15 Nisan 2009 Çarşamba

Amansız Türko!


Uyarı: yazıdaki benzetmeler kesinlikle hakaret ya da aşağılama amaçlı değildir, aksine bir gerçekliği tespit etme ve sosyolojik çıkarım yapma amacıyla yapılmıştır.

İvan Petroviç Pavlov laboratuvarda mide üzerine bir çalışma yaparken köpeklerin daha et verilmeden önce ayak seslerini duyduğunda salya akıtmaya başladığını farketttikten sonra klasik şartlanma deneyleri yaptı.


Kurgu şöyleydi; köpeğe ilk olarak birkaç kez zil çalınır. Fakat köpek tepki vermez. Sonradan et verilir. köpeğin salyaları akar. Sonra et ile birlikte zil çalınır. Daha sonra et verilmediği halde zil çalındığında köpeğin ağzının suyunun aktığı görülür.
Tüm canlılarda yuvarlanan ve zıplayan şeylerle oynamak; hiç olmazsa onlara dokunmak, vazgeçilmez bir istek içgüdüsüdür. Bir yumakla tatlı bir coşku içinde oynayan bir kedi; zıplayıp giden bir topun peşinden, onu kapmak için çılgınca koşan bir köpek; sirklerde burunları ucunda top sektiren terbiye edilmiş foklar bunun en güzel örnekleridir.

İnsanoğlu da bugün adına kısaca "top" dediğimiz yuvarlak cisimlerle oynamaya karşı büyük bir meyil göstermiştir. Bu eğilimin insanlıkla yaşıt olduğu dahi söylenir. Afrika'nın balta girmemiş ormanlarında yaşayan en ilkel kabilelerde insan kurukafalarını ayakla tekmelemek suretiyle bir garip oyun oynandığına dahi rastlanmıştır.

Futbolun da bu istek içgüdüsüyle doğmuş olduğu tahmin ediliyor. Ancak bunun ne zaman ve nerede başladığına dair kesin bilgi verebilecek bir belge bugüne kadar bulunamamış.

Top ile insanın ilk birlikteliği Cem Yılmaz’ın A.R.O.G’unda gösterildiği gibi bir milyon yıl öncesine dayanmasa da Mısır'da Merruka mezarlarındaki duvar resimlerinde çeşitli sporcu figürlerinin yanı sıra ayakla top oynayan insan şekillerine de rastlandığı biliniyor.

Ancak modern futbolun doğuşuna baktığımızda; İngiltere'de 12. Yüzyıla gelmek gerekiyor. İlk etapta bu oyunu halk da soylular da bu oyunu pek sevmiş ne acı ki, giderek köyler ve kasabalar arasında büyük bir rekabetten doğan çatışmalara neden olmaya ve bir iç savaş haline dönüşme tehlikesi dahi arz etmeye başlayınca, Kral II. Edward yayınladığı bir fermanla İngiltere'de futbolu yasaklıyor. Fermanda şöyle diyordu: "Büyük bir topla şehir içinde gürültüler yapıldığı, Tanrı korusun bir çok kaza ve hasara sebebiyet vereceği anlaşılmıştır. Tanrı ve Kral adına, şehir ve kasaba içinde top oynanmasını yasaklıyorum. Emirlerimizin aksine hareket ederek top oynayanlar en şiddetli cezalara çarptırılacaktır" (13 Nisan 1314) Kral II. Edward'ın bu fermanıyla futbol, İngiltere'de adeta lanetlenmiş ve futbol oynayanlara kötü gözle bakılmaya başlanmıştır. William Shakespeare'in ünlü eseri "Kral Lear"de bu görüş, bir aktörün söylediği şu söz dile gelir:

"You base, football player!" (Seni aşağılık futbol oyuncusu)
16.yüzyılda İngiliz yazar Stubbes,”Bağımlılıkların Anatomisi”adlı kitabında,futbolun kıskançlığa,hınca,nefrete ve düşmanlığa hatta kavgaya ve cinayete neden olduğunu belirtmiştir. Başka bir yazar 1583’te futbolun boyun,bacak ve kol kırılmalarına,burun kanamasına yol açtığını belirtmiştir ve zararlı bir faaliyet olduğunu yazmıştır.

