29 Kasım 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Mazisi Olmayan Adam

2010 yapımı bu sıra dışı filmin orijinal ismi Ajeossi. Uluslararası piyasada The Man from Nowhere adıyla gösterildi. Annesi uyuşturucu bağımlısı bir bar kadını olan küçük kız So-mi, gizemli bir rehinci olan Tae-sik’in etrafında dolanıp durmaktadır. Annesinin tamamen ihmal ettiği kız, ilgiyi bu gizemli ve sessiz adamdan görmeye çabalarken aralarında ilan edilmemiş bir baba-kız ilişkisi yeşerir. Her şey sorunlu bağımlı annenin mafyadan uyuşturucu çalmasıyla değişir.

Kötü adamlar bahtsız anneyi öldürürken çalınan malı da aramaya başlarlar ve işin içine istemeden de olsa rehinci adam girer. Lakin mafya neye bulaştığının farkında bile değildir. Aynı zamanda eski bir asker olan rehinci acımasız bir katildir de…


Geçmişi Olmayan Adam, son yılların en sıkı aksiyonlarından biri olmakla beraber içerdiği insani duygularla da göz yaşartıcı bir dram özelliği taşıyor. 

28 Kasım 2014 Cuma

Ölüm Alfabesi: Tehlikeli oyunlar

İnsanoğlunun bilinmezliğe olan merakı çoğu zaman başına iş açıyor. Belki de bu sıkıntılı süreci hiç başlatmamak için mevzuyla alakalı tüm hikâyeler ciddi bir tutuculuk içerir. Varlığın görünen yüzündeki hikmeti idrak etmek yerine, görünmeyen üzerine kafa yorup gereksiz vesveselerle hayatı zindan etmeyi başaran yine insanoğlunun bizzat kendisi oluyor.

Ouija – Ölüm Alfabesi, sinemanın daha önce belki bin kez ele aldığı ‘öteler’ ile iletişim kurma merakı konusuna araçları ön plana çıkararak yeni bir açılım getir-e-meyen korku filmlerinden biri. Korkular ile kültürler arasında inanç farklılıklarından dolayı ciddi ve sıkı bir ilişki olduğu malum. Bu ilişki sebebiyledir ki, bir kültürde ödü patlatan kimi imge ve araçlar başka kültür için hiçbir anlam ifade etmeyebiliyor. Ölüm Alfabesi, ‘gayb’ âlemiyle iletişim kurmaya çalışan bir iletişim tahtası etrafında gelişen korku hikâyesi.


Biraz da Hasbro’dan bahsetmek lazım sanırım. Hassenfeld Kardeşler tarafından neredeyse 100 yıl önce, 1923’te Amerika’da kurulan oyuncak şirketi olan Hasbro, bugün dünyanın her yanına dağılmış 10 binden fazla çalışanıyla durmaksızın oyun ve oyuncak üretiyor. Bu çok uluslu şirket popüler olan ne varsa alıp bir şekilde oyun ve oyuncağa dönüştürmeyi başarıyor. Ünlü çizgi şirketi Marvel ile anlaşmaları var. Transformers’ın hakları onlarda, Star Wars oyun ve oyuncaklarını da onlar yapıyorlar. Ouija, bir Hasbro oyunu olarak özellikle Amerika’da çok popüler. Şirket ölüm ve ahiret gibi kavramları da oyun ve oyuncak yapabilecek bir ticari zekâya sahip. İşte filmimiz bu oyundan yola çıkılarak yazılmış.

Mevzu şu: Çocukluk arkadaşı Debbie’nin ani ölümünden sonra Laine, Debbie’nin arkadaşı Pete ile birlikte odasında antika bir ‘ruh çağırma tahtası’ keşfeder ve en yakın dostuna hoşça kal demek için onu kullanmaya çalışır. Meraklı genç kız sorular sormaya başlayınca, mesele şekil değiştirmeye ve Debbie’nin ölümündeki gizem ortaya çıkmaya başlar. Laine tahtanın sahibi olan ruhun kendisine DZ dediğini fark eder. Dahası, çağrılan şey her neyse pek gitmeye de niyetli değildir.


