma noktasına gelir.

 İnşaat temel atma kazılarını bile elimizde çekirdek çitleyerek izlemeyi sosyal bir eylem olarak gören milletin ahfadıyız.

Birazdan anlatacaklarımın tamamı hatıralarımdır ama hepsini ben hatırlamıyorum maalesef ya da hatırlamıyordum. Çevremdekilerin ‘şöyle oldu, böyle oldu’ demesiyle tamamlanmış hayat kareleri olduğunu hatırlatayım.

Yaşım 5 ya da birkaç ay daha fazla. Benden bir yaş büyükler (ağabeyim ve teyzem) okula yazılırken, beni de almaları yönünde tehdit ettiğim okul müdürü, elimdeki taşı görünce durumun ciddiyetini anlamış ve küçük bir mantık testinden sonra, ‘tamam kaydını yapalım’ demiş. Dümen tabi ama ben henüz bunu fark edemiyorum. Okulların açılmasına kısa bir süre var.

Olayları anlatmadan önce size biraz yollardan ve insanlardan bahsedeyim.

Yollar ile kentler arasında gizemli bir ilişki olduğuna inananlardanım. Ve doğal olarak bu kentte oturan insanların kaderi arasında. Bu durumu bir köşe yazısında 6-7 yıl önce kadar (Hadi tam tarih vereyim: 9 Aralık 2004) izah etmeyi denemiştim. O yazıda da vurguladığım gibi; Bazı şehirler vardır garip, hikmeti derinlerde gizli kadere sahiptir. Girişi bir dünya, çıkışı başka bir dünyadır şehrin. Geldiğinizde bir tuhaf olursunuz, ayrılırken bir başka tuhaf.

Bazı yollar vardır enteresan. Geçtikleri yerlerde iz bırakırlar, kültür oluştururlar, mekanların, insanların kaderlerini etkilerler. Her o yoldan gidişinizde hayretler içinde bakarsınız etrafa. Aslında gidenin yol değil, siz olduğunuzu anlarken bir yandan, geride bıraktığınız her santimde yolun insanla olan o girift etkileşimine de şahit olursunuz.

Bazı şehirler ile bazı yolların kaderi ezelden beri kesişir. Kimi zaman enine, kimi zaman dikine böler yollar şehirleri. Kaderin garip tecellisi ki, doğduğum kent de, doyduğum kent de yollar ile böylesi gizemli bir ilişkiye sahiptir.
İpekyol denen uluslar arası bir yol Şanlıurfa’yı enine olarak ikiye böler. Ve kentin kaderini bu yol belirlemiştir adeta. Tıpkı E-5’in kaderini belirlediği İstanbul gibi.

İşte bu yolun 1970’li yıllardaki durumu: Gidiş/geliş daracık bir yol. Bugün her biri ikişer şeritten teşekkül eden ana ve yan yol olmak üzere toplam 8 şeritli olan o yolun kaderim üzerinde enteresan bir etkisi vardır.

Bahsini ettiğim yol aynı zamanda transit bir otoyoldur. Dolayısıyla yıllar boyu yabancı plakalı kamyonların geçişini izledi o bölgenin çocukları. Yaşları biraz kemale erenler, ellerine birer taş alıp, diğer ellerini dudaklarına götürüp, ‘sigara’ işareti yaparak, ‘Sigara vermezsen taşlarım kamyonunu’ tehdidiyle post-modern Deli Dumrul’luk oynardı vaktiyle.

Bir ayrıntı da ünlü lastik markası Michelin’in maskotu olan kat kat tuhaf adam maketini ‘put’ sayıp sigara versin vermesin taşlanmasıydı. Eh, İbrahim Peygamber’in memleketi put konusunda biraz hassastı tabi ama bunu bilemezdi gariban TIR şoförleri!

Put kırıcılık kültürüne işlemiş bir memlekette, üzerinde bu tür maskotlar olan kamyonla geçersen, pek hoş karşılanmazsın tabi!
Dediğim gibi 1970’li yılların başı. E-24 Karayolu üzerindeki trafiği taşıyamıyor artık. Karayolları yolu genişletmeye karar vermiş ve kocaman dozerler, kepçeler, kamyonlar harıl harıl yol genişletme çalışması yapıyorlar. Yapım sırası bizim semtin hizasına gelince tüm mahalleli için eğlence çıkmış oldu. Sabahın erken saatinden gün batana kadar mahalleli düzensiz kafilelerle kazı ve yol yapım çalışmalarını izlemek üzere şantiye bölgesine gidiyor.

