27 Aralık 2024 Cuma

Vermiglio

 


 
Oscar’ı bu filme verin!

“Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.”

 

 “Il cinema è l'arma più forte"

(Sinema en güçlü silahtır)

Benito Mussolini

Bu yazı iki bölümden oluşuyor. İlk bölümde diktatörlerin sinema aşkından yola çıkarak İtalyan sinemasına bir yolculuk yapacak ve tüm dünyayı (ülkemizi de) etkileyen yeni Gerçekçilik akımından bahsedeceğiz. İkinci bölümde ise bu sene İtalyanların Oscak adayı filmi Vermiglio’ya yakından bakacağız.

Biraz teorik, hatta akademik kaçabilir ama sinemanın bahtsız tarihi sıklıkla diktatörlerin eline düşüp, kaderini onların insafına bıraktığı için mevzuyu köklerinden kavramamız gerekiyor.

Zekasını kötülüğe hizmete adayan nadir insanlardan biriydi Niccolo Machiavelli… İtalyan Rönesansı'nın en önemli düşünürlerinden biri olan Machiavelli, modern siyaset biliminin kurucusu olarak kabul edilir.

Hayatını aktarmayacağım size, inişli çıkışlı bir kariyeri var. Ancak daima güç kimdeyse ona yanaşmayı bilen biri.

Medici ailesinin iktidarı döneminde iktidara yataklanan fırsatçı bu adam, Medici’ler sürgün edildiği anda onları kovanların hizmetine girdi. İkinci şansölye olarak görev yaptığı bu dönemde, Medici ailesine karşı olan cumhuriyetçi yönetimi temsil ediyordu.

1512'de İspanyol ordusunun desteğiyle Medici ailesi Floransa'ya geri döndüğünde, durum Machiavelli için tamamen değişti. Mediciler, eski cumhuriyet yönetimini destekleyen kişileri tasfiye ettiler. Machiavelli görevinden alındı, tutuklandı ve işkence gördü. Medicilere karşı düzenlenen bir komploya karıştığı şüphesiyle sorgulandı. Nihayet sürgüne yollandı.

Ancak burada da boş durmadı.

Sürgüne gönderildikten sonra, Machiavelli Medicilerin gözüne girmeye çalıştı. Ünlü eseri "Prens"i Medici ailesinden Lorenzo de' Medici'ye ithaf etti. Bu eser aslında bir iş başvurusu niteliğindeydi. Machiavelli, politik deneyimini ve bilgisini Medicilerin hizmetine sunmak istiyordu.

Yine bir darbe ve Medici’ler yine sürgüne yollanınca bu sefer eski cumhuriyetçi arkadaşları zar zor bu aileye yanaşmış olana Machiavelli’yi kovdular.

Machiavelli'nin Medicilerle olan ilişkisi, pragmatik politika anlayışının bir örneğiydi. Her ne kadar başlangıçta Medicilere karşı olsa da, şartlar değiştiğinde onlarla işbirliği yapmaya çalıştı. Bu durum, kendi politik teorisinde savunduğu oportünist yaklaşımın pratikte bir uygulaması gibiydi.

Machiavelli felsefesinde oportünizm, politik ve sosyal başarı için mevcut koşulları ve fırsatları değerlendirme sanatı olarak karşımıza çıkar.

Machiavelli'nin oportünizm anlayışı tarih boyunca pek çok diktatörün başucu prensibi olmuştur.

Machiavelli'ye göre başarı, talihin sunduğu fırsatları değerlendirebilme yeteneği (virtù) ile doğrudan ilişkilidir. Yöneticiler, şansın getirdiği fırsatları öngörmeli ve bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmelidir. "Prens" adlı eserinde bunu nehir metaforu ile açıklar: Talih bir nehir gibidir, akışını değiştiremezsiniz ama önlem alarak zararlarından korunabilir ve faydasını maksimize edebilirsiniz.

 




Diktötörler sinemayı sever ve bu da 7. Sanatın en büyük bahtsızlığıdır!

Şüphesiz bu mantığı en iyi içselleştiren diktatörlerden biri de Benito Mussolini’ydi.

Mussolini diğer tiranlar gibi, her şeyi iktidarı için bir aparak ve fırsat olarak görüyordu.

Sinemanın keşfi ve Avrupa’da yaygınlaşması tıpkı Hitler gibi Mussolini için de büyük bir fırsat oldu.

Mussolini, sinemanın kitleler üzerindeki etkisini çok erken fark etmiş bir liderdi. 1922'de iktidara geldikten sonra, İtalyan sinemasını doğrudan devlet kontrolü altına almaya başladı. 1924'te L'Unione Cinematografica Educativa (LUCE) kurumu oluşturuldu. Bu kurum, faşist rejimin propaganda filmlerini üretmekle görevlendirildi ve tüm İtalyan sinemalarında LUCE'nin ürettiği haber filmlerinin gösterilmesi zorunlu hale getirildi.

1934'te Direzione Generale per la Cinematografia (Sinema Genel Müdürlüğü) kuruldu. Bu kurum, İtalyan film endüstrisini tamamen kontrol etmek ve yönlendirmek amacıyla oluşturuldu. Luigi Freddi'nin başkanlığında çalışan kurum, senaryoların kontrolünden dağıtıma kadar tüm sinema süreçlerini denetledi.

1937'de Cinecittà'nın açılışı, Mussolini'nin sinema politikasının zirvesi olarak görülebilir. "Il cinema è l'arma più forte" (Sinema en güçlü silahtır) sloganıyla açılan stüdyolar, faşist rejimin sinema endüstrisine verdiği önemi gösteriyordu. Mussolini'nin oğlu Vittorio da sinema endüstrisinde aktif rol aldı ve Cinema dergisinin editörlüğünü yaptı.

Biraz da Cinecitta’dan bahsedeyim.

Cinecittà, 1937 yılında Mussolini döneminde Roma'da kurulan ve günümüze kadar varlığını sürdüren devasa bir film stüdyoları kompleksidir. 400 bin metrekarelik bir alana yayılan kompleks, 22 tam donanımlı film stüdyosu, özel efekt departmanları, kostüm atölyeleri ve post-prodüksiyon ünitelerini barındırmaktadır. En büyük stüdyosu olan Studio 5, bin 2.880 metrekarelik alanıyla Avrupa'nın en büyük kapalı film platolarından biriydi.

Kuruluşundan İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde, Cinecittà öncelikli olarak faşist rejimin propaganda filmlerine ve popüler "telefoni bianchi" (beyaz telefon) komedilerine ev sahipliği yaptı. Savaş sırasında bombalanan kompleks, bir süre mülteci kampı olarak kullanıldı. 1950'lerde "Hollywood sul Tevere" (Tiber'deki Hollywood) olarak anılmaya başlayan Cinecittà, "Roman Holiday", "Ben-Hur" ve "Cleopatra" gibi büyük Hollywood yapımlarına ev sahipliği yaptı.

İtalyan sinema tarihine de kısaca bakalım ki birazdan anlatacaklarımız daha sağlam bir bağlama otursun.

1895, sinemanın keşfinden sonra bu yeni sanatın ilk uğrak yerlerinden biri olmuştu İtalya. Bununla beraber İtalyan sineması tarihi ve mitolojik filmlerle başlayarak çıtayı yükseğe koymuştu. "Cabiria" (1914) gibi büyük bütçeli yapımlar, sinema tekniklerinin gelişmesine öncülük etti.

1920'ler ve 30'lar faşist rejim dönemiydi. Mussolini 1937'de Cinecittà stüdyolarını kurdu. Bu dönemde propaganda filmleri ve "Telefoni Bianchi" (Beyaz Telefonlar) denilen hafif komediler üretildi.

Ve Yeni Gerçekçilik doğuyor!

Tabii önce gerçeklikten bahsedelim ki yenisinin anlamı yerli yerine otursun. İtalyancası “Verismo” olan bu akım esasen 19. yüzyılın sonlarında İtalya'da ortaya çıkan ve gerçekçilik akımının özel bir formu olarak gelişen sanatsal bir hareketti. Öncelikle edebiyat alanında Giovanni Verga'nın öncülüğünde başlayan bu akım, daha sonra opera ve sinemaya da yansıdı. Verismo, İtalyanca'da "gerçekçilik" anlamına gelen "vero" kelimesinden türemişti.

Sinema alanında Verismo'nun ilk önemli örneği, 1913 yılında Verga'nın "Cavalleria Rusticana" eserinin filme uyarlanmasıyla ortaya çıktı. Bu film, gerçekçi bir yaklaşımla köy yaşamını ve sıradan insanların dramlarını perdeye taşıdı. 1914'te çekilen "Sperduti nel buio" (Karanlıkta Kaybolanlar) filmi ise Napoli'nin yoksul mahallelerindeki yaşamı ele alarak akımın en önemli örneklerinden biri oldu.

Verismo sineması, sıradan insanların gündelik yaşamlarını, toplumsal problemleri ve özellikle güney İtalya'daki zorlu hayat şartlarını koşullarını mercek altına alıyordu. Bu filmlerde yerel dil ve lehçeler kullanıldı, doğal mekanlar tercih edildi ve melodramatik unsurlardan özellikle kaçınıldı. Köylülerin, işçilerin ve yoksul kesimin yaşam mücadelesi, toplumsal sınıf çatışmaları ve ekonomik zorluklar filmlerin ana temalarını oluşturdu.