Klasik ‘ruh çağırma’ hikâyesine polisiye ve gizem unsuru da eklemeyi deneyen film pek çok açıdan sorunlu.

Filmin yönetmeni Stiles White aslında bir teknik eleman. Pek çok önemli filmin özel efekt ekibinde yer almış. Özellikle Altıncı His ve Kehanet White’ın yer aldığı mühim filmler arasında bulunuyor. Hollywood korku sinemasının popüler isimlerinden olan Juliet Snowden ile beraber yazmışlar senaryoyu. Ölüm Alfabesi Amerikan korku sinemasının klasik sınırlarını aşamadığı gibi, klişe sahnelere takılmayı da çok dert etmiyor.

İhtimal ki çektiklerini ‘masada’ kurtarabileceğinden emin olan yönetmen, meselenin diğer kısımlarını çok fazla önemsemeden yapmış filmini. Bu sebeple Ölüm Alfabesi, pek çok aksayan yönünü ses ve görüntü efektiyle yamayarak kurtarmayı deniyor ama hikâyenin dağınıklığı, meseleyi (Hollywood standartlarında bile) son derece yüzeysel ele alışıyla değerinden çok şey yitiriyor.


Filmin kendine muhatap aldığı kitle şüphesiz çok derinlikli bir şey beklemiyor ancak yine de belli standartları olan bir alanda kamera hareket ettiriyor Ölüm Alfabesi. Teknik ve görsel yönden belli bir seviye tutturmayı başaran film, onun dışında kalan tüm yönlerden geçer not alamıyor maalesef.

Önünü çarptığı kafasının arkasından kan boşalması gibi görsel tutarsızlıklar neyse de, filmin en gerilimli planlarındaki akla ziyan diyaloglar sadece seyir keyfini yerle bir etmiyor, aynı zamanda güçlükle bir nebze yükseltebildiği ilgiye de zarar veriyor!


Klasik Batı tipi ruh-cin çağırma hikâyelerine ve evdeki eşyaların bir anda nasıl düşmana dönüşebileceğine dair hâlâ merakı olanları tatmin edebilecek zayıf bir film Ölüm Alfabesi.

Film Tavsiyesi: Gökkuşağı Savaşçıları

2011 yapımı bir film Gökkuşağı Savaşçıları. 276 dakika, yani 4 buçuk saate yakın. Bu nedenle filmi ikiye bölmüşler.  Orijinal ismi: Sàidékè Balái. Taiwan yapımı film, ülkesinin en pahalı prodüksiyonu aynı zamanda. Sert mi sert ama bir o kadar da etkileyici bir film. Biraz Chi Bi, biraz Braveheart karışımı gibi diyeyim de belki bir tarz oluşur zihinlerde.


Seediq Bale halkının işgalci Japonlara karşı başkaldırışını anlatan bir Wei te-Sheng filmi. Tamamen yaşanmış olaylardan yola çıkılarak çekilen filmin anlatımındaki sertliği seyirci kitlesini daraltsa da, müziği ve oyunculuklarıyla tam bir epik film. 


25 Kasım 2014 Salı

Film Tavsiyesi : Lola Rennt!


Ya da Run Lola Run, yahut Koş Lola Koş... 1998 yapımı bu sıra dışı filmi izlemediyseniz çok şey kaçırdınız demektir. kader, zaman, vefa kavramları üzerine modern Alman sinemasının en şahane örneklerinden biri. Yer Berlin... Bir yaz günü 20 dakika içinde aşk, yaşam ve ölümle ilgili karar verilmesi gerekmektedir. Lola ile Manni birbirine aşık ve 20'li yaşların sonunda iki gençtir. Manni üçkağıtçı bir araba satıcısında, para taşıyan kurye olarak çalışmaktadır. O gün herşey ters gider. Metroda bilet kontrol eden kişinin yanından koşarak geçer ve içinde 100 bin DM para bulunan torbayı kaybeder. 20 dakika sonra patronu parayı almaya gelecektir. 

