31 Mayıs 2012 Perşembe

Urfa'ya gel! V2

Urfa'ya gel!



Şeytanın Yüzü: Gotik bir distopya


Distopik eserler, aslında en tutucu eserlerdir. Yazılı metinler geçmişi yüceltirken, insanlığın kabahatleri dolayısıyla üç vakte kadar cezalandırılacağını, yazarının kalibrasyonuna göre betimlerler. Filmler de öyle... İçerdikleri mebzul miktarda geleceğe dönük projeksiyon, aşırı miktarda karamsarlık ve kasvet içerir.

Gotik yazar Matthew Gregory Lewis’in 1796 tarihli romanının yeni uyarlaması Şeytanın Yüzü, bu anlattığımız kaideye birebir uyuyor. Mistik öğeler içeren Şeytanın Yüzü, aslında dini değil fanatizmi ele alıp sorgularken, son derece tutucu bir ahlaki noktada duruyor.



Başrolündeki Fransız aktör Vincent Cassel, inancı sorgulanan dindar, çalışkan ve saygıdeğer rahip Ambrosio rolünde. Saygıdeğerliğini dürüstlüğünden alan Ambrosio, halk tarafından korkuyla karışık bir saygınlığa sahip. Ancak onun da kendi iç dünyasında sorunları var. kabusları ve baş ağrıları asla peşini bırakmıyor. Nefsinden emin olduğu anda ise, zayıf düşüp şeytana yeniliyor.

Aslında film 'kilisenin kasvet ve fanatizmi'ne eleştirel bakanlar için adeta şifa olacak düzeyde. Bu anlamda bakıldığında son derece bayat ve yüzlerce kez işlenmiş bir konuya sahip. Fakat gelin görün ki, netice pek olumlu değil. Bu perdeler nice yoldan çıkan rahipler, şeytanın galibiyetiyle sonuçlanan imtihanlar gördü bilen biliyor.



Son olarak şunu söylemek isterim; bu tür filmleri eleştirel gözle izlemek bile insan ruhunu karartabiliyor. her ne kadar perdede yaşanan öykü bize uzak ve belki hoşumuza gitmesi gereken parametreler içerse de, merkezinde inanca 'yamuk' bir açıyla bakan vizör olunca, insanı rahatsız ediyor. 

Kan ve Aşk: Kusturica'ya sevgilerle!


20. Yüzyılın sonlarında üç yıl boyunca tarihin en insanlık dışı soykırımlarından biri yaşandı Bosna'da. kendine medeniyetin beşiği diyen ülkelerin hemen burnunun dibinde üç yıl boyunca işlenmeyen insan suçu kalmadı. Bosna savaşının bilançosu çağdaş Avrupa'nın ayıp karnesidir aslında. 200 binden fazla ölü, bir o kadar yaralı, milyonlarca mülteci. Her iki aileden biri evini terk etmek zorunda kaldı bu insafsız soykırım sürecinde.

Her türlü insanlık suçu son derece normal bir davranışmış gibi sergilendi. Kayıp, o dönem için yukarıdaki gibiydi ama Bosna'da açılan yaralar belki onlarca yıl kapanmayacak derinlikteydi. 50 binden fazla kadın tecavüze uğradı mesela. eşine bir tokat atanı kınayan Avrupalı, hemen yanındaki bu vahşeti görmedi, görmek istemedi, yıllar boyu kılını kıpırdatmadı.

(karşılaştırmak doğru değil biliyorum ama) Bir kaç bin kişinin öldüğü terör saldırısından onlarca film üreten batı sineması, bu insanlık dramını görmeyerek, savaş suçuna bir de sanat suçunu ekledi. Zira, böylesi bir vahşeti görmeyen, ilgilenmeyen sanatın ahlakından, vicdanından bahsetmek mümkün değildir.



Daha fenası da var tabi, bizzat Boşnak sanatçıların boş vermişliği, vurdumduymazlığı. Emir Kusturica'ya olan kızgınlığımız da bu yüzden elbette. Kendi milletiniz, dindaşınız planlı şekilde öldürülür, kırıma uğratılırken, 'lay lay lom' filmler yapıp, kendinize sanatçı demek, en hafif ifadeyle, vicdansızlık olsa gerek!

Angelina Jolie'yi oyuncu olarak çok beğenenlerden biri değilim. Oynadığı popüler filmlerin sanata bir katkısından bahsetmek pek mümkün değil. Olsa olsa 'çerez'lik bir katkısı oluyor Jolie'nin sanata. Ancak ister samimi bulalım, ister bulmayalım sosyal sorumluluk alanındaki Angeline Jolie bambaşka bir kimlik ve hassasiyetle çıkıyor karşımıza. Mazlum ve mağdur ülkelerin yardımına koşuyor, nerede acı varsa elini uzatmaya çalışıyor, hiç bir şey yapamasa dünya kamuoyunun ilgisini o yöne çeviriyor.

İş bu nedenlerle, Jolie'nin Bosna ile ilgili bir film çekeceğini duyduğumda açıkçası çok önemsemedim. Önemsemedim zira, ortaya çıkacak filmin savaşın ve orada yaşananların gerçek ruhunu anlatabileceğine dair ciddi şüphelerim vardı. Nihayet senaryosunu da kendisinin yazdığı "In the land of blood and honey" isimli filmini çekip gösterime koydu güzel oyuncu.



Önce filmin orijinal ismine ve ülkemizdeki gösterime adına dair bir kaç şey vurgulamak isterim. Ecnebilerin "The land of milk and honey" diye bir tabirleri vardır, bizim 'yağlı ballı' deyimine karşılık gelir biraz. Hani 'bereketli, yaşanabilir yer' manasında kullanılır ve genelde Afrika ülkelerini tanımlarken tercih edilir bu deyim. Jolie, zannedersem bu mantıktan yola çıkıp, biraz da 'Balkan' ismine vurgu yapmak üzere bölgeyi hecelere ayırmak istemiş: "Bal-Kan"... Esasen belli bir esprisi ve mantığı da var bu açıyla bakınca. Ancak bizim dağıtım firmalarımız nedense işin içine aşk sokmadan duramadıkları için filmin Türkçe ismini "Kan ve Aşk" koymuşlar. Açıkçası bu filmde aşk sadece afişte var. Dağıtıcı firmanın Türki izleyicisine romantik bir hediyesi olmuş.

