14 Nisan 2009 Salı

Her kadında yalnız seni aradım!



Türk düşünce hayatının en önemli kilometre taşlarından biriydi kuşkusuz. Kasvetli bir maziyi, muhteşem bir istikbale bağlayan köprü olmak isteyen; bu köprüyü de tılsımlı kelimelerden ve sevgiden kurmayı murad eden bir mütefekkirdi.

O, “Kimim ben?” sorusuna, “Hayatını Türk irfanına adayan münzevi ve mütecessis (meraklı) bir fikir işçisi” diyerek cevaplamıştı. Ömrünün zahiren karanlık otuz yılını, eserlerine ışık dolu harflerle satır satır işleyen ve görmemenin ateşini, ilmin nuruna çevirerek teselli bulan sevgi dolu bir insandı.

Kızı Ümit Meriç Yazan’ın ifadesi ile ‘Cemil Meriç bir isyandı, tarihten gelen, coğrafyadan gelen haklarımızın yok sayılmasına karşı bir isyan; az gelişmişlik yaftasını bir nişan-ı zîşân gibi Osmanlı Devleti’nin ve Türk insanının göğsüne yapıştıran Avrupa’ya karşı bir insan’dı.

Büyük dedesi Hafız İdris Efendi, Meriç Nehri’nin hemen öte yakasında yer alan Dimetoka şehrinin müftüsüydü. Hafız İdris Efendi’nin oğlu Mahmut Niyazi Bey’in, Zeynep Ziynet Hanım’la mutlu bir evliliği vardı. Ancak Devlet-i Âliyye’nin sancılı yılları, savaşlar, isyanlar, istilalar aileyi topraklarını terk etmeye mecbur bıraktı.Edirne’den Tırnova’ya, oradan da trenle İstanbul’a geldiler. İstanbul’da bir ay kaldıktan sonra Mahmut Niyazi Bey’e Suriye’nin Kefertharim kazasında mahkeme azalığı teklif edildi. Mahmut Niyazi Bey, mahkeme reisi olarak göreve başladı; fakat bir müddet sonra kendine eşraftan bir zatı kayırması teklif edilince, yaklaşan emeklilik maaşını reddederek istifa etti. Kefertharim’i terk ederek Ziraat Bankası müdürü olarak Reyhaniye’ye yerleşti. Evleri ise kasabanın tanınmış simalarından Osman Ağa’nın konağının selamlık kısmıydı. İşte Hüseyin Cemil Meriç 12 Aralık 1916 günü bu evde dünyaya geldi.Daha çocukken sıradışı bir insan olduğunun ilk sinyallerini vermişti. Okumaya başladığında 4 yaşındaydı ve 4 derece miyop gözlükle bu yaşta tanışmıştı.

Antakya Sultanisi’ni bitiren Meriç’in gözleri, okul yıllarında 6 dereceye kadar ilerledi. Hatay’ın Cumhuriyet Türkiyesi’ne katılmasının ardından 3,5 ay hapis yattı. Gerekçe ise, evinde komünizm propagandası yapılan kitapların bulunmasıydı. Kendisi bu arayış dönemini ‘Mağaradakiler’ isimli eserinde şöyle anlatacaktı: “...Mahkemede Marksist olduğunu haykırdığı zaman tek işçinin bile elini sıkmış değildi. Sadece namuslu olmak, ‘korktuğu için sustu’ dedirtmemek istiyordu. Zaten yaşanılmaz bir dünyada idi artık, cinsî buhran, ruhî buhran... En küçük bir pırıltı yoktu hayatında. Bir sığınaktı Marksizm, bir kaçıştı, bir yaşama gerekçesiydi, belki de inanıyordu Marksizm’e, eziliyordu ve ezilenlerin yanındaydı... Kitaplardan tanımıştı sosyalizmi. Ne kadar anlamıştı, anlayabilir miydi? Sınıf kavgası yoktu Hatay’da, çünkü sınıf şuuru yoktu. Marksizm, gerçekten meçhule, yani rüyaya kaçıştı. İnsanları seviyordu. Ama sığındığı her kale, insanlardan biraz daha uzaklaştırıyordu onu. Beraat etti. Ne varki bütün dostları, bütün tanıdıkları selamı sabahı kestiler. Yirmi yıl bir Jan Valjan hayatı...”