Eğer Manni parayı bulamazsa ölümle yüzleşecek. Lola kafasını çalıştırmaya başlar. 20 dakika içinde parayı bulacak ve Manni'nin yaşamını kurtaracak. Lola'nın aklına gelen fikir heyecan vericidir. Evden koşarak çıkar ve Berlin'în sokaklarında koşmaya başlar. Lola kendi yaşamı, Manni'nin yaşamı ve aşkı için koşar.



24 Kasım 2014 Pazartesi

Film Tavsiyesi : iNumber Number


Orijinal ismi iNumber Number (2013) olan film ülkemizde Vurgun adıyla gösterildi. Uzun yıllardır mesleğini en iyi şekilde icra eden Sivil Polis Chili, belalı bir hırsızlık çetesinin peşine düşmesi için görevlendirilir. Her ne kadar zorlu bir görev olsa da kariyeri ve maaşına artı olarak prim alacağından bu görevi yerine getirmek için plan yapmaktadır. Bu göreve başlandıktan sonra emri veren amirinin de bu hırsız çeteleri ile işbirliklerinin olduğunu öğrenir ve bu delillerin “kaybedilmesi” şartını koyarak prim vereceğini söyler. Görev icabı bu çetenin içine sızan Polis Memuru Chili, büyük bir soygun yapan araçla paraları alıp kaçmayı planlar. Aksiyon ve gerilim dolu sahneleri sık sık karşılayacağınız bu sinema filminde, yönetmen Donovan Marsh’ın yetenekli oyuncular bulmak için düzenlediği Class Act isimli TV yarışmasını kazanan ve filmde Chili rolünü üstlenen S’dumo Mtshali için tasarlanmış. Her ne kadar biraz Tony Scott taklidi gibi dursa da, Güney Afrika sinemasını merak edenler için iyi bir fırsat. 


21 Kasım 2014 Cuma

Bana aşçını söyle...

Toplumları oluşturan değerlerden biri de mutfak kültürü. Bir toplumun dönüşümünü yemek menüleri ve kültürlerine bakarak anlamak mümkün. Modernizm her alanda olduğu gibi beslenmede de eski ile sürekli bir çatışma hâlinde. Edebiyatın kadim çatışma alanlarından biri olan eski ile yeninin mücadelesinde muhafazakârlık daima işleyen ve yücelttikçe rağbet gören bir unsur. Sinema da zaman zaman odağına tema olarak mutfağı alıyor ve kimi zaman toplumları, kimi zaman bu toplum içindeki katmanları çatıştırarak hikâye üretiyor.

Yönetmenliğini Daniel Cohen’in yaptığı ve başrollerini Jean Reno, Michaël Youn, Raphaëlle Agogué gibi Fransız sinemasının eski ve yeni yıldızlarının paylaştığı Şeflerin Savaşı-Comme un chef, bahsi geçen mevzuyu anlatan Fransız güldürüsünün geleneksel ögelerine sadık bir film.

Hikâye, ailesini ihmal edecek kadar işine odaklanmış bir dönemin büyük aşçısı Alexandre Lagarde’ın (J. Reno) yeniliklerle olan mücadelesini anlatıyor. Lagarde, haklı olarak sahip olduğu ününü korumak için amansızca mücadele ederken, rakipleri onu alt edebilmek için her türlü insaf ve ahlak dışı yöntemi denerken, tesadüf eseri, aynı zamanda bir hayranı olan mesleğin genç temsilcilerinden Jacky Bonnot (M. Youn) ile tanışıyor. Jacky de kendi ailevi sıkıntılarıyla uğraşırken Fransız toplumunun yemek alışkanlıkları ve değişim üzerine yaşadıklarıyla yüzleşiyor.


