22 Kasım 2024 Cuma

Çift tarafı keskin bıçak: Devam filmleri

 




 Devam eserleri modern toplumun süreklilik ve aidiyet ihtiyacını yansıtıyor. Değişen dünyada insanlar, tanıdık karakterler ve hikayeler üzerinden kendi gerçekliklerini anlamlandırmaya çalışıyor.

 

İnsanoğlu tarihin başlangıcından beri hikaye anlatma geleneğinde, sevilen karakterlerin ve hikayelerin devamını görmek istedi. Homeros'un İlyada ve Odysseia'sından günümüzün süper kahraman filmlerine kadar uzanan bu gelenek, sadece bir anlatı tercihi değil, aynı zamanda insanlığın kolektif hafızasının ve kültürel devamlılığının da bir parçası oldu. Tek bir hikayeyle yetinememe dürtüsü, sanatın ve ticaretin kesiştiği noktada yeni bir alan oluşturdu.

19.yüzyılda Charles Dickens'ın tefrika romanlarıyla başlayan ticari anlatı geleneği, 20. yüzyılda sinemanın endüstrileşmesiyle bambaşka bir boyut kazandı. Hollywood'un altın çağında başlayan devam filmi geleneği, başlangıçta B-filmi kategorisinde değerlendirilirken, The Godfather Part II'nin (1974) kazandığı Oscar'larla birlikte sanatsal meşruiyet kazandı. Bu dönüm noktası, devam eserlerinin sadece ticari değil, sanatsal değer de taşıyabileceğini gösterdi.


Devam filmlerinde artık suyu çıkarılan bir örnek: Rocky.

1970'ler ve 80'ler, küreselleşen dünya ekonomisiyle birlikte sinema endüstrisinin de global bir nitelik kazandığı dönem olmuştu. Star Wars, Rocky ve Indiana Jones gibi seriler, sadece Amerika'da değil, tüm dünyada kültürel fenomenlere dönüştü. Bu dönem, “art franchise” kavramının doğuşuna ve sinema endüstrisinin iş modelinin köklü bir değişim geçirmesine sebep oldu. Artık filmler tek başına değil, potansiyel bir serinin ilk halkası olarak değerlendirilmeye başlandı.

Dijital devrimin başlangıcı ve CGI teknolojisinin gelişimi, 90'larda devam filmlerinin yapım süreçlerini ve bütçelerini radikal biçimde değiştirmeye yetti. Jurassic Park, Terminator 2 ve Matrix gibi yapımlar, teknolojik yenilikleri hikaye anlatımının hizmetine sunarken, yapım bütçelerini de rekor seviyelere taşıdı. Bu dönem, “blockbuster” sinemasının altın çağı olurken, aynı zamanda risk-getiri dengelerinin de yeniden hesaplanmasını gerektirdi.

2000'lerde internet kültürünün yükselişi ve sosyal medyanın ortaya çıkışı, fan kültürünü dönüştürdü. Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi edebi adaptasyonların sinema serileri, global fan topluluklarının oluşmasına ve "fandom" kavramının güçlenmesine yol açtı. Bu interaktif izleyici kültürü, yapımcıları hayran beklentilerini daha çok göz önünde bulundurmaya zorladı.

Marvel Sinematik Evreni'nin 2008'de Iron Man ile başlayan yükselişi, devam filmi kavramını bambaşka bir boyuta taşıdı. Birbiriyle bağlantılı onlarca film ve dizi, sinema tarihinde görülmemiş bir anlatı evreni inşa etti. Bu model, diğer stüdyoların da benzer evrenler yaratma çabasına girmesine neden oldu, ancak aynı zamanda "franchise yorgunluğu" kavramının ortaya çıkmasına da yol açtı.

Streaming ya da online platformların yükselişi ve pandemi sonrası değişen izleyici alışkanlıkları, devam eserlerinin üretim ve dağıtım dinamiklerini yeniden şekillendirdi. Netflix, Amazon Prime, Apple TV ve Disney+ gibi platformlar, kendi orijinal içeriklerini ve franchise'larını üretirken, geleneksel sinema gösterim modelini de sorgulamaya açtı. Bu değişim, içerik üretiminin demokratikleşmesini sağlarken, kalite kontrolü sorunlarını da beraberinde getirdi.

Günümüzde ise yapay zeka teknolojilerinin gelişimi ve sanal gerçeklik uygulamalarının yaygınlaşması, anlatı evrenlerinin genişlemesine yeni alanlar açıyor. Ancak bu teknolojik imkanlar, kreativite ve özgünlük tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Endüstri, teknolojik yenilikleri kullanırken sanatsal değeri koruma dengesi kurmaya çalışıyor.

Ekonomik açıdan bakıldığında, devam eserleri artık sinema endüstrisinin belkemiğini oluşturuyor. 2023 verilerine göre, en çok hasılat yapan filmlerin %70'i bir serinin parçası. Ancak bu ekonomik başarı, sanatsal yaratıcılık ve risk alma cesaretinin azalması pahasına geldi. Bu durum, endüstriyi yeni arayışlara ve dengeleri yeniden gözden geçirmeye zorluyor.

Sosyolojik perspektiften baktığımızda ise, devam eserleri modern toplumun süreklilik ve aidiyet ihtiyacını yansıtıyor. Değişen dünyada insanlar, tanıdık karakterler ve hikayeler üzerinden kendi gerçekliklerini anlamlandırmaya çalışıyor. Bu kültürel dinamik, devam eserlerinin sadece eğlence değil, aynı zamanda toplumsal bir işlev de gördüğünü gösteriyor.