1920'ler boyunca etkisini sürdüren Verismo, İtalyan sinemasına gerçekçi bir bakış açısı getirdi ve daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Gerçekçilik akımının temellerini attı. Verismo'nun en önemli mirası, sinemanın toplumsal gerçekleri yansıtma gücünü ortaya koyması ve İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde gelişecek olan sosyal içerikli filmlere zemin hazırlamasıydı.

Bu akım, sadece sinemasal anlatım tekniklerini değil, aynı zamanda İtalyan toplumunun sosyal ve kültürel yapısını belgeleyen önemli bir tarihsel kaynak niteliği de taşımaktaydır. İşin özü; Verismo'nun etkileri, İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde, özellikle toplumsal gerçekçi filmlerde kendini göstermeye devam etti.

İtalyan Yeni Gerçekçilik akımı, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1945-1952 yılları arasında İtalyan sinemasına damgasını vuran önemli bir sinema hareketiydi. Roberto Rossellini'nin "Roma Açık Şehir" (1945) filmiyle başlayan bu akım, savaş sonrası İtalya'nın yıkıntıları arasından doğdu. Yönetmenler stüdyolar yerine sokakları, profesyonel oyuncular yerine sıradan insanları tercih etti ve gündelik yaşamın gerçekliğini olduğu gibi yansıtmaya çalıştı.

Vittorio De Sica'nın "Bisiklet Hırsızları" (1948), Luchino Visconti'nin "Yer Sarsılıyor" (1948) ve Roberto Rossellini'nin "Paisa" (1946) gibi filmler, akımın en önemli örnekleri arasında yer aldı. Bu filmler, savaş sonrası İtalya'nın yoksulluğunu, işsizliği, ahlaki çöküntüyü ve toplumsal sorunları çarpıcı bir gerçekçilikle ele aldı. Yönetmenler, minimal kurgu, doğal ışık kullanımı ve amatör oyuncularla çalışma gibi teknikler kullanarak gerçekçi bir sinema dili inşa etmişlerdi.

Yeni Gerçekçilik akımı, dünya sineması üzerinde derin izler bıraktı. Fransız Yeni Dalga, Brezilya Yeni Sineması ve Üçüncü Sinema hareketi gibi akımları etkiledi. Bu akımın getirdiği estetik ve anlatım teknikleri, sadece İtalyan sinemasını değil, tüm dünya sinemasını derinden etkiledi ve modern sinema dilinin oluşmasına katkıda bulundu. Günümüzde bile birçok yönetmen, bu akımın tekniklerinden ve yaklaşımından ilham almaya devam etmekte.

Birazdan derinlemesine analiz edeceğimiz ve açıkçası son yıllarda izlediğim en farklı ve derin film olan Vermiglio’ya bu arka plan bilgisiyla bakarsak daha iyi olacaktır.

Şöyle diyor Mussolini “Ekonomi kötüye gidiyor, kriz ve işsizlik artıyor, memnuniyetsizlik yayılmaya başlıyordu sonra aklına mükemmel bir fikir geldi; savaş!”

Şimdi filmimize geçebiliriz.


Karlar altında sıradan hayatlar!

"Vermiglio", İtalyan yönetmen Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde yarışan ikinci uzun metrajı, son yılların dikkat çeken minimalist dönem filmi örneklerinden biri diyebiliriz. Film, özellikle bizim Nuri Bilge Ceylan’ın pek çok filmine, genç Rus yönetmen Andrey Zvyagintsev, ayrıca Alice Rohrwacher'in "Happy as Lazzaro" ve Tran Anh Hung'un "The Taste of Things" gibi yapımlarıyla benzer bir sinematik dile sahip. Bu filmler gibi "Vermiglio" da gündelik yaşamın ritüellerini neredeyse ruhani bir özenle ele alıyor, zamanın akışını mevsimsel döngülerle harmanlıyor.

Rus görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, tıpkı Carlos Reygadas'ın "Silent Light"ında olduğu gibi doğal ışığı adeta somut bir karakter haline getiriyor. Ki Krichman'ın "Leviathan" ve "Loveless" filmlerinde Andrey Zvyagintsev ile kurduğu görsel dili burada daha pastoral bir tona büründürüyor. Film, Powell ve Pressburger'in "Black Narcissus"unu anımsatan dağ manzaralarını kullanırken, iç mekân sahnelerinde Mary Cassatt'ın tablolarındaki soğuk mavileri ve pembe yanakları hatırlatan bir renk paletiyle çalışıyor.

Yine savaş zamanı İtalyan taşrasını konu alan film, bu yönüyle Vittorio De Sica'nın "Two Women" ve Roberto Rossellini'nin "Rome, Open City" gibi klasik neo-realist eserlerinden izler taşısa da, onların dramatik yoğunluğundan uzak durmayı tercih ediyor. Delpero'nun yaklaşımı daha çok Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da" filmindeki gibi, zamanın ağır akışına ve manzaranın karakterler üzerindeki etkisine odaklanıyor.

Önce filme ismini veren Vermiglio’dan başlayalım.

Vermiglio, İtalya'nın kuzeyinde, Trentino-Alto Adige bölgesinde bulunan bir kasaba. I. Dünya Savaşı sırasında önemli bir rol oynamış. Bölgede hala o dönemden kalma askeri kalıntılar ve tarihi eserler bulunmakta. Küçük, ıssız, sapa yerde doğa harikası bir İtalya kasabasıdır Vermiglio.

Hikaye şöyle…

İkinci dünya savaşının son demlerindeyiz.

Kış ayları … Muhtemelen bir önceki yılın Nisan ayında Mussolini karısı Rachele ve sevgilisi Clara Petacci ile birlikte İsviçre sınırına doğru kaçmaya çalışıp, Partizan kuvvetler tarafından yakalanarak Como Gölü yakınlarındaki Dongo köyünde kurşuna dizildikten sonraki kışı anlatıyor.

Hikaye, Sicilya'lı asker kaçağı Pietro'nun (Giuseppe De Domenico) köye gelişiyle değişmeye başlıyor. Pietro ve öğretmenin büyük kızı Lucia arasında gelişen aşk hem aile hem de köy dinamiklerini derinden etkiliyor. Film, savaş zamanı İtalyan taşra yaşamını, kadın karakterlerin bakış açısından anlatırken, dönemin toplumsal normlarını ve kısıtlamalarını da ustalıkla işliyor.

 



Filmin muazzam bir görsel dili var

Hikaye, yönetmenin kendi aile geçmişinden, özellikle babasının anılarından esinleniyor. Köyün öğretmeni Caesar (Tommaso Ragno), karısı Adele (Roberta Rovelli) ve üç kızları Lucia (Martina Scrinzi), Ada (Rachele Potrich) ve Flavia (Anna Thaler) ile çocuklarından oluşan geniş bir ailenin yaşamına odaklanıyor.

Film, Katolik temsilini ele alış biçimiyle de dikkat çekiyor. Bu açıdan Paolo Sorrentino'nun "The Young Pope" dizisinden Frederick Wiseman'ın "Monastic" belgeseline uzanan çizgide, dinin estetik güzelliğini kabul ederken, altında yatan sosyal yapıları da sorguluyor. Santa Lucia efsanesine yapılan göndermeler, özellikle kadın karakterlerin fedakarlık ve kabulleniş temalarıyla örülü hikayelerini derinleştiriyor.

Delpero'nun yönetmenlik yaklaşımı, Robert Bresson'un minimalist estetiğini anımsatıyor. Özellikle oyuncu yönetimindeki ekonomik tavır, duyguları bastırılmış bir yoğunlukla aktarma biçimi, Bresson'un "Diary of a Country Priest" filmini akla getiriyor. Ancak Delpero, Bresson'un katı minimalizmi yerine, daha yumuşak, daha insani bir mesafe kuruyor karakterleriyle.

Filmin görsel kompozisyonları, Vermeer'in iç mekan resimlerindeki ışık kullanımını sinematik dile tercüme ediyor. Bu yaklaşım, Peter Webber'ın "Girl with a Pearl Earring" filmindeki gibi sadece görsel bir öykünme değil, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan bir anlatım aracına dönüşüyor. Özellikle Lucia karakterinin çerçevelenme biçimi, Vermeer'in kadın portrelerindeki içe dönük yoğunluğu taşıyor.

"Vermiglio", savaş sırasında izole bir topluluğun yaşamını anlatan yakın dönem filmlerinden "The Silent Twins" veya "The Zone of Interest" gibi yapımlardan farklı olarak, şiddeti doğrudan göstermek yerine, onun uzaktaki varlığının oluşturduğu psikolojik etkiye odaklanıyor. Bu yaklaşım, Terrence Malick'in "A Hidden Life" filmindeki gibi, savaşın gölgesinde süren gündelik yaşamın pastoral güzelliğini ve trajik boyutunu bir arada sunuyor.