Çıkışından, gelişmesine kadar, hep kavganın, gürültü ve tartışmaların beraber yaşandığı futbol, ülkemize bir spor olarak değil, ülkemize gelen yabancıların beraberinde getirdiği bir ‘hobi’ olarak geldi. Osmanlı Devleti’ne de tütün ve pamuk ticaretiyle uğraşan İngilizler gelmişler ve bunlar zamanla ailelerini de getirerek Osmanlı İmparatorluğu'nun belli başlı ticaret limanlarındaki kentlere yerleşmişlerdir. İşte bu İngiliz aileleri, futbolu ülkemizin sınırları içine sokan kişiler olmuşlardır. Geçtiğimiz yüzyıl sonlarına doğru ülkemizde yerleşmiş bulunan İngiliz ailelerin İstanbul, İzmir ve Selanik gibi liman kentlerini yeğledikleri görülür. Bu ailelerin erkekleri, ülkemize gelirlerken, pipoları ve viskileri gibi, enikonu tiryakisi oldukları "futbol"u da beraberlerinde getirmişlerdir.

Dolayısıyla futbol ülkemizde ilk başlarda elit kesimin eğlencesiydi. Doğal olarak ilk kulüpler de burjuvanın kendi takımlarıydı.

Ancak bu salgın iki dünya savaşı esnasında bile durdurulamamış ve futbol kültürü, dili, dini, ırkı ne olursa olsun tüm dünyayı etkileyen bir spora dönüşmüştü.
Ve endüstriye dönüştükçe burjuva kesim oyuncudan ziyade yönetici konumuna geçti ve futbol burjuvanın elinden alınıp halk kitlelerinin eline verildi.
Belki bilinçli bir yayılmaydı bu bilmiyorum, ancak bilinen şu; futbol bir tür ‘uyuşturucu’ olarak görülüp, kitlelerin sosyal-siyasal yönlendirilmesinde bir aparat olarak kullanılmaya başlandı. İtiraf etmek gerekirse kısmen başarılı da olundu. İspanya’da örneğin. Siyasi iç çatışmalar ustalıkla yeşil zemine kaydırıldı ve kitleler futbol galibiyetlerinden siyasi haz almaya başladıkları an, bir şekilde terör ile de başedilmiş olundu.
İran sinemasında neredeyse her filminde evrensel bir meseleyi ustalıkla irdeleyen derinlikli yönetmen Jafar Panahi’nin 1997 yılında çektiği “Ayeneh-Ayna” bir toplumun futbol ile toplumsal kazanım hissi arasında kurulduğu varsayılan bağları muazzam bir şekilde anlatır. Aynı yönetmen 2006 yılına geldiğinde vizörü daha da yakına alır. “Offside” İran gibi katı ve tavizsiz bir toplumda dahi futbolun nasıl bir üst kimliğe dönüştürüldüğünü şahane gösterir.

12 Nisan 2009 tarihinde oynan G. Saray ile F. Bahçe arasındaki futbol maçı öncesi ve sonrasıyla genelde futbol, özelde ülkemizdeki futbol zihniyeti açısından çok ciddi anlamda analizler yapılması gerektiğini zaruri kılıyor. Futbolun ülkemizde geldiği nokta bence bilim adamları tarafından derinlemesine araştırılmalı ve kısa sürede meselenin siyasi-politik ve bilimsel çözümlemeleri hazırlanmalıdır.

Gidişat hayra alamet değil yani…

Aslında bunun da işaret fişekleri epey zamandır belliydi. Gelinen nokta son bir kaç gün, ay ya da yıl ile ilgili değildir.

Onyılların bilinçli- ya da tam tersi- bir birikimin geldiği noktadır bu.

Futbol medyası…

Yıllar önce futbolla çok daha yakından ilgilendiğim bir dönemde, devre arasında Antalya’da yapılan kampları takip ederken enteresan bir olaya şahit oldum. Gazetecilerin kaldığı otelde ilginç bir işleyiş vardı. Her muhabir takip ettiği takımın maç saatine kadar otelde kalıyor, başka hiçbir şeyle ilgilenmiyor ve antreman takibi dışında sadece ve sadece okey oynuyordu.