Devam filmleri, sinema tarihinde hikâye anlatımını genişletmek ve derinleştirmek için kullanılan en eski stratejilerden biridir. Bu uygulama, sinemanın doğuşuna kadar geri götürülebilir. Devam filmleri, bir filmin başarısının ardından aynı dünyada geçen, aynı karakterleri içeren veya hikâyeyi ileriye taşıyan eserler olarak tanımlanabilir. İlk dönemlerde bu filmler, teknik bir ihtiyaçtan çok, seyircinin ilgisini sürdürmek için yaratılmış ticari hamlelerdi.

Teknik olarak izah edecek olursak: Sinema tarihinde "sequel" yani devam filmleri, bir önceki filmin hikayesini devam ettiren yapımları tanımlıyor. Bu filmler -genellikle- orijinal filmin karakterlerini ve evrenini kullanarak, ilk filmin olaylarından sonrasını anlatıyor. Ancak devam filmlerinin tek bir format yerine, farklı yaklaşımları kapsayan geniş bir yelpazesi var.

Türk sinemasına baktığımızda ise izleyici daha çok komedi karakterlerinin devam filmlerinden hoşlanmış. Cilalı İbo, Turist Ömer gibi klasiklere, 70’lı yıllarda Şaban, günümüzde ise Arif Işık ve Recep İvedik karakterleri eklendi. Gerçi Yeşilçam döneminde fantastik kahramanlar Malkoçoğlu, kara Murat, Tarkan, Karaoğlan gibi çizgi roman orijinli ve kahraman odaklı filmler de çekildi ama, dönemin çizgi roman yayıncılığının bunda etkisi büyüktü. Bir de Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı sıra dışı ve statüko karşıtı polis tiplemesi “Komser Cemil” vardı.

Devam filmlerinin en yaygın türü, ilk filmin hemen ardından gelen olayları anlatan "direct sequel" yani doğrudan devam filmleridir. The Godfather Part II gibi yapımlar, orijinal filmin hikaye çizgisini ve karakterlerini doğrudan devam ettirerek bu kategorinin en başarılı örneklerini oluşturuyor. Öte yandan, Top Gun: Maverick örneğinde olduğu gibi, ilk filmden yıllar sonra çekilen ve orijinal karakterlerle yeni nesil karakterleri bir araya getiren "legacy sequel" formatı da son dönemde popülerlik kazanmış durumda. Dikkat buyurun, bir filmdeki karakter hakkında başka bir film yapmaktan bahsetmiyorum ki ona Spin off” deniyor, onu başka zaman inceleriz inşallah.

Bazı devam filmleri ise kronolojik olarak geriye giderek ilk filmin öncesini anlatmakta. "Prequel" olarak adlandırdığımız bu tür, Star Wars: The Phantom Menace gibi yapımlarla, ana hikayenin geçmişini aydınlatıyor. Bir de doğrudan bağlantısı olmayan ama benzer tema ve tonu sürdüren "spiritual sequel" kategorisi vardır ki, 10 Cloverfield Lane bu türün çarpıcı örneklerinden.

Sinema endüstrisi için devam filmleri, sadece sanatsal bir tercih değil, aynı zamanda önemli bir risk yönetimi aracı. Hazır bir hayran ve seyirci kitlesine sahip olmak, garanti gelir potansiyeli sunmak ve güçlü bir marka değeri oluşturmak gibi avantajlar sağlıyor elbette. Bu nedenle stüdyolar, başarılı filmleri franchise'lara dönüştürme eğiliminde olmuş her daim.

"Follow-up", "continuation", "next chapter" veya "second installment" gibi terimlerle de anılan bu yapımlar, modern sinema endüstrisinin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda. Ancak her devam filminin başarılı olamadığı, bazen orijinal filmin yakaladığı etkiyi tekrarlayamadığı da bir gerçek. Bu nedenle, devam filmi çekmek hem büyük bir fırsat hem de ciddi bir risk olarak görülmekte.

Bu uzun girizgahtan da anlaşılacağı üzere, konumuz “Devam filmleri…”

Aslında -tahminim üç yazı olacak- bu serinin yazılma sebebi Ridley Scott’un son ve bir devam filmi olan “Gladiator 2”nin analizini yazmayı düşünmem. Filmi izlerken, yönetmenin de bunda büyük payı var, zihnimin bir köşesinde hep ilk film oynadı durdu.


Ünlü usta, devam filmini kendisinin çekmediği : Sapık’ın setinde.

Gerilim ve korku türünün usta ismi Alfred Hitchcock, “İsminde 2 olan filmi izlemem” deyip eklemiş: “Devam filmi çekmek, soğumuş suflede tekrar yükselme beklemek gibidir." Esasen bu söz, bugün hala birçok devam filminin temel sorununu özetliyor. Alfred Hitchcock kariyeri boyunca hiç devam filmi çekmedi. Belki bir tek istisna: "Sapık" (1960) filminin devamı olan "Psycho II" çekildi ama ünlü gerilim ustası öleli 3 yıl oluştu. Film Richard Franklin tarafından çekilmişti. Rahmetlinin devam filmleri hakkındaki fikirleri bilinse de yapım şirketi paranın çekiciliğini tercih etti!

İsterseniz sinema sektöründe biraz geriye uzanıp, meselenin arka planına bir göz attıktan sonra devam filmlerinin başarıları ve başarısızlıklarını ele alalım.

Sinema tarihindeki ilk devam filmi, D.W. Griffith’in 1915 yapımı tartışmalı filmi “Bir Milletin Doğuşu - The Birth of a Nation”ın devamı olarak 1916’da çekilen “Bir Milletin Çöküşü - The Fall of a Nation” olarak kabul edilir. Thomas Dixon Jr. tarafından yönetilen bu film, selefinin popülaritesini yakalayamasa da, devam filmlerinin nasıl bir stratejiyle şekillenebileceğini göstermesi açısından çok önem arz ediyor. Bu süreç aynı zamanda hem hikâyenin derinleştirilmesi hem de ekonomik başarı arayışı açısından önemli bir dönüm noktası.