Cemil Meriç bu olaydan sonra Hatay’ı terkederek, hayatının sonuna kadar –Elazığ yılları hariç– yaşayacağı İstanbul’a hicret etti. Bir Ermeni kadının Tarlabaşı’ndaki pansiyonunda kalıyordu. Yabancı Diller Yüksek Okulu’na kayıt yaptırmıştı.

İlk aşkı Lübnanlı hayat kadını olan Linda’dan sonra, ömrünün ikinci büyük aşkıyla İstanbul’da tanıştı. Sınıf arkadaşı Rayegân’a vurulmuştu. Linda aşkına cevap vermiş, onun davetini kabul edip babasının evine gelmiş, bu olay çevrede ve ailede büyük bir skandala yol açmıştı. Oysa bu beyaz tenli, kara gözlü, kara saçlı kız, ömrünün sonuna kadar genç Cemil’de uyandırdığı duyguları bilmemiş, ismini uzun zaman bir nağme gibi mırıldanan delikanlının belki varlığını bile farketmemişti. Nitekim karşılık bulamayan bu aşk, platonik bir aşk olarak kalacaktı.Hayal kırıklıkları art arda geliyordu. Okulda da aradığını bulamadığı için, günlerini Sahaflar’da ve üniversite kütüphanesinde geçiriyordu. “Koca şehirde yalnız ve aç bir adam” diye anlatacaktı bu yılları daha sonra. Artık 25 yaşındaydı ve evlenmek; okurken, yazarken kendisini kaprisleriyle oyalamayacak bir hayat arkadaşı istemekteydi. Rayegân, onu tanımamış, anlamamış, belki de küçümsemişti. Evlenme teklif ettiği iki ilkokul öğretmeni de bu parasız ve yarınsız taşra delikanlısını reddetmişti.Cemil Meriç, o sırada yüksek okuldan arkadaşı Kerim Sadi’nin sözünü ettiği orta yaşlı, kibar, sakin bir lise coğrafya öğretmeninin, kısa bir süre sonra aynı yastığa baş koyacağı müstakbel eşi olacağını hiç aklından geçirmemişti.

Adı Fevziye Menteş olan bu öğretmene ilişkin teklifte ilginç bir nokta vardı: Fevziye Hanım, Cemil Meriç’ten 11 yaş büyüktü. “Hayatımı bir şeytanla birleştirecek kadar yalnızdım.” diyen Meriç, bu durumu bir engel olarak görmedi ve görüşmeyi kabul etti. Sevmeye ve sevilmeye ihtiyacı vardı. Bir kış günü ağabeyi Reşit Bey’le Caddebostan plajında oturmakta olan Fevziye Hanım’la tanışmak üzere yola çıktı. Meriç’i o görüşmeye götüren ıstıraplar, şu satırlarda kendini ele verecekti:

“13 İkinci kanun (Ocak) 1942. Genç bir adam bir kapıyı çalıyor, şefkate susuz, hayata susuz. Hapishane, dostların ihaneti, kopuşlar, yuvarlanışlar... Tenin açlığı, ruhun açlığı ve anlaşılamayan bir kalp ve anlaşılamayan bir kafa. Ve anlaşılamayan bir vücut. Bir pansiyon odasındadır, koca şehirde yapayalnız. Dehasıyla yalnız, kültürüyle yalnız, ıstıraplarıyla yalnız. 13 İkinci Kanun 1942 ve tahta kapıyı yumruklayan eller. Soğuk bir kış günü. Sırtında palto var mıydı, hatırlamıyor. Belki bir dosta, bir kadeh rakı ısmarlamak için satmıştır. Bütün hayatı vermekle geçti; bilgisini, zamanını, kalbini. Başkalarında yaşadı, başkaları için yaşadı. Kendisinin olmayan bir dava yüzünden damgalandı ve uğrunda çarmıha gerdikleri onu taşladılar. Hayatı bir delinin yazdığı hikâye. O çakalların bile içmediği bir kaynak...”