Bir medya kurumunun muhabiri düşünün ki, bulunduğu mekanda dünyanın değişik ülkelerinden 500’den fazla takım bulunduğu halde haber yapmayı, takip etmeyi aklına bile getirmiyordu. Bunu sorduğum bir muhabir bana aynen şunu dedi: ‘Ne takip edicem başka takımı, şefim bana kendi takımımın hesabını soruyor!”
O muhabir için bütün evren takip ettiği takımdan ibaretti… Kamp yapılan yeri bir insan, entelektüel ve gazeteci olarak gezip, tarihi, turistik yerleri filan görmesinden vazgeçtim, profesyonel olarak para kazandığı sektör bile umurunda değildi ve bundan rahatsız bile değildi!
Muhabiri böyle olan bir sektörün yazar ve yorumcularının farklı olduğunu düşünüyorsanız çok yanılırsınız…

Otto Bariç değişik dönemlerde ülkemize gelip teknik direktörlük yapmış bir isim. Bariç, meşhur olaylı Trabzonspor maçından sonra döndüğü ülkesinde şu açıklamayı yapmıştı: “Benden yemek ısmarlamamı isteyen, belki de kadın isteyen gazeteciler var. Gazetecilere para harcamayı sevmiyorum. O zaman da bu tür şeyler yazıyorlar. Tek silahları bu!"

Reyting uğruna yazarların saçlarını, bıyıklarını kestirdiği, emekli futbol hakemlerinin bikini giyme iddialarında bulunduğu bir ülkede, son yaşananların bir sebep değil sonuç olduğunu anlatmaya çabalıyorum.

Yine bir dönem ülkemizde görev yapan İspanyol futbol adamı Vincente Del Bosque’nin şu dedikleri dikkate değmez mi: “Türkiye futboldan anlayanların sustuğu, anlamayanların konuştuğu ilginç bir ülke. Ne zaman futboldan anlayanlar seslerini yükseltirse Türk futbolu çıkışa başlar. Ben Türkiye’de kaldığım süre içinde ilgisiz, futbolu bilmeyen herkes konuştu. Bunlardan biri de eski yönetici Reha Muhtar’dır!”

Romen teknik direktör Lucescu’nun başına gelenleri ise yazmaya gerek yok.
Hazır mevzu Reha Muhtar’a gelmişken Türk futbolundaki yönetici modeline de bir göz atmakta yarar var. Bu sene G. Saray’ın UEFA kupasındaki maçlarından birinde (Sanırım Bordeaux’ydu) yöneticilik yapmış Abdurrahim Albayrak’ın maç izlerken ki görüntüleri yansıdı medyaya. Taraftarlık, yöneticilik, futbol sevgisinin çok üzerinde, direkt patolojik emareler taşıyan bir ruh halinin eseri olan o görüntüler inanın beni ürkütmüştü. Oysa sevgili Albayrak futbol dışındaki zamanlarında dünyanın en şeker insanlarından biriydi!

Sevgili Muhtar hakkında DelBosque zaten söyleneni söylemiş! Buraya son olarak Deniz Gökçe’nin bir açıklamasını ekleyerek yönetici bahsini kapatayım; “Denizli maçına giderken Fenerbahçeli futbolcu yazarlarAli Şen'in helikopteri ile çiftliğine gittiler. Yediler, içtiler, kuzular çevrildi. Ordan helikopterle Denizli'ye gidildi. Sen birgün önce Ali Şen'in çiftliğinde kuzu yemişsin. Senin kalemin artık objektif kalabilir mi?” İlginç…

Masum değiliz hiç birimiz!