Bir Milletin Çöküşü: Sinema tarihinde çekilen ilk devam filmi (1916)

Devam filmleri, özellikle 1970'lerden sonra Hollywood’da altın çağını yaşamaya başladı. “The Godfather Part II” (1974), Francis Ford Coppola tarafından yönetilmiş ve ilk filmin mirasını daha da ileriye taşıyarak bir devam filminin sadece ticari değil, sanatsal olarak da başarılı olabileceğinin de ispatı niteliğindeydi. Bu film, bir devam filmi olarak en iyi film Oscar’ını kazanan ilk yapım oldu.

Sinemada bazı devam filmleri, seleflerini aşarak hem ticari hem de eleştirel açıdan büyük başarılar elde etti. Örneğin, “The Empire Strikes Back” (1980), “Terminator 2: Judgment Day” (1991) ve “The Dark Knight” (2008), devam filmlerinin hikâye anlatımını geliştirme ve izleyiciyi daha derinlemesine bir dünyaya çekme potansiyelini gösterdi. Bu filmler, devam filmlerinin sadece bir yeniden pazarlama stratejisi olmadığını, aynı zamanda özgün bir sanat formu olabileceğini ispatladı.

Öte yandan, sinema tarihindeki devam filmleri her zaman başarıyla sonuçlanmadı. Örneğin, “Jaws 3-D” (1983) veya “Speed 2: Cruise Control” (1997), seleflerinin başarısını yakalayamayan yapımlar arasında yer aldı. Bu filmler, genellikle hikâye derinliğinden yoksun olmaları ve seyircinin ilk filmle kurduğu duygusal bağları sürdürememeleri nedeniyle eleştirildi. Başarısız devam filmleri, devam filmlerinin zayıf bir şekilde uygulanmasının izleyicide hayal kırıklığı oluşturabileceğini de gösteriyor.

Evet seyirci fıtratı gereği, sevdiği bir dünyaya veya karakterlere tekrar dönme fikrinden genellikle hoşlanır. Devam filmleri, sinema izleyicilerinde nostalji uyandırma ve sevilen hikâyeleri keşfetme arzusunu tatmin etme potansiyeline sahiptir. Ancak bu ilgi, hikâyenin orijinalliğini koruyup koruyamamasına ve izleyiciye taze bir deneyim sunup sunamamasına bağlı.

Günümüzde devam filmleri, genellikle büyük franchise'lar içinde değerlendiriliyor. Marvel Sinematik Evreni (MCU), Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, ve Fast & Furious serileri, devam filmlerinin modern sinema dünyasındaki en büyük örnekleri arasında yer alıyor. Bu filmler, tutarlı bir evren inşa ederek izleyiciyi her yeni filmde bir parça daha derinlemesine bir hikâyeye çekiyor.

Öte yandan devam filmleri, genellikle finansal başarıyı garanti eden bir araç olarak görüldü. İzleyicinin halihazırda bildiği bir hikâyeye dayandıkları için, devam filmleri çoğunlukla risk açısından daha düşük yatırımlar olarak değerlendirilir. Örneğin, “Avengers: Endgame” (2019), dünya çapında 2,8 milyar dolardan fazla hasılat elde ederek, devam filmlerinin ekonomik potansiyelini açıkça ortaya koydu.

Başarılı bir devam filmi üretmenin anahtarı, hikâyeyi derinleştirmek ve izleyiciye orijinal bir şey sunmak olsa gerek. Sadece ilk filmdeki unsurları tekrarlamak yerine, yeni temalar, karakter gelişimleri ve ilginç bir anlatı yapısı sunmak gerekli. Bu nedenle, devam filmleri yalnızca ekonomik kaygılarla değil, daha kreatif bir perspektifle ele alınmalı diye düşünmekteyim.

Bununla beraber elbette gelecekte devam filmlerinin daha da gelişeceği öngörülüyor. Gelişen teknolojiler ve artan sinema deneyimi, devam filmlerinin hikâye anlatımında daha geniş bir alan yaratmasına olanak tanıyacak. Ancak, seyircinin ilgisini korumak için, bu filmlerin daha eksantrik, anlamlı ve hikâye açısından tatmin edici olması gerekecek.

Sonuç olarak, devam filmleri sinemanın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda. Başarılı örnekler hem sanatsal hem de ekonomik olarak büyük etkiler oluşturabilirken, başarısız devam filmleri izleyiciyi hayal kırıklığına uğratıyor. Yine de devam filmleri, sinemanın hikâye anlatma potansiyelini genişletmeye ve derinleştirmeye devam etmekte.

Bu konuda derinleşmeye devam edeceğiz…

 


5 Kasım 2024 Salı

Kenar keskindir!

 


Michel Foucault 967'de verdiği "Başka Mekanlar Üzerine" (Des espaces autres) adlı konferansında enteresan bir kavram kullanır: "sapma heterotopyaları" ya da literatürdeki ismiyle: "heterotopias of deviation"..

Bu kavram modern toplumların yerleşik normlardan sapan bireyleri belirli mekansal düzenlemeler yoluyla nasıl yönetip kontrol ettiğini anlamamız için bir çerçeve sunması açısından yenilikçidir. Foucault'nun teorik çerçevesinde heterotopyalar, toplum içinde var olan ancak "karşı-mekanlar" olarak işlev gören, bir kültür içindeki diğer mekanları aynı anda yansıtan, sorgulayan ve tersine çeviren gerçek yerlerdir. İdealleştirilmiş ama var olmayan mekanlar olan ütopyaların aksine, heterotopyalar kendi kural ve sistemlerine göre işleyen gerçek fiziksel mekanlardır. Foucault, ilkel toplumların "kriz heterotopyaları"na, toplumlarına göre, kriz durumundaki bireyler (ergenler, regl olan kadınlar, yaşlılar) için ayrılmış kutsal veya yasak yerlere sahip olduğunu savunur. Modern toplumda bunların yerini büyük ölçüde, yerleşik normlardan sapan davranışlar gösteren bireyleri barındırmak üzere tasarlanmış sapma heterotopyaları almıştır.