O kaynak billur gibi akarak, bir gül bahçesine ulaşmıştı şimdi. Fevziye Hanım o güne kadar kimsenin şefkat göstermediği bu dehaya, bu münzevi adama, anlayış ve cesaretle eğilen; bukle saçlı, ince kaşlı, bir zümrüd ü anka kuşu oldu.

İlk buluşmayı pastanelerdeki sıcak çikolatalı günler takip etti. Cemil Meriç, her görüşmeye parasızlık nedeniyle, kütüphanesindeki 3-5 kitabını satarak gidebiliyordu. Fevziye Hanım, yıllar sonra bu durumu öğrendiğinde buğulu gözlerle eşine sımsıkı sarılmaktan kendini alıkoyamayacaktı. Meriç’in evlenme teklifi de kendine has bir üslupta olmuştu.

“İçki içtim, fahişelerle düşüp kalktım, hapse girdim çıktım. Ne dersiniz? Benimle evlenir misiniz?” diye sorması üzerine Fevziye Hanım, bu kadar açık sözlü birinin kötü bir insan olmayacağına kanaat getirdi ve gülerek Meriç’in yüzene baktı. Dudaklarından şu kısacık cümle döküldü: “Cesaretimi takdir edersiniz.”

Ocak 1942’deki nişandan iki ay sonra da hayatlarını birleştirdiler. Cemil Meriç, Yabancı Diller Yüksek Okulu’nu 1942 Haziranı’nda tamamladı. Sırada mecburi hizmeti vardı. Eşi de öğretmen olduğu için aynı şehre tayin istedi. Sonbaharda Cemil Meriç’in Elazığ Lisesi’ne tayini çıktı.

Meriç’in öğretmenlikteki asaleti bir türlü tasdik edilmediği gibi Fevziye Hanım’a da coğrafya öğretmenliği kadrosu verilmedi. Bu yüzden Fevziye Hanım Kız Orta Okulu’nda yedek Fransızca öğretmenliği ile yetinmek zorunda kaldı. Zorluklara uyum gösteremeyen bünyesi iki bebeği kısa aralarla düşürmesine sebep oldu. Gaz lambası ışığında yapılan bu kürtajlar hem Cemil Bey’i hem de Fevziye Hanım’ı fazlasıyla üzmüştü. Meriç, idarecilerin izahta güçlük çektiği tavırlarından duyduğu rahatsızlık giderek artınca acı bir mektupla durumu Vekalet’e arzedip istifa etmek zorunda kaldı.

İstanbul’a geldi. 1945’te ilk defa baba oldu. Doğan çocuğa Mahmut Ali adı verildi. 1946’da da kızı Ümit dünyaya geldi. Aynı sene 30 yıllık memuriyet hayatını dolduracağı Fransızca okutmanlığına da fiilen başladı. 1954 yılının ilkbahar ayları Meriç için karanlık günlerin başlangıcıydı. 38 yaşındaydı ve gözlerini kaybetmişti.

Bir akşamüstü merdivenlerden inerken kapanmıştı perde. Dudaklarında acıyan bir ses tonuyla “Fevziye ışıklar mı söndü?” cümlesi dökülmüştü. Bu durum onu derinden sarstı, intiharı bile aklından geçirir olmuştu. Kimbilir kaç kez, bir daha okuyamayacağı için kütüphanesindeki kitapları gözyaşları içinde okşamıştı... Ama zaman içinde bu gerçeği kabullenerek hayata yeniden sarıldı. Cemil Meriç’in 1965’ten sonra gönül dünyasında yeni bir bahar mevsimi başlıyordu.