Meselenin çekirdeğine yaklaştıkça, yaşanan facianın rasyonel yüzünü görmek daha kolay oluyor. Elbette ki futbolcular…

Belirttiğim gibi futbolun endüstriye dönüşmesi sürecinde bu sektörün hammaddesi olan futbolcular çok daha küçük yaşta sektöre girmeye başladı. Barcelona’nın ünlü yıldızı Lionel Messi futbola 5 yaşında başladığını söylüyor. Biliyoruz ki, artık futbolcu keşfiyle ilgili ajan ve ajans kurumları var. Bunlar futbol yeteneği arayıp, bulup, elde ettikten sonra büyük paraları, büyük kulüplere pazarlıyorlar. Açıkçası böylesi bir sektörde mafyanın kök salmasını engellemek pek mümkün değildir, kimse de rahatsız değildir! Brezilya ve diğer Latin Amerika ülkelerinde (Artık Afrika ülkeleri de böyle) yetenekli çocuk kaçırma çeteleri mevcut. Tıptı organ mafyası gibi futbolcu mafyası da mevcut artık.

Ama bizim esas konumuz futbol mafyası ya da olayın ekonomik boyutu değil. Sosyal ve psikolojik dibe vuruş ve nedenleri.

Başlama yaşının bu kadar küçülmeye başlaması özellikle futbolcu psikolojisi üzerinde inanılmaz olumsuz tesirler yapmaya başladı. Bir sefer futbolcu olmak isteyen genç ya eğitimi ya da futbolu seçmek zorunda kalıyordu ki, o yaşta birinin sağlıklı bir tercih yapabilmesini beklemek aptallık olacaktır. Ailelerin ise medyatik olmak ve para kazanmayı tercih edeceğini tahmin etmek güç değil.

Eğitimden uzak, maddi standartı yüksek bir yaşam süren futbolcular daha 15-16 yaşında inanılmaz noktalara geliyorlar. 18 yaşına gelmiş bir futbolcu hemen her gün medyada boy gösteriyor, kitleler onu parmağıyla gösteriyor ve inanılmaz alım gücü ile istediğini elde etmeyi başarabilecek duruma geliyor. Henüz 18’inde olan Batuhan’ın Eskişehir’in önemli bir maçının gecesi kamptan kaçıp barlara takılmasını başka neyle izah edebiliriz ki?

Ülkemizdeki tüm bu olumsuz futbol manzarasının parametlerine genel olarak baktıımızda birden çok olumsuz etmenin bir araya gelmesiyle bu tablonun ortaya çıktığını söylemeye çalışıyoruz. Suç aslında hiç kimsede deği. Ve suç aslında herkeste!

Ve taraftarlar…

Yakasına taktığı kaşkolun rengi ne olursa olsun Türkiye’de futbol fanatiklerinin futbolu bir üst kimlik olarak gördüğü gerçeği artık reddedilemez. Sosyal statüsü ya da tüketici profili ne olursa olsun, taraftarlık dozajı nisbetinde bir üst kimlik birlikteliği tam gaz gidilen felaketin en önemli vektörlerinden biri.

Bahsini ettiğimiz maç esnasında sahadaki futbolcuların densizliği neticesinde tribün tepelerine toplu halde çıkarak çatıyı çökme durumuna getirmiş olan taraftar ile, Barbaros Bulvarı'nda halk otobüsün taciz eden, otomobilleri tekmeleyen, camlarına vuran kitle arasında tehlike açısından milim fark yok!

2005 yapımı bir Lexi Alexander filmi olan Hooligans ve 2008 Jon Baird filmi olan Cass futbol fanatikliğinin portrelenmesi açısından oldukça önemli ve belgesel veri taşıyan (Gerçek olaylara dayanıyorlar zira) sinema ürünleri. Hep yabancı filmlerden örnek vermemizin nedeni, futbolu bu kadar gelişmiş gibi görünüp, endüstrileşen bir ülkenin sinemasının da perişanlığının kanıtı aynı zamanda. Maalesef doğru düzgün bir tek film bile yok bu konuda ülkemizde.

Keza direkt bildiğimiz futbol ile ilgili olmasa da Robert DeNiro’nun döktürdüğü muhteşem bir Tony Scott filmi olan Fanatik-The Fan da ülkemizde olup bitenleri çözümlemek açısından ihin açıcı filmler. Deniro sevvdiği futbolcu uğruna cinayet işleyebilecek, hatta bizzat sevdiği sporcunun çocuğunu kaçırabilecek kadar gözü dönebilen bir fanatiği canlandırıyor o filmde. Kendi ailesini, işini, mutluluğunu filan boşverebilen, takım taraftarlığını her türlü kimliğin üzerine taşıyan bir ruh hastası profili!