Hangi akla hizmet bilmiyorum, içinde bulunduğum gurubun en küçük veledi olarak o gün kontrolsüz olmak gibi bir ruh haline girmişim. Yanımda teyzelerimin tüm ikazlarına, bağırmalarına rağmen hiçbir şeyi umursamıyor, koca koca inşaat makinelerinin arasında tur atıyorum adeta.

Ve derken kimin ortaya attığı belli olmayan bir iddia: En çok kim yaklaşacak şu sarı kepçeli iş makinesine?

Ben, bacaksız Timur’un huzuruna çıkan Nasreddin hoca misali en önde, arkamda iddiayı aklıma sokanlar koca kepçeye doğru yaklaşıyoruz. İş makinesine yaklaştıkça bir ejderhaya benzeyen egzozundan kulak parçalayan gürültü çıkıyor homurtuyla karışık.

Ve palet sesleri…

Görüntü büyüdükçe kafiledeki çocuk sayısı azalıyor ve kala kala iki kişi kalıyoruz. O kadar küçüğüz ki, iş makinesi kullananlar, kamyon şoförleri varlığımızdan haberdar bile değil!

Ben nasıl bir hisle yaptım bilemiyorum ama bir anda, ‘Hadi bakalım kim elini paletlere vurabilecek?’ gibi saçma bir iddiayı atıyorum ortaya. Bir de bakıyorum ki, hepi topu iki kişiyiz kazı alanında. Yolun kenarında orta boyutta bir uçurum oluşmuş aslında ve kepçe kamyonların getirdiği hafriyatı uçurumdan aşağı doğru yuvarlıyor.

Birden tepemdeki güneşin solduğunu hissediyorum. Toprak kokusuna serin bir gölgelik karışıyor. Başımı kaldırdığımda güneşin kocaman metal kepçe ile kapatıldığını görüyorum ve gördüğüm an kepçe taşıdığı tüm toprağı tepemize bırakıyor. Çocuk bağırışları devasa iş makine seslerinin arasında sinek vızıltısından bile minik.

Ben yapay uçurumdan en aşağıya yuvarlanıyorum, yanımdaki kişi şanslı (çünkü en az üç metre gerimden geliyor) toprağın bir metre filan altında kalıyor.
Bizi izleyen çocuklar korkudan çil yavrusu gibi dağılıyorlar. İş makinesini kullanan operatörler olup bitenden bihaber. Habire toprak döküyorlar üzerime.
Olayın bundan sonrası başkasından nakil tabii…

Çocuklar artık nasıl bir suçluluk psikozuna büründülerse valide hanımın dikkatini çekiyor ve sıkıştırıyor olay yeri kahramanlarını. ‘Toprağın altında kaldılar’ cevabını alınca fenalaşıyor annem. Derken başka çocukların başka anneleri durumdan haberdar oluyor. Herkes koşarak geliyor ama aradan saatler geçmiş durumda.

Bütün iş makineleri durduruluyor, herkes kenara alınıyor. Korkuyla titreyen çocukların şahitliğinde nereye gömülü olduğumuz soruşturuluyor.

Urfa'nın İpekyol'un güneyinde kalan kısmı. İyi ki geri kalmış, tarih kokuyor!

Artık talih mi deriz, şans mı yoksa yiyecek ekmeğimiz, içecek suyumuz mu varmış, bilemiyorum ama en büyük avantajımız üzerimize atılan hafriyat toprağının bol taşlı oluşu. İri taşlar bol bol hava odacıkları barındırıyorlar. Kum gibi değil anlayacağınız.

Toprağın altında iki beden var, iş makinesi ile acele kazmak büyük risk zira kocaman metal tırnaklar bedenimizi parçalayabilir. Kazma bile riskli. Belki kürek, o da çok ihtiyatlı olarak kullanılacak!

Şantiye şefinin emri böyle. Ve şantiye alanı o güne kadar görülmemiş bir panayıra dönüşüyor.

‘N’olmuş N’olmuş???’

‘Çocuklar altta kalmış!!!’

‘Vışşş, kaç gündür??’

‘Bilmiyorum ben de yeni geldim.’

Hani ben toprağın altında değil de üstünde olmuş olsam eminim Hüseyin Rahmi üstadı sollayıp Kuyruklu Yıldız Altında Bir İzdivaç’dan çok daha fena bir komedi kaleme alabilirmişim!