Filmin mevsimsel geçişleri kullanma biçimi, Andrei Tarkovsky'nin "Mirror"ındaki gibi, zamanın akışını doğanın döngüsüyle ilişkilendiriyor. Kışın kapalı, koruyucu dünyasından baharın açık, daha acımasız gerçekliğine geçiş, global krizler karşısında insanların uyum mekanizmalarının nasıl değiştiğini gösteriyor.

Yönetmen Delpero'nun kendi aile tarihinden esinlenen film, bu yönüyle Sarah Polley'nin "Stories We Tell" veya Chantal Akerman'ın "No Home Movie" gibi kişisel tarih anlatılarıyla da diyalog kuruyor. Ancak "Vermiglio", bireysel anıları evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarıyor.

Filmin en çarpıcı başarılarından biri, küçük bir topluluğun mikro-tarihini anlatırken, II. Dünya Savaşı gibi makro bir olayın etkilerini nasıl yansıttığı. Bu açıdan Michael Haneke'nin "The White Ribbon"ının I. Dünya Savaşı öncesi Alman toplumunu ele alış biçimiyle paralellikler kuruyor. Her iki film de büyük tarihi olayların gölgesinde, küçük toplulukların değişim ve dönüşüm süreçlerini inceliyor.

Bu zengin sinematik ve kültürel referanslar ağı içinde "Vermiglio", kendi özgün sesini korumayı başarıyor. Film, geleneksel anlatı kalıplarını minimalist bir yaklaşımla yeniden yorumlarken, görsel şiirselliği ve tematik derinliğiyle, 2024'ün en dikkat çeken festival filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.

"Vermiglio", Maura Delpero'nun 2024'te Venedik Film Festivali'nde Leone d'Argento (Jüri Büyük Ödülü) kazanan ve ardından Toronto Film Festivali'nde de gösterilen ikinci uzun metraj filmi, II. Dünya Savaşı'nın son yılında İtalyan Alpleri'nde geçen etkileyici bir aile dramı. Film, Chicago Film Festivali'nde de En İyi Film ödülü olan Gold Hugo'yu kazanarak başarısını perçinledi.

Biraz önce de belirttiğim gibi, filmin görsel estetiği özellikle dikkat çekiyor. "Leviathan" ve "Loveless" gibi filmlerin görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, karakterleri çoğu zaman devasa dağ manzaralarının içinde küçük figürler olarak konumlandırırken, kış ışığını neredeyse sıvı bir niteliğe büründürüyor. Her kare adeta bir Vermeer tablosu gibi özenle kompoze edilmiş.

"Vermiglio"nun anlatı yapısı, Balzac'ın gerçekçiliğini anımsatan bölümlerden oluştuğunu söylemiştik bu kısmı azıcık açalım: Bu yapı, yakın dönemde gösterime giren "The Taste of Things" filminde olduğu gibi, gündelik yaşamın duyusal dokusunu öne çıkarıyor. Ancak Tran Anh Hung'un filminin aksine, "Vermiglio" zevk ve özgürlük yerine, karakterlerin, özellikle de kadınların, toplumsal kısıtlamalar altındaki varoluşuna odaklanıyor.

Eleştirmenler enteresan bir şekilde filmi özellikle Ermanno Olmi'nin sinemasıyla karşılaştırmışlar ki buna pek katılmıyorum. Evet, Delpero'nun minimal yaklaşımı, gündelik yaşamın ritüellerine odaklanması ve doğal oyunculukları harmanlama becerisi övgü topluyor ancak film aynı zamanda mikro bir hikayede neredeyse durağan zamanı duygular ve karakterler üzerinden şahane anlatıyor.

Öte yandan "Vermiglio", savaş filmlerinin alışılagelmiş öğelerinden uzak duruyor. Savaş, uzakta gerçekleşen ve etkilerini dolaylı yollardan hissettiren bir olgu olarak sunuluyor. Bunun yerine film, aile içi ilişkilere, toplumsal değişime, kadınların özgürleşme çabalarına ve geleneksel yaşamın moderniteyle karşılaşmasına odaklanıyor.

Erkeklerin savaştığı bir toplumda geriye inanç ve aşk kalıyor sanırım. Ve elbette çok büyük bir yoksulluk ve sefalet. Verliglio bu hakikati manipüle etmeden başarılı şekilde ele almakta.

İtalya'nın 2025 Oscar adaylığı için seçtiği film, ilk gösterime girdiği hafta kayda değer bir gişe başarısı da yakaladı. Her kopya başına ortalama 5 bin € hasılat elde ederek, vizyondaki filmler arasında en yüksek ortalamayı yakaladı.

Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Delpero'nun deyimiyle "Vermiglio", "büyük tarihin dışında kalanların hikayesi". Mutfak penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi, ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.

Şahsen benim çok net şekilde Oscar adayım diyebileceğim bu film muhtemelen ödülü alamayacak ama karlı bir dağdan sıcacık akan pınar gibi insan içini ılıtan bu filme bir şans verin, derim.

 

English version


 

Vermiglio

 


Give this movie the Oscar!

 "The film's greatest achievement is that it manages to turn a personal family story into a universal narrative. It is the story of mothers looking at the world through the kitchen window, of babies they cannot warm with thin blankets, of women waiting for their husbands and sons who never return. It is a story of war without bombs or major conflicts, but a profound human drama in the shadow of mountains that remind us every day how small human beings are."

 

 "Il cinema è l'arma più forte"

(Cinema is the most powerful weapon)

Benito Mussolini

This article consists of two parts. In the first part, we will take a journey through Italian cinema, starting from the dictators' love for cinema, and talk about the new Realism movement that influenced the whole world (including our country). In the second part, we will take a closer look at this year's Italian Oscar nominee Vermiglio.

It may sound a bit theoretical, even academic, but since the unfortunate history of cinema has often fallen into the hands of dictators and left its fate at their mercy, we need to grasp the issue from its roots.

Niccolo Machiavelli was one of the rare people who devoted his intelligence to the service of evil... Machiavelli, one of the most important thinkers of the Italian Renaissance, is considered the founder of modern political science.

I'm not going to tell you about his life, he has had an up and down career. But he always knows how to get close to whoever is in power.

This opportunistic man, who had risen to power during the reign of the Medici family, entered the service of those who expelled the Medici as soon as they were exiled. During his term as second chancellor, he represented the republican administration against the Medici family.

In 1512, when the Medici family returned to Florence with the support of the Spanish army, the situation changed completely for Machiavelli. The Medicis purged those who had supported the old republican rule. Machiavelli was dismissed, arrested and tortured. He was interrogated on suspicion of involvement in a conspiracy against the Medicis. Finally he was sent into exile.

But he was not idle here either.

After his exile, Machiavelli tried to curry favor with the Medicis. He dedicated his famous work "The Prince" to Lorenzo de' Medici of the Medici family. This work was actually an application for a job. Machiavelli wanted to put his political experience and knowledge at the service of the Medicis.

When another coup d'état and the Medici were again exiled, this time Machiavelli was expelled by his old republican friends, who had barely approached the family.

Machiavelli's relationship with the Medicis was an example of pragmatic politics. Although he was initially against the Medicis, he tried to cooperate with them when circumstances changed. This was a practical application of the opportunist approach he advocated in his political theory.

In Machiavelli's philosophy, opportunism appears as the art of exploiting existing conditions and opportunities for political and social success.

Machiavelli's opportunism has been the guiding principle of many dictators throughout history.

According to Machiavelli, success is directly related to the ability to seize the opportunities offered by fortune (virtù). Rulers should be able to anticipate the opportunities brought by chance and use them to their advantage. In "The Prince", he explains this with the metaphor of a river: Fortune is like a river, you cannot change its flow, but by taking precautions you can protect yourself from its damages and maximize its benefits.



 Dictators love cinema and this is the greatest misfortune of the 7th Art!

Undoubtedly, one of the dictators who best internalized this logic was Benito Mussolini.

Mussolini, like other tyrants, saw everything as a tool and opportunity for his power.

The discovery of cinema and its spread in Europe was a great opportunity for Mussolini, just like Hitler.

Mussolini was a leader who recognized the impact of cinema on the masses very early on. After coming to power in 1922, he began to bring Italian cinema under direct state control. In 1924, the institution L'Unione Cinematografica Educativa (LUCE) was created. This institution was tasked with producing the propaganda films of the fascist regime and it was made compulsory for all Italian cinemas to show newsreels produced by LUCE.

In 1934, the Direzione Generale per la Cinematografia (General Directorate of Cinema) was established. This institution was created to completely control and direct the Italian film industry. Headed by Luigi Freddi, it supervised all cinema processes from script control to distribution.

The opening of Cinecittà in 1937 can be seen as the culmination of Mussolini's cinema policy. The studios opened with the slogan "Il cinema è l'arma più forte" (Cinema is the most powerful weapon), showing the importance the fascist regime attached to the cinema industry. Mussolini's son Vittorio also took an active role in the movie industry and edited the magazine Cinema.

Let me talk a little bit about Cinecitta.

Cinecittà is a huge complex of film studios, founded in Rome in 1937 during the Mussolini era and still in existence today. Spread over 400,000 square meters, the complex houses 22 fully equipped film studios, special effects departments, costume workshops and post-production units. Its largest studio, Studio 5, was one of the largest indoor film plateaus in Europe with an area of 1,2,880 square meters.