Amansız Türko!


Malum GS-FB maçı öncesinde iki adet milli maç yaptık. Bu maçlar öncesi ve esnasında ekranlarımıza futbol takımımızın oynadığı reklam filmleri geldi. Açıkçası belki sportif bir mücadelede, kapalı kapılar ardında, belki sadece motivasyon esnasında söylenmesi gerekenler reklam formatında tüm millete günlerce ve defalarca dayatıldı.

Örneğin Türko Garanti formatlı reklamda şu sözler, metalik-illüstratif gladyatör kılıklı demir tabanlı topçular eşliğinde bize yüzlerce kez dinletildi:

“Bu kalpler feda bu canlar
Ayyıldızına
Kırmızı Beyaz uğruna
göster dünyaya
sen sahada biz burada
tek yürek Türko
Sendeki yürek kimde var?
tek yürek Türko
Durduramaz kim seseni
kıyamet kopsa
milyonlar senin yanında zafer yolunda...”

Kullanılan dilin farkındasınız değil mi? Sportif bir müsabakadan ziyade Cesuryürek flmindeki W. Wallace’ın savaşçılarına yaptığı konuşma formatına yakın ve tehlikeli bir üslup değil mi bu?

Kimse çok yakın zamanda yaşanılan ve ülke futbol tarihinde bir kara leke olarak hatırlanması gereken Türkiye-İsviçre maçını aklına getirmedi sanırım! Özellikle de bu ‘gaz’ içerikli reklamı hazırlayan arkadaşlar!

Allah’tan İspanya maçları ölüm-kalım değerinde algılanmadı ki, büyük olaylar çıkmadı! Ancak bu dolum patlamak için, milli maçlar dışındaki en büyük gerilim riski olan ilk maçı bekledi.

Bir diğer ‘gazlı’ reklam ise Nike’ın yaptığı. Bizzat teknik direktörümüzün ve oyuncularımızın oynadığı reklamda futbolun vahşi ve dizginlenmez yönü ön plana çıkarılıp ‘Amansız’ mottosu kullanılıyordu. Bufaalosundan, yılanına, çakalından, köpeğine kadar bilcümle vahşi yaratık futbolcular ile bütünleşik gösterilerek eşleşmiş algı oluşturulmaya çabalanıyordu.

12 Nisan tarihli maç gösteriyor ki, millete izleyici olarak sadece küfür etme katsayısını artırmak başka hiçbir rasyonel katkısı olmayan bu propaganda yöntemi, keskin sirke misali küpünü delmiş ve düne kadar can ciğer kuzu sarması dost-ahbat olan Semih ile Arda gibi iki mülayım futbolcu prototipinden bile birer canavarlık kumaş çıkarılmıştır!

Ancak hep vurguladığımız gibi, bundanki suçun tamamı bu futbolcularda değildir asla. Belki futbolcular bu işin kurbanıdır, bile denebilir.

Şimdi başa dönüp Pavlov’un meşhur deneyi ile meseliy bütünleştirmeden önce son bir filme daha göz atalım. Senaryosunu Luc Besson’un yazdığı bir Louis Leterrier filmi olan “Danny The Dog” filmini izlediniz mi bilmiyorum ama vurdulu kırdılı filmlerin hit oyuncusu Jet Li’nin belki de en felsefi ve sert olan bu sinema ürünü, yaşadığımız olayların dip koçanı hakkında çok ciddi veriler taşıyor. Ülkemizde ‘Kır Zincirlerini’ adıyla gösterilen filmde 30 yaşına kadar, kendisini annesinden çok küçük yaşta almış Bart adlı adamın ofisinin altındaki küçük bir depoda yaşayan Danny’in hikayesi anlatılır.

Bir öldürme makinesi olarak eğtilen Danny’nin tüm hayatı yaşadığı bu yeraltındaki odadır. Ve ne zaman ihtiyaç duysa Bart'a onun öğrettiği şekilde hizmet etmektedir. Hayatını para satarak kazanan bir tefeci olan Bart, borç verdiği insanlar geri ödemekte zorluk çektiklerinde ya da geciktiklerinde Danny'yi devreye sokar.