Bu mekanlar birkaç temel özellikle karakterize edilir:

Davranışları normdan sapan bireyleri barındırırlar.

Kendi kural ve güç ilişkileri sistemi altında işlerler.

İç ve dış arasında katı sınırlar korurlar.

Genellikle hem cezalandırıcı hem de rehabilite edici işlevlere sahiptirler.

Toplumun sapma ve normallik konusundaki tutumlarını yansıtırlar.

Psikiyatri hastaneleri, Hapishaneler, Huzurevleri, Rehabilitasyon merkezleri, Islah evleri, Evsizler için barınaklar, Bağımlılık tedavi merkezleri gibi kurumsal bir mekan da olabilir bu mekanlar;  Göçmen mahalleleri, gettolaştırılmış bölgeler, Marjinal toplulukların yaşam alanları ve hatta kenar mahalle otelleri gibi sosyal alan ve mekanlar da…

Sapma heterotopyaları içinde, güç ilişkileri özellikle görünür ve yoğundur. Bu mekanlar, Foucault'nun "disipliner iktidar" olarak adlandırdığı davranışı değiştirmeyi ve "uysal bedenler" üretmeyi amaçlayan gözetim, kontrol ve normalleştirme sistemlerini somutlaştırır.

Kübalı yazar Guillermo Rosales (1946-1993), 20. yüzyıl Latin Amerika edebiyatının en özgün ve trajik figürlerinden biridir. Yaşamı boyunca şizofreni ile mücadele eden, devrimden kaçıp sürgünde yaşayan ve sonunda intihar eden Rosales'in en önemli eseri "Boarding Home" (İspanyolca: "La casa de los náufragos"), modern Küba edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilmekte…

1987'de yayımlanan "Boarding Home", Rosales'in hayatta kalan en önemli eseridir. Roman, William Figueras adlı yarı-otobiyografik bir karakterin Miami'deki bir bakımevindeki deneyimlerini anlatır. Figueras, tıpkı Rosales gibi, Küba'dan kaçmış ve akıl sağlığı bozuk bir yazardır.

Dikkatli bir okur, yazarın bir dönem Foucault’nun bahsini ettiği “Sapma heterotopyaları”nı kendi romanına hem sosyal doku hem de dramatik bir arka plan olarak aldığını fark eder. Roman yalın ve minimalist bir dil kullanımı, Hemingway tarzı kısa ve vurucu cümleleri, doğrudan ve kısmen acımasız bir gerçeklikli üslubu, iç monolog ve rüya sekanslarıyla ön plana çıkıyor.

Belki de bu özelliklerinden dolayı roman yayınlandığı zaman Octavio Paz'ın da aralarında bulunduğu jüri tarafından “Letras de Oro” ödülüne layık görülmüştü…

İş te bu nemli ve derin roman Fransız sinemacı Joan Chemla’nın ilk uzun metraj filmine kaynaklık etmiş. Farkındayım, giriş uzun oldu ama biraz daha arka plan vermeme izin verin lütfen, çünkü “ilk film” denen olgu üzerinde biraz çene çalmaya değer!

Yönetmenin en saf hali: İlk film

Hollywood'un altın çocuğu Nolan'dan tutun da bağımsız sinemanın asi ruhu Tarantino'ya kadar... Hepsinin ortak noktası nedir biliyor musunuz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi: O tedirgin edici, heyecan verici, uykusuz gecelerin ve bitmeyen kahvelerin eşlik ettiği ilk film deneyimi.

Bir yönetmenle sohbet edin, ilk filmini sorun. Gözleri ya parlayacaktır ya da hafif bir iç çekişle "ah o günler..." diyecektir. Çünkü ilk film, bir yönetmenin en çıplak, en savunmasız, ama belki de en saf halidir. Tıpkı ilk aşk gibi, acemice ama tutkulu, kusurlu ama içten...

Nuri Bilge Ceylan'ı hatırlayalım; "Koza" ile kısa film dünyasına adım atmış, ama asıl "Kasaba" ile derin sulara dalış yapmıştı. Kendi ailesini oyuncu olarak kullanması, minimal ekip ve ekipmanla çalışması... Şimdi düşününce, o günlerin ekonomik zorunlulukları, bugün övdüğümüz minimalist stilinin temellerini atmıştı belki de.

"Param Yok Ama Fikrim Var!"… Bu cümleyi söylemeyen genç yönetmen var mıdır? Christopher Nolan, ilk filmi "Following"i hafta sonları çekti. Neden mi? Çünkü hafta içi herkesin işi vardı! Ekip, kamera arkası ekipten çok, bir arkadaş grubu gibiydi. Ama o film, bugün milyonluk bütçelerle film çeken Nolan'ın kartviziti oldu.

Tarantino'nun "Rezervuar Köpekleri"ni nasıl çektiğini bilmeyen yoktur; video dükkanında çalışırken yazdığı senaryo, Harvey Keitel'in dikkatini çekene kadar kapı kapı dolaşmıştı. Şimdi düşünün, video dükkânı çalışanı Tarantino'yu yapımcı ofisinde bekletiyorlar. Kim bilir içinden neler geçiyordu? Ama o tedirgin genç adam, bugün sinemanın en özgün seslerinden biri.

