18 Haziran 2012 Pazartesi

Asla yalnız çürümeyeceksin!


Futbolu, 'Bir topun peşinde 22 delinin koştuğu olay' olarak tanımlar bu sporu sevmeyenler. Özellikle sektörün ekonomik boyutunun inanılmaz rakamlara ulaşmasıyla, bu tanıma milyonlarca seyirci, milyarlarca dolar ve yüzlerce yan sektörü de eklemek gerekiyor sanırım. "Futbol ve fanatizm" üzerine -galiba- yazılmamış şey kalmamıştır. Özellikle ülkemizde yaşadığımız son bir yıl, endüstriyel modernizmin bu spor dalını nasıl bir inanca dönüştürdüğünü ve adeta iman mertebesine çıkarılmaya çalışıldığını ve -maalesef- bunun başarıldığının göstergesi oldu. Sair zamanlarda son derece normal, âkîl görünen bir takım eşhasın, mevzu futbola geldiğinde nasıl dolunay görmüş kurt adama döndüğünü hayretler içinde müşahede ettik. Bu açıdan bakıldığında futbol günümüzde artık bir tür putperestliğe dönüştü ne yazık ki!

Abarttığımı düşünenler, sözlükleri açıp 'putperestlik' maddesine baksınlar bir zahmet. Şöyle diyor: "Genel anlamda bir nesne, görüntü veya fikre tapım içeren bir dini uygulama, anlayış veya inanç." Fanatizmin her alanında olduğu gibi, futbolda da, bu hastalığa duçar olanların ilk yaptığı şey, şiddetli reddediştir. İstisnaların dışında, bir kişi görmedim ki, fanatik olduğunu kabul etsin. Ve ne yazık ki, bu endüstri o kadar güçlendi ve kurumsal bir yapıya kavuştu ki, artık yeni nesiller için kundaktan başlıyor bu melanet. Gidin büyük kulüplerin forma, şort sattığı mağazalara bakın neler var neler. Takım renginde emzikler mi istersiniz, yoksa bebek bezleri mi? çocuk nevresim takımlarından, patiklere kadar inmiş durumda taraftar fetişizmi.



İşin can alıcı kısmı ise, bir tehlike olarak görülmemesi bu hastalığın. Gerçekten de çok masum olarak başlıyor. Eğer sağlıklı bir gelişme (artık sosyal katman farkı da kalmadı. En üst tabakadan fanatiklerin girdikleri halet-i ruhiye en tehlikeli olmaya başladı) göstermezse; yani olayı bir spor sevgisi, takım taraftarlığı sınırında tutamazsanız, bir süre sonra pagan canavarları piyasaya sürmüş oluyorsunuz kendi ellerinizle.

Bu konuda yapılmış çok çarpıcı filmler var. Bunlardan biri, 2008 İngiltere yapımı olan Cass... Şöyle bir replikle açılıyor Cass: "Sizin bin yılda göreceğinizden daha fazla şiddetle karşılaştım. Bu yüzden daima isteyerek kavga etmeyi düşündüm. Vuruldum, bıçaklandım. Kendimden geçtim. Fakat bütün intikam duygularımı bastırdım. Bunların hepsi o ana kadar oyununun bir parçasıydı." En az bu film kadar iyi olan diğer bir İngiliz yapımı Green Street Hooligans ise, fanatizmin ulaştığı boyutları göstermesi açısından çok çarpıcıydı. Dünyanın en iyi üniversitesinde bile okusanız, bu maraza yakalandığınız an, canavara dönüşüyorsunuz.

Yönetmenliğini Ellen Perry'nin yaptığı 'Will' (ülkemizde Babam İçin adıyla gösteriliyor) fanatizme giden yola döşenen taşları göstermesi açısından çok mühim bence. Her ne kadar kadın yönetmene has bir naiflik içerse de, film, futbol fanatiği bir çocuğun takımı için neleri göze alabileceğini anlatıyor.