Nike - AMANSIZ OL - Click here for more amazing videos

Onu bir köpek gibi yetiştirmiştir ve her fırsatta silahı olarak kullanmaktadır. Ta ki Bart bir gün kin tutan müşterilerinden biri tarafından tuzağa düşürülene dek. Danny, bu olaydan sonra kendisini sahiplenen sanatçı Sam ve üvey kızı Victoria'nın yanında sevginin ne olduğunu öğrenirken, Bart'ın öldüğüne inanmaktadır. Fakat Bart ölmemiştir; 'köpeğini' geri almak için döndüğünde Danny'nin eski ve yeni hayatı birbirine girer.

Yaşadığımız olayları doğru olarak okuduğumuzda gerek seyirci olarak bizlerin, gerek futbolcuların, gerek medyanın bir şekilde şartlı refletksler ile hareket eden deney kobayı gibi olduğumuzu düşünüyorum. Futbolun sinsi bir virüs gibi damarlarımıza girip beyin ve ruhumuzun en ücra köşelerine sirayet etmesinden sonra, refleks olarak midemiz safra, ağzımız salya salgılıyor, dişlerimiz sivriliyor, pençelerimiz keskinleşiyor, hırlamaya ve en yakınımız olanı bile ısırmaya başlıyoruz.

Bir meşin topun bir topluma yaptıklarına bakılırsa bu korkunç bir tablo açıkçası…
Ve ürkütüyo insanı!

"Just do it"meyin abiler, itmeyin!

Soğuk demirlerin en soğuğu!

Clinton-Monica Skandalı’nın zirve yaptığı günlerde, en enteresan yorumlardan biri şu an ismini hatırlamadığım bir NYT yazarından gelmişti. Yazar, -şahsen bana göre- asla küçümsenmemesi gereken bu olayı başka ve daha kötü nedenlerle küçümser bir tavıra giriyor ve şöyle diyordu: “Rica ederim, Oval Ofis’te savaş kararları alınıp, insanların ölümlerine yol açan gizli işler çevrileceğine bırakınız, aşk yaşansın, şehvet yaşansın…”

Dediğim gibi, gayrı meşruluğu hafifletmek değil amacım, lakin yazarın tuttuğu noktalardan biriin doğru olduğuna inanmıştım o gün…


Yazının konusuyla çok ilgili değil ama Necmettin Erbakan’ın cezasının tamamlanmasından sonra tekrar siyasete döndüğünü öğrendik bugünlerde.
Rahmetli Ecevit’in son demlerinde de yazmıştım; ne büyük bir tirajedidir bir insan için bu durum! Ömrünü siysetin, sert, katı ve soğuk ortamlarında tüketeceksin ve tıpkı atların ayakta ölmesi gibi ölüme dahi siyasi kostümlerinle gideceksin.




Bana göre çok hazindi bu tablo…

Allah selamet versin Süleyman Demirel’i de nerede görsem aynı hisse kapılırım…
Yaşı bilmem kaç olmuş, hala kravat, hala takım elbise, hala asık bir yüz ifadesi, hala siyaset, hala memleketi kurtarma histerisi…

Sayın Hoca’da da farklı bir durum yok. Neredeyse iki büklüm olmuş bir sırt, perişan bir yorgunluk hali ama hala memleketin kurtarılmaya ihtiyacını olduğunu ima etmeler filan…


‘Yahu bırakınız biraz da başkaları memleketi kurtarsın’ diye geçiriyor insan içinden. Siz sırtınızın kamburunu bir ağaca yaslayınız, paçalarınızı kıvırıp ayaklarınızı serin bir suya daldırınız, sarkık gıdılarınızı sıkmaktan morartan gömleğinizin en üst düğmelerini açınız, kravatınızı çıkarıp ceket cebinize tıkınız, gömleğinizin eteğini pantolonunuzdan çıkarıp dışarı sarkıtınız…


Siyasetin büyüsü müdür yoksa laneti midir bilemem ama, ideolojisi, görüşü ne olursa olsun, siyaset düzleminin hangi cenahında olursa olsun, politika yapma hırsı hep aynı oluyor sanırım. Siyasi hırs ve beklenti baz alındığında, sayın Erbakan ile Sayın Demirel’in milim farkı kalmıyor. Rahmetli Ecevit ile rahmetli Türkeş’in de bir farkı olmadığ gibi.


