1975 yılının soğuk bir mart akşamı Moskova’da usta yönetmen
Andrei Tarkovsky’nin Ayna-Zerkalo filminin galası yapılmaktadır. Diğer
filmlerinden bir miktar daha şansız bir film olan Ayna, pek çok bürokratik
engele takıldığı için uluslararası perdelere geç çıkacaktır. Filmin gösterimi
sonrasında eleştirmenler filmle ilgili hararetli bir tartışmaya girerler.
Statüko yanlısı pek çok kalem filmi anlaşılmaz bulmuş, kimileri de gereksizliği
konusunda atıp tutmaktadır. Usta yönetmen filminin âdeta paramparça edilmesine
üzülmekle beraber sessizce olup biteni izlemektedir.
Tam bu esnada filmin gösterildiği salonun temizlikçisi kadın
içeri girer. Şaşkın bakışlar arasında,
‘İşiniz ne zaman biter, salonu temizleyeceğim’
der. Bir eleştirmen ayağa kalkıp,
‘Hanımefendi biz burada anlaşılması zor bir sanat eserini
değerlendirmeye çabalıyoruz, işimizin ne zaman biteceği de belli olmaz’
diye çıkışır.
Kadın şaşırtıcı bir cevap verir:
‘Beklerken ben de izledim. Filmde anlaşılmayacak ne vardı ki?’
diye sorar.
Bir eleştirmen kadını aşağılamak için,
‘Sen ne izlediğini anladın mı?’
diye sorunca, sanat çevrelerinin küçümseyici bakışları
arasında şu cümleleri kullanır:
‘Bir vicdan azabı filmi bu. Sevilip, sevenlerinin hakkını asla
ödeyemediğini düşünen ve yeterince sevemediğine inanan bir adamın çektiği
acıları anlatıyor film.’
Ortalık Moskova’nın havası gibi buz kesmiştir. Usta yönetmen
ayağa kalkar ve
‘Bu sözlere ekleyecek en ufak bir kelimem bile yok’
diyerek ortamı terk eder…
Çarlık Rusya’sının bakiyesi ve sonrasında ideolojinin çözüp
deforme ettiği insanlar hakkında derin filmler yapan Tarkovsky’nin filmleri
hakkında en genel çerçeve o kadının kullandığı cümlelerdir belki de. Ustanın
bir yönüyle mirasçısı sayılan genç yönetmen Andrey Zvyagintsev’in filmleri için
de benzer bir çerçeve kullanmak mümkündür.
Andrey Zvyagintsev yine bir başyapıt ile geri döndü.
Leviathan, dönüşen bir toplumun halının altına süpürdüğü yozlaşma ve insanlığın
temel zaaflarına dair esaslı bir çığlık âdeta. Zvyagintsev’in hemen her
filminde yaptığı gibi derdini doğrudan aktarmaktan ziyade tarihsel
referanslarla ve daha büyük metaforların prizmasından geçirerek anlatıyor
derdini. Malum ve kadim bir hikayeyi metaforik olarak günümüz Rusya’sında bir
olay ile iç içeleştiriyor ve insanı odaklayarak öykülüyor.
Leviathan’da Zvyagintsev’in kamerası bu kez bir Rus
sayfiyesine yaklaştırıyor bizi. Geçirdiği sistem dönüşümü ile oluşan fırsatçı
güruh, dostluk, ihanet ve sadakat kavramları üzerine güçlü bir lirizm akıtıyor
perdeden Rus yönetmen: Şımarık oğlu ve ikinci karısıyla sisteme karşı bir savaş
vermeye hazırlanan Nikolay, çürümüşlüğe direnirken yakın mesafeden alıyor
yaraları. Yaşadığımız çağ ve hatta kendi toplumumuz ile pek çok örtüşme
yakaladığımız öykü, filmin evrenselliğinin en mühim kanıtı sanırım. Hobbes’in
devlet ile canavarı örtüştürdüğü hikayesinden ismini alan film, değişik
noktalarda hantallık ve çürümüşlüğüyle görsel olarak da temas kurabilmesini
sağlıyor filmde.
Ürkütücü ve kasvetli bir devlet çiziyor Leviathan.
Girişindeki enkazlar, bir sistem ve ideolojiden arta kalan yıkıntılar gibi
duruyor. Ve tüm bu soğuk, yıkık ve soluk fonda bir ev görüyoruz; Nikolay’ın
evi. Şüphesiz diğer Zvyagintsev filmlerinde olduğu gibi temel dinamiğini
senaryosundan alıyor film. Soğuk, loş ve kasvetli bir ülkeyi alıyor fonuna. Mevlana’nın
yıkılan ev metaforunu hatırlayalım: Önce
tuğlalar düşüyor, sonra duvarlar çatlıyor ve ardından temelden sarsılıyor ev ve
gürültüyle yerle bir oluyor.
Kahramanın ismi de ilginç: Galip gelen, Halkın zaferi
anlamına gelen Nikolas, aynı zaman Yunan felsefesinde denizcilerin koruyucu
azizi olarak geçiyor.
Bilmem yaşıyor mudur o temizlikçi kadın? Ancak yaşasa ve
Andrey Zvyagintsev’in Leviathan’ını izlese sanırım şöyle bir şey diyerek
hepimizi şaşırtmayı yine başarırdı: “Film, oğlu ile hiç anlaşamayan ikinci
hanımı ile devlet ve mafyaya karşı mücadele verirken ihanete uğrayan bir adamın
yaralarını ve bu yaraları nasıl tedavi ettiğini anlatıyor.”
Andrey Zvyagintsev, Tarkovsky’nin açtığı dar ve dik bir
yokuş olan yolda emin adımlarla ilerlemeye devam ederken yine bir başyapıtla
selamlıyor seyircisini.