Hava kararmak üzere ve normal olarak önce arkadaşıma ulaşılıyor. 

Alkışlayanlar, ayılıp bayılanlar, seyyar satıcılar, ‘buz gibi soğuk sudan içen’ciler tekmili hayretle izliyor gelişmeleri.

Bizim oralarda bu tip olaylarda nedense önce hastaneye, ambulansa haber verilmez. (Verilse bir işe yarar mı bilemem tabi) En fazla polis çağrılır olay mahalline. Dolayısıyla öyle sağlık ekibi, ambulans filan hayal etmeyin boşuna. Ortamdaki aniden biten seyyar satıcı sayısı devlet hastanesindeki hemşire sayısından bile fazla.

Hava kararıyor ve ikindi ezanından sonra, akşam ezanı da üzerimi örten toprağa okunmuş oluyor. El fenerleri, gaz lambaları, araba farları… Hepsi benim için, tam bir çocuk yıldız durumu!

Önce onlarca, sonra yüze yakın insan toprağı eşeliyor, birçoğu minik bedenimin birkaç metre üzerinde tabi…

Saati kesin olarak öğrenemedim ama muhtemelen yatsıya doğru buluyorlar beni. Baygınım tabi, günler, aylar, yıllar sonra bile zihnimi tüm zorlayıp sıkıştırmalara rağmen en fazla, kepçenin üzerime toprağı boca ettiği anı hatırlayabiliyorum, gerisi yok, kayıp!

Topraktan beni çıkardıklarını da hatırlamıyorum. Benim durum arkadaşımınkinden kötü. Çünkü saatlerce toprağın altında kalmaya ek olarak bir de, tam gözlerim faltaşı gibi açık yukarı bakarken üzerime döküldüğü için gözlerim toprakla dolmuş.

Yuttuklarımı saymıyorum.

Kendime geldiğimde ya iki ya da üç gün geçmişti olayın üzerinden. Gözlerime şehirdeki tüm göz merhemlerini sıkmışlardı sanki! Acayip ağrı veriyor ve batıyordu.

Yer yatağında en az bir hafta yattığımı hatırlıyorum.

Sonra işaret parmağının son eklemi kırıldığı için parmağı ‘L’ harfi gibi duran göz doktorunun gözümün içinde ‘kıtır kıtır’ bir şeyler temizlediğini de unutmam mümkün değil.

Gözlerim öylesine sulanıyor ki, neredeyse kuru anı yok. Sulu gözlülüğümün zirvesini yaşıyorum.  Aradan günler, haftalar geçiyor, gözlerimde pek ilerleme yok. Bulanık görüyorum dünyayı ve sürekli sulanıyor gözlerim.
Ama kulaklarım sağlam.

Anne babamın ‘Buna da şükür, yaşıyor ya en azından’ cümleleriyle birbirlerini teselli ettiklerini duyabiliyorum!

Aylar, epey bir zaman, gözümün içinde hala toprak varmış gibi batma hissederek geçiriyorum bir ya da iki yılı.

Ve ailemin yaşayacağı en büyük felaketi yaşıyoruz. Babamın sahip olduğu otobüs kaza yapıyor ve babam ilk birkaç ayı yoğun bakımda olmak üzere epey hastanede kalıyor. Konya, denilince içim kanar bu yüzden. Otobüs Ilgın’da feci bir kaza yapıyor. Ayrıntıları belki başka bir vesile ile paylaşırım.

Ve babam aylar sonra eve yaralı, pansumanlı bir şekilde geliyor.

Seveni çok ve her Türk insanı hasta ziyaretine kolonya ile gitmek gibi bir alışkanlığa sahiptir. Babamın hasta yatağı başta olmak üzere ev kolonya dükkanı gibi.

Renk renk, cins cins, model model kolonyalar.

Herkes babama üzülüyor ama benim gözler her zaman sulu zaten, ayrıca ağlamama gerek yok!

Tam rakamı versem yanlış olur ama o dönemin teknolojik şartlarına göre göz numaram acayip büyük. Nereden biliyorum?

L parmaklı göz doktorunun test amacıyla gözüme koyduğu cam, kola şişesinin dibi gibi çünkü!

Gözlük takacağım, Allah bilir kaç numara?

6 mı, 7 mi, emin değilim!

Gözlerim her zaman sulu dedim ya, ayrıca kızarık da… Ovmaktan ve silmekten… Kızarık gözlerle vampir gibi geziniyorum ortalıkta.