From its foundation until the Second World War, Cinecittà primarily hosted propaganda films of the fascist regime and popular "telefoni bianchi" (white telephone) comedies. Bombed during the war, the complex was used for a time as a refugee camp. In the 1950s, Cinecittà became known as "Hollywood sul Tevere" (Hollywood on the Tiber) and hosted major Hollywood productions such as "Roman Holiday", "Ben-Hur" and "Cleopatra".

Let's take a brief look at the history of Italian cinema so that what we are about to tell will have a more solid context.

1895, after the discovery of cinema, Italy was one of the first destinations for this new art. However, Italian cinema set the bar high, starting with historical and mythological films. Big budget productions like "Cabiria" (1914) pioneered the development of cinematic techniques.

The 1920s and 30s were the period of the fascist regime. Mussolini founded the Cinecittà studios in 1937. During this period, propaganda films and light comedies called "Telefoni Bianchi" (White Phones) were produced.

And New Realism is born!

Of course, let's talk about realism first, so that the meaning of the new one makes sense. Verismo in Italian was an artistic movement that emerged in Italy in the late 19th century and developed as a special form of realism. This movement, which started primarily in literature under the leadership of Giovanni Verga, was later reflected in opera and cinema. Verismo was derived from the Italian word "vero" meaning "realism".

The first important example of Verismo in cinema emerged in 1913 with the film adaptation of Verga's "Cavalleria Rusticana". This film portrayed village life and the dramas of ordinary people with a realistic approach. The film "Sperduti nel buio" (Lost in the Dark), shot in 1914, became one of the most important examples of the movement by focusing on life in the poor neighborhoods of Naples.

Verismo cinema focused on the everyday lives of ordinary people, social problems and the harsh living conditions, especially in southern Italy. In these films, local languages and dialects were used, natural locations were preferred and melodramatic elements were deliberately avoided. The struggle of peasants, workers and the poor, social class conflicts and economic difficulties were the main themes of the films.

Verismo, which continued its influence throughout the 1920s, brought a realistic perspective to Italian cinema and laid the foundations for the later New Realism movement. Verismo's most important legacy was its demonstration of the power of cinema to reflect social realities and paved the way for the socially-oriented films that would later develop in Italian cinema.

This movement is not only an important source of cinematic narrative techniques, but also an important historical source documenting the social and cultural structure of Italian society. In short, the influence of Verismo continued to manifest itself in later periods of Italian cinema, especially in social realist films.

Italian Neorealism was an important cinematic movement that left its mark on Italian cinema between 1945 and 1952, immediately after the Second World War. Starting with Roberto Rossellini's "Rome Open City" (1945), this movement emerged from the ruins of post-war Italy. Directors preferred the streets instead of studios, ordinary people instead of professional actors, and tried to reflect the reality of everyday life as it was.

Vittorio De Sica's Bicycle Thieves (1948), Luchino Visconti's The Earth is Shaking (1948) and Roberto Rossellini's Paisa (1946) were among the most important examples of the movement. These films tackled the poverty, unemployment, moral decline and social problems of post-war Italy with striking realism. Using techniques such as minimal editing, the use of natural light and working with amateur actors, the directors constructed a realistic cinematic language.

The New Realism movement left a deep mark on world cinema. It influenced movements such as the French New Wave, Brazilian New Cinema and the Third Cinema movement. The aesthetics and narrative techniques brought by this movement deeply influenced not only Italian cinema but also the entire world cinema and contributed to the formation of the modern cinematic language. Even today, many directors continue to be inspired by its techniques and approach.

It will be better if we look at Vermiglio, which we will analyze in depth in a moment, and which is frankly the most different and profound film I have seen in recent years, with this background information.

"The economy was deteriorating, the crisis and unemployment were increasing, dissatisfaction was spreading, and then he had the perfect idea: war!"

Now we can move on to our movie.


Ordinary lives under the snow!

"Vermiglio", Italian director Maura Delpero's second feature in competition at the Venice Film Festival in 2024, is one of the most remarkable examples of minimalist period films of recent years. The film has a similar cinematic language to many of the films of our own Nuri Bilge Ceylan, the young Russian director Andrey Zvyagintsev, as well as Alice Rohrwacher's "Happy as Lazzaro" and Tran Anh Hung's "The Taste of Things". Like these films, "Vermiglio" treats the rituals of everyday life with an almost spiritual care, blending the passage of time with seasonal cycles.

Russian cinematographer Mikhail Krichman's camera turns natural light into a tangible character, just like in Carlos Reygadas' "Silent Light". The visual language that Krichman established with Andrey Zvyagintsev in "Leviathan" and "Loveless" takes on a more pastoral tone here. The film uses mountain landscapes reminiscent of Powell and Pressburger's "Black Narcissus", while the interior scenes work with a color palette reminiscent of the cool blues and rosy cheeks of Mary Cassatt's paintings.

The film, which is also set in the Italian provinces during the war, has traces of classic neo-realist works such as Vittorio De Sica's "Two Women" and Roberto Rossellini's "Rome, Open City", but it prefers to stay away from their dramatic intensity. Delpero's approach is more like Nuri Bilge Ceylan's "Once Upon a Time in Anatolia", focusing on the slow passage of time and the impact of the landscape on the characters.

Let's start with Vermiglio, who gives the movie its name.

Vermiglio is a town in the Trentino-Alto Adige region in northern Italy. It played an important role during World War I. There are still military ruins and historical artifacts from that period in the area. Vermiglio is a small, isolated and remote town in Italy, a natural wonder.

The story goes like this.

We are at the end of the second world war.

Winter... Probably the winter after Mussolini had tried to flee with his wife Rachele and his lover Clara Petacci towards the Swiss border in April of the previous year, only to be captured by Partisan forces and shot to death in the village of Dongo near Lake Como.

The story begins to change with the arrival of Pietro (Giuseppe De Domenico), a deserter from Sicily. The love that develops between Pietro and the teacher's eldest daughter Lucia deeply affects both family and village dynamics. The film tells the story of Italian provincial life during the war from the point of view of the female characters, while skillfully dealing with the social norms and restrictions of the period.




The movie has a tremendous visual language

The story is inspired by the director's own family history, especially the memories of his father. It focuses on the life of an extended family consisting of the village teacher Caesar (Tommaso Ragno), his wife Adele (Roberta Rovelli) and their three daughters Lucia (Martina Scrinzi), Ada (Rachele Potrich) and Flavia (Anna Thaler) and their children.

The film is also noteworthy for the way it deals with Catholic representation. From Paolo Sorrentino's "The Young Pope" to Frederick Wiseman's documentary "Monastic", the film acknowledges the aesthetic beauty of religion while questioning the underlying social structures. References to the legend of Santa Lucia deepen the stories of the female characters in particular, which are woven with themes of sacrifice and acceptance.

Delpero's directorial approach is reminiscent of Robert Bresson's minimalist aesthetic. In particular, the economical manner in which he manages his actors and the way he conveys emotions with a suppressed intensity brings to mind Bresson's "Diary of a Country Priest". However, instead of Bresson's strict minimalism, Delpero establishes a softer, more human distance with his characters.

The visual compositions of the film translate the use of light in Vermeer's interior paintings into cinematic language. This approach is not just a visual emulation, as in Peter Webber's "Girl with a Pearl Earring", but becomes a narrative tool that reflects the inner worlds of the characters. In particular, the way Lucia is framed conveys the introverted intensity of Vermeer's portraits of women.

Unlike recent films such as "The Silent Twins" or "The Zone of Interest", which depict the life of an isolated community during wartime, "Vermiglio" does not show violence directly, but instead focuses on the psychological impact of its distant presence. This approach, like Terrence Malick's "A Hidden Life", combines the idyllic beauty and tragic dimension of everyday life in the shadow of war.

The way the film uses seasonal transitions, like in Andrei Tarkovsky's "Mirror", links the flow of time with the cycle of nature. The transition from the closed, protective world of winter to the open, harsher reality of spring shows how human adaptation mechanisms change in the face of global crises.

Inspired by director Delpero's own family history, the film is in dialog with personal history narratives such as Sarah Polley's "Stories We Tell" or Chantal Akerman's "No Home Movie". However, "Vermiglio" manages to transform individual memories into a universal narrative.

One of the most striking achievements of the film is how it tells the micro-history of a small community while reflecting the effects of a macro event like World War II. In this respect, it draws parallels with the way Michael Haneke's "The White Ribbon" deals with pre-World War I German society. Both films examine the processes of change and transformation of small communities in the shadow of major historical events.

Within this rich web of cinematic and cultural references, "Vermiglio" manages to preserve its own unique voice. The film reinterprets traditional narrative conventions with a minimalist approach and stands out as one of the most remarkable festival films of 2024 with its visual poetry and thematic depth.

"Vermiglio", Maura Delpero's second feature film, which won the Leone d'Argento (Grand Jury Prize) at the Venice Film Festival in 2024 and was screened at the Toronto Film Festival, is a moving family drama set in the Italian Alps during the last year of World War II. The film also won the Gold Hugo for Best Film at the Chicago Film Festival, cementing its success.

