Sahih mukaddes kitapların hepsinde olduğu gibi kitabımız
Kur’an-ı Kerim’de de, kavimlerin yaşayışları ve yok oluşlarıyla ilgili pek çok
ayet vardır.
Kuşkusuz bu anlatılanlar, üzerinde düşünülmesi gereken
hakikatlerdir. Bahsi geçen kavimlerin büyük bölümü, kendilerine gönderilen
peygamberleri yalanlamış, hatta onlara düşmanlık göstermiş, yaşadıkları
taşkınlıkların neticesinde büyük azaplarla karşı karşıya kalmış ve yeryüzünden
silinmişlerdir. Kur’an, bütün bu anlatılanların boşuna olmadığını, gelecek
kavimler için ibret alınması adına aktırıldığını nakleder. “And olsun ki,
onların kıssalarında temiz akıl sahipleri için ibretler vardır. (Kur’an) düzüp
uydurulacak bir söz değildir, ancak kendinden öncekilerin doğrulayıcısı, her
şeyin ‘çeşitli biçimlerde açıklaması’ ve iman edecek bir topluluk için bir
hidayet ve rahmettir.” (Yusuf - 111)
Aslında sinema yapısı gereği alınacak ibret için şahane bir
imkân ve alandır. Kutsal referanslı felaket filmlerinin ekserisi her ne kadar
sahih kaynaklara yaslanmasa da bu anlamda nispeten sinemanın asli vazifesini
eda etmeye yönelik örnekler sayılabilir. Vezüv Yanardağı’nın patlaması ile
tarihten silinen Pompei kentinin durumu da yukarıda bahsini ettiğimiz konuya
güzel bir örnektir.
Yönetmenliğini Paul W.S. Anderson’un yaptığı (Resident Evil
serisinin yönetmeni) Pompei, ele aldığı konu, bütçesi ve hiç de fena olmayan
oyuncu kadrosuyla ilk bakışta film iştahını açan bir yapıya sahip. Carrie-Anne
Moss ve Kiefer Sutherland gibi usta oyunculara yeni neslin idolü Kit Harington
ve Emily Browning eşlik ederken, Pompei güçlü görsel efektleriyle ön plana
çıkan bir yapım olmuş. Herkesin bildiği ancak nedense Hollywood’un
yaşanılanları epeyce sıradanlaştırarak aktardığı Pompei’nin hikâyesi şöyle:
Milattan önce 79 yılında, Vezüv volkanı şiddetli bir
patlamaya sahne olur ve bulunduğu antik Pompei şehrini tehdit altına alır.
Ailesi bir katliam sırasında yok edilen Milo, intikam yemini etmiş bir
gladyatördür. Bir seyahat esnasında tesadüfen tanıştığı Cassia’ya âşık olur ama
can derdine düşmüştür ve sevdaya ayıracak vakti pek bulunmaz. Öte yandan
General Corvus, yaptığı zalimce katliamlardan sonra basamak zıplayarak Sezar
derecesine kadar yükselmiş ve Pompei’yi demir yumrukla yönetmektedir. Niyeti
göz diktiği genç Cassia’yı nikâhına alarak güçlü bir imparatorluk kurmak iken
yanardağ hesapta olmayan bir şekilde aktifleşir ve günah şehri Pompei’ye
felaket getirmeye başlar.
Bir tutam Gladiator, yanına biraz Spartacus, üzerine de az
buçuk Titanic serpiştirilmiş bir senaryoya sahip Pompei. Ve ne yazık ki senaryodaki
bu sakillik tüm filme sirayet ediyor. Pek çok klişe, filmi âdeta esir aldığı
için oyunculuklar da, hikâye de bu klişelerin altında heba olup gidiyor. Geriye
patlama sahnelerindeki güçlü görsel efektler ve bir iki oyunculuk kalıyor.
Örneğin; Kelt katliamını canlandırırken, genç kızın ‘Siz
buna spor mu diyorsunuz?’ cümlesine General Corvus’un cevabı enteresan: “Hayır
Leydi Cassia, bu spor değil. Buna politika denir.” Ancak aynı senaristin, kısa
süre sonra yine aynı karaktere; “Severus, ben olayları böyle hatırlamıyorum.”
şeklinde bir replik yazması inanılır gibi değil. Hatırlayalım Gladiator’ü... Benzer
bir kanlı spor müsabakasında Kartaca canlandırılırken, iş çığırından çıkmış ve
Sezar şöyle demişti: “Benim tarih bilgim biraz bulanık, Cassius, Kartaca’da
barbarların yenik düşmesi gerekmiyor muydu?”
Aynı arena sekansının finalinde ‘Yaşat’ hareketi de birebir
Gladiator’den alınırken pek de rahatsız olmuyor yönetmen. Daha pek çok trük ve
diyalog hiçbir özgünlüğü olmadan uç uca ekleştirilerek serpiştirilmiş filme.
Anlamak ve anlatmak üzere değil, vakit geçirmek üzere
çekilmiş, görsel estetiği dışında tutunacak dalı olmayan bir pop-corn filmi
Pompei. Şüphesiz Amerikan sineması için anlaşılabilir bir durum lakin yine de
üzülmemek elde değil tabii. Bütün sakillikleri, taklitçiliği ve basitliklerine
rağmen yine de sıkılmadan izlenebilecek bir yapım. Tabii kulağınız gürültüden
rahatsız olmayacaksa!