Filmin kısaca öyküsü: 1990'ların başındayız. Rusya'nın çöküşüyle ipi kopan komünist ülkeler, tespih tanesi gibi dağılmaya başlamıştır. ne ki bazı yerlerde bu dağılma oldukça kanlı olarak yaşanmaktadır. bunun en kanlı ve insafsızı ise Yugoslavya'da yaşanmaktadır. Kanlı bir etnik çatışmanın ayrı taraflarında olan iki Bosnalı Danijel ve Ajla... Sırp milisi Danijel ve Müslüman bir ressam olan Ajla çatışmalar başlamadan önce beraberlerdir. Ancak şiddet dalgasının ülkeyi yutarak yok etmesiyle ilişkileri değişir. Aylar sonra Danijel babası Nebojsa Vukojevich’in kumandasındaki Sırp milis güçlerinde bir subaydır. Danijel ve Ajla’nın yolları, Danijel’in komutasındaki milislerin Ajla, kız kardeşi Lejla ve Lejla’nın bebeğinin birlikte yaşadıkları daireyi basıp onları esir aldıklarında tekrar kesişir. Çatışmalar hayatlarını ele geçirirken, ilişkileri bambaşka bir yön alır, birbirlerine karşı niyetleri ve bağlılıkları belirsizleşir ve sadakatleri sorgulanmaya başlar.



Savaş filmleri tehlikelidir; insanî şakülü kaydırdığınız an pornografiye varan bir fecaatin ortaya çıkması an meselesidir. Üstelik Bediüzzaman'ın 11. Şua'da dediği gibi, 'Zalime kalben taraf olmak, zulme ortak olmak demek' anlamına geldiği için sanat yapayım derken derin bir vicdanî yara açma tehlikeniz de vardır.

Açıkçası 'Kan ve Aşk' bu tuzağa düşmüyor pek. Ama, bir savaş filminden beklenen derinliğe de sahip olamıyor maalesef. Angelina Jolie, derinlerden mercan toplama sıkıntısına katlanmak yerine, yüzeye vuranlarla yetiniyor. Böyle olunca da elde avuçta sığ sulardan toplanmış buruk tatlar kalıyor.



Bu haliyle bile, yine de Kusturica gibilerinin buraya yönelik ürettiği filmlerin yanında başyapıt sayılır elbette.  Derinliği yok filmin. Jolie, ruhun değil resmin peşinde koşuyor, dünyevi zevk ve hazların, seküler kabahatlerin altında çok daha derinlerde bambaşka hakikatler olduğunu ya bilmiyor ya da filme çekebilecek kadar önemsemiyor ne yazık ki!

Gelin görün ki, soykırıma dikkat çekmek gibi bir özellik bile yeterli filmi değerli kılmaya. Yani, mesele Sırplar'ın organize olarak filmi kötüleyip IMDB'de 1 puan verebilecek kadar rahatsız ediyorsa, önemlidir. 

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Anne Ben Geldim / 2


Anne Ben Geldim belgeseli ikinci bölümüyle
24 Mayıs Perşembe
TRTHaber'de


Sonunu düşünen diktatör olamaz!


İlk gençliğimin en matrak kahramanlarından biriydi Mustafa Kamil Zorti. Hayali bir kahramandı, bir generaldi, diktatörce hisler besliyordu içinde. Sonradan kitabı da çıktı: Netekim isimli. Kenan Evren’in mizah formundaki karşılığı olduğunu herkes biliyordu ama nedense devam etmedi o karakter, halbuki şahane bir film karakteriydi. Mesela ABD Büyükelçisi’ne şöyle bir nasihatte bulunduğunu hatırlıyorum: “Madem doktor Kimbıl’ı yakalayamadınız, vatandaşlıktan çıkarmak da mı aklınıza gelmedi?”

Sacha Baron Cohen’in son ve beklenen filmi The Dictator-Diktatör’ü izlerken Şarlo’dan önce aklıma hayali büyüğümüz Kamil Zorti geldi nedense.
Senaryosunu kendisiyle birlikte Alec Berg, David Mandel ve Jeff Schaffer yazmış. Yönetmen koltuğunda ise ise Larry Charles var.

Cohen başrolü Ben Kingsley ve Anna Faris ile paylaşmış. Film Wadiya isimli hayali bir ülkeyi yöneten diktatör General Alaaddin, ülkesine demokrasi gelmemesi için vermiş olduğu mücadeleyi anlatıyor. Tipik bir diktatör işte; şımarık bir çocukluk, küstah bir gençlik ve zalim bir erişkinlik dönemi. Ve elbette ülkesini baskıyla yönetirken bir yancısı var; Tamir (Ben Kingsley). Tamir de az değil, ardından türlü dolaplar çeviriyor.


Fakat esas fırtına diktatörümüzün ülkesinde yeni yönetim sistemini kabul etmesi için Amerika’ya çağrılmasıyla kopuyor. Kimse onu hoşgörüyle karşılamıyor, en resmi toplantılarda bile ‘çakan çakana’ bir durum söz konusu oluyor. Sonrasında ise, işin içine bir miktar macera ve aşk giriyor. Diktatör kaçırılıyor, aşık oluyor, yerine dublörü konulmak isteniyor vs…

Kötü insanların elinden kaçan kahramanımız yardımcısı ve baş haini, fenalıklar yapmadan önce engelleyebilmek için türlü maceralara dalıp çıkıyor. Bu esnada hayatının (kim bilir kaçıncı) kadınıyla tanışıyor. Tabii her büyük aşk gibi nefretle başlıyor bu sevda! (Fena halde Zohan’a Bulaşma) Ve nihayetinde kötünün de daha kötüsünü bize gösterirken, diktatöre bir parça rıza göstermek gibi bir alt mesaj da vermiyor değil. Ama en ballı lokmayı finale saklıyor ve (hanginiz benden masum ki’ manzarası oluşturuyor Diktatör filmi.