Şeflerin Savaşı tam olarak bir eski ile yeninin bitmeyen mücadelesi formunda ilerleyen, ancak kendi türüne orijinal bir yenilik ekleyemeyen yapımlar arasında yerini alıyor. Film, zaman zaman güldürmeyi başarsa da, belki de kendine çizdiği klasik güldürünün sınırlarını zorlamayı hiç düşünmediği için hep bir vasatın etrafında dönüp duruyor.

Jeneriğinden anlatımına kadar tutarlı bir dil tutturmayı başaran Şeflerin Savaşı, odağına aldığı kahramanların dünyasına nispeten seyircinin yaklaşmasına izin verirken, toplumsal eleştiri dozunu düşük tutmayı tercih ediyor. Oysa bu tür bir konuda harekât alanı o kadar geniş ve zengin ki, değişim ve modernite üzerine aforizmaya varan unsurlar eklemek mümkün olabilirmiş filme. Ancak bunu tercih etmiyor yönetmen Daniel Cohen (Aynı zamanda filmin senaristi).


Günümüz insanı için yemek hem çok önemli hem de sıradan bir eylem olarak görülür. Bir yandan hızlı ve birbirine benzer fast-food kültürü adım adım her toplumu işgal ederken, diğer yandan yine her ülke kendi tıynetine göre yemek programları yayınlar kendi TV istasyonlarında. Bizim gibi pek çok ülkede bu işi 24 saat yapan TV kanalları bile vardır. Buna rağmen, mutfak kültürünün özellikle Batı toplumunda çok fazla bir anlam ihtiva ettiğini artık söylemek zordur. Ya da bize öyle gelir!

Bu açıdan bakıldığında Şeflerin Savaşı, ciddiye alınabilecek bir komedi. Bir aşçı kahramanlığında gelenek ile günümüzü (epey metazorik ve uyduruk bir kültür olarak) çatıştıran yapısıyla takdire alınacak bir film gibi dursa da, ayrı ve özel bir şey söylemekten kaçınıyor Şeflerin Savaşı.

Müziği, renkleri, oyunculuklarıyla belli bir seviye tutturmayı başaran film, mizahı da çok fazla yerlerde süründürmemeyi tercih ederek erdemli bir iş yapıyor aslında. Yaptığı toplum eleştirileri pek çok noktada sönük ve transparan gibi görünse de Şeflerin Savaşı, medya, eleştirmen, yeni nesil gibi alanlarda da –her ne kadar dişin kovuğunu doldurmaya yetmese de- söyleyecek bir şeyler buluyor.

Her ne kadar Reno’nun sair filmleri gibi yüksek derecede olmasa da, kendi içinde tutarlı ve aroması yerinde bir dramatik aksiyon da barındırıyor film. Kolayca tüketilen, belki kısa süre sonra hatırlanması bile mümkün olmayan ama hoşça vakit geçirilen 2 saat vadediyor Şeflerin Savaşı.



18 Kasım 2014 Salı

Matthew S. : Bir New York polisiyesi!




76 yaşında ve hala yazmaya devam eden usta yazarlardandır Lawrence Block. En son geçtiğimiz yıl seri kahramanı centilmen hırsız Bernie Rhodenbarr’ın yeni macerasını piyasaya sürmüştü. Ancak Block’u asıl meşhur eden kahramanı, sert ama pek fazla karizmatik olmayan emekli polis Matthew (Matt) Scudder’dir. Bu kahraman, (Kim kimden etkilenmiş bilemiyoruz, vebali onların boynuna!) bir başka roman kahramanı; Roderic Tporp’un  John McClane’nine benzer. Hani şu meşhur Die Hard – Zor Ölüm serisinde Bruce Willis’in canlandırdığı kirli ve iflah olmaz polis memuru… İki kahraman arasındaki en önemli fark ironidir. Scudder, McClane’e nazaran çok daha ciddi bir tutunamayandır. Ancak her iki kahramanın da ahlaki değeri yüksektir.