Babam kısa sürede toparlıyor kendini. Artık yatakta oturabiliyor, herkesle sohbet edip, şakalaşabiliyor.

Şükür ki ne şükür!

Derken bir gün benimle şakalaşacağı tutuyor… Hemen yanı başında duran plastik kolonya şişesini alıyor, kapağını açıp şişeyi sıkmaya başlıyor. Kolonya ışın tabancasından çıkan lazer gibi ince ve sert şekilde beni takip ediyor. Ben de kahkaha atıyorum, hoşuma gitme belirtisi babamı daha çok gaza getiriyor ve iki eliyle birden sıkıyor zavallı şişeyi.

Baba basıncına hangi şişe dayanabilir ki?

Birden ‘ploppp’ diye bir ses duyuyorum. Şişenin tıpası fırlıyor ve anlımın tam orta yerine yapışıyor.

Tıpa öncü kuvvet elbette…

Şişede ne kadar kolonya varsa gözlerime…

Evet, görme yetisinin büyük bölümünü yitirmiş gözlerime saldırıyor etil alkol. Artık nasıl bir çığlık attıysam hatırlamıyorum.

Yine bayılmışım…

Babam üzüntü ve kızgınlıkla haykırmış: Bu sefer kesin kör oldu!

Gözlerimi yine hastanede açıyorum. Bu kez tepemde başka biri var. Beyaz önlüğünden tanırız doktorları ama her beyaz önlüklüyü doktor zannetmek gibi bir çocuk yanılgısı vardır.

Ne yapıyor gözlerime bilmiyorum sadece ağlıyorum ama zaten aylardır ağladığım için çok fazla yaş kapasitem yok.

İki gözüme iki sargı yapıp beni eve yolluyorlar. Artık tamamen görmüyorum…
Gözlerimdeki sargı birkaç gün kalıyor ama bu sefer de gözlerimin içinin kaşındığını hissediyorum. Göz kapaklarımı bir kez kaşıyabilmek için dünyanın bütün kolonyalarını tepemden dökmeye razı olabilirim, o kadar yani!

Gerisi biraz Türk filmi gibi…

Trahom Hastanesi’nde sargıyı çıkarıyor doktor. Herkes merak içinde bana bakıyor. Göz bebeklerime kızarmış zeytinyağı damlatılmış gibi tuhaf ve kalın bir cıvık tabaka arkasından görüyorum her şeyi. En azından gözüm ışığı alıyor.

Herkes üzgün, ben ise sevinçliyim, göz kapaklarımı ovabiliyorum, Allahım bu ne saadet!

Ve yine bir miktar süre geçiyor aradan, gözlük ölçüsü için yine hastanedeyiz. Doktor büyük bir ciddiyet ve sabırla muayene ediyor gözümü. Gözbebeğime minik bir el fenerinden ışık tutuyor. Habire ‘Allah Allah’ deyip duruyor doktor.
O öyle dedikçe, babam şaşkın şaşkın ona bakıyor.

Ve dönüp ömrüm boyunca unutamayacağım repliği söylüyor:

‘Yahu acayip bir durum bu Davut Usta, çocuğun gözleri sıfır numara olmuş!’
Öteki rakamların ne anlama geldiğini bilmiyordum ki, sıfırın da göz numarası olarak ne anlama geldiğini bileyim.
Babam kulaklarına inanmıyor olacak ki, soru bile soramadan sadece yüzüne bakıp tekrarını istiyor adeta.
“Gözleri iyi durumda..”
Sonra bana bir takım şekiller, hayvanlar filan gösteriyor. Hepsini tıkır tıkır söylüyorum.
Daha önce toprağın gözüme verdiği hasarı kolonya temizleyip götürüyor adata. Bu iki olayın hikmetini çözebilmek içinse yılların geçmesi gerekiyormuş.

Şöyle diyor İbrahim Hakkı üstadım:

"Deme niçin bu böyle
Yerindedir o öyle
Var sonunu seyreyle
Mevla görelim neyler
Neylerse güzel eyler."

Sadece toprağın altında kalmış olsam kolonya kör edecekti belki beni, kolonya olmasa bugün gözlerim kaç numaraydı Allah bilir! Varıp sonunu seyreyleten kudreti yıllar sonra fark ediyorum.

Ve ben ilk gözlüğümü kırk yaşından sonra, en az 20 yıldır günde 10 saatten fazla bilgisayar ekranına bakan biri olarak alıyorum. ‘Dinlendirici’ diyor doktorum ve ben tebessüm ediyorum:

‘Ben toprağın altında dinlendim doktor!’

