8 Ekim 2010 Cuma

Bu toprağın suretleri ekrana geliyor

Yeni belgesel 'Meşhurlarımız- Nâvderâne Me' ilk bölümüyle 7 Ekim 2010 tarihinde TRT 6'da yayına girdi. Programın tekrarı 9 Ekim Cumartesi akşamı saat 19:10'da olacak. İlk bölümde 19. Yüzyıl'ın büyük beyin yapıcısı ve dönemin 'Bediüzzaman'ı Mevlana Halid-i Bagdadi anlatılıyor.

Portakalı soydum, katliama doydum!




Beni yakından takip eden okurlarım bilirler. Epey zamandır Antalya Altın Portakal Film Festivali ile gönül ilişkimi bitirmiş durumdayım. Kişisel bir kopuş değil bu üstelik. Festival yönetiminin bazı medya organlarına öz, bazılarına üvey evlat muamelesi yaptığı gün bitirdim bu hastalıklı ilişkiyi. Ki belediye Ak Partiliydi o dönem. Bir dolu ‘Demir perde’ ülkesine has tuhaf yetkilinin organize ettiği ‘Ahbap/yaren’ şenliğine dönüştürülmüştü.

Hala da öyle ne yazık ki…

İstanbul’dan şöyle görünür Antalya Festivali… Bir grup şanslı sinemacı (ya da yakınları) doluştukları uçakla Antalya’ya inerler. Dönemin popüler oyuncuları/isimleri geçit yaparak halkı selamlar ve ondan sonrası tatildir.
Lobide takılmaca, havuza dalmaca, barda kafa çekmece filan. Fena da değildir hani… Yeşilçam emekçileri hiç olmazsa belediye ve sponsor kesesinden adam gibi tatil yaparlar bir hafta. Medya ve elit kesimi hiç söylemiyorum zaten. Birbirimize bakacak yüzümüz kalsın en azından…

Yıllarca takip ettim Antalya Film Festivali’ni… Neredeyse bütün partilerin idaresindeyken gitmişimdir ayrı ayrı… Bilirim festivale katılımı. İçeride yerli sinemanın sorunlarına dair tartışmalar boş salona yapılırken, aynı esnada barda kafa çekip, garson kız kesen büyük sinemacıları da bilirim.
Zaten üç beş izleyicinin izlediği açık hava sinemasında, yağmur yağarken kala kala rahmetli Bülent Oran ile ikimizin kaldığını hatırlatırım. Sonra salon işletmecisinin gelip, ikimizi de nazikçe kovmasını mesela.

Garip bir şey. Festivalde yönetimler değişse de değişen bir şey olmuyor nedense. Zihniyet aynı, mantık aynı, uygulamalar aynı neredeyse. Görünürde sinema ile ilgili bir organizasyon gibi duruyor bu yakışıklı festival. Ama içi bambaşka bir ‘geç dönem tatili piyangosu’ durumu.

Her neyse. Derdim bu değil zaten. Nicedir yazmam bu festivali. Ciddiye de almam. Ancak bu sene CHP’li belediye çok ilginç bir şey yaptı…

Emir Kusturica’yı bilirsiniz. Her yerde Boşnak olduğunu söyleyen yönetmen (ki neredeyse 20 yıl önce Bogomillik çerçevesinde, Kusturica’nın Boşnak ya da Müslüman olmadığını yazmıştım) bütün dünyanın lanetlediği Sırp Katliamlarını küçümseyerek, ‘Ne olmuş abartmayalım yani’ türünden zırvalar dile getirmişti. Kadınları tecavüze uğrayıp, çocukları dilim dilim doğranırken. Erkekleri kamplarda çürütülüp, toplu olarak katledilirken, ‘cıstak cıstak’lar içinde ‘Yeraltı’ filmini yaptığında kan beynime sıçramıştı ilk kez. Bir yönetmen böyle olamazdı, bir sanatçı bu kadar ruhsuz ve vurdumduymaz olamazdı asla!

