29 Nisan 2011 Cuma

Hayat cidal değildir cancağızım!


‘Büyüyünce ne olacaksın?’ diye çocuğuna sorar baba, aldığı cevap karşısında ise dumur olur; ‘Emin değilim, sen küçükken neydin ki?’ Çocuk zihni, büyüklerden çok daha hesapsız bir şekilde kodlar dünyayı. Çocuk algısı bazen saf olmasına rağmen tehlikeli sonuçlar doğurabilir. Ve bilir misiniz, bazen büyükler himmet peşindeyken, kendileri himmete muhtaç olduklarını çok fena hissederler.

Sağlam rakiplerin arasından sıyrılarak Oscar heykelciğini kucaklayan Danimarka/İsveç ortak yapımı Hævnen-Daha iyi Bir dünyada, kendi himmete muhtaç haline bakmadan Afrika’ya, merhametin iğdiş edildiği bir coğrafyada merhamet dağıtmaya kalkışan bir doktor ve ailesinin çevresinde gelişen olayları anlatıyor.

Afrika… Cennet misali bir coğrafyanın, akılsızlıkların, merhametsizliğin sonucunda dünyasını da, ahiretini de –ne acı ki- kaybetme noktasına gelmiş bahtsızlar ülkeleri… Varlıklarıyla batılıların zihin konforunu bozan, vicdanlarını rahatsız eden kara kaderli coğrafya.

Önce filmin öyküsünü aktarayım, sonra uzunca bir alıntı yapacağım izninizle: Anton Danimarka’da sıkıntısız ve elit insanların yaşadığı bir bölgede ikamet eden doktordur. Ne var ki, ailevi sorunları ona kaçış yolu olarak ‘Kara Kıta’yı göstermiştir. Geldiği Afrika’da bir göçmen kampında mesleğini icra etmeye başlar. Yokluk, imkansızlık, insafsızlık günü birlik trajediler çıkarır bu Avrupalı doktorun karşısına. Çaresizlik içinde, insanlara yardım etmek adına çırpınıp durur.

Oysa kendi ülkesinde, kendi ailesinde neredeyse Afrika’dakine eş bir dram vardır hayatında. Eşiyle arası bozuk, sorunlu çocuklarıyla mesafelidir. Büyük oğlu Elias sürekli okuldaki fırlama tipler tarafından taciz edilmekte, şiddete maruz kalmaktadır. Elias’ın imdadına ise marazi bir tip yetişir; sınıf arkadaşı Christian. Bu arıza çocuk kısa süre önce annesini kaybetmiştir ve bu nedenle babasına karşı öfke doludur. Şiddete meyilli olan Christian, Elias’ı kötü çocukların tacizinden kurtarmakla kalmaz, psikopat hali tüm okulda meşhur olur, herkes onlardan uzak durur. Ne var ki, kontrolsüz güç güç değildir ve bir süre sonra bu iki kanka, boylarının çok çok üstünde bir faciaya doğru hızla yol almaya başlar.

Anton ise Afrika halkına zulüm eden, milislerden biriyle imtihan edilmektedir. Tek kelime İncil, tek kare Kilise geçmese de (ya da geçtiği halde hatırlamasak da) Anton’un şahsında post-modern bir Mesih tipolojisi vardır karşımızda. Vardır ancak, makas yanlış yerden tutulmakta, Batı’nın çözüm önerisi de problem içermektedir. Anton’un oğlu ve arkadaşı şeytani bir plan üzerinde çalışırken, doktorumuzda paralel kurgu ile kanlı bir katili tedavi etmenin gel gitlerini yaşamaktadır.

Şimdi bir an için, filmin atmosferinden çıkıp şöyle bir düşünelim: Kainat, kocaman bir mekanizma. Her şey diğeriyle bir şekilde ilgili ve bağlantılı. Bir şeyin arızalanması, sekteye uğraması, neredeyse her şeyi etkiliyor. Olumlu ya da olumsuz bir gelişme tüm kainatta zincirleme bir tetiklemeye neden oluyor. Batı felsefesi her ne kadar, bardağın dola yerine değil, boş tarafına bakıp, hayatı bir savaş ve çatışma olarak algılasa da gerçek asla öyle değil. Bakın bu konuda Bediüzzaman’a kulak verelim: “"Ve Hâlık-ı Kerim’in kerem düsturlarından ve erkân-ı kâinatta kemal-i itaatla imtisal edilen düstur-u teavünle, nebatat hayvanatın imdadına ve hayvanat insanların yardımına koşmasından tezahür eden o umumî kanunun rahîmane, kerimane cilvelerini cidal zannedip, "Hayat bir cidaldir" diye ahmakane hükmetmişsin.” "Acaba o düstur-u teavünün cilvesinden olan zerrat-ı taamiyenin, kemal-i şevk ile beden hüceyrelerinin gıdalandırılması için koşmaları nasıl cidaldir? " (Lem’alar) Biliyorum ağır ifadeler ama lütfen dikkatli okuyalım.

Ya da şöyle açıklamaya çalışalım. Hayatı bir tür çarpışma ve savaş olarak görenlerin en büyük dayanağı ‘hayvanlar alemindeki savaş’tır. Bediüzzaman 30. Lema’da bu konuya harikulade yaklaşım getirir. Merak eden oradan okur, ancak Afrika’nın genelde hayvan belgeselleriyle Batı dünyasında yer ettiğini de hatırlatalım.

Daha İyi Bir Dünya’da çözülmüş aile kurumu, dibe vurmaya mahkum eğitim sistemi ile, kendi haline bakmadan başkasına akıl vermeye kalkışan Batının taşlaması bir nevi. Elbette her şey bu kadar keskin değil filmde. Özellikle de sonunda. Filmi bize (ve dolayısıyla tüm batı âlemine) sempatik gösteren en önemli unsur ise, finalindeki insani yaklaşımı olsa gerek.

Son bir not, bu filmi daha iyi anlayabilmek adına 2008 Hollanda yapımı Wit Licht - Vahşetin Çocukları’nı illa ki izleyin, derim.