Yolum düştüğünde ise o yolun bana geçici mezar olan kısmına gidip geçmişi hatırlıyorum. Lezzetleri acılaştırması gibi çok mühim bir etkisi oluyor bende.

Konumuzla hiç bir ilgisi bulunmayan teyzeler. Resim hoşuma gitti diye koydum!



8 Mayıs 2011 Pazar

Anne elleri


Bir sırrı açıklıyorum; en büyük sığınağım annemin elleri, avuçları olmuştur. Hayatı da şefkati de tarif edecek iki kelime: Annemin elleri!

Ayaklarının altında cennet olan birinin, ellerinin altında nelerin olabileceğini tahmin etmeye insanın aklı/havsalası yetersiz kalır!

İnanıyorum ki, hangi eve anne kokusu sinmişse, o ev mutludur, huzurludur. Kırlentlerdeki örgülerden, tabaktaki kaşıklara, pencerelerdeki ışıl ışıllıktan, balkondaki çamaşırlara kadar her yere siner anne kokusu. 

Ve dünyalara değişmem annemin kokusunu. 

Bütün parfümleri bir kocaman bir şişeye boca edip önüme sunsanız da, bir damla anne kokusuna değişmem yeminle.

Bugün yaşım kaç oldu, hâlâ gördüğümde ilk önce avuçlarına sarılır, doya doya ciğerlerime çekerim ki annemin ellerini, kokusu zerrelerime işlesin, içimde öyle derinlere, öyle köşe bucak yerlere kadar ulaşsın diye. İçim ilk doğduğum günkü gibi tertemiz, dezenfekte olsun ve anne koksun isterim. Dünyanın tüm mikroplarını, kirlerini temizleyen tek iksirdir anne kokusu.

Dünya adına ilk tanıdığım eller onunkilerdi. 

Süt kokusu onun elleriyle bütünleşince muhteşem bir aromaya dönüşür çünkü. Kokusunu ellerine toplar ondan bana bulaştırırdı sanki. Bu yüzden/yediğim içtiğimde de, giydiğim/uyuduğumda da annemin ellerinin kokusu vardı. 

Yıllar boyu yastık yerine başımı onun avuçlarına koyarak uyudum ben. 

Bütün yemekler onun ellerinin kokusu bulaştığı için lezzetliydi, çay tiryakisi olmuşsam bugün, annemin bardaktaki kokusu yüzündendir, bundan eminim. Ve çocuklar yabancıyken dünyaya daha yeni geldiklerinden anneyi önce ellerinden, ellerindeki anne kokusundan tanırlar bilirim.

Bir çocuk ki, ruhundaki anne parmak izini hiç silmezse, dünya ona cennet olur. Dua anne dudaklarından çıkıp, anne avuçlarıyla yükseliyorsa arşa değerli olur. Bugün dünya daha kötü, daha rezil, daha berbat değilse, nedeni anne elleridir emin olun.

Yoklayın şöyle bir çocukluk ve hastalıkla ilgili anılarınızı. Hemen hepsinde anne ellerini, o ellerin izlerini göreceksiniz. Kaynar kazan gibi fokurdayan alınlardaki ateşi alan buzul bir kaynağa dönüşür kimi zaman. Bazen ise tir tir titreyen bedeni, sımsıcak bir havlu gibi yumuşacık sarar ve ısıtır anne elleri. Ve elbette tüm bu hatıralara süt buğusu gibi bir koku eşlik eder. Öyle bir koku ki eşi benzeri olmayan, tarifi formülü olmayan bir rayiha!

Bugün bile hâlâ, her fırsatta yalan söyler, ‘anne baksana ateşim mi var’ diye anlımı onun avucuna dayar birkaç saniyelik mutluluk vadisine dalarım.

Ne varsa mücerrede dair faydalı ve kutsi, anne avuçlarında müşahhaslaşır katiyen. Rahmani bir dokunuş, cennetten katıklanan bir ıtırlıkla anneden bulaşır bize daha onun karnındayken. Siz göbek kordonunun neye yaradığınız zannediyorsunuz bilmem ama kesildikten sonra parmaklarıyla çoğalan bir temas noktasıdır anne ve evladı için.

Ve bilir misiniz, her çocuğun kaderi çizilidir annenin ellerinde!