Lamia Hanım’a aşık olmuştu.

1965 yılında ablasını ziyarete gittiği Hatay’da başlamıştı bu aşk Antakya’da Ata Oteli’nin alt katındaki lokantada yemek yerken tanıştığı Lamia Çataloğlu, Antakya Lisesi’nin İngilizce öğretmeniydi. Eşi Muhittin Sarısözen ise Sivas Lisesi’nden Fevziye Hanım’ın talebesiydi. O da o yıllarda aynı lisede tarih hocalığı yapmaktaydı. Bu tanışma daha sonraki yıllarda gelişmiş, İngilizce’yi çok iyi bilen Lamia Hanım’ın tayini İstanbul’a çıkıp Feneryolu’na yerleştikten sonra Cemil Meriç’in İngilizce ile ilgili çalışmalarında sağ kolu olmuştu.

Lamia Hanım, daha sonraki yıllarda Cemil Meriç felç olup yatağa düştüğünde ona olan dostluğunu bir kere daha ispat edecek ve hiçbir karşılık beklemeden senelerce evine gidip gelip onun hastabakıcılığını da yapacaktı. Lamia Hanım’ı tanıdığı 1965 yılının ardından yaşamakla birileri adına yaşamak arasında gel-gitlere maruz kalıyordu Cemil Meriç. 1966 ve 1967 yıllarına ait mektuplarında bambaşka bir Cemil Meriç çıkıyordu karşımıza.

Sanki yeniden başlamıştı hayata. Lamia Hanım’a duyduğu aşkı 5 Ekim 1966 tarihli mektubunda şöyle ifade edecekti:

“...Her kadında yalnız seni aradım, kiminde saçların vardı, kiminde tenin, kiminde kahkahanın bir parçası. Bütün yazdıklarım bir davetti, bir arayıştı. Sana açılan bir kucaktı her kitabım. Ders verirken senin için konuşuyordum. Seni seviyorum dediğim her kadında sevdiğim sendin. Ve yoktun ortada.”

Mektuplar, mektuplar...

Cemil Meriç’in a’mâ olan gözleri hayatına bir anda giriveren bu kadınla birlikte sanki açılıvermişti. Kendi de hayatında yepyeni bir perde açıldığını kalp gözüyle görüyor, sevinçli bir telaşa kapılıyordu:

“Hayatım bir trajedidir. Birinci perde evleninceye kadar geçen zaman. Yıldızsız, Allahsız, cıvıltısız, katran gibi bir gece. Vıcık vıcık ıstırap. Birkaç şehri fethe yeten bir enerji yeldeğirmenlerine saldırmakla harcanır. İkinci perde izdivaçla başlar, daha büyük, daha derin, daha uzun acılar. Fakata vahaları olan bir çöl bu. Ve göğü yıldızlarla dolu: Çocuklarım, kitaplarım. Nihayet trajedinin son perdesi seninle başlar. Bakalım nasıl bitecek?”

Meriç’in Lamia Hanım’a yazdığı mektuplarında kullandığı ifadeler, bu aşkın karşılıklı olup olmadığı hakkında yeterli bilgileri ortaya koymaz gibi görünse de yer yer Lamia Hanım’a ait iktibaslar da yapıyordu.