As I mentioned earlier, the visual aesthetic of the film is particularly striking. The camera of Mikhail Krichman, cinematographer of films such as "Leviathan" and "Loveless", often positions the characters as small figures in huge mountain landscapes, while the winter light takes on an almost liquid quality. Each frame is carefully composed like a Vermeer painting.

We have already mentioned that the narrative structure of "Vermiglio" consists of chapters reminiscent of Balzac's realism, but let's elaborate a bit: As in the recently released "The Taste of Things", this structure emphasizes the sensory texture of everyday life. Unlike Tran Anh Hung's film, however, "Vermiglio" focuses less on pleasure and freedom and more on the existence of its characters, especially women, under social constraints.

Critics have interestingly compared the film specifically to the cinema of Ermanno Olmi, which I don't agree with. Yes, Delpero's minimal approach, focus on the rituals of everyday life, and ability to blend naturalistic acting are commendable, but the film is also a micro-story that beautifully depicts almost static time through emotions and characters.

On the other hand, "Vermiglio" avoids the usual elements of war films. War is presented as a phenomenon that takes place far away and whose effects are felt indirectly. Instead, the film focuses on family relationships, social change, women's efforts for emancipation and the confrontation of traditional life with modernity.

In a society where men fight, I guess what is left is faith and love. And of course great poverty and misery. Verliglio successfully deals with this reality without manipulating it.

Italy's choice for the 2025 Oscar nomination, the film was also a remarkable box office success in its first week of release. It grossed an average of €5,000 per copy, the highest average of any movie in theaters.

The film's greatest achievement is that it manages to turn a personal family story into a universal narrative. In Delpero's words, "Vermiglio" is "the story of those left out of the great history". It is the story of mothers looking at the world through the kitchen window, of babies they cannot warm with thin blankets, of women waiting for their husbands and sons who never return. It is the story of a war without bombs and without great conflicts, but a profound human drama in the shadow of mountains that remind us every day how small human beings are.

Personally, this movie, which I can clearly call my Oscar nominee, will probably not win the award, but I say give a chance to this movie that warms you like a spring flowing warmly from a snowy mountain.

 

 

22 Kasım 2024 Cuma

Çift tarafı keskin bıçak: Devam filmleri

 




 Devam eserleri modern toplumun süreklilik ve aidiyet ihtiyacını yansıtıyor. Değişen dünyada insanlar, tanıdık karakterler ve hikayeler üzerinden kendi gerçekliklerini anlamlandırmaya çalışıyor.

 

İnsanoğlu tarihin başlangıcından beri hikaye anlatma geleneğinde, sevilen karakterlerin ve hikayelerin devamını görmek istedi. Homeros'un İlyada ve Odysseia'sından günümüzün süper kahraman filmlerine kadar uzanan bu gelenek, sadece bir anlatı tercihi değil, aynı zamanda insanlığın kolektif hafızasının ve kültürel devamlılığının da bir parçası oldu. Tek bir hikayeyle yetinememe dürtüsü, sanatın ve ticaretin kesiştiği noktada yeni bir alan oluşturdu.

19.yüzyılda Charles Dickens'ın tefrika romanlarıyla başlayan ticari anlatı geleneği, 20. yüzyılda sinemanın endüstrileşmesiyle bambaşka bir boyut kazandı. Hollywood'un altın çağında başlayan devam filmi geleneği, başlangıçta B-filmi kategorisinde değerlendirilirken, The Godfather Part II'nin (1974) kazandığı Oscar'larla birlikte sanatsal meşruiyet kazandı. Bu dönüm noktası, devam eserlerinin sadece ticari değil, sanatsal değer de taşıyabileceğini gösterdi.


Devam filmlerinde artık suyu çıkarılan bir örnek: Rocky.

1970'ler ve 80'ler, küreselleşen dünya ekonomisiyle birlikte sinema endüstrisinin de global bir nitelik kazandığı dönem olmuştu. Star Wars, Rocky ve Indiana Jones gibi seriler, sadece Amerika'da değil, tüm dünyada kültürel fenomenlere dönüştü. Bu dönem, “art franchise” kavramının doğuşuna ve sinema endüstrisinin iş modelinin köklü bir değişim geçirmesine sebep oldu. Artık filmler tek başına değil, potansiyel bir serinin ilk halkası olarak değerlendirilmeye başlandı.

Dijital devrimin başlangıcı ve CGI teknolojisinin gelişimi, 90'larda devam filmlerinin yapım süreçlerini ve bütçelerini radikal biçimde değiştirmeye yetti. Jurassic Park, Terminator 2 ve Matrix gibi yapımlar, teknolojik yenilikleri hikaye anlatımının hizmetine sunarken, yapım bütçelerini de rekor seviyelere taşıdı. Bu dönem, “blockbuster” sinemasının altın çağı olurken, aynı zamanda risk-getiri dengelerinin de yeniden hesaplanmasını gerektirdi.

2000'lerde internet kültürünün yükselişi ve sosyal medyanın ortaya çıkışı, fan kültürünü dönüştürdü. Harry Potter ve Yüzüklerin Efendisi gibi edebi adaptasyonların sinema serileri, global fan topluluklarının oluşmasına ve "fandom" kavramının güçlenmesine yol açtı. Bu interaktif izleyici kültürü, yapımcıları hayran beklentilerini daha çok göz önünde bulundurmaya zorladı.

Marvel Sinematik Evreni'nin 2008'de Iron Man ile başlayan yükselişi, devam filmi kavramını bambaşka bir boyuta taşıdı. Birbiriyle bağlantılı onlarca film ve dizi, sinema tarihinde görülmemiş bir anlatı evreni inşa etti. Bu model, diğer stüdyoların da benzer evrenler yaratma çabasına girmesine neden oldu, ancak aynı zamanda "franchise yorgunluğu" kavramının ortaya çıkmasına da yol açtı.

Streaming ya da online platformların yükselişi ve pandemi sonrası değişen izleyici alışkanlıkları, devam eserlerinin üretim ve dağıtım dinamiklerini yeniden şekillendirdi. Netflix, Amazon Prime, Apple TV ve Disney+ gibi platformlar, kendi orijinal içeriklerini ve franchise'larını üretirken, geleneksel sinema gösterim modelini de sorgulamaya açtı. Bu değişim, içerik üretiminin demokratikleşmesini sağlarken, kalite kontrolü sorunlarını da beraberinde getirdi.

Günümüzde ise yapay zeka teknolojilerinin gelişimi ve sanal gerçeklik uygulamalarının yaygınlaşması, anlatı evrenlerinin genişlemesine yeni alanlar açıyor. Ancak bu teknolojik imkanlar, kreativite ve özgünlük tartışmalarını da beraberinde getiriyor. Endüstri, teknolojik yenilikleri kullanırken sanatsal değeri koruma dengesi kurmaya çalışıyor.

Ekonomik açıdan bakıldığında, devam eserleri artık sinema endüstrisinin belkemiğini oluşturuyor. 2023 verilerine göre, en çok hasılat yapan filmlerin %70'i bir serinin parçası. Ancak bu ekonomik başarı, sanatsal yaratıcılık ve risk alma cesaretinin azalması pahasına geldi. Bu durum, endüstriyi yeni arayışlara ve dengeleri yeniden gözden geçirmeye zorluyor.

Sosyolojik perspektiften baktığımızda ise, devam eserleri modern toplumun süreklilik ve aidiyet ihtiyacını yansıtıyor. Değişen dünyada insanlar, tanıdık karakterler ve hikayeler üzerinden kendi gerçekliklerini anlamlandırmaya çalışıyor. Bu kültürel dinamik, devam eserlerinin sadece eğlence değil, aynı zamanda toplumsal bir işlev de gördüğünü gösteriyor.

Devam filmleri, sinema tarihinde hikâye anlatımını genişletmek ve derinleştirmek için kullanılan en eski stratejilerden biridir. Bu uygulama, sinemanın doğuşuna kadar geri götürülebilir. Devam filmleri, bir filmin başarısının ardından aynı dünyada geçen, aynı karakterleri içeren veya hikâyeyi ileriye taşıyan eserler olarak tanımlanabilir. İlk dönemlerde bu filmler, teknik bir ihtiyaçtan çok, seyircinin ilgisini sürdürmek için yaratılmış ticari hamlelerdi.

Teknik olarak izah edecek olursak: Sinema tarihinde "sequel" yani devam filmleri, bir önceki filmin hikayesini devam ettiren yapımları tanımlıyor. Bu filmler -genellikle- orijinal filmin karakterlerini ve evrenini kullanarak, ilk filmin olaylarından sonrasını anlatıyor. Ancak devam filmlerinin tek bir format yerine, farklı yaklaşımları kapsayan geniş bir yelpazesi var.

Türk sinemasına baktığımızda ise izleyici daha çok komedi karakterlerinin devam filmlerinden hoşlanmış. Cilalı İbo, Turist Ömer gibi klasiklere, 70’lı yıllarda Şaban, günümüzde ise Arif Işık ve Recep İvedik karakterleri eklendi. Gerçi Yeşilçam döneminde fantastik kahramanlar Malkoçoğlu, kara Murat, Tarkan, Karaoğlan gibi çizgi roman orijinli ve kahraman odaklı filmler de çekildi ama, dönemin çizgi roman yayıncılığının bunda etkisi büyüktü. Bir de Cüneyt Arkın’ın canlandırdığı sıra dışı ve statüko karşıtı polis tiplemesi “Komser Cemil” vardı.