Genç yönetmenlerin en sık düştüğü tuzak ne biliyor musunuz? Her şeyi bir filme sığdırmaya çalışmak. Sanki bir daha hiç film çekemeyecekmiş gibi... Bütün fikirlerini, hayallerini, hikayelerini tek bir filme yüklemeye çalışırlar genellikle! Bu yüzden ilk filmler çoğu zaman ya fazla iddialı ya da fazla kişisel oluyor.

Greta Gerwig'in "Lady Bird"ü mesela;  yarı otobiyografik bir ilk film. Ya da Robert Eggers'ın "The Witch"ini ne kadar enteresandı, adam resmen 1630'ların New England'ını yeniden inşa etti ilk filminde! Delice değil mi? Ama işte bu delilik, bu cesaret, bu saflık... İlk filmleri bu kadar özel yapan da bu.

Şimdi her şey değişti tabii. Cebinizdeki akıllı telefonla film çekebilirsiniz. Sean Baker'ın "Tangerine"i iPhone ile çekilmişti mesela. Ama bu sefer de başka bir sorun çıkıyor karşımıza: Herkes film çekebiliyor! Dijital demokrasi güzel de bu kadar kalabalık arasından sıyrılmak... İşte asıl zorluk bu.

Hasılı kelam; ilk film bir yönetmenin manifestosudur aslında. Bazen geçinmek için reklam filmi çeken, düğün videosu hazırlayan, ama bir yandan da "benim filmim" dediği o projeyi gerçekleştirmek için çırpınan gençlerin manifestosu. Kimi zaman acemice, kimi zaman parlak, ama her zaman içten.

Ve belki de en güzeli bu; o ilk adımın saflığı, o ilk aşkın heyecanı. Tıpkı Truffaut'nun "400 Darbe”si gibi, ya da Demirkubuz'un "C Blok”u gibi… Bazen bir ilk film, sadece bir başlangıç değil, bir başyapıt da olabiliyor.

Bu sebeple sinema tarihiyle yakın ilişkide olanların gözü her zaman yeni yönetmenlerin ilk filmlerinde olur. Çünkü o tedirgin, heyecanlı ve tutkulu ilk adımların ardından, belki de yarının büyük ustaları gizlidir.

İşte Fransız yönetmen Joan Chemla’nın “Kalbini Görebilmek” (Orijinal ismi Si tu voyais son coeur) yukarıda bahsini ettiğimiz tüm konularla ilgili. Öncelikle yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Enteresan bir kariyer yolculuğu var Chemla’nın. Hukuk ve gazetecilik alanlarındaki ilk çalışmalarının ardından 2008 yılında ilk kısa filmi Mauvaise Route'u yazmış, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenmiş. Daha sonra Charles Bukowski 'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan Dr Nazi (Clermont-Ferrand film festivalinde Canal+ ödülünü kazandığı) ve Alphonse Daudet'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan “L'homme à la cervelle d'or” (Altın beyinli adam) filmlerini yönetiyor genç sinemacı.

Ardından birazdan detaylıca analiz edeceğimiz İlk uzun metrajlı filmi “Kalbini Görseydin ya da Kalbini görebilmek” (S i tu voyais son cœur ) prömiyerini 2017 Toronto Uluslararası Film Festivali 'nde Platform yarışmasında yapmış. Bu festivalin sanat yönetmeni Cameron Bailey,"Joan Chemla kişisel filmler yapan biri olarak uzun bir kariyere sahip olacak biri. Burada bireysel bir damga var." Diyerek övgüyle bahsetmiş Fransız yönetmenden.



Gelelim şaşırtıcı derinlikler ile donanmış olan filmine…

Joan Chemla'nın yönetmen koltuğundaki ilk uzun metrajlı filmi ingilizce ismiyle "If You Saw His Heart", Kübalı yazar Guillermo Rosales'in "Halfway House" romanından alabildiğince serbest şekilde perdeye uyarlanmış. Bir tür Film Noir ile romantik melodramın sınırlarında gezinen cesur bir deneme demek mümkün elbette. Oyunculuk performanslarında özellikle Gael García Bernal'in etkileyici rolüyle hayat verdiği Daniel karakteri üzerinden suçluluk, yalnızlık ve kendini yok etme arzusunun karanlık sularında yüzen bir anlatı sunuyor.

Ah otel odaları!

Çok kısa özet şöyle: En yakın arkadaşının kazara ölümünün ardından Daniel, kendini serseriler ve kayıp ruhlar için bir sığınak olan Metropole Hotel'de bulur. Suçluluk duygusuyla dolup taşan Daniel, yavaş yavaş etrafını saran şiddetin içine gömülür. Francine ile karşılaşması hayatına ışık tutar.

Ve ayrıntılara bakalım.

Film, en yakın dostunun ölümünden sonra Roma topluluğundan dışlanan Daniel'in, şehrin en berbat motellerinden birine sığınmasıyla başlıyor. Enteresan bir sinematografisi var Chemla’nın. Kimi zaman Kar-wai'nin "In the Mood for Love" ve "2046" filmlerini anımsatan lirik görsel estetiği, çoğunlukla da Jarmusch’un Stranger Than Paradise’ındaki Parliament Mavisi dışındaki Amerika’yı tasvir etmesi gibi kenar mahallelerde gezinip duruyor. Marsilya gettolarını filmin dekoru değil hikayenin asli bir unsuru gibi sunmayı başarıyor Fransız yönetmen. Karakter perspektifiyle bakacak olursak, Marine Vacth'ın canlandırdığı kırılgan Francine karakteriyle kesişen Daniel'in hikâyesini, Bukowski'vari bir atmosfer içinde anlatılıyor.