20 Kasım 1966 tarihli mektubunda Lamia Hanım’a yalnızca divâne bir âşıkın yazabileceği terennümlere yer veriyordu:

“Mektuplarını üzülerek okudum. Sen ki son liman, son ümit, son dost, ilk ve son sevgilisin. Sen ki yıldızım, sen ki annem, sen ki çocuğumsun... Acılarımla hırçınlaştığına üzüldüm. Istıraplarım çok mu çirkin, çok mu çocukça? Onları senden de mi gizleyeceğim? Sahneye maskeyle çıkmak! Ben aktör değilim. Sesinin tonunda minnacık bir soğuyuş hissetttiğim anda yokum. Acılarımın kaynağı sensin, evet ama hayatımın kaynağı da sensin. Senin için ve seninle yaşıyorum. Sen uçuruma yuvarlanılırken tutulan dal, sen vaha, sen bütün hayal kırıklıklarımın dudaklarında ümitleştiği kadın...”

Kaleminden dökülen bu mektuplarda Cemil Meriç’in kişiliği değişirdi sanki. O artık hem18 yaşın çılgınlığı, hem de 48 yaşın susuzluğu ile seviyordu. Herkesten kaçıyor, yalnız sevgilisinin olmak istiyordu.

Lamia Hanım onun tek kadını, tek insanıydı. Son limanı, son ümidi, ilk ve son sevgilisiydi. Belki de o güne dek her kadında yalnız onu aramıştı. Ruh haletindeki bu değişimi mektuplarında yakalamak mümkündü. En duru ve içten satırlarla yüklü bu zarif mektuplar, İngilizce öğretmeni Lamia Hanım’a yazılmıştı ve her satırında, yılları, aşınmış bir libas gibi üzerinden atan bir Meriç beliriyordu:

“ Biliyorum ki Benimsin
6 Ekim 1966...
Dışarıda yağmur çiseliyor. Yine şuh bir bahar sabahı. Kaçta kaçın benim? Kanımda, kafamda sen varsın. Sesin yetmiyor bana. Seni bütün olarak seviyorum, etinle, iskeletinle, rüyalarınla bütün. Ve yalnız benim olarak. Mazini kıskanıyorum. Halini kıskanıyorum. Kendini rahat hissetmen ben kudurtuyor. Anlarsan anla, ben anlamıyorum. Acı duymaman için derimi yüzdürtürüm, ama ayrılığın seni üzmediğini, yaralamadığını düşünmek kanımı tepeme çıkartıyor. Üstelik buna imkân olmadığını da biliyorum. Biliyorum ki benimsin, yalnız benim, ebediyen benim. Dudaklarım, dudaklarına, tenim tenine, ruhum ruhuna, alevden harflerle damgasını vurmuştur. Bu damgayı ancak ölüm silebilir. Biliyorum ki mustaripsin. Ekim, kasım, aralık, ocak.. O zamana kadar yaşayacak mıyım? Vaham benim. Yine susuzum, eskisinden daha susuzum. Belki uzviyetin isyanı bu, korkunç isyan. Tepeden tırnağa öperek ...”