Hikaye şu: 11 yaşındaki Will Brennan, ünlü İngiliz Kulübü Liverpool’un büyük hayranıdır. Will’in futbol bilgisi ve aşkı, okuldaki arkadaşlarının hepsinden fazladır. Annesini birkaç yıl önce kaybeden Will’in hayatı, bir süredir kayıp olan, problemli babası Gareth’in bir anda ortaya çıkmasıyla değişir. Üstelik babasının elinde, İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadyumu’nda oynanacak Liverpool –A.C. Milan, Şampiyonlar Ligi Final maçına iki bilet vardır! Tekrar düş kırıklığına uğramak istemeyen Will, önceleri babasına tedbirli yaklaşır fakat Gareth bir daha gitmemek üzere geldiğini söyleyerek oğlunun güvenini tazeler. Hayat onlar için yeniden başlamıştır. Ancak ikili Türkiye yolculuğuna çıkmadan önce Will’in babası aniden ölür ve Will yatılı okulda kalır. Maç biletleri ise müdirenin odasındaki kasada kilitli kalmıştır.

Bedeli ne olursa olsun, yolculuğu yapmaya karar veren Will, babasının anısı yaşatmak ve çok sevdiği Liverpool FC’nin yanında olmak için biletleri kasadan alarak kendi başına yola koyulur. Will yolculuk sırasında, kendi ülkesindeki iç savaş sırasında yaşadığı trajik bir olay sonucu futbol oynamayı bırakan Alek adındaki Boşnak eski bir futbolcuyla tanışınca ikili beraberce yola devam ederler.  Bir yandan kendi öykülerinin ayrıntılarını, diğer yandan geçtikleri beldelerin gündelik hayatlarını izleriz.

Babam İçin, yazım ekibinin bilincine yaslanan naif bir senaryoya sahip. Bu naiflik çoğu zaman, olaylara ve geçilen mekana üstün körü bakıyormuş hissi veriyor. Bir de tabii yönetmenin vermek isteyip de başaramadığı ayrıntılar var. Misal Bosna'daki çocuğun topun peşine mayınlı arsaya girişi gibi.



Film, başı ve sonuyla olumsuz hiç bir mesaj içermese de, 'tutku' denen kavramın yanlış kanalize edilmesine dair tek bir eleştiri dahi getirmiyor. Belki de en büyük eksiği bu. Bir şeye tutkuyla bağlanmanın sathi çeperinde gezinip duruyor. Oyunculuklar (Doğal olarak aşina olduğumuz bazı Türk oyuncular da var) hiç fena değil. Açıkçası Türkiye'yi, bırakınız yabancı diğer sinemacıları, bir çok Türk sinemacıdan daha doğal ve gerçekçi vermiş. Hele bir ezan sahnesi var ki, hem filmin mental yaklaşımını hem de bizdeki meslektaşlarını sarsması açısından ayrıntılı ele almak gerekiyor. Kahramanlarımız misafir olarak kaldıkları evde ezan sesi duyunca, çocuk 'Bu nedir' diye soruyor, arkadaşı 'İbadete çağırıyor' diye önce son derece şahane bir cevap veriyor ama sonradan, yazının başından beri bahsettiğimiz o tehlikeli alana giriveriyor: "Kramponların bağcıklarını bağlayıp sahaya yönelmenin vaktidir, diyor." Hatırlarsınız, stadyumlara mabed, ayaklara kutsallık atfeden jargonu.

Yine hatırlayacaksınızdır, Yılmaz Erdoğan kısa süre önce Türk sinemasında ezan sesinin hiç duyulmamasıyla ilgili bir çift laf etmişti de, ülkeden kovulmadığı kalmıştı. Elin İngiliz yönetmeni bile film çektiği ülkenin gerçekliği konusunda bizimkilerden çok daha hassas.

Toparlayacak olursak, Will - Babam İçin, nafile bir sevda uğruna, küçücük bir çocuğun, yer yer destanlaştırılmaya çalışılan öyküsünü anlatıyor. Bize ise, sadece anlatılana değil, öncesine ve sonrasına da bakmak kalıyor. 