Sizi bilmem ama benim ilk ve en güvenli sığınağımdı annemin elleri. Şimdi kocaman adam olduğumu şu günlerde bile, sığabilirim diye düşünüyorum o kutsal limana. Yine inanıyorum ki, hesaba çekilirken bile o eller tutarsa paçalarımdan bir yere, merhametlilerin en merhametlisi de merhamet eder bana.

Yıllar yıllar önce bir belgesel izlemiştim. Askerler’di ismi dokümanterin. Bir komutan anlatıyordu: ‘Kaç kişi canını kucağımda teslim etti sayısını bile hatırlamıyorum. Ama bildiğim şey, canını teslim eden askerlerin hepsinin son kelimesi ‘anne’ idi!’

Teknoloji koku transferini becerene kadar, annemin ellerinin kokusunun hayaliyle yetinmek zorunda kalacağıma üzülüyorum sadece.

Dün bir cümle okudum bir yerlerde: “Kaybedeceğini bildiğin şeylerin kıymetini bil” diyordu. 

İşte bu bilinçle avuçlarına gömüp yüzümüzü, kokusunu ruhumuza çekerek öpmeliyiz annemizin ellerini. 

6 Mayıs 2011 Cuma

Gelin tanış olalım!



Sinemanın bir sanat olduğunu su götürmez bir gerçek. Sair sanatlardan farkı ise, özellikle içinde bulunduğumuz çağ içinde yaşanan çatışmaların/dostlukların, savaşın ve barışın gelişmesi için insanlığın elinde olan en güçlü aygıtlardan biri olması. İmaj üzerinden verilen mücadele çağında, sinemayı hakkınca kullanan milletlerin kazançlı çıktığı ve çıkacağı muhakkak. Şöyle söyleyeyim; sinema perspektifinden bakıldığında, dünyanın en süper gücü ile en perişan ülkesi arasında zerre miktar fark kalmayabiliyor. Horlanan, kaale alınmayan, aşağılanan, dışlanan toplumların sinema aracılığıyla dünyaya söyleyeceği çok şey, anlatacağı çok hikaye ile bugün olmasa bile, tarihe sözünü söyleyerek, mutlak kazançlı çıkacağı hakikat.

Ülke sinemamızı bekleyen en önemli sorunlardan ve sinemamızı bitirme noktasına taşıyacak olan risklerden biri, salon sorunudur. Siz ne kadar iyi film çekerseniz çekin, eğer bunları gösterecek salonunuz yoksa, filmin bir anlamı kalmıyor ne yazık ki! Bu nedenle ülkemizde düzenlenen irili ufaklı festivallerin çoğunu önemsiyoruz.

Hele hele ilki bu sene 11-17 Mayıs tarihleri arasında düzenlenecek olan Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali bir çok açıdan ziyadesiyle mühim. Bir kere festivalin ortaya çıkış noktası, Türkiye’nin evsahipliğinde Dışişleri Bakanlığı’nın  İstanbul’da düzenlediği 4. Birleşmiş Milletler En Az Gelişmiş Ülkeler Konferansı.  Söz konusu ülkeler, Birleşmiş Milletler bünyesinde bulunan ve kişi başına düşen milli geliri 750 doların altında bulunanlar. Bu ülkelerin kendilerini film diliyle ifade etmeleri mutluluk ve umut verici.



Sinemaseverler bir hafta boyunca Bhutan, Afganistan, Burkina Faso, Çad, Kongo, Kamboçya, Bangladeş’in de aralarında bulunduğu çok geniş bir coğrafyada sinemanın sınır tanımayan görsel alanında dolaşacak, dünyanın bu yörelerinden farkına varamadığımız kültürel ışıltılarla donanacak, tarihin derinliklerinden gelen yansımalarla modern hayatın getirdiği tedirginlikleri, açmazları, problemleri, hüzün ve coşkuyu beyazperdenin büyülü dünyasında temaşa edecekler.

Bırakınız sinema salonlarında normal vizyonu, bildik festivallerde bile kolay kolay denk gelemeyeceğimiz bu ilginç filmler, sadece sanat bağlamında değil (festivalde belgesel filmler de var) aynı zamanda bahsi geçen ülkelerdeki sosyal, kültürel ve ekonomik hayatlar ile ilgili de izleyicide bir kanaat oluşmasına katkıda bulunacak. Bilinmeyen Sinemalar Film Festivali’nin sinema sanatıyla profesyonel olarak ilgilenenler için ise adeta bir hazine olma özelliği var. Sinema profesyonelleri, zor şartlarda film çekme tekniklerinden tutun da, biçimsel olarak film dili ile ilgili enteresan yaklaşımlara kadar birçok örneği bir arada izleyebilme şansını yakalayacak.