Nietzsche, devleti tarif ederken enteresan ve ürkütücü bir cümle kullanır: “Soğuk demirlerin en soğuğuna devlet denir.”

Bu tarif bağlamında baktığımızda biz türklerin devletin hasına sahip olduğunu düşünmemiz abartı olmayacaktır.

Ama bir de başkaları var tabi…

1999 yılında Danimarka’ya gitmiştim. Yanımda benimle beraber gezen oralı bir dostum, biraz ileride; yolda bisiketiyle giden bir adamı gösterdi, “Başbakanımız” dedi. Şaka yapıyor sanmıştım. Gerçekten de öyleymiş, başbakan bisiklet ile işe gidiyormuş!

Monica Skandalı sonrasında, görev süresini tamamlayan Bill Clinton’un Beyaz Saray’dan ayrılırken bir klip çektiğini biliyor muydunuz? Bildiğiniz film klibi. Üstelik mizah dozu epey yüksek. Clinton o filminde Beyaz Saray’da çamaşır yıkıyor ve bisiklekte koridorlarda geziyordu!

Recep Tayyip Erdoğan da benzeri hislerle bir ata binmeyi denemiş, düşme sonrasında yapılan insafsız eleştiriler ile şimdi o tür bir şeye tevessül dahi etmiyor. Yani kimse bisiklete binmeyecek bunu biliyoruz!

Hadi diyelim siyasi liderler kontrol edemez bir şekilde hayatlarını bu soğuk demirlerin en soğuna fena halde bağlıyor ve kolay kolay kopamıyorlar. Peki bunu dengeleyecek unsurlar yok mu?

Bakalım…

Kal Penn ismini duydunuz mu hiç?

Kendisi bir artist, oyuncu yani. Öyle ahım şahım filmleri yok. Hindistan kökenli, iyi eğitimli ve daha çok Amerikan dizilerinde oynayan bir oyuncu. En son House M.D. dizisinde Dr. Lawrence Kutner rolüyle izliyorduk onu…

Popüler dizinin 5. Sezonunda 20. Bölüme gelinmişti ki, ani bir şekilde Dr. Kutner intihar etti! İzleyiciye ilk başta anlamsız ve şaşırtıcı gelen bu gelişmenin ardında çok enteresan bir gerçek yatıyordu. Kal Penn, yeni başkan Obama’ya yardım etmek üzere Beyaz Saray’a transfer olmuştu. Başkan Obama, kadrosunu kurarken sadece siyasetçilerden, diplomatlardan yardım almamıştı. NBA liginde ter döken basketçilerden oyunculara kadar son derece zengin bir kadro kurmuştu. Kal Penn’in bu transferini anlayışla karşılayan House M.D. ekibi, yaratıcı zekasını mükemmel kullanmış ve önemli bir karakterin ani ayrılışını müthiş bir intihar mı-cinayet mi? Düğümü ile reytinge çevirmeyi başarmıştı!

Yanlış anlaşılmasın, devlet erkanının zaman zaman sanatçıları, bilim adamlarını davet edip onlarla vakit geçirmeleri elbette küçümsenecek bir şey değil. Ama bulundukları mekana, her gün soludukları ortama sürekli katkı sağlayacak sanatçı ve renkli simaları dahil etmeleri, ilk başta çizdiğim o koyu, katı, soğuk ve bunaltıcı tabloyu en azından yumuşatacaktır.

Biliyorum; Ne Demirel, ne Erbakan, ne Erdoğan, ne Gül, ne Bahçeli, ne de Baykal bu saatten sonra şort ya da çizgili pijama giyip, mesire yerde tek kale maç yapacak durumda değil.

Ama küçük bir fırça darbesi yeter o kasvetli ortamlarını renklendirmeye…