Filmin büyük bölümü, sinemada sık sık güneş ve denizle yıkanan bir şehir olarak fon olarak kullanılan Marsilya'nın güzelliğiyle tezat oluşturan bu kasvetli mekanda; belki de gerçek bir yeryüzü cehenneminde geçiyor. Sanırım yönetmen bununla izleyiciye bir huzur anı yaşatmayı değil, daha ziyade, misafirlerinin yalnızlığından ve yoksulluğundan yararlanan sadist bir otelcinin işlettiği marjinal bir sığınakta kalmayı kabul ederken, kendini kurtarmaya çalıştığı çingene gangsterlerin şiddetiyle karşı karşıya kalan karakterin iç kaosunu ortaya çıkarmaya çabalıyor. Öte yandan filmin ismi çok karanlık bir gerçekliği gizliyor, öyle ki bu tür bir karanlığa alışık olmayan izleyiciler en başından itibaren kendine zarar vermek ve mümkün olduğunca acı çekmek isteyen bir karakterin yolculuğunu takip etmekte zorlanabilir. Daha da fenası, kendini (çok) az ifade eden bir karakterin böylesine tutarsız davranışlarının nedenlerini anlamakta kesinlikle zorlanacaktır izleyici.



Filmi izlerken aklıma Necip Fazıl’ın meşhur “Otel Odaları” şiiri geldi.

“Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,

Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

**

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında!...”

Filmin en önemli özelliklerinden biri yönetmen Chemla’nın kronolojiyi bükümleyip, sıçramalı bir zaman akışı kullanması. Açıkçası daha filmin açılış sekansıyla beraber bilinçli olarak izleyiciyi yönünü bulmakta zorlayan, parçalı bir anlatım tercih etmesi. Ancak bu stilistik tercih, filmin genel derinliğine darbe vuracak boyutlara da ulaşıyor kimi zaman. Film, görsel şöleni ve atmosfer oluşturmada başarısına rağmen, karakter gelişimi ve duygusal bağ kurma noktasında bu sebeple epey eksik kalıyor.

Baş rol oyuncusu biraz daha övgüyü hak ediyor açıkçası. Zira Bernal'in performansı, filmin en güçlü yanlarından biri olarak öne çıkıyor. Gözleriyle bile hikâye anlatabilen aktör, minimal bir yaklaşımla çizdiği karaktere derinlik katmayı başarıyor. Filmin ismini oluşturan "If you saw his heart" (Kalbini görebilseydin) repliği, Bernal'in performansıyla anlam kazanıyor.

İzin verirseniz müzikal paleti ele alalım. Besteci Gabriel Yared'in (eserin ruhunu ne denli kavrayabildiği muamma) ilk film için ortaya koyduğu beste, vasat bir melodinin ötesine geçemiyor. Ancak filmin hakiki mücevheri, otelin kasvetli koridorlarında gezinen, şiddetin gölgesinde dans eden ve hiçbir sempati kırıntısı barındırmayan otelci rolündeki Karim Leklou'nun ürkütücü performansı. Bu dehşet verici karakterin yarattığı karanlık atmosfer, izleyicinin iliklerine kadar işliyor. Leklou'nun varlığı, ağır aksak ilerleyen ve karanlığın kollarına teslim olmuş senaryoya bir parça hayat üflerken, zihinsel çalkantıları içinde bocalan ana karakterin sınırlı perspektifinin ötesinde, çok katmanlı bir bakış açısı sunuyor.

Riskli kronoloji cesareti!

Biraz önce de belirttiğimiz gibi doğrusal olmayan bir kronolojisi var filmin, bu da dikkatini yitiren seyircinin bir anda hikayenin dışına fırlaması an meselesine dönüştürüyor. Çünkü Chemra zamanda ileri geri zıplarken seyirciye yardımcı olacak minik görsel detaylardan başka ipucu vermiyor. Bir yara izi, biraz koli bandı vs…

Filmin baş kahraman-lar-ının ilham kaynağının Rosales’in romanından ilham alındığı açık. Ancak yan karakterlerin yer yer karikatüre kaçan tiplemeleri filmin etkisini zedeler nitelikte. Sözgelimi Francine karakteri üzerinde daha derinleşmeyi hak ediyor. Demirkubuz’un Masumiyet’indeki karakterlere çok yakın duran bu tipoloji sanki hikayeye sonradan eklemlenmiş gibi duruyor nedense. Keza Daniel'in depresyonundan çıkışını sembolik olarak işaretleyen duygusal bir uyanışı… Bir dramatik yama gibi duruyor filmde!

Filmi derinlemesine analiz etseydik çok daha zengin vadilere açılmak mümkündü. One Flew Over the Cuckoo's Nest ve The Shining gibi klasiklere gönderme yapılarak ötekileştirilmiş karakterlerinin psikolojik derinliklerine dokunmaya çalışması. Ve fakat filmdeki bu tür biçimsel kaygılar nedeniyle yapılan göndermeler her zaman başarılı olmasa da yine de cesur bir çaba olarak görmek mümkün!

Evet belki bir baş yapıt değil şüphesiz ve tüm kusurlarına rağmen bir ilk filmden çok daha fazlası "If you saw his heart". Cesur, çarpıcı ve film bittikten sonra bile yanınızda taşıdığınız bir hikayeye sahip. Suçluluk ve kefaret kavramlarını yeteri kadar çizmiyor belki ama tam bir kayıp ruhların karanlık dünyası… Bir de uyarı, eğer ruhunuz depresifliğe yatkın ise, bu filmden biraz uzak durmak sizin yararınıza olacaktır!


English version

The edge is sharp!

 

In his lecture "On Other Spaces" (Des espaces autres) in 967, Michel Foucault uses an interesting concept: "heterotopias of deviation" or in the literature: "heterotopias of deviation".