Bu tür filmlere, alt mesaj olarak belli bir mesafe koymak her zaman iyidir ve genelde de öyle yaparım şahsen. Zira Batı dünyasının kadim anlayışıdır, bir fenalığı yererken, kendi fenalıklarını şahane bir şekilde örtüp, meşrulaştırmayı denerler.



Diktatör bu durumdan bir parça kendini dışarı çekebilmiş. Malum Ortadoğu, doğu iktidar manzarasına bodosloma dalarken, batı sistemine, demokrasi algısına da sağlam vuruşlar yapmış.

Sacha Baron Cohen, tuhaf bir komedyen. Sadece eleştirdiği değil, övdüğü insanların bile canını sıkmayı başarır ve bazen çok kaba saba hiciv anlayışı ile can yakarak yapar bu işi. Şahsen Cohen’in tarzındaki beni en rahatsız eden şey, eleştiride tıkandığı an cinselliğe başvurması ve durum komedisi ile zevahiri kurtarmayı denemesidir. Öyle ya da böyle, çok provokatif bir üslubunun olduğu kesin. Ancak gittikçe bozuk ağızlı Woody Allen’e dönüştüğü gerçeğini de göz ardı edemeyiz.

Adam sandler, Ben Stiller tarzına saplanıp kaldığı bölümler az değil.
Recep İvedik’e Kaddafi makyajı yapsalar, sanırım böyle bir film ortaya çıkarırdı Türk yapımcılar.

Cohen, aslında güzel bir damar keşfetmişti ve bunu nev-i şahsına münhasır tarzıyla birleştirince merakla beklenen şeyler üretiyordu. Gelin görün ki, Diktatör bir yönüyle bu beklentileri karşılar gibi dururken, başka yönüyle ciddi yetersizlikler barındırıyor.

Charlie Chaplin’in baş yapıtı The Great Dictator-Büyük Diktatör’ü model olarak almış. Şüphesiz Büyük Diktatör büyük bir film ama artık devir değişti Çelik bile değişti. Dünyada yönetimler, sistemler, yaşam algısı ve tarzları değişti. Format olarak belli bir kalıba oturtmayı denese de, Chaplin, bugün yaşasa eminim bambaşka bir diktatör portresi ve hikayesi çıkarırdı. Bir kere artık klasik medya mecralarının oluşturduğu algı ve gerçek yok sadece. 



İnternet denilen nevzuhur iletişim mecrası ile her gerçeğin içinde başka ve daha yalın bir gerçek olduğunu görebiliyoruz. Dolayısıyla, kaba genellemeler ve klişe yaklaşımlar ile hiciv yapmak, hele hele politik hiciv yapmak yeterli olmaz, olmuyor.

Eminim çoğumuzun Facebook ya da Twitter hesabımız vardır, bu tür filmlerdeki esprilerin çok daha sertleri ve dik alaları sosyal medyada çoktan yapıldı, tüketildi. Eğer bir film yapacaksanız, üstelik taşlama içerecekse bunu aşmak durumundasınız. Aşmazsanız ne olur? Başyapıt ya da klasik filme imza atmış olmazsınız, güzel bir seyirlik eğlence çıkarırsınız ortaya. Diktatör de sanırım bu noktada duruyor.

Bir kere böylesi bir filmde klişe diktatörlere vurmanız, onları yerden yere çarpmanız güzel ve kaçınılmaz. İyi de oluyor. Ama aynı yaklaşımı demokrasiyi bir din gibi algılatıp, her türlü melaneti ve zulmü reva ören ‘modern diktatörler’e göstermemeniz eksiklik mi, bilinçli bir kaçış mıdır? Kaddafi ‘tu kaka’dır da, Bush ya da Sarkozy ak kaşık mıdır?

Çok ritimli bir film, Diktatör. Hitler'in enteresan bir sözü var; diyor ki "Diktatör giden bisiklete benzer, durursa devrilir." Cohen'in filmi de buna nazire yaparcasına adeta hiç ritmini yitirmeden finale kadar gidiyor.

S. Baron Cohen, Hollywood’un Yahudi yapımcılarının her yıl birkaç tane (Sandler ve Stiller türü starlarına oynattığı) yaptığı filmlere oldukça yaklaşan Diktatör, neyse ki zaman zaman bu felaketten kendini kurtarmayı başarıyor. 

Açıkçası Hollywood bütçesiyle yapılan ve tipik bir Amerikan filmi görünümündeki bir yapımdan beklenmeyen vuruşları da var.

Her şeyi bir yana bırakın, Diktatör sadece ve sadece dünyanın kerli ferli efendilerinin bir araya geldiği Birleşmiş Milletler toplantısındaki sahneleri için bile izlenmeye değer. Bilinen bir gerçeğe mizahın kıvrımlı hançerini acımadan saplıyor Cohen. Bence iyi de ediyor. Klişe ifadeyle, her ne kadar bir Borat olamayan Diktatör, Politik Mizah’tan hazzedenlerin kaçırmaması gereken bir film.

Son ve kişisel bir cümle, Diktatör’ü izledikten sonra arşivimden Kubrick’in muazzam filmi “Dr Strangelove Or How I Learned To Stop Worrying And Love The Bomb- Dr. Garipaşk ya da Endişelenmeyi Boşverip Bombayı Sevmeyi Nasıl Öğrendim’i tekrar izledim ve şöyle fısıldarken buldum kendimi: Nerede Peter Sellers, nerede Sacha Cohen!