“Aşka Giden Yol Dikenli
11 Ekim 1966Sesin yine Hint ormanları gibi. Esrarlı cıvıltılarla dolu. Kalbinin derinliklerinden geliyor. Kalbinin yani kalbimin. Rüyada mıyım diyorum. Kendi kendimle mi konuşmaktayım? Daha içli, daha kadın, bir bakıma daha cesur bir ben. Dün akşama kadar seninle doluydum. Ağzıma kadar seninle doluydum. Kadehle mey kaynaşmıştılar. Oturduğun koltuğu perestişle okşadım Ve eski sevgilerime, eski hayal kırıklıklarıma, eski hatıralarıma sığındım. Belki senden kaçmak, belki seni bulmak için. Jurnalimde hep sen vardın. 62’de sen, 63’te sen, 64’te sen....Benim bütün kadınları kendinde toplayan kadınım. Bana layık ol. Bana layık kal. Diriyim, kuvvetliyim, ümitle, ihtirasla doluyum. Yalnız seninim. Ve yalnız beni düşündüğün müddetçe aşkımızın ömrü ebedidir. Büyüyü ancak ihanetin bozar. Manevi ihanetin. Bir an için gözbebeklerinde raksedecek herhangi bir yabancı hayal, o zaman bu rüya kâbusa döner ve bir uçurumun kenarında uyanırsın. Seni bütün olarak istiyorum, günahlarınla, mazinle, rüyalarınla istiyorum. O mazi olmasa bugün bu kadar benim olamazdın. Bana susuzsun, bana yani sevgiye, temize ve hudutsuza.Bir akşamın için ruhumu Mefisto’ya verirdim. Fakat sen yalnız bir akşam değilsin. Keşke binlerce ruhum olsa, her akşamın için birini verebilsem. Seni, kadınların en güzeli, bütün ruhumla seviyorum. Nasıl istersen öyle seviyorum. Ve emrediyorum, sahibin olarak, kurtarıcın olarak, erkeğin olarak: yaşayacaksın, yaşayacaksın, kendine bakacaksın. Geceleri uykusuzluk yok, içki azaltılacak, sigara azaltılacak. Gerçekten seviyorsan fedakârlıklara alışmalısın. Aşk fedakârlık demek. En küçük hazlarını feda edemiyorsan, alışkanlıklar seni tehlikeden tehlikeye atabilir. O zaman ben yokum. Sevgilimden zalim bir riyazet istemiyorum. Kendine bak. Aşkımıza layık ol. Aşka layık ol. Bu akşam sesini duymağa çalışacağım. İçinde eriyerek.”


“Her Gün Bambaşka
20 Aralık 1966Tanrı’yı görsek, sonsuzu görsek, aşkı görsek, ne kadar küçülürlerdi. Gönül arştan büyük, gözler minnacık. Görmek taşlaştırır, katılaştırır. Görülen yaşamaz artık, hatıra olur, resim olur. Sen şafak gibisin sevgilim, her gün bambaşka doğan bir şafak. Ve saçların bir kucak ışık. Şimdi köpük köpük, şimdi masmavi, şimdi hain ışıltılarla dolu, sesin gibi. Bütün pencereleri kapa, mabedimi yalnız soluğun ısıtmalı, yıldızlar sevgilisi olmayanların göklerinde açsın. Benim yıldızım tenin. Yirmibeş yıl önce kapıyı çalsaydın, kül olurduk. Dayanamazdım sana canım benim.”

Hatay’da Müslüman Arapların ortasında Fransız kültürü ile yetişen bu mütefekkir, geçimini kitapları, Fransızca okutmanlığı ve Sosyoloji dersleri ile ikâme ediyordu.

Eşi Fevziye Hanım’ın 7 Mart 1983 günü aniden gripten vefat etmesi, Cemil Meriç’i derinden üzdü. Gözlerinden sonra vefakâr yol arkadaşını, sağ kolunu kaybetmişti. Lamia Hanım, bu zor günlerde de Meriç’in yanında oldu. Lamia Hanım haftada iki sabah, pazartesi ve perşembe, Cumhuriyet gazetesini koltuğunun altına alarak kapının zilini çalar, Cemil Meriç’e çok sevdiği bulgurlu ve etli yemeklerden pişirir, geceyi evde geçirip ertesi gün ikindiye doğru yeniden gelmek üzere Meriç’e veda ederdi.

Ta ki 1987’nin 12 Haziran’ını 13 Haziran’a bağlayan geceye dek günler böyle geçip gitmişti.

O gece saat yarıma beş kala otuz iki yıldır a’mâ olan gözlerini yeni bir dünyaya açmak üzere kapattı Cemil Meriç. Kendisini hep yalnız hissettiği ve düşüncenin vebalı köpekler gibi kovalandığı bu ülkenin kültür ve düşünce okyanusuna, hayatı boyunca kaleme aldığı ciltler dolusu eserle yol aldı. Bu eserler ki onun gözlerini kaybedecek kadar tutku ile bağlı olduğu okumalarının kâğıda aktarılmış haliydi.