2005 yılında ise Karadağ'da vaftiz olup Sırp-Ortodoks'luğa geçti. Nemanja adını aldı. Boşnak kökenine bu ihaneti, Boşnak'ların 250 yıl önce can korkusuyla İslamiyet'e geçtiği ve zaten bütün Boşnak'ların eskiden Sırp ve Ortodoks olduğu şeklinde savundu.

Ki olabilir, kendini ne hissediyorsa odur insan…

İşte CHP’li Antalya Belediyesi ‘bira’ şenliğinden sonra bu yönetmeni juri üyesi olarak ülkemize davet etti…

Bira festivali yapıp, lingo lingo şişeler havasında şenlikler ile vur patlasın çal oynasın yapmayı da, bir nebze eleştirebilirsiniz. Ancak nihayetinde ‘hayat tarzı’dır deyip saygı duymak zorundasınız.

Ve fakat…

Mesele insanlık suçu ise… Mesele katliama hoşgörü ise.. Hele ki mesele Bosna gibi Türklerin aşırı hassas olduğu bir konu ise, Nemanja Kusturica’yı (Emir) ismiyle çağıramazsınız. Çağırıyorsanız, bu ülkenin hassasiyetleriyle derdiniz var demektir. İnsanlık ile sorununuz var demektir. Hele hele oturup ‘Çağırdık çünkü sanat her şeyden üstündür’ şeklinde saçmalıklar yayınlarsanız, alerjinizi tüyle makyajlamaya kalkmış olursunuz.

Bütün dünya Sırpları kınarken, Sırp savaş suçluları mahkemede yargılanırken, Boşnak kadınların, yetimlerin göz yaşı hala toplu katliamların yapıldığı toprakları nemlendirirken…

Kimse kusura bakmasın, derisi bu kadar kalın, alerjisi bu kadar kocaman, göz dönmüşlüğü bu kadar olamaz. Olmamalı…

Yeri gelmişken Bal filminin yönetmeni Semih Kaplanoğlu başta olmak üzere, tüm hassas sanatçıları tebrik ettiğimi söylemeliyim. Gözümde bir kez daha büyüdü Bal filmi ekibi. Nemanja Kusturica’nın jüri üyesi olduğu bir yarışmada alınacak ödülden ancak utanç duyulur bence.

Hazır CHP Kızılcahamam’da kampa girmişken ‘bu konuyu da bir görüşsünler’ derim. Milletin hislerinin aksine, duygularının inadına, rencide edici faaliyetler hala CHP’nin kurumsal icraatları ise tebrik ederiz elbette.

Bira Festivali biraz erkene denk geldi. Altın portakal’dan sonra olsaydı, kadehleri hep beraber Sırpların şahsında tüm faşizm için kaldırırdık! Son söz olarak bir nazire yapalım şaire:

Ey sanat, habis ruhları faşiste dönüştüren!

Aynalar zindan!


-Daha ne kadar ıskalayacağız hayatı Olric?
-Oklarımız bitene kadar Efendim!
(Tutunamayanlar'dan)

Sivil sivil sivil!


Hani Kenan Paşa demişti ya, ‘Dengeli olsun diye bir sağdan asıyorduk, bir soldan’ diye. Sanki gizli bir el, cinayetleri bu denge üzerinden yürütüyordu. Sabah solcu vurulursa, akşama mutlaka bir sağcı katlediliyordu. Gece yarısı duvara yazı yazarken kurşunlanan gencecik solcu çocuğun intikamı sabah başka bir gencin kanı ile yıkanıyordu…

Ve biz, yaşı henüz tutmaya yeni yeni başlayanlar, aklı bu tür işlere yeni basanlar korku ve merakla izliyorduk tüm bu olup biteni. Hele 79 kışı… Doğuda kışın sabah hiç olmaz sanki sert kışlarda. Öğlene doğru açılır gibi olur. Havada geniş yakan taşkömürü kokusu ve kurumu, sabahın altısında yola düşerdi sabah öğrencileri. Öğlencilerin geri dönüş saatleri fena. Hava 4’te kararır neredeyse. Saat 6’da zifiri karanlık ve derinlerden gelen polis sirenleri, silah sesleri, köpek havlamaları…

Servis geleneği filan yok o zamanlar. Pardon… Var, var ama bizim gibiler için değil.