14 Mayıs 2012 Pazartesi

Senin baban kısırdı yavrum!




(Çok mühim uyarı: Bu yazı tahmin edemeyeceğiniz kadar ayrıntılı alıntı içermektedir. Filmi izledikten sonra okumanız sizin yararınızadır.)


Raşit Çelikezer’i Çocuklar Duymasın döneminden beri tanırım. Kısa bir süre bir proje üzerinde beraber çalışma imkanı olunca, onun derinlikli yönünü keşfetme fırsatım da oldu. Raşit, sıradan bir TV yönetmeninden çok fazlasıydı. Hem alaylı, hem mektepliydi bir kere. Dahası elim kalem tutuyordu ve hiç de fena olmayan şeyler yazıyordu. Sonradan onun yazdığı bir tiyatro oyununu izleyip böylesi bir yeteneğin haftalık sitcom sınırları içinde kaybolmasına epey üzülmüştüm.

Sonra Gökten Üç Elma Düştü geldi. Benim açımdan çok tatmin edici sonuç olmasa da Çelikezer sineması için hiç de fena olmayan bir başlangıçtı. Film, stilize diyalogları ile inandırıcılık yönünü zedelese ve yan öykülerin fazlasıyla sarkmasından dolayı ana hikayeyi eksiltse de iyi bir ilk filmdi.
İkinci filmi Can’ın yankısı önce uzaklardan geldi kulağımıza. Bağımsız film alanında dünyanın sayılı festivallerinden olan Sundance’ta Jüri Özel Ödülü alması heyecanlandırdı açıkçası.

Ve nihayet vizyona girdi film.

Hikayesiyle başlayalım:

Ayşe ile Cemal Anadolu'nun bir köşesinden birbirlerini severek kaçmış çifttir. Büyük şehirde her ikisi de çalışmakta, belki az para kazanmakta ama mutluluğun tadına varmaktadırlar. Tek hedefleri vardır; çocuk sahibi olmak. epey uğraştıktan sonra bir türlü bunu başaramayınca, doktora başvururlar. Doktor acı gerçeği söyler; Ayşe'de sorun yoktur, sorun Cemal'dedir. Teknik ayrıntı dışında meselenin ne olduğunu tam olarak anlayamayız ama gerçek şudur ki, Cemal'in çocuğu olması mümkün değildir.

Bu andan itibaren ailenin mutluluğunda çatırdamalar başlar. Evlatsızlık bir ağırlık gibi günden güne çöker bu ilişkinin üzerine. Cemal, bunu bir gurur meselesi yapar, artık her şey batmaktadır onlara. Ve kendilerince çözüm yolu bulurlar: evlat edinmek. Ayşe bu çözüme gönülsüzce razı olur. ne ki bunu da illegal yolla yaparlar. Ayşe bir kaç ay hamile rolü yapar ve bir süre sonra çocuğu alıp eve getirirler.

Hayat onlara bekledikleri mutluluğu yine vermez, çocuk , genç çifti birbirine yakınlaştıracağına aradaki uçurumu daha da derinleştirir. Bu can sıkıcı gelişme Ayşe'yi tamamen evlat fikrinden uzaklaştırır. Öyle ki gittikçe tiksinme boyutuna varan bir noktaya ulaşır. Can ismini verdikleri çocuklarının bakımını bir süre Cemal üstlenir. Lakin huzursuzluk ve mutsuzluk o kadar boğar ki Cemal'i, çareyi kayıplara karışmakta bulur. Ayşe koca şehirde kendinden olmayan ve istemediği bir oğlanla yapayalnız kalmıştır.



Umudunu yitirmeden hayata tutunmaya devam eder, vakta ki Cemal'den haber alır. Cemal kendine başka bir hayat kurmuş, zengin bir aileye iç güvey olarak gitmiştir. Lakin 'kısırlık' Cemal'in buradaki mutluluğunu da ufaktan gölgelemeye başlar.

Ben öykülemeyi düz yaptım ama film öyle değil. Raşit Çelikezer iyi bir sinemacı olduğunu algı değeri epey yüksek bir paralel anlatımla yapıyor. Filmin en önemli artısı belki de bu. İlk yarım saat boyunca öylesi  zamanda sıçrayışlar yapılıyor ve bu ustaca yapılıyor ki, hayran olmamak elde değil.

Lakin seyirci film dilini anladıktan ve anlatımdaki gizem çözüldükten sonra Can bambaşka bir yöne doğru kırıyor rotayı.

O ana kadar modern bir masal olmaya aday film, bir anda en ağdalı Yeşilçam melodramlarına taş çıkarırcasına bir kimliğe bürünüyor. Türk sinemasının en klişe trük ve gelişmelerini kullanmaktan çekinmiyor.

Senaryo bir yerden sonra o kadar delik deşik oluyor ki, film adeta kevgire dönüyor. Yönetmen, belki de bundan dolayı artık inandırıcılık, mantık gibi meseleleri dert etmiyor ve 'yerseniz'e getiriyor işi.

Açıkçası o kadar güzel başlayan bir senaryo nasıl o kadar kötü bitiyor inanmak güç.

Raşit Çelikezer gibi dramanın ruhuna hakim bir kalem üstadının nasıl böylesi bir kötü evrilmeye razı olduğunu anlamak da çok zor.

Sıkıntı sadece senaryoda değil ne yazık ki...

Hayatın gerçekliğine de uymayan pek çok yönü var hikayenin. Bir kere Cemal'in hayat seyri mantıktan uzak olması bir yana, oldukça zorlayıcı ve hayatın matematiğine aykırı. Yaş, sınıf atlama tutarsızlıklarını bir kenara bırakıyorum daha.



Halbuki çok basit bir takdim/tehir ile bu sıkıntılı durum çözülebilirmiş. Cemal'in ikinci hayatını öne, ilk hayatını sona alsa yönetmen hikaye çok daha mantıklı bir platforma oturabilirmiş.