This concept is innovative in that it provides a framework for understanding how modern societies manage and control individuals who deviate from established norms through specific spatial arrangements. In Foucault's theoretical framework, heterotopias are real places that exist within society but function as "counter-spaces", simultaneously reflecting, questioning and reversing other places within a culture. Unlike utopias, which are idealized but non-existent spaces, heterotopias are real physical spaces that function according to their own rules and systems. Foucault argues that primitive societies had "crisis heterotopias", sacred or forbidden places reserved for individuals in crisis (adolescents, menstruating women, the elderly) according to their society. In modern society, these have largely been replaced by heterotopias of deviance, designed to accommodate individuals who deviate from established norms.

These spaces are characterized by a few key features:

They harbor individuals whose behavior deviates from the norm.

They operate under their own system of rules and power relations.

They maintain strict boundaries between inside and outside.

They often have both punitive and rehabilitative functions.

They reflect society's attitudes towards deviance and normality.

They can be institutional spaces such as psychiatric hospitals, prisons, nursing homes, rehabilitation centers, correctional facilities, homeless shelters, addiction treatment centers; social spaces such as immigrant neighborhoods, ghettoized areas, living spaces of marginalized communities and even slum hotels...

Within heterotopias of deviance, power relations are particularly visible and intense. These spaces embody systems of surveillance, control and normalization that aim to change behavior and produce "docile bodies", what Foucault calls "disciplinary power".

Cuban writer Guillermo Rosales (1946-1993) is one of the most original and tragic figures of 20th century Latin American literature. Rosales struggled with schizophrenia throughout his life, fled the revolution, lived in exile and eventually committed suicide. His most important work "Boarding Home" (Spanish: "La casa de los náufragos") is considered one of the masterpieces of modern Cuban literature...

"Boarding Home", published in 1987, is Rosales' most important surviving work. The novel tells the story of a semi-autobiographical character named William Figueras and his experiences in a Miami nursing home. Figueras, like Rosales, is a fugitive from Cuba and a mentally ill writer.

An attentive reader will notice that the author has taken the "heterotopias of deviation" that Foucault once referred to as "heterotopias of deviation" as both social texture and dramatic backdrop for his novel. The novel is characterized by its use of simple and minimalist language, short and punchy sentences in the style of Hemingway, a direct and partly brutal realism, interior monologues and dream sequences.

Perhaps because of these characteristics, the novel was awarded the "Letras de Oro" prize by a jury that included Octavio Paz when it was published...

It was this damp and profound novel that inspired the first feature film by French filmmaker Joan Chemla. I realize that the introduction is long, but please allow me to give a little more background, because the phenomenon called "first film" is worth a little chit-chat!

The director in his purest form: First movie

From Nolan, the golden boy of Hollywood, to Tarantino, the rebel spirit of independent cinema... Do you know what they all have in common? Yes, you guessed it: That unsettling, exciting first movie experience, accompanied by sleepless nights and endless coffee.

Have a conversation with a director, ask them about their first movie. Their eyes will either light up or they will say with a slight sigh "oh those days...". Because the first film is the most naked, the most vulnerable, but perhaps the purest form of a director. Just like first love, clumsy but passionate, flawed but sincere...

Let's remember Nuri Bilge Ceylan; he stepped into the world of short films with "Koza", but dived into deep waters with "Kasaba". Using his own family as actors, working with minimal crew and equipment... Thinking about it now, perhaps the economic necessities of those days laid the foundations of the minimalist style we praise today.

"I have no money, but I have an idea!"... Is there any young director who hasn't said this phrase? Christopher Nolan shot his first movie "Following" on weekends. Why? Because everyone was busy during the week! The crew was more like a group of friends than a team behind the camera. But that movie became the business card of Nolan, who today shoots movies with multi-million budgets.

Everyone knows how Tarantino made "Reservoir Dogs"; he wrote the script while working in a video store and went door to door until Harvey Keitel noticed it. Now imagine Tarantino, a video store employee, waiting in the producer's office. Who knows what was going through his mind? But that restless young man is today one of the most original voices in cinema.

Do you know the most common trap young directors fall into? Trying to fit everything into one movie. As if they will never make a movie again... They try to cram all their ideas, dreams and stories into one movie! That's why first films are often either too ambitious or too personal.

Greta Gerwig's "Lady Bird", for example, is a semi-autobiographical first movie. Or how interesting was Robert Eggers' "The Witch", the guy literally reconstructed 1630s New England in his first movie! Isn't that crazy? But this madness, this courage, this naivety... That's what makes the first movies so special.

Now, of course, everything has changed. You can shoot a movie with a smartphone in your pocket. Sean Baker's "Tangerine" was shot on an iPhone, for example. But this time there is another problem: Anyone can make a movie! Digital democracy is great, but standing out from the crowd... That's the real challenge.

In short, the first movie is actually a director's manifesto. It is the manifesto of young people who sometimes shoot commercials or make wedding videos for a living, but at the same time struggle to realize that project they call "my movie". Sometimes clumsy, sometimes brilliant, but always sincere.

And maybe that's the most beautiful thing, the purity of that first step, the excitement of that first love. Just like Truffaut's "400 Blows" or Demirkubuz's "C Block"... Sometimes a first movie is not only a beginning, but also a masterpiece.

For this reason, those who have a close relationship with the history of cinema always keep an eye on the first films of new directors. Because behind those nervous, excited and passionate first steps, perhaps the great masters of tomorrow are hidden.

French director Joan Chemla's "Seeing Your Heart" (originally titled Si tu voyais son coeur) is about all the above-mentioned issues. First of all, it is the director's first feature film. Chemla has an interesting career path. After his early work in law and journalism, he wrote, produced and directed his first short film Mauvaise Route in 2008. He then directed Dr. Nazi, based on a short story by Charles Bukowski (for which he won the Canal+ award at the Clermont-Ferrand film festival) and L'homme à la cervelle d'or, based on a short story by Alphonse Daudet.