Devam filmlerinin en yaygın türü, ilk filmin hemen ardından gelen olayları anlatan "direct sequel" yani doğrudan devam filmleridir. The Godfather Part II gibi yapımlar, orijinal filmin hikaye çizgisini ve karakterlerini doğrudan devam ettirerek bu kategorinin en başarılı örneklerini oluşturuyor. Öte yandan, Top Gun: Maverick örneğinde olduğu gibi, ilk filmden yıllar sonra çekilen ve orijinal karakterlerle yeni nesil karakterleri bir araya getiren "legacy sequel" formatı da son dönemde popülerlik kazanmış durumda. Dikkat buyurun, bir filmdeki karakter hakkında başka bir film yapmaktan bahsetmiyorum ki ona Spin off” deniyor, onu başka zaman inceleriz inşallah.

Bazı devam filmleri ise kronolojik olarak geriye giderek ilk filmin öncesini anlatmakta. "Prequel" olarak adlandırdığımız bu tür, Star Wars: The Phantom Menace gibi yapımlarla, ana hikayenin geçmişini aydınlatıyor. Bir de doğrudan bağlantısı olmayan ama benzer tema ve tonu sürdüren "spiritual sequel" kategorisi vardır ki, 10 Cloverfield Lane bu türün çarpıcı örneklerinden.

Sinema endüstrisi için devam filmleri, sadece sanatsal bir tercih değil, aynı zamanda önemli bir risk yönetimi aracı. Hazır bir hayran ve seyirci kitlesine sahip olmak, garanti gelir potansiyeli sunmak ve güçlü bir marka değeri oluşturmak gibi avantajlar sağlıyor elbette. Bu nedenle stüdyolar, başarılı filmleri franchise'lara dönüştürme eğiliminde olmuş her daim.

"Follow-up", "continuation", "next chapter" veya "second installment" gibi terimlerle de anılan bu yapımlar, modern sinema endüstrisinin vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda. Ancak her devam filminin başarılı olamadığı, bazen orijinal filmin yakaladığı etkiyi tekrarlayamadığı da bir gerçek. Bu nedenle, devam filmi çekmek hem büyük bir fırsat hem de ciddi bir risk olarak görülmekte.

Bu uzun girizgahtan da anlaşılacağı üzere, konumuz “Devam filmleri…”

Aslında -tahminim üç yazı olacak- bu serinin yazılma sebebi Ridley Scott’un son ve bir devam filmi olan “Gladiator 2”nin analizini yazmayı düşünmem. Filmi izlerken, yönetmenin de bunda büyük payı var, zihnimin bir köşesinde hep ilk film oynadı durdu.


Ünlü usta, devam filmini kendisinin çekmediği : Sapık’ın setinde.

Gerilim ve korku türünün usta ismi Alfred Hitchcock, “İsminde 2 olan filmi izlemem” deyip eklemiş: “Devam filmi çekmek, soğumuş suflede tekrar yükselme beklemek gibidir." Esasen bu söz, bugün hala birçok devam filminin temel sorununu özetliyor. Alfred Hitchcock kariyeri boyunca hiç devam filmi çekmedi. Belki bir tek istisna: "Sapık" (1960) filminin devamı olan "Psycho II" çekildi ama ünlü gerilim ustası öleli 3 yıl oluştu. Film Richard Franklin tarafından çekilmişti. Rahmetlinin devam filmleri hakkındaki fikirleri bilinse de yapım şirketi paranın çekiciliğini tercih etti!

İsterseniz sinema sektöründe biraz geriye uzanıp, meselenin arka planına bir göz attıktan sonra devam filmlerinin başarıları ve başarısızlıklarını ele alalım.

Sinema tarihindeki ilk devam filmi, D.W. Griffith’in 1915 yapımı tartışmalı filmi “Bir Milletin Doğuşu - The Birth of a Nation”ın devamı olarak 1916’da çekilen “Bir Milletin Çöküşü - The Fall of a Nation” olarak kabul edilir. Thomas Dixon Jr. tarafından yönetilen bu film, selefinin popülaritesini yakalayamasa da, devam filmlerinin nasıl bir stratejiyle şekillenebileceğini göstermesi açısından çok önem arz ediyor. Bu süreç aynı zamanda hem hikâyenin derinleştirilmesi hem de ekonomik başarı arayışı açısından önemli bir dönüm noktası.


Bir Milletin Çöküşü: Sinema tarihinde çekilen ilk devam filmi (1916)

Devam filmleri, özellikle 1970'lerden sonra Hollywood’da altın çağını yaşamaya başladı. “The Godfather Part II” (1974), Francis Ford Coppola tarafından yönetilmiş ve ilk filmin mirasını daha da ileriye taşıyarak bir devam filminin sadece ticari değil, sanatsal olarak da başarılı olabileceğinin de ispatı niteliğindeydi. Bu film, bir devam filmi olarak en iyi film Oscar’ını kazanan ilk yapım oldu.

Sinemada bazı devam filmleri, seleflerini aşarak hem ticari hem de eleştirel açıdan büyük başarılar elde etti. Örneğin, “The Empire Strikes Back” (1980), “Terminator 2: Judgment Day” (1991) ve “The Dark Knight” (2008), devam filmlerinin hikâye anlatımını geliştirme ve izleyiciyi daha derinlemesine bir dünyaya çekme potansiyelini gösterdi. Bu filmler, devam filmlerinin sadece bir yeniden pazarlama stratejisi olmadığını, aynı zamanda özgün bir sanat formu olabileceğini ispatladı.

Öte yandan, sinema tarihindeki devam filmleri her zaman başarıyla sonuçlanmadı. Örneğin, “Jaws 3-D” (1983) veya “Speed 2: Cruise Control” (1997), seleflerinin başarısını yakalayamayan yapımlar arasında yer aldı. Bu filmler, genellikle hikâye derinliğinden yoksun olmaları ve seyircinin ilk filmle kurduğu duygusal bağları sürdürememeleri nedeniyle eleştirildi. Başarısız devam filmleri, devam filmlerinin zayıf bir şekilde uygulanmasının izleyicide hayal kırıklığı oluşturabileceğini de gösteriyor.

Evet seyirci fıtratı gereği, sevdiği bir dünyaya veya karakterlere tekrar dönme fikrinden genellikle hoşlanır. Devam filmleri, sinema izleyicilerinde nostalji uyandırma ve sevilen hikâyeleri keşfetme arzusunu tatmin etme potansiyeline sahiptir. Ancak bu ilgi, hikâyenin orijinalliğini koruyup koruyamamasına ve izleyiciye taze bir deneyim sunup sunamamasına bağlı.

Günümüzde devam filmleri, genellikle büyük franchise'lar içinde değerlendiriliyor. Marvel Sinematik Evreni (MCU), Yüzüklerin Efendisi, Harry Potter, ve Fast & Furious serileri, devam filmlerinin modern sinema dünyasındaki en büyük örnekleri arasında yer alıyor. Bu filmler, tutarlı bir evren inşa ederek izleyiciyi her yeni filmde bir parça daha derinlemesine bir hikâyeye çekiyor.

Öte yandan devam filmleri, genellikle finansal başarıyı garanti eden bir araç olarak görüldü. İzleyicinin halihazırda bildiği bir hikâyeye dayandıkları için, devam filmleri çoğunlukla risk açısından daha düşük yatırımlar olarak değerlendirilir. Örneğin, “Avengers: Endgame” (2019), dünya çapında 2,8 milyar dolardan fazla hasılat elde ederek, devam filmlerinin ekonomik potansiyelini açıkça ortaya koydu.

Başarılı bir devam filmi üretmenin anahtarı, hikâyeyi derinleştirmek ve izleyiciye orijinal bir şey sunmak olsa gerek. Sadece ilk filmdeki unsurları tekrarlamak yerine, yeni temalar, karakter gelişimleri ve ilginç bir anlatı yapısı sunmak gerekli. Bu nedenle, devam filmleri yalnızca ekonomik kaygılarla değil, daha kreatif bir perspektifle ele alınmalı diye düşünmekteyim.

Bununla beraber elbette gelecekte devam filmlerinin daha da gelişeceği öngörülüyor. Gelişen teknolojiler ve artan sinema deneyimi, devam filmlerinin hikâye anlatımında daha geniş bir alan yaratmasına olanak tanıyacak. Ancak, seyircinin ilgisini korumak için, bu filmlerin daha eksantrik, anlamlı ve hikâye açısından tatmin edici olması gerekecek.

Sonuç olarak, devam filmleri sinemanın vazgeçilmez bir parçası haline gelmiş durumda. Başarılı örnekler hem sanatsal hem de ekonomik olarak büyük etkiler oluşturabilirken, başarısız devam filmleri izleyiciyi hayal kırıklığına uğratıyor. Yine de devam filmleri, sinemanın hikâye anlatma potansiyelini genişletmeye ve derinleştirmeye devam etmekte.

Bu konuda derinleşmeye devam edeceğiz…

 


5 Kasım 2024 Salı

Kenar keskindir!

 


Michel Foucault 967'de verdiği "Başka Mekanlar Üzerine" (Des espaces autres) adlı konferansında enteresan bir kavram kullanır: "sapma heterotopyaları" ya da literatürdeki ismiyle: "heterotopias of deviation"..

Bu kavram modern toplumların yerleşik normlardan sapan bireyleri belirli mekansal düzenlemeler yoluyla nasıl yönetip kontrol ettiğini anlamamız için bir çerçeve sunması açısından yenilikçidir. Foucault'nun teorik çerçevesinde heterotopyalar, toplum içinde var olan ancak "karşı-mekanlar" olarak işlev gören, bir kültür içindeki diğer mekanları aynı anda yansıtan, sorgulayan ve tersine çeviren gerçek yerlerdir. İdealleştirilmiş ama var olmayan mekanlar olan ütopyaların aksine, heterotopyalar kendi kural ve sistemlerine göre işleyen gerçek fiziksel mekanlardır. Foucault, ilkel toplumların "kriz heterotopyaları"na, toplumlarına göre, kriz durumundaki bireyler (ergenler, regl olan kadınlar, yaşlılar) için ayrılmış kutsal veya yasak yerlere sahip olduğunu savunur. Modern toplumda bunların yerini büyük ölçüde, yerleşik normlardan sapan davranışlar gösteren bireyleri barındırmak üzere tasarlanmış sapma heterotopyaları almıştır.

Bu mekanlar birkaç temel özellikle karakterize edilir:

Davranışları normdan sapan bireyleri barındırırlar.

Kendi kural ve güç ilişkileri sistemi altında işlerler.

İç ve dış arasında katı sınırlar korurlar.

Genellikle hem cezalandırıcı hem de rehabilite edici işlevlere sahiptirler.

Toplumun sapma ve normallik konusundaki tutumlarını yansıtırlar.

Psikiyatri hastaneleri, Hapishaneler, Huzurevleri, Rehabilitasyon merkezleri, Islah evleri, Evsizler için barınaklar, Bağımlılık tedavi merkezleri gibi kurumsal bir mekan da olabilir bu mekanlar;  Göçmen mahalleleri, gettolaştırılmış bölgeler, Marjinal toplulukların yaşam alanları ve hatta kenar mahalle otelleri gibi sosyal alan ve mekanlar da…

Sapma heterotopyaları içinde, güç ilişkileri özellikle görünür ve yoğundur. Bu mekanlar, Foucault'nun "disipliner iktidar" olarak adlandırdığı davranışı değiştirmeyi ve "uysal bedenler" üretmeyi amaçlayan gözetim, kontrol ve normalleştirme sistemlerini somutlaştırır.

Kübalı yazar Guillermo Rosales (1946-1993), 20. yüzyıl Latin Amerika edebiyatının en özgün ve trajik figürlerinden biridir. Yaşamı boyunca şizofreni ile mücadele eden, devrimden kaçıp sürgünde yaşayan ve sonunda intihar eden Rosales'in en önemli eseri "Boarding Home" (İspanyolca: "La casa de los náufragos"), modern Küba edebiyatının başyapıtlarından biri olarak kabul edilmekte…

1987'de yayımlanan "Boarding Home", Rosales'in hayatta kalan en önemli eseridir. Roman, William Figueras adlı yarı-otobiyografik bir karakterin Miami'deki bir bakımevindeki deneyimlerini anlatır. Figueras, tıpkı Rosales gibi, Küba'dan kaçmış ve akıl sağlığı bozuk bir yazardır.

Dikkatli bir okur, yazarın bir dönem Foucault’nun bahsini ettiği “Sapma heterotopyaları”nı kendi romanına hem sosyal doku hem de dramatik bir arka plan olarak aldığını fark eder. Roman yalın ve minimalist bir dil kullanımı, Hemingway tarzı kısa ve vurucu cümleleri, doğrudan ve kısmen acımasız bir gerçeklikli üslubu, iç monolog ve rüya sekanslarıyla ön plana çıkıyor.

Belki de bu özelliklerinden dolayı roman yayınlandığı zaman Octavio Paz'ın da aralarında bulunduğu jüri tarafından “Letras de Oro” ödülüne layık görülmüştü…

İş te bu nemli ve derin roman Fransız sinemacı Joan Chemla’nın ilk uzun metraj filmine kaynaklık etmiş. Farkındayım, giriş uzun oldu ama biraz daha arka plan vermeme izin verin lütfen, çünkü “ilk film” denen olgu üzerinde biraz çene çalmaya değer!

Yönetmenin en saf hali: İlk film

Hollywood'un altın çocuğu Nolan'dan tutun da bağımsız sinemanın asi ruhu Tarantino'ya kadar... Hepsinin ortak noktası nedir biliyor musunuz? Evet, tahmin ettiğiniz gibi: O tedirgin edici, heyecan verici, uykusuz gecelerin ve bitmeyen kahvelerin eşlik ettiği ilk film deneyimi.

Bir yönetmenle sohbet edin, ilk filmini sorun. Gözleri ya parlayacaktır ya da hafif bir iç çekişle "ah o günler..." diyecektir. Çünkü ilk film, bir yönetmenin en çıplak, en savunmasız, ama belki de en saf halidir. Tıpkı ilk aşk gibi, acemice ama tutkulu, kusurlu ama içten...

Nuri Bilge Ceylan'ı hatırlayalım; "Koza" ile kısa film dünyasına adım atmış, ama asıl "Kasaba" ile derin sulara dalış yapmıştı. Kendi ailesini oyuncu olarak kullanması, minimal ekip ve ekipmanla çalışması... Şimdi düşününce, o günlerin ekonomik zorunlulukları, bugün övdüğümüz minimalist stilinin temellerini atmıştı belki de.

"Param Yok Ama Fikrim Var!"… Bu cümleyi söylemeyen genç yönetmen var mıdır? Christopher Nolan, ilk filmi "Following"i hafta sonları çekti. Neden mi? Çünkü hafta içi herkesin işi vardı! Ekip, kamera arkası ekipten çok, bir arkadaş grubu gibiydi. Ama o film, bugün milyonluk bütçelerle film çeken Nolan'ın kartviziti oldu.

Tarantino'nun "Rezervuar Köpekleri"ni nasıl çektiğini bilmeyen yoktur; video dükkanında çalışırken yazdığı senaryo, Harvey Keitel'in dikkatini çekene kadar kapı kapı dolaşmıştı. Şimdi düşünün, video dükkânı çalışanı Tarantino'yu yapımcı ofisinde bekletiyorlar. Kim bilir içinden neler geçiyordu? Ama o tedirgin genç adam, bugün sinemanın en özgün seslerinden biri.

Genç yönetmenlerin en sık düştüğü tuzak ne biliyor musunuz? Her şeyi bir filme sığdırmaya çalışmak. Sanki bir daha hiç film çekemeyecekmiş gibi... Bütün fikirlerini, hayallerini, hikayelerini tek bir filme yüklemeye çalışırlar genellikle! Bu yüzden ilk filmler çoğu zaman ya fazla iddialı ya da fazla kişisel oluyor.

Greta Gerwig'in "Lady Bird"ü mesela;  yarı otobiyografik bir ilk film. Ya da Robert Eggers'ın "The Witch"ini ne kadar enteresandı, adam resmen 1630'ların New England'ını yeniden inşa etti ilk filminde! Delice değil mi? Ama işte bu delilik, bu cesaret, bu saflık... İlk filmleri bu kadar özel yapan da bu.

Şimdi her şey değişti tabii. Cebinizdeki akıllı telefonla film çekebilirsiniz. Sean Baker'ın "Tangerine"i iPhone ile çekilmişti mesela. Ama bu sefer de başka bir sorun çıkıyor karşımıza: Herkes film çekebiliyor! Dijital demokrasi güzel de bu kadar kalabalık arasından sıyrılmak... İşte asıl zorluk bu.

Hasılı kelam; ilk film bir yönetmenin manifestosudur aslında. Bazen geçinmek için reklam filmi çeken, düğün videosu hazırlayan, ama bir yandan da "benim filmim" dediği o projeyi gerçekleştirmek için çırpınan gençlerin manifestosu. Kimi zaman acemice, kimi zaman parlak, ama her zaman içten.

Ve belki de en güzeli bu; o ilk adımın saflığı, o ilk aşkın heyecanı. Tıpkı Truffaut'nun "400 Darbe”si gibi, ya da Demirkubuz'un "C Blok”u gibi… Bazen bir ilk film, sadece bir başlangıç değil, bir başyapıt da olabiliyor.

Bu sebeple sinema tarihiyle yakın ilişkide olanların gözü her zaman yeni yönetmenlerin ilk filmlerinde olur. Çünkü o tedirgin, heyecanlı ve tutkulu ilk adımların ardından, belki de yarının büyük ustaları gizlidir.

İşte Fransız yönetmen Joan Chemla’nın “Kalbini Görebilmek” (Orijinal ismi Si tu voyais son coeur) yukarıda bahsini ettiğimiz tüm konularla ilgili. Öncelikle yönetmenin ilk uzun metraj filmi. Enteresan bir kariyer yolculuğu var Chemla’nın. Hukuk ve gazetecilik alanlarındaki ilk çalışmalarının ardından 2008 yılında ilk kısa filmi Mauvaise Route'u yazmış, yapımcılığını ve yönetmenliğini üstlenmiş. Daha sonra Charles Bukowski 'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan Dr Nazi (Clermont-Ferrand film festivalinde Canal+ ödülünü kazandığı) ve Alphonse Daudet'nin bir kısa öyküsünden uyarlanan “L'homme à la cervelle d'or” (Altın beyinli adam) filmlerini yönetiyor genç sinemacı.

Ardından birazdan detaylıca analiz edeceğimiz İlk uzun metrajlı filmi “Kalbini Görseydin ya da Kalbini görebilmek” (S i tu voyais son cœur ) prömiyerini 2017 Toronto Uluslararası Film Festivali 'nde Platform yarışmasında yapmış. Bu festivalin sanat yönetmeni Cameron Bailey,"Joan Chemla kişisel filmler yapan biri olarak uzun bir kariyere sahip olacak biri. Burada bireysel bir damga var." Diyerek övgüyle bahsetmiş Fransız yönetmenden.



Gelelim şaşırtıcı derinlikler ile donanmış olan filmine…

Joan Chemla'nın yönetmen koltuğundaki ilk uzun metrajlı filmi ingilizce ismiyle "If You Saw His Heart", Kübalı yazar Guillermo Rosales'in "Halfway House" romanından alabildiğince serbest şekilde perdeye uyarlanmış. Bir tür Film Noir ile romantik melodramın sınırlarında gezinen cesur bir deneme demek mümkün elbette. Oyunculuk performanslarında özellikle Gael García Bernal'in etkileyici rolüyle hayat verdiği Daniel karakteri üzerinden suçluluk, yalnızlık ve kendini yok etme arzusunun karanlık sularında yüzen bir anlatı sunuyor.

Ah otel odaları!

Çok kısa özet şöyle: En yakın arkadaşının kazara ölümünün ardından Daniel, kendini serseriler ve kayıp ruhlar için bir sığınak olan Metropole Hotel'de bulur. Suçluluk duygusuyla dolup taşan Daniel, yavaş yavaş etrafını saran şiddetin içine gömülür. Francine ile karşılaşması hayatına ışık tutar.

Ve ayrıntılara bakalım.

Film, en yakın dostunun ölümünden sonra Roma topluluğundan dışlanan Daniel'in, şehrin en berbat motellerinden birine sığınmasıyla başlıyor. Enteresan bir sinematografisi var Chemla’nın. Kimi zaman Kar-wai'nin "In the Mood for Love" ve "2046" filmlerini anımsatan lirik görsel estetiği, çoğunlukla da Jarmusch’un Stranger Than Paradise’ındaki Parliament Mavisi dışındaki Amerika’yı tasvir etmesi gibi kenar mahallelerde gezinip duruyor. Marsilya gettolarını filmin dekoru değil hikayenin asli bir unsuru gibi sunmayı başarıyor Fransız yönetmen. Karakter perspektifiyle bakacak olursak, Marine Vacth'ın canlandırdığı kırılgan Francine karakteriyle kesişen Daniel'in hikâyesini, Bukowski'vari bir atmosfer içinde anlatılıyor.

Filmin büyük bölümü, sinemada sık sık güneş ve denizle yıkanan bir şehir olarak fon olarak kullanılan Marsilya'nın güzelliğiyle tezat oluşturan bu kasvetli mekanda; belki de gerçek bir yeryüzü cehenneminde geçiyor. Sanırım yönetmen bununla izleyiciye bir huzur anı yaşatmayı değil, daha ziyade, misafirlerinin yalnızlığından ve yoksulluğundan yararlanan sadist bir otelcinin işlettiği marjinal bir sığınakta kalmayı kabul ederken, kendini kurtarmaya çalıştığı çingene gangsterlerin şiddetiyle karşı karşıya kalan karakterin iç kaosunu ortaya çıkarmaya çabalıyor. Öte yandan filmin ismi çok karanlık bir gerçekliği gizliyor, öyle ki bu tür bir karanlığa alışık olmayan izleyiciler en başından itibaren kendine zarar vermek ve mümkün olduğunca acı çekmek isteyen bir karakterin yolculuğunu takip etmekte zorlanabilir. Daha da fenası, kendini (çok) az ifade eden bir karakterin böylesine tutarsız davranışlarının nedenlerini anlamakta kesinlikle zorlanacaktır izleyici.



Filmi izlerken aklıma Necip Fazıl’ın meşhur “Otel Odaları” şiiri geldi.

“Atıyor sızıların, çıplak duvarda nabzı,

Çivi yaralarında, çivi yaralarında.

**

Ağlayın, âşinasız, sessiz, can verenlere,

Otel odalarında, otel odalarında!...”

Filmin en önemli özelliklerinden biri yönetmen Chemla’nın kronolojiyi bükümleyip, sıçramalı bir zaman akışı kullanması. Açıkçası daha filmin açılış sekansıyla beraber bilinçli olarak izleyiciyi yönünü bulmakta zorlayan, parçalı bir anlatım tercih etmesi. Ancak bu stilistik tercih, filmin genel derinliğine darbe vuracak boyutlara da ulaşıyor kimi zaman. Film, görsel şöleni ve atmosfer oluşturmada başarısına rağmen, karakter gelişimi ve duygusal bağ kurma noktasında bu sebeple epey eksik kalıyor.

Baş rol oyuncusu biraz daha övgüyü hak ediyor açıkçası. Zira Bernal'in performansı, filmin en güçlü yanlarından biri olarak öne çıkıyor. Gözleriyle bile hikâye anlatabilen aktör, minimal bir yaklaşımla çizdiği karaktere derinlik katmayı başarıyor. Filmin ismini oluşturan "If you saw his heart" (Kalbini görebilseydin) repliği, Bernal'in performansıyla anlam kazanıyor.

İzin verirseniz müzikal paleti ele alalım. Besteci Gabriel Yared'in (eserin ruhunu ne denli kavrayabildiği muamma) ilk film için ortaya koyduğu beste, vasat bir melodinin ötesine geçemiyor. Ancak filmin hakiki mücevheri, otelin kasvetli koridorlarında gezinen, şiddetin gölgesinde dans eden ve hiçbir sempati kırıntısı barındırmayan otelci rolündeki Karim Leklou'nun ürkütücü performansı. Bu dehşet verici karakterin yarattığı karanlık atmosfer, izleyicinin iliklerine kadar işliyor. Leklou'nun varlığı, ağır aksak ilerleyen ve karanlığın kollarına teslim olmuş senaryoya bir parça hayat üflerken, zihinsel çalkantıları içinde bocalan ana karakterin sınırlı perspektifinin ötesinde, çok katmanlı bir bakış açısı sunuyor.

Riskli kronoloji cesareti!

Biraz önce de belirttiğimiz gibi doğrusal olmayan bir kronolojisi var filmin, bu da dikkatini yitiren seyircinin bir anda hikayenin dışına fırlaması an meselesine dönüştürüyor. Çünkü Chemra zamanda ileri geri zıplarken seyirciye yardımcı olacak minik görsel detaylardan başka ipucu vermiyor. Bir yara izi, biraz koli bandı vs…

Filmin baş kahraman-lar-ının ilham kaynağının Rosales’in romanından ilham alındığı açık. Ancak yan karakterlerin yer yer karikatüre kaçan tiplemeleri filmin etkisini zedeler nitelikte. Sözgelimi Francine karakteri üzerinde daha derinleşmeyi hak ediyor. Demirkubuz’un Masumiyet’indeki karakterlere çok yakın duran bu tipoloji sanki hikayeye sonradan eklemlenmiş gibi duruyor nedense. Keza Daniel'in depresyonundan çıkışını sembolik olarak işaretleyen duygusal bir uyanışı… Bir dramatik yama gibi duruyor filmde!

Filmi derinlemesine analiz etseydik çok daha zengin vadilere açılmak mümkündü. One Flew Over the Cuckoo's Nest ve The Shining gibi klasiklere gönderme yapılarak ötekileştirilmiş karakterlerinin psikolojik derinliklerine dokunmaya çalışması. Ve fakat filmdeki bu tür biçimsel kaygılar nedeniyle yapılan göndermeler her zaman başarılı olmasa da yine de cesur bir çaba olarak görmek mümkün!

Evet belki bir baş yapıt değil şüphesiz ve tüm kusurlarına rağmen bir ilk filmden çok daha fazlası "If you saw his heart". Cesur, çarpıcı ve film bittikten sonra bile yanınızda taşıdığınız bir hikayeye sahip. Suçluluk ve kefaret kavramlarını yeteri kadar çizmiyor belki ama tam bir kayıp ruhların karanlık dünyası… Bir de uyarı, eğer ruhunuz depresifliğe yatkın ise, bu filmden biraz uzak durmak sizin yararınıza olacaktır!


English version