Bütün bunlar bir tarafa bence Can'ın en büyük sıkıntısı mantığında. Raşit Çelikezer 'kısır olmak' ile 'İktidarsız olmak' gibi iki bambaşka meseleyi aynı olarak algılıyor ve algılatıyor. Tamam, belki toplumun bir kesiminde böyle bir alı olabilir ama bizzat çiftlerin gerçeğin böyle olmadığını bilmesi gerekmez mi? Kaldı ki, kısırlığın erkek olmamak gibi algılanma klişesi -sorarım size- Yeşilçam kaç yüz kere işlenmiştir?

Üvey baba, para çalınması, karının züppe arkadaşlar ile eğlenmesi, sert kayınpeder, müşfik yaşlı amca klişeleri bırakınız izleyiciyi etkilemeyi filmden adeta uzaklaştırıyor.

Çocuk karakteri de sorunlu kanaatimce. Çocuk gibi sempatik bir objenin izleyici ile direkt temas kurması bir türlü sağlanamıyor. Bunda aynı park sahnelerinin sayısız tekrarı, çocuk ile ilgili neredeyse hiç bir hikaye olmaması ve suskunluğu çekim yerine itme argümanı olarak kullanması etkendir sanırım.

Üstelik koskocaman bir 'Bu çocuğu niye parka bırakır ki?' sorusu ortalık yerde dururken, madem bırakılacak evin hemen önündeki parka değil de rıhtımdaki parka bırakılma nedeni havada kalırken park ve müşfik emekli adam figürü de hiç bir katkı sağlamıyor filme.



Hele ki finale doğru.

Ayşe'yi reddeden komşular onu neden boykot ediyorlar mesela? Var mı bir mantığı? Diyelim ki ondan, gerçeği kendilerinden gizledi diye nefret ettiler, peki bu işin esas müsebbibi Cemal'i niye sahipleniyorlar ki?

Serdar Orçin'in oyunculuğunu şahsen çok takdir ederim. Lakin bu kadar abartılı oyun inandırıcılığı epey zedelemiş. Ayşe'yi oynayan Selen Uçer oldukça iyi. Yan karakterlerin neredeyse tamamı karton.

Son tahlilde Can, belki bir TV dizisi olarak çekilse izleyicinin ilgisini görebilir ama bir sinema filmi olarak ne yazık ki 'olmamış' bir çalışma. Sundance'tan ödül alması ise bambaşka bir muamma.

Farkındayım bu yazdıklarım biraz sert gelmiş olabilir ama göreceksiniz Raşit Çelikezer bundan sonraki filmlerle ne demek istediğimi daha iyi anlatacak bizlere.



Miras

Pht: Jose Luiz Garcez


Seccaden kadar yumuşaktır yüreğin.
Saçlarım ellerine hasret anne.
Bırak bende kalsın ellerin.
Kan ter içinde,
Geceler boyu rüyalar hep sana açılır.
Gözlerin var, pencerelere takılı.
Alnımdaki ateşi bir tek ellerin alır.
Ölsek bizden geriye
Anne hasreti kalır.

Bir zenci gülerse dünya aydınlanır!


Öyle demişti bana Afrika kökenli bir dostum. Dünyanın en çok acı çeken ırklarından  birinin ferdi olarak haddinden fazla neşeli biriydi. Ve güldüğü zaman bembeyaz dişlerinden yansıyan ışık dolduruyordu odayı. Şüphesiz bir teşbih vardı bunda ve bolca gönderme. Yaşadıkları tüm acılara rağmen gülmeyi hala unutmamalarının büyük bir nimet olduğunu söylüyor ve dünyanın mağdur ve mazlum milletleri gülerse, yani mutlu olursa dünya da mutlu olur, gibi bir mantıktan yola çıkarak söylüyordu bunu.

Meseleyi sadece renge hapsetmemek adına başka bir örnekle genişleteyim: Rahmetli babam 10 yıldan fazla bir süre felçli ve yatağa bağımlı olarak sürdürdü hayatını. Elbette bu uzun yıllar boyunca en büyük çileyi annem çekti. Her ikisi için de nasıl bir sıkıntılı durum olduğunu anlatmam mümkün değil. Hani derler ya ‘çeken bilir’ diye, sanırım bu satırları en iyi yaşayanlar bilecektir. 15 yıla yakın bir süre baba evimde mutlu anların zamanı babamın değil annemin mutlu olduğu zamanlardı. O yaşlı kadın çelik gibi sinirlere ve akıl almaz bir sabra sahip olmasına rağmen çoğu vakit başka odaya geçip gizli gizli ağlardı. Ne zaman ki (Artık kendi kendini nasıl terapi ediyorduysa) mutlulukla tebessüm ederdi, evde bir bayram havası yaşanırdı, her yer ışıl ışıl olurdu. Ve babam son döneminde sıklıkla ifade ederdi; ‘ben yatağa bağlı değil, karıma bağlı yaşıyorum!”


Fransız sinemacılar Olivier Nakache ve Eric Toledano bir belgesel izlerler, ismi ‘A la vie, A la mort’ olan (youtube’da parça parça bulabilirsiniz) bu belgeselde tekerlekli sandalyeye mahkum zengin bir beyaz ile ona hizmetkarlık eden bir siyah derili gencin gerçek öyküsü var. İkilinin aklına Intouchables, ülkemizde gösterime girdiği adıyla ‘Can Dostum’ projesi gelir ve çekerler. Ortaya çıkan film harikadır. Kısa sürede başta Fransa olmak üzere Avrupa’da bugüne kadar en çok izlenen Fransız filmi olma özelliğini yakalar Can Dostum. Dahası baş rol oyuncusu Omar Sy’a Ceasar ödülünü getirir.