Lawrence Block, bu kahramanı ilk kez 1976 yılında yazdığı The Sins of the Fathers -Babaların Günahları kitabında tanıttı. Büyük ilgi görünce devamı geldi. Bu kahramanın maceraları liseyi bile bitirememiş yazara 1994 yılında Mystery Writers of America tarafından Grand Master ‘Büyük Usta’ nişanı getirdi. 50’den fazla roman, 100’den fazla kısa hikaye kaleme alan Block’un kahramanı Matt Scudder, bireysel arınma süreci yaşarken hikayelerin fonunda büyük bir yoksulluk ve yoksunluk döneminden çıkan toplumun dönüşüm öyküsü de vardır. Bu yönüyle Block’un polisiyeleri ciddi anlamda “film noir” esintileri taşır. Toplumsal çürümenin ve dejenerasyonun suç dünyasındaki çarpıcı maceralarında gezinen Scudder, aslında bir arınmanın peşindedir. Alkolik bir polisken ölümüne sebep olduğu küçük kızdan dolayı ölüm onun için bir tür adaletin yerini bulma eşiğidir. Bu sebeple ölümden korkmaz. (Aklımıza hemen bir başka arızalı polis Martin Rigs, yani Cehennem Silahı’ndaki Mel Gibson’un canlandırdığı karakter gelmiştir sanırım.)




Sinema her zaman yaptığını yapmış ve başarılı olan romanı filme uyarlamayı geciktirmemişti. Lawrence Block’un sinemaya uyarlanan ( ve aynı zamanda Scudder’in kahraman olduğu)ilk romanı, 1986 yapımı Eight Million Ways to Die- Ölmenin Sekiz Milyon Yolu oldu. Nedense seri kitabın beşincisi tercih edilmişti ilk uyarlama için. Hala ara sıra televizyonlarımızda Ölümlerden Ölüm Beğen ismiyle gösterilen filmde Scudder’i Jeff Bridges canlandırıyordu. Film kitap kadar sükse yapmasa da sinema dünyasına bir ismi kazandırdı: Andy Garcia.

Scott Frank ise Amerikan sinemasının en çok aranan senaristlerinden. Sektörde 20 yıl çalıştıktan sonra yönetmenliği ilk kez 2007 yapımı The Lookout – Gözcü ile deneyen Frank, epey başarılı olmuştu ama devamı gelmemişti. Ünlü yazar şimdi senaryosunu da yine kendisinin yazdığı bir Lawrence Block uyarlamasıyla karşımızda: A Walk Among the Tombstones – Kanunun Ötesinde. Aslında orijinal çevirisi “Mezartaşları Arasında Gezinti” olan filmi nedense dağıtım şirketi bu isimle vizyona koymayı tercih etmiş. Film, Block’un yazdığı Matt Scudder romanları onuncusu. Dolayısıyla kahramanın hayatına dikey bir giriş yapmadan önce açılış sekansıyla meselenin cemaziyülevvelini veriyor. Ancak bunu yaparken de önemli bir ayrıntıyı izleyiciden gizliyor.



Alkolik polisimiz kazara bir masumun ölümüne sebep olunca meslekten kendi kendini kovuyor ve isimsiz alkolikler toplantısına katılırken bir yandan da yasadışı olarak özel dedektiflik yapıyor. Bir ayağı ise kilisede... Kazancının ‘Kumus’unu kiliseye bağışlıyor! Derken psikopat bir ekibin uyuşturucu baronlarının ailelerini kaçırıp fidye istedikten sonra rehineyi öldürmeleri işine istemediği halde bulaşıyor. Ve olaylar gelişiyor…


Esasen, konsept ve karakter Non-Stop, Taken serisi, Unknown gibi filmlerle türe hiç de yabancı olmayan Liam Neeson için biçilmiş kaftan. Bu nedenle rolünün üstesinden ziyadesiyle geliyor İrlandalı oyuncu. Bu nedenle Kanunun Ötesinde, suç filminden hoşlananları ziyadesiyle memnun edecek bir film. Yapımcı da yabancı değil aslında: Danny DeVito.