Babalar gününü kutlarım anne


Dün Babalar Günü’ydü… Birçok baba gibi, benim de –zerre kadar önem vermediğim halde- başta evlatlarım olmak üzere, bu günümü kutlayanlar oldu. Ben de babamı bir kez daha hatırladım. Ki her hatırlayışımda yetimliğim aklıma gelir, üzülürüm. Öyle yazmıştım vaktiyle; ‘Baba ölünce yetim kalır çocuk, yaşı kaç olursa olsun!’

Sonra beni şaşırtan bir şey oldu ve annem aradı. Yüzünü görmüyordum ama eminim yine mütebessimdi. ‘Hep sen mi arayacaksın, bu kez de ben arayıp babalar gününü kutlayayım’ dedi. Hastaydı ve bir gün önce arayıp Miraç’ını tebrik etmiştim.

Anamla yaptığım telefon konuşmaları enteresandır. Başlarken hoştur, arada yaklaşık yüz elli kere, ‘kapat sana çok yazmasın’ der ve ben kapatamam. Hele hele veda faslı… O kadar yoğun ve seri dua yağmuruna tutar ki, kapatabilene aşk olsun. Neredeyse toplam konuşma süresi kadar sürdüğü olur bu faslın.

Şüphesiz herkesin anası özeldir, benzersizdir, kıyas kabul etmeyecek kadar değerlidir. Benim için de annem öyledir. Öyle bir kadındır ki, kendi kocasına önce hanımlık, sonra annelik yapmıştır. 10 yıldan fazla bir süre, felçli kocasına adeta çocuk gibi bakmış. Yemeğini eliyle yedirmiş, altını temizlemiş, yıkamış, bakımını yapmıştır. Ve ardından babalık vazifesine geçmiştir. Hasta olan babamın yerine baba olmuştur. Bir kadın düşünün ki, kocasına annelik, çocuklarına babalığı da yapabiliyor, analık vazifesine ek olarak.

Her ona gittiğimde önce saçlarını göstermesini isterim. Tuhaftır ama utanır, sıkılır. Uyurken bile gizler saçlarını. Ve şaka yollu zorlamayla açtırdığımda başını, saçları dökülür yüreğime. Bembeyaz, pamuk şekeri gibi gelir bana. Her telinde ızdırap, sıkıntı ve hüzün vardır sanki.

Telefonda babalar günümü kutlarken, gözlerim doldu ve ‘ben de senin babalar gününü kutlarım’ dedim insiyaki olarak. Klasik cevabını yapıştırdı, ‘her sene bu zamanı gör!’ Öyle derler bizim oralarda. El öpene, bayram, kandil kutlayana; ‘El öpenlerin çok olsun, her sene bu zamanları gör..’

Babalara sevgi konusunda hep haksızlık yapıldığına inananlardanım.

Annemize sevgimizi ifade etmekte asla cimri davranmayız. Ama sıra babaya gelince, pintiliğimizi önleyemeyiz nedense. İş bu nedenle, babaların özellikle kaybedilmesinden sonra, bıraktığı boşluk gelip oturur hep içime. Babasızlık inanılmaz zordur. Bilirim…

Analık zaten zor, bir de babasız kalan çocuklara babalık yapan analığın baba rolünü de üstlenmesinin zorluğunu anlatmak hem zor hem epey uzunu sürer galiba. Elbette babalarımızın kıymetini bilmek lazım ve gidişiyle hayatımızdan çok önemli şeyleri alıp götüren babaları, hep rahmetle yâd etmek gerek. Ama baba gibi olan anaları daha fazla öpmek, sarmak, takdir ve teşekkürlerle koklamak lazım.

Bayramlarda, seyranlarda, anneler gününde ya da fırsatı bulunan her anda tebrik edip, avuçlarını yanaklarımıza değdirmek, parmaklarını gözkapaklarımızda gezdirmek lazım. Ve babalar gününde, baba gibi olan anaları bir daha hatırlamak, bir daha şükran ile ellerine sarılmak lazım.

Bir de şöyle yazmışım vaktiyle, aklıma geldi şimdi: Sütünden tatlı mıdır anne bu hayat!