Hikaye ise şu: Geçirdiği bir kazadan sonra boyundan aşağısı felç olan zengin aristokrat Philippe, cezaevinden henüz salınmış genç göçmen Driss’i bakıcısı olarak işe alır. Herkes Driss’in bu iş için uygun olmayacağını düşünürken, Philippe ona inanır ve bir şans vermek ister. Dünya dursa yan yana gelmeyecek olan bu iki karşıt dünya görüşünün çarpışmasının ve zamanla çılgın bir dostluğa dönüşmesinin komik, duygusal ve insanı derinden etkileyen hikâyeye dönüşür.


Film, yaşadığı kültür ortamının ayrıntılarına takılmadan insanı odağına aldığı için ilk başta pek hissiz gibi görünse de, açıkçası izlerken bende de bu hissi uyandırdı başta, bir süre sonra politik gerilimlerin, toplumsal çatışmaların biz çağdaş dünya insanlarının ürettiği gereksiz sıkıntılar olduğunu fark edip bambaşka sularda kulaç atıyor.

Önce iki zıt kutuplu karakterin yakınlaşmasını, ardından aradaki tüm uçurumları kapatmasını görüyoruz. Burjuvazi ve alt sınıfın zihnimizde asla yan yana geleceğine ihtimal vermediğimiz birçok konuda pek de güzel kader birliği ettiğine şahit oluyoruz. Bu anlamda Can Dostum başta Fransa olmak üzere, tüm Avrupa ülkelerine silik gibi görünen çok güçlü bir mesaj da veriyor. Sanırım bu nedenledir ki yabancı karşıtlarını çok rahatsız etti.

Bırakınız toplumsal arızaları, kişisel sakatlıklar, engeller ve eksiklikler bile insanların birbiriyle sağlıklı iletişim kurmasına engel olamayacağını da söylüyor. Ve esas olarak da bunu söylüyor Can Dostum.


Öyle ki bir süre sonra acımamız gereken kahramana bırakınız acımayı, neredeyse bulunduğu durumu unutuyoruz. Bu yönüyle ünlü Sol Ayağım filminden ayrılıp, başka bir yere oturuyor Can Dostum. Ve bence çok da iyi ediyor.

Filme iki türlü de yaklaşmak mümkün: Bazı duyguları sömürmeden, hayatın kendi gerçeklerini bir kabulleniş ile yaklaşmış ve değiştiremeyeceğimiz şeylere rıza gösterirsek daha mutlu olacağımızın altını çiziyor. Diğer yandan ise modern dünyanın hayatı çekinilir kılabilmek adına bir takım hissizliği hayatın standardı olarak kabul ettiği gerçeğini fısıldıyor. Her iki açıyla baktığımızda da fark etmeyen bir doğru var ama; yakaladığı damarı sömürmeden, suiistimal etmeden bitiyor film. Uzatmıyor, gereksiz yere sarkıtmıyor. Sonuçta bir Fransız filmi ve sıkılmıyorsunuz izlerken!

İçerdiği yoğun mizah ve baskılanmış dram ile tuhaf bir harman yakalıyor film. Bir yönüyle klasik Yeşilçam melodram tadı da veriyor garip bir şekilde.

Müzikleri için özel bir şey demezsek haksızlık olur. Öylesine etkileyici ve insanı kendinden geçiren bir müziğe sahip ki Can Dostum, bir süre sonra uzuvlar önemsizleşiyor zaten.

Filmin beğendiğim yönlerinden biri de, kahramanların gerçek olduklarını ve şu anki durumlarını sonunda aktarması. Başta söyleyerek sömürü kartını asla kullanmaması. Yüzümüzde sürekli tebessüm, aklımızın bir köşesinde ise düşünce baloncukları ile klişenin kralı olan ‘Güldürürken düşündüren’ filmlerde listenin başlarına doğru gelip oturuyor Can Dostum. 


4 Mayıs 2012 Cuma

Yaşatmaya ve öldürmeye dair


İnsanoğlu fıtratı gereği, işlediği kabahat ve günahların vebalini bir başkasına yıkmaya meyilli. Bu meyil zaman içerisinde öyle bir evrilme yaşıyor ki, bir süre sonra insanlar hiç bir suçluluk ve sorumluluk hissi duymadan yerleşik kabahat ve günahlar ile mutlu bir şekilde yaşamayı başarıyor. Trafik Canavarı böyle tahayyülî bir yaratık mesela. Bu ülkenin yollarında her gün onlarca insan (Trafik kazasından ölenlerin sayısı terörden ölenlerden kat be kat fazladır) bu heyulaya mal ediliyor ve ölmeye devam ediyoruz. Töre de böyle bir şey. 

Meselenin kaynağına inildiğinde, kavramsal açıdan hiç de olumsuz olmayan bu terim, ne yazık ki zaman içinde toplumun günah ve kabahatlerini üzerine yıktığı bir imajiner kötülüğe dönüşmüş durumda.

Töre Cinayeti diye bir kavram var mesela. Kimse oturup da, töre gibi kaynağı temiz bir kavram ile cinayetin nasıl yan yana getirilebildiğini sorgulamıyor. Bunun yerine her gün gazetelerde töreyle ilgili şiddet ve cinayet haberleri okumaya devam ediyoruz. Katil olan insanlar, yani biziz. Bizim vicdansızlığımız, cehaletimiz ve insafsızlığımızdır yazılıp, çizilmesi gereken.

Son dönem Türk sinemasında Kış mevsiminde geçen film bulmak kolay değil. Ateşin Düştüğü Yer, öyküsüne paralel olarak iklim değişikliğini de seyirciye geçirmeyi başarıyor. 

Yönetmen İsmail Güneş son filminde bunu ele alıyor. Şöyle diyor Ateşin Düştüğü Yer’in tanıtımlarında: “Bu ülkede; her gün 140, her hafta bin, her ay 4 bin 200, her yıl 51 bin aile içi şiddet vakası yaşanıyor.” Ve soruyor, “Bu kadarı fazla mı diyorsunuz?” Akabinde daha da ilerletiyor ve vicdanlarımızın ne kadarına tolerans göstereceğini sorguluyor.