Sözün özü yaklaşık 30 yıl sonra tekrar denenen bu karakter tutarsa, Liam Neeson’un kariyeri hazine bulmuş olacak, zira aynı karakterin yer aldığı 15’ten fazla macera daha var yazılmış. Anlayacağınız DeVito-Frank-Neeson üçlüsü bu işten daha çok ekmek yiyebilir!



11 Kasım 2014 Salı

Gidişler



"Nene" dedim;

"Ayrılık?"

Durdu ve şöyle dedi:

"O kadar  sevmeli ki insan, hiç gitmeyecek sanılmalı!"

10 Kasım 2014 Pazartesi

Demir almak vakti gelmişse dünyadan!



Stanley Kubrick kült filmi 2001: Uzay Macerası’nı 1968 yılında çektiğinde ortaya çıkan şeyin sadece bir filmden ibaret olmadığını insanoğlu aya ayak bastıktan sonra anlayacaktı.  Zira astronotların çektiği belgesel görüntüler ile Kubrick’in görüntüleri şaşırtıcı derecede benzerlik içermekle kalmıyor, Kubrick’in kurduğu uzay/zaman uzamsal ilişkisi bir nevi artık bilimsel veri olarak kabul ediliyordu. Usta yönetmenin çeşitli itham ve suçlamalarla ömür boyu karşı karşıya kalmak bir yana, çok sonra çektiği The Shining ile bu iddialara cevap verir gibi pek çok alt metin kullansa da, The Shining-Cinnet çok daha büyük tartışmalara ve ithamlara sebep oldu. Bu anlamda uzay filmlerinin babası sayılan 2001: Uzay macerası, kendinden sonra gelen tüm filmlere tabii olarak ilham verdi. Bu filme yoğunlaşırsak yazının tamamını ayırmak bile yetmeyeceği için burada bırakalım.

Memento ve Inception gibi önemli filmlere imza atan sıra dışı yönetmen Christopher Nolan’ın Interstellar- Yıldızlararası projesi daha yapım öncesi aşamasında Kubrick’in Uzay macerası ile benzeştirilip karşılaştırılmaya başlanmıştı. Aslında projenin varlığı yaklaşık 8 yıldır biliniyordu. Jonathan  Nolan’ın (Christopher’in kardeşi) yazdığı metnin Spielberg tarafından çekilmesi bekleniyordu. Açıkçası, yazarın ağabeyinin kendi felsefesinden eklemeler yaparak çekmeye karar vermesi sinema sanatı açısından sevindiriciydi, zira Spielberg’in projeyi mısır patlağı malzemesine dönüştürme ihtimali yüksekti.

Ne ki Yıldızlararası henüz vizyona girmeden tuhaf bir fısıltı gazetesi yayını başladı. Kimi otoriteler filmi özel gösterimde izlemiş ve sinema tarihinin en iyi filmi payesini vermişti bile. Ünlü sinema sitelerinde aldığı puanlar dudak uçuklatacak cinstendi. Kimileri bunun yönetmenin bir tür PR çalışması olduğunu söylerken, kimi de kendi adına özel mail adresi bile almayan Nolan’ın buna tenezzül etmeyeceğini yazıp çizdi.



Aslında gerekçesiz bir durum değildi bu. Zira ‘Nolan Kredisi’ diye bir kavram oluşmuştu sinema sektöründe. Öyledir de, bazı yönetmenler isterlerse telefon rehberini senaryolaştırıp filme çekeceklerini söylesinler, kitleler üzerinde heyecan oluştururlar. Nolan da böylesi bir isimdi. Bu tür isimlerin en büyük talihsizlikleri ise, filmlerini görmeden yüceltenler olduğu gibi, izlemeden yerin dibine batıranların da varlığıydı!

İşte bu tartışmalar gölgesinde vizyona girdi Yıldızlararası. Film, uzak olmayan bir gