31 Ekim 2014 Cuma

Biraz kül, Epey klişe!

Sahih mukaddes kitapların hepsinde olduğu gibi kitabımız Kur’an-ı Kerim’de de, kavimlerin yaşayışları ve yok oluşlarıyla ilgili pek çok ayet vardır.

Kuşkusuz bu anlatılanlar, üzerinde düşünülmesi gereken hakikatlerdir. Bahsi geçen kavimlerin büyük bölümü, kendilerine gönderilen peygamberleri yalanlamış, hatta onlara düşmanlık göstermiş, yaşadıkları taşkınlıkların neticesinde büyük azaplarla karşı karşıya kalmış ve yeryüzünden silinmişlerdir. Kur’an, bütün bu anlatılanların boşuna olmadığını, gelecek kavimler için ibret alınması adına aktırıldığını nakleder. “And olsun ki, onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Kur’an) düzüp uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir hidayet ve rahmettir.” (Yusuf - 111)

Aslında sinema yapısı gereği alınacak ibret için şahane bir imkân ve alandır. Kutsal referanslı felaket filmlerinin ekserisi her ne kadar sahih kaynaklara yaslanmasa da bu anlamda nispeten sinemanın asli vazifesini eda etmeye yönelik örnekler sayılabilir. Vezüv Yanardağı’nın patlaması ile tarihten silinen Pompei kentinin durumu da yukarıda bahsini ettiğimiz konuya güzel bir örnektir.


Yönetmenliğini Paul W.S. Anderson’un yaptığı (Resident Evil serisinin yönetmeni) Pompei, ele aldığı konu, bütçesi ve hiç de fena olmayan oyuncu kadrosuyla ilk bakışta film iştahını açan bir yapıya sahip. Carrie-Anne Moss ve Kiefer Sutherland gibi usta oyunculara yeni neslin idolü Kit Harington ve Emily Browning eşlik ederken, Pompei güçlü görsel efektleriyle ön plana çıkan bir yapım olmuş. Herkesin bildiği ancak nedense Hollywood’un yaşanılanları epeyce sıradanlaştırarak aktardığı Pompei’nin hikâyesi şöyle:

Milattan önce 79 yılında, Vezüv volkanı şiddetli bir patlamaya sahne olur ve bulunduğu antik Pompei şehrini tehdit altına alır. Ailesi bir katliam sırasında yok edilen Milo, intikam yemini etmiş bir gladyatördür. Bir seyahat esnasında tesadüfen tanıştığı Cassia’ya âşık olur ama can derdine düşmüştür ve sevdaya ayıracak vakti pek bulunmaz. Öte yandan General Corvus, yaptığı zalimce katliamlardan sonra basamak zıplayarak Sezar derecesine kadar yükselmiş ve Pompei’yi demir yumrukla yönetmektedir. Niyeti göz diktiği genç Cassia’yı nikâhına alarak güçlü bir imparatorluk kurmak iken yanardağ hesapta olmayan bir şekilde aktifleşir ve günah şehri Pompei’ye felaket getirmeye başlar.

Bir tutam Gladiator, yanına biraz Spartacus, üzerine de az buçuk Titanic serpiştirilmiş bir senaryoya sahip Pompei. Ve ne yazık ki senaryodaki bu sakillik tüm filme sirayet ediyor. Pek çok klişe, filmi âdeta esir aldığı için oyunculuklar da, hikâye de bu klişelerin altında heba olup gidiyor. Geriye patlama sahnelerindeki güçlü görsel efektler ve bir iki oyunculuk kalıyor.


Örneğin; Kelt katliamını canlandırırken, genç kızın ‘Siz buna spor mu diyorsunuz?’ cümlesine General Corvus’un cevabı enteresan: “Hayır Leydi Cassia, bu spor değil. Buna politika denir.” Ancak aynı senaristin, kısa süre sonra yine aynı karaktere; “Severus, ben olayları böyle hatırlamıyorum.” şeklinde bir replik yazması inanılır gibi değil. Hatırlayalım Gladiator’ü... Benzer bir kanlı spor müsabakasında Kartaca canlandırılırken, iş çığırından çıkmış ve Sezar şöyle demişti: “Benim tarih bilgim biraz bulanık, Cassius, Kartaca’da barbarların yenik düşmesi gerekmiyor muydu?”

Aynı arena sekansının finalinde ‘Yaşat’ hareketi de birebir Gladiator’den alınırken pek de rahatsız olmuyor yönetmen. Daha pek çok trük ve diyalog hiçbir özgünlüğü olmadan uç uca ekleştirilerek serpiştirilmiş filme.


Anlamak ve anlatmak üzere değil, vakit geçirmek üzere çekilmiş, görsel estetiği dışında tutunacak dalı olmayan bir pop-corn filmi Pompei. Şüphesiz Amerikan sineması için anlaşılabilir bir durum lakin yine de üzülmemek elde değil tabii. Bütün sakillikleri, taklitçiliği ve basitliklerine rağmen yine de sıkılmadan izlenebilecek bir yapım. Tabii kulağınız gürültüden rahatsız olmayacaksa!