Filme geçmeden önce senarist-yönetmen hakkında birkaç şey söylemek isterim. İsmail Güneş –maalesef- filmleriyle izleyiciden hak ettiği karşılığı bulamamış bir sinemacı. Bugüne kadar çektiği filmler değişik sebep ve –kahrolası- ön yargılar yüzünden layıkıyla ma’kes bulmamış ne yazık ki. 

Dediğim gibi bunun birçok nedeni olabilir. Ama kesinlikle kendine has bir sinema dili ve tarzı olan bir sinemacıdır. Ticari filmlere prim vermez ama propaganda da üslubu değildir, hikayeleri didaktizmden uzaktır, izlenilmeme, sahip çıkılmama pahasına bunu yapar Güneş. Çünkü inandığı bir şey vardır ve bütün filmleri inandığı bu yolun birer kilometre taşıdır. Ateşin Düştüğü Yer, bana göre, İsmail Güneş filmografisinin mihenk taşı hüviyetinde bir çalışma.



Film, Maide Suresi 32. ayetiyle açılıyor: “Kim bir kişiyi öldürürse, bütün insanlığı öldürmüş gibidir ve kim bir kişiyi kurtarırsa bütün insanlığı kurtarmış gibidir...” Ve sanırım bu giriş –maalesef- içimizdeki önyargı barajına takılmaya müsait. Ki geçtiğimiz Antalya Film Festivali jürisi de muhtemelen böyle bir bariyere takılıp, festivalin teması ve jüri üyeleri kadın olduğu halde Ateşin düştüğü Yer’e 10 üzerinden 0 (Yazıyla ‘sıfır’!) vererek filmi elediler. Festivale kabul edilen filmlerin muhteva ve düzeylerine bakınca, Ateşin Düştüğü Yer’e yapılan bu muamelenin başka bir açıklamasının olması güç.

Aslında hikaye son derece bildik: Muğla’nın Fethiye ilçesinde portakal bahçesinde işçi olarak çalışan beş çocuk babası Osman ve eşi Hatice, kendi dünyalarında mutlu şekilde yaşayan bir ailedir. 17 yaşındaki güzeller güzeli kızları Ayşe rahatsızlanıp bayıldığında Osman, üzerine titrediği bu ‘cücük’ünü can havliyle hastaneye yetiştirir. Ayşe’de çok ciddi bir kalp sorunu vardır ve aile maddi/manevi tüm imkanlarını kızlarını iyileştirmek için seferber ederken başka bir sürpriz bu hastalığı geri plana iter: Ayşe hamiledir. Bu şok gerçek karşısında sarsılan aile, öncelikle bu işin failini arar. Ketum genç kız ölüm fermanını da imzalamış olur. Böylesi bir ‘leke’ için ta memleketten kalkıp gelen feodal kadro Osman’a infaz için gerekli altyapı ve malzeme desteğini de sağlar. Ve talihsiz baba/kız iç burkan bir ölüm yolculuğuna çıkar. Hayat kurtarmak için başlayan öykü, bir anda öldürmek için harcanan çabalara dönüşür. Ne ki, vicdan denen o muhteşem mekanizma bir süre sonra devreye girer ve tekrar yaşatmaya dair çırpınışları izleriz.

Filmde usta işi oyunculuklar var, özellikle Baba (Hakan Karahan) ve Anne (Yeşim Ceren Bozoğlu)  abartısız oyunlarıyla göz dolduruyorlar. 

Kur’an-ı Kerim’in en sarsıcı surelerinden biri olan Tekvir, muazzam bir şekilde kıyamet ve hesap gününü resmeder, ardından sicillerin açılıp, hesabın verilmeye başlandığını belirtir. 7 ve 8. Ayet ise çok enteresandır. Dünya tarihi boyunca ne büyük günahlar, haksızlıklar, zulümler, vicdansızlıklar varken kutsal kitap şöyle der; “Ve sorulduğu zaman o diri diri toprağa gömülen kıza; ‘Hangi suçtan ötürü gömüldü?’ diye…” 

Tarihçiler cahiliye döneminde kızların diri diri toprağa gömülmesini aktarırken, babaların kızları güzelce giydirip, süsledikten sonra, bir aile büyüğüne ziyaret için götüreceklerini söyleyerek kandırdıklarını anlatırlar. Filmin kahramanı baba da kızını böyle kandırıyor. Başlarda bir akrabasına ve ameliyata gittiğini düşünen genç kız, zaman içinde gerçeği hissediyor, fark ediyor ve nihayet kaderine teslim oluyor, itiraz etmiyor, çırpınmıyor. Belki de Ateşin Düştüğü Yer’in en çok yakan kısmı burası!

Film son derece mütevazı ve küçük bir aile hayatıyla açılıyor. Genç kızın bayılmasıyla aniden tempo kazanıp, adeta bu tür olumsuz gelişmelerin nasıl idrak kilitlenmesine neden olduğunu gösterircesine hızla gelişiyor. Hastanede karşımıza çıkan turist çift ile bir bakış açısı kazandırıyor yönetmen. Ve kısa süre sonra muazzam bir yol hikayesine dönüşüyor, kendi mecrasında akan bir pınar gibi usulca akıp gidiyor.

Aynı sorunu farklı bir kültür koduyla paralel olarak ele almak güzel bir kontrast ve müthiş bir buluş. Lakin filmin ortasından sonra bu renkliliğin aniden kaybolması filmin sıkıntılarından biri. 

Yönetmen Güneş kamerasını giderek insan vicdanına yaklaştırıyor ve bu yakınlık bir süre sonra insanın ne derece zalimleşebildiğini görmemizi sağlıyor esasen. Bu açıdan bakıldığında, Ateşin düştüğü Yer bir çeşit ‘vicdan sineması’ örneğidir.