İşte kısa kısa gösterilecek filmler: 1896 yılında Habeşistan'ı işgal etmek isteyen İtalyanlara karşı ülkedeki kabilelerin verdiği amansız mücadeleyi destansı bir dille anlatan Etiyopya filmi; Adwa. Mali’nin başkentinin adını taşıyan ve Afrika’nın siyasi ve iktisadi yapısını tartışan 2007 Lumiere Ödüllü Mali filmi; Bamako. Afrika’da hüküm süren diktatörleri anlatan siyasi bir taşlama olan bir Kongo filmi; Le Damier. (Dama Oyuncularının Savaşı) Kolonyalizm sonrası Avrupa’daki ırkçılığa ve kolonyal eğilimlere sert bir bakış getiren Senegal filmi; La Noire De. (Kara Kız) Şiir, şarkı ve tiyatro temsilleri içeren, bireysel ve toplumsal meseleleri harmanlayan usta işi bir yapıt olan Bangladeş yapımı; Ekti Nadir Naam. (Bir Nehrin Adı) Tibet’in en büyük azizlerinden Milarepa’nın gerçek hikâyesini perdeye taşıyan Bhutan filmi; Milarepa. Afrika’nın beyaz adam gelmeden önceki görkemli zamanlarında geçen trajik bir hikâyeyi perdeye taşıyan Burkina Faso filmi; Wend Kuuni.(Tanrının Bağışı)  İç savaşlar ve Taliban rejimiyle mücadele eden Afganistan’ın toparlanmaya başlayan sıradan hayatını şiirsel bir dille anlatan kısa Afgan belgeseli: My Kabul.(Benim Kabil’im) Zalim bir rejimi ve ülke üzerinde hüküm süren cuntanın siyasi ve psikolojik gücünü ortaya çıkaran eski bir Burmalı askerin yüreğinden ve zihninden özel ve nadide bir görünüm sunan Myanmar filmi; Burma Soldier. (Burma Askeri) Ünlü İranlı yönetmen Mecid Mecidi’nin, işgal altındaki Afganistan’ın mülteci kamplarında ve Taliban yönetiminden çıkan ülkenin günlük hayatında duygu dolu bir yolculuğa çıktığı ve yine çocukların hikâyelerine odaklandığı İran-Afganistan ortak yapımı; Pa berahneh ta Herat.  (Herat'a Yalınayak)1994 yolond Cannes’da Altın Palmiye adayı olan ve çeltik tarlasında çalışan köylülerin hayatını anlatan Kamboçya filmi; Neak Sre. (Pirinç İnsanları) Yoksullukla adalet arasındaki ilişkiye vurgu yapan can yakıcı ve alaycı bir Senegal yapımı; Hyenes. (Sırtlanlar)

50’ye yakın ülkeden toplam 36 filmin gösterileceği festivalde Toplumsal Hafıza, Güncelin İzinde, Belgesel Gözü, Panorama, Derin Bakış olmak üzere beş ana bölüm yer alıyor. Festivalde Afrika, Asya ve Amerika’dan adını çok duymadığımız coğrafyaların sineması İstanbullu sinemaseverlerle buluşacak. Filmler Beyoğlu Sineması, Tarık Zafer Tunaya Kültür Merkezi ve Kadıköy Moda Sineması’ndan ücretsiz olarak takip edilebilir.


Daha ayrıntılı bilgiyi http://www.bilsinfest.org/ adresinden bulabilirsiniz. 

5 Mayıs 2011 Perşembe

Görüntülerini siliyorum şehrin


Gece ince ve ıslak bir tül gibi iniyor şehrin üstüne. Gündüz anne sözü dinleyen uysal çocuklar gibi güneş altında boynu bükük duran yapraklar, şimdi gergin bir ipin tepesinde rüzgârla çarpışan uçurtmalar gibi ses çıkarıyor...

Şehirden ses geliyor. Duyanı sağır edebilecek kadar güçlü bir ses bu. Otobanda mekanik kalabalığı yararak ilerlemeye çalışan ambulansın vaveylası, arka sokakta müezzinin yanık sesini bastırmaya çalışan köpeğin ulumasına karışıyor...