Her first feature film "If You Could See Your Heart or Being able to see your heart" (S i tu voyais son cœur), which we will analyze in detail in a moment, premiered in the Platform competition at the 2017 Toronto International Film Festival. Cameron Bailey, artistic director of this festival, said, "Joan Chemla is someone who will have a long career as a maker of personal films. There is an individual stamp here." He spoke highly of the French director.



Let's talk about the movie, which has surprising depths...

Joan Chemla's first feature film in the director's chair, "If You Saw His Heart" in English, is a loose adaptation of Cuban writer Guillermo Rosales' novel "Halfway House". Of course, it is possible to say that it is a brave experiment that hovers on the borders of Film Noir and romantic melodrama. In terms of acting performances, it offers a narrative that swims in the dark waters of guilt, loneliness and the desire for self-destruction, especially through the character of Daniel, brought to life by Gael García Bernal's impressive performance.

Oh, hotel rooms!

Here's a very brief synopsis: After the accidental death of his best friend, Daniel finds himself in the Metropole Hotel, a haven for vagrants and lost souls. Filled with guilt, Daniel slowly sinks into the violence that surrounds him. His encounter with Francine sheds light on his life.

And let's look at the details.

The movie begins with Daniel, ostracized from the Roman community after the death of his best friend, taking refuge in one of the worst motels in the city. Chemla has an interesting cinematography. At times its lyrical visual aesthetic is reminiscent of Kar-wai's In the Mood for Love and 2046, at others it wanders through the slums like Jarmusch's depiction of America out of Parliament Blue in Stranger Than Paradise. The French director manages to present the ghettos of Marseille as an essential element of the story, rather than a setting for the movie. From a character perspective, Daniel's story, which intersects with the fragile Francine character played by Marine Vacth, is told in a Bukowski-like atmosphere.

Much of the film takes place in this bleak location, perhaps a veritable hell on earth, contrasting with the beauty of Marseille, which is often used as a backdrop in cinema as a city bathed in sun and sea. I think the director is not trying to give the viewer a moment of tranquility, but rather to reveal the inner chaos of the character who, while agreeing to stay in a marginal refuge run by a sadistic hotelier who takes advantage of the loneliness and poverty of his guests, is confronted with the violence of the gypsy gangsters he is trying to save. On the other hand, the title hides a very dark reality, so much so that viewers who are not used to this kind of darkness may find it difficult to follow the journey of a character who from the very beginning wants to hurt himself and suffer as much as possible. Even worse, the viewer will certainly find it difficult to understand the reasons for such inconsistent behavior of a character who expresses himself (very) little.


The character of Francine is perhaps the only Francine character in the movie that is faithful to the novel, and perhaps the only character in the movie that is left faithful to the novel. 


While watching the movie, Necip Fazıl's famous poem "Hotel Rooms" came to my mind.

"Your aches and pains pulse on the bare wall,

Nail wounds, nail wounds.

**

Weep, the unfamiliar, the voiceless, the dying,

In hotel rooms, in hotel rooms!..."

One of the most important features of the film is the way director Chemla twists chronology and uses a jumpy time flow. Obviously, from the very opening sequence of the movie, he consciously prefers a fragmented narrative that makes it difficult for the viewer to navigate. However, this stylistic preference sometimes reaches to the extent of undermining the overall depth of the movie. Despite its success in creating a visual feast and atmosphere, the movie falls short in terms of character development and emotional connection.

Obviously, the lead actor deserves a little more praise. Bernal's performance stands out as one of the strongest aspects of the movie. The actor, who can tell a story even with his eyes, manages to add depth to the character he draws with a minimal approach. The line "If you saw his heart", which is the title of the movie, gains meaning with Bernal's performance.

Let's take the musical palette. Composer Gabriel Yared's score for the first film (it's unclear how much he grasped the spirit of the work) is nothing more than a mediocre melody. The real jewel of the movie, however, is the eerie performance of Karim Leklou as the hotelier who wanders the gloomy corridors of the hotel, dancing in the shadows of violence and without a shred of sympathy. The dark atmosphere created by this terrifying character gets into the bones of the viewer. Leklou's presence breathes a bit of life into the slow-moving and dark script, while offering a multi-layered perspective beyond the limited perspective of the main character who flounders in his mental turmoil.

Risky chronology courage!

As we mentioned before, the movie has a non-linear chronology, which makes it a matter of time before the audience loses its attention and is suddenly thrown out of the story. Because Chemra gives no clues other than tiny visual details to help the audience as she jumps back and forth in time. A scar, some duct tape, etc...

The protagonists are clearly inspired by Rosales' novel. However, the caricature-like characterizations of the side characters sometimes undermine the impact of the movie. For instance, the character of Francine deserves more depth. This typology, which is very close to the characters in Demirkubuz's Innocence, somehow seems like an afterthought in the story. Likewise, Daniel's emotional awakening, which symbolically marks his coming out of his depression... It looks like a dramatic patch in the movie!

If we had analyzed the film in depth, it would have opened up much richer valleys. The film tries to touch the psychological depths of its marginalized characters by referencing classics such as One Flew Over the Cuckoo's Nest and The Shining. And although the references made due to such formal concerns in the movie are not always successful, it is still possible to see it as a brave effort!

Yes, maybe not a masterpiece, but for all its flaws, "If you saw his heart" is much more than a first movie. It is bold, striking and has a story that you carry with you even after the movie is over. Maybe it doesn't draw the concepts of guilt and redemption enough, but it is a dark world of lost souls... And a warning, if you are prone to depressive moods, it would be in your best interest to stay away from this movie!