Malum, İsmail Güneş’i kategorik olarak sıklıkla Milli Sinema, Beyaz Sinema, İslamcı Sinema gibi kalıpların içine sokanlar çoktur. Oysa yönetmen ısrarla bu tabirleri reddeder. Ateşin düştüğü Yer’i illa bir kümenin içine koyacak olursak rahmetli Halit Refiğ’in 12 Eylül darbesinden sonra geliştirmeye çalıştığı ‘Vicdan Sineması’ çerçevesinde değerlendirmek daha isabetli olacaktır.

Filmin en güçlü yönü şüphesiz resimleri. Güneş, görsel sanat formasyonu almış bir sanatçı olmanın farklılığını ortaya koymakla beraber, kullandığı katman ve metaforlar ile de Ateşin düştüğü Yer’i hem kendi sinemasında, hem de Türk sinemasında müstesna bir yere yerleştiriyor. Evin hemen önünde aniden beliren ve babanın canını yakan kökü derinlerde kaya, çıkılan yolun bir kenarının sürekli uçurum olması ve hikayenin gidişatına göre sarp kayalıklar ile bu uçurumun yer değiştirmesi, son derece etkileyici rüya sekansındaki katmanlama, mola yerinde aniden beliren öğrenci çocuklar, açılmayan bagaj kapağı, suya zehir katılması vs. Böyle onlarca metafor barındırıyor film.

Filmde epeyce fazla metaforik gönderme ve katmanlama var. Bir yol filmi olan Ateşin düştüğü Yer , oyunculuklar kadar bu imgelemleriyle de alkışı hak ediyor. 

Bir özelliği daha var Ateşin Düştüğü Yer’in. Daha önce de belirtmiştim, özellikle sinemamızın TV dizilerine yenilmesinden sonra çekilen filmlerin hemen hepsi ‘Yazlık’ filmlerdir. Kimse kolay kolay bir kış öyküsü anlatamaz. Şartlar uygun değildir zira; teknik ekip yoktur, oyuncu yoktur, malzeme yoktur. Hepsi TV sezonunda kullanılmaktadır çünkü. Ateşin Düştüğü yer günlük güneşlik bir portakal bahçesinde açılıyor ve filmin atmosferine göre hava şartları da gittikçe ağırlaşıyor. Yönetmen o kadar ustaca veriyor ki bu iklim değişikliğini finaldeki bembeyaz örtü son derece başarılı bir fon oluşturuyor.

Oyunculukların yerli yerinde, abartısız bir şekilde kullanıldığı filmde, küçük/büyük tüm oyuncular iyi iş çıkarmışlar.

Birkaç problemi de var şüphesiz. Şahsen son derece yerinde ve filme renk verdiğini düşündüğüm turist çift, bir yol ayrımından sonra aniden ortadan kayboluyor. Finale kadar bir şekilde yine iki hikaye bağlanacak diye bekliyoruz ama olmuyor bu. İkinci ve bence daha büyük bir mesele ise; Doğulu baba/kız ilişkisine bir nebze olsun batılı bir mental yaklaşım sergiliyor yönetmen. Sonu ölümle bitecek olan bir çatışmadaki ortam bu kadar naif ve diyaloglar bu kadar steril olmaz gibi geliyor bana.

Genç oyuncu Elifcan Ongurlar Türk sineması için yeni bir keşif. 

Duruş olarak da kadraj sürekli babanın yanında duruyor. Bu anlaşılmaz bir şey değil. Film ileriye doğru yol aldıkça babanın iç dünyasına daha da yaklaşırken, derinlerde bir yerde duran vicdanı kurcalıyor. Bütün bunlar olup biterken, kızın iç dünyasına dair neredeyse hiçbir şey görmüyoruz. Şüphesiz bu yönetmenin bir tercihi olarak açıklanabilir. Ancak, kameranın peşine düştüğü odak tekil değil, baba/kız sürekli aynı yerde ve resmin yarısını kız oluştururken, onun duygularıyla ilgilenmemek bana çok 'eril' bir bakış açısı olarak geldi. Anneyi, amcayı ya da töre uygulansın diye baskılayan feodal yapıyı 'es' geçmek anlaşılabilir bir şey, lakin baba karakteri üzerine bir simetri problemi de var.

İnançlı bir çok ailenin baş ucunda bulundurduğu Ömer Nasuhi Bilmen’in ilmihalindeki ‘Taharet (temizlik) kitabı’ndaki başlıklardan biridir ‘Ateşe sokarak temizlenme’ ve ne yazık ki, bizler arınmayı farklı yorumlayıp, sosyal bir kangren olduktan sonra başta kendini de kurban ederek uygular hale gelmiş durumdayız.

İsmail Güneş'in filmografisine bakıldığında, 1999'da Gülün Bittiği Yer ile başlayan bir üçlemenin son halkası olarak duruyor Ateşin Düştüğü Yer. Malum; Gülün Bittiği Yer, muhtevası gereği son derece sert bir anlatım ile 'işkence' meselesine gerçekçi bir bakışta bulunuyordu. Üçlemenin ikinci halkası Sözün Bittiği Yer ise, tam tersi bir yapıya sahipti ve merhametin en yumuşak tonundan sızıyordu yüreklere. Güneş bu kez insanımızın acımasızca kalıplaştırdığı algıları yerleştiriyor bu 'Yer'e ve kamerasına adeta bir vicdan zaviyesi kazandırarak, klişe öykülere, hayatın gerçeklerine doğruyu göstererek karşı duruyor.

Ateşin Düştüğü yer, toplumsal ikiyüzlülüğümüz, günah ve kabahatleri kendi dışımıza iterek sıyrılmaya çalıştığımız bir konuda çok önemli şeyler söylüyor. Birilerini bir şey adına kurban ederken esasen gerçek kurbanın kendimiz olduğumuz da sinema diliyle anlatıyor. İzleyin bence.