Sınıfta bir Mustafa var. Tankçı bir binbaşının oğlu. Samimiyiz samimi olmasına. O da bizim gibi insan işte. Bizim şivemiz ona komik, onun konuşması bize puding gibi geliyor. Her akşam okul çıkışı, bir iki-üç arkadaş sokularak birbirimize, aceleci adımlarla eve doğru yol alırken, okulun kapısına büyük haki renk askeri otobüsler yanaşıyor. Asker çocuklarını alıp, lojmanlara götürüyor…
Şimdi konuşuluyor la, askerlik, süre, lojman hizmeti filan…

Hatırladığım ilk askerlerden biri, soğuk bir kış gecesi, otobüsün içine avanak avanak bakarken, göz işaretiyle ‘atla’ diyen esmer onbaşı mesela.
Yoksa kolay değil askeri bir tesise girmek, askeri araca binmek. Hatırlayın daha ne kadar oldu Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’nun kazası esnasında üst rütbeli subayın gazeteciyi helikoptere almaması…

Kuyruklar olurdu mesela. Erkek çocuklar erkenden gidip kuyrukta yer tutarlardı aileleri adına. Et kuyrukla, gaz kuyrukla, tüp kuyrukla…

Mustafa kuyruk nedir bilmezdi mesela. Her sorduğumda ‘kantinden alıyoruz biz’ derdi. Kantin… Askeri kantin… Hastanenin dik yokuşundan inince, sağda Karakoyun deresi üzerinde kurulu garnizonun hemen kenarında. Et de var, süt de, peynir de… Hem de neredeyse toptan fiyatına… karaborsa işlemez kantine!
O kış akşamı Mustafa utanarak ayrıldı bizden ve askeri servis aracına bindi. Biz bakarken arkasından, onbaşı şoför ‘atlayın’ işareti yaptı. Tereddüt bile etmedik, atladık arkadaşla ve Mustafa’nın yanına iliştik. Mustafa çok mutlu olmuştu. Biz ise uzay gemisine binmiş AROG’lu yerliler! Bugün düşündüğümde ‘köhne’ bile sayılabilecek o otobüs, bize uzay üssü gibi gelmişti. Çok geçmedi mutluluğumuzun üzerinden. Arka beşli koltukta oturan silahlı jandarma çavuş gelip, herkesi teker teker inceledi. Yanımızdan tam savuşup gitmişti ki, hemen önümüzdeki kız ve oğlan aynı anda dönüp işaret parmaklarını bize uzattılar, Öyle böyle değil, basbayağı kızıl kıyamet kopartarak bağırıyorlardı:
Sivil, sivil sivil!!!

Çavuş döndü ve yanımıza geldi. Durumu anlayan onbaşı otobüsü durdurdu. Hiç konuşmadan yerimizden kalktık biz. Mustafa kahrolmuştu ama önümüzdeki subay çocukları çok mutluydu. Zemheri gibi bir soğuk yüzümüze çarpıyordu ama esas içimiz kıymık olmuştu. Nerede indiğimizi bile çözemedik uzun süre…

Buz gibi ayaz iliklerimize kadar geçmiş, dizlerimize kadar ıslanarak bir saatten fazla yürüyerek eve ulaşmıştık. İki genç öldürülmüştü o akşam Urfa’da. İki çocuk ise ağır yaralanmıştı askeri servisin içinde.

Şimdi ne zaman askerlikle ilgili tartışmalara denk gelsem, o iki subay çocuğunun çığlıkları kulağımda:

Sivil, sivil, sivil!!!