Bu mütevazi fikir işçisini, son yolculuğuna, hayattayken çok uzağında da kalsalar, fakülte dekanları, profesörler, her kesimden birçok yazar, talebeleri, dostları uğurladı.

Meriç’e son görev sırasında imamın, “Ey cemaat! Hüseyin Cemil Meriç’i nasıl bilirsiniz?” nidası üzerine bütün cemaat tek bir yürek oldu ve, “İyi biliriz.” diye haykırdı. Arkasından, “Hakkınızı helal eder misiniz?” sorusuna karşılık cemaat, “Helal olsun.” cevabını verdi.

Bu arada saftan ayrılan biri şu cümleleri haykırır: “O hakkını Türkiye’ye helal etsin.”

Sahip olduğu zenginliklerin değerini, onları kaybetmeden anlayamayan bir milletin sanki af dilemesiydi bu haykırış...

Unutulmayan mektuplar

I am ready for love


India Arie - Ready For Love (Live) HQ
Yükleyen STARDUST72


I am ready for love
Why are you hiding from me
I'd quickly give my freedom
To be held in your captivity

I am ready for love
All of the joy and the pain
And all the time that it takes
Just to stay in your good grace
Lately I've been thinking
Maybe you're not ready for me
Maybe you think I need to learn maturity
They say watch what you ask for
Cause you might receive
But if you ask me tomorrow
I'll say the same thing

I am ready for love
Would you please lend me your ear?
I promise I won't complain
I just need you to acknowledge I am here

If you give me half a chance
I'll prove this to you
I will be patience, kind, faithful and true
To a man who loves music
A man who loves art
Respects the spirit world
And thinks with his heart

I am ready for love
If you'll take me in your hands
I will learn what you teach
And do the best that I can

I am ready for love
Here with a offering of
My voice
My Eyes
My soul
My mind
Tell me what is enough
To prove I am ready for love

I am ready

Uçurtma


En sevdiği renk mor olan kadın

En sevdiği kelime “asi”

En sevdiği oyun incitmek beni

Hıncı, çocukluktan kalma bir yara izi gibi


İpleri dolaşmış uçurtmalar misali

Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı

Ne gidebildik kendi yolumuza

Rüzgarda savruk, başına buyruk

Senle ben


Zamanı, yaralarla ölçen kadın

Geçmişiyle kavgalı

Gündüz isyankar

Geceleri Tanrı’ya sığınan kız çocuğu

Kırdığı kalpleri dizmiş ipe

Gene en büyük zararı kendine


En sevdiği ses, çocuk sesi

Güneşli, billur, neşeli

Oysa, yıllar var ki kendi

Anne olmayı istememiş

Çekip gidebilmek için bir gün

Geride ekmek kırıntıları bırakarak

Kuşlar yesin diye ayak izlerini

Kalmasın ne bir sızı ne kalp yarası


Sevişirken taşkın bir nehir

Öpüşürken kor bir alev

Uykusunda melek gibi masum

Bakmaya kıyamadığım

Kaç gece göğsünde uyuduğum

Ama beraber uyanamadığım kadın


İpleri dolaşmış uçurtmalar misali

Ne beraber uçabildik, boşverip şu dünyayı

Ne gidebildik kendi yolumuza

Rüzgarda savruk, başına buyruk

Senle ben


Her hasretten sonra

Başka başka sevdaların kollarında

Yemin etmişken bir daha konuşmamaya

Gene bulup birbirimizi

Sabahı olmayan gecelerde

Aldatma pahasına sevdiklerimizi

Ağlayarak seviştiğim kadın

Senle ben ipleri dolaşmış uçurtmalar misali


İpleri dolaşmış uçurtmalar misali

Ne beraber uçabildik, boş verip şu dünyayı

Ne gidebildik kendi yolumuza

Rüzgarda savruk, başına buyruk


Senle ben


Elif Şafak