İnsanlar geceye akıyorlar buharın serine akması gibi. Kulağımı şehre dayamış dinliyorum. Duyanı sağır edebilecek kadar güçlü bir ses bu. Başındaki ıslak bezi minik eliyle çekiştirmeye çalışan ateş içindeki bebek, annesinin ayaklarından tavana doğru basıyor çığlığı...

Annenin ninni sesi dinlendiriyor karanlık duvarda asılı resimdeki azgın denizi... Neon ışıklarının sırt verdiği dar bir arka sokakta üç bitirim birbirlerine sustalı bıçaklarını gösteriyorlar... Yaylı mekanizma, suç işlemek hazzıyla fırlatıyor minik keskin çelik parçasını ileriye. Kırmızı ışıkta cam silen pasaklı çocuk, çamurlu suyla dolu kovasını kirli yosun kokulu denize boca ediyor. Yenikapı açıklarından şilep sirenleri hücum ediyor Kumkapı meyhanelerine.

Aldığı haftalığı günahta eritecek olmanın telaşlı heyecanıyla koşan tamirci genç, namazı kaçırmamak için adımlarını sıklaştıran bir mümine çarpıyor ansızın. İkisi de geriye dönüp bakmıyorlar bile. Günah da çağırıyor insanları, rahmet de... İkisinin de acelesi var... İkisi de lezzetli... İki saat sonra belki yine karşılaşacak bu iki insan. Birinin gözlerinden uyuşuk bir zevk, anlamsız bir şehvet akacak, diğerinden haz ve şevk. Siyah parke taşları tokurdatan bir çift ökçenin üzerinde salınarak yürüyen üç günlük sakallı sarhoşun narasını, evde ateşli çocuğunu uyutmaya çalışan uykulu anne duymuyor bile.

Şehrin sokaklarına, caddelerine, binalarına dayalı kulağım. Şehir konuşuyor, sokaklar konuşuyor, binalar konuşuyor. Duyanı sağır edebilecek bir ses bu. Rüzgâr kâh etrafında tilmizlerine ders veren bir bilgenin cümle sonlarında aldığı nefes gibi hırıltılı ve tok, kâh boşlukta sallanan bir kamçı gibi keskin ve hırçın.

Ve gece ıslak ve ince bir tül gibi indi şehrin üstüne.

Mazbut ayaklar eşikten geriye çekilip, iki dolam atıyorlar güveni kilitlerine. Sonra anlamsız bir güvenle ışıltılı bir camın karşısına geçip, saatlerce bilmedikleri yabancıları evlerine alıyorlar... İnsan girmesin diye kapılarını kilitleyen insanlar, tanımadıkları insanları ta yatak odalarına alıyorlar. O yabancılarla gülüp, onlarla ağlıyorlar...

Sesler geliyor evlerden, duyabileni delirtecek kadar güçlü ve anlamlı sesler bunlar. Tinerci çocuklar, attıkları naylon parçalarında kalmış olması muhtemel Bally kırıntılarını soluyarak arıyorlar burunlarıyla. Kırışık eprimiş naylon parçacığı tıkıyor, kılcal damarları çatlak minicik burunları. Kaymış gözler yarım hazla daha da kayıyor. Otoyolda iki cins arasında bir yerde duran zavallı insanların günaha duruşlarının haberini veriyor yerli marka araba klaksonları. Ani bir fren yapıyor beyaz bir Tofaş. Geri geri geliyor günaha doğru. Kart bir ses, günahın bedelini ve yerini tayin ediyor panik içinde bir taraftan sağa sola bakıp, diğer yandan şehvetin teslim alışıyla, günaha gözü kapalı giden adamla beraber.
Görüntülerini siliyorum şehrin.

Sesler... Sadece sesler anlatıyor bu şehri bana... Rüzgâr, kornalar, sirenler, insanlar... Müminler, günahkârlar, mazbutlar, sarhoşlar... Kulağını dayayan herkese şehri anlatıyorlar ve zamanı...

Gece ince ve ıslak bir tül gibi iniyor şehrin üstüne ve ben şehri dinliyorum. 

1 Mayıs 2011 Pazar

Onlar; toplumun ödediği son bedeldi!

Taslak Afiş

Otobüs; yıllarca yanlış pusulalar, yanlış kaptanlar, yanlış güzergahlar ile muazzam bir enerji, zaman ve en önemlisi insan kaybı yaşayan bir toplumun girdiği keskin kavşaktaki son savrulma hikayesidir.


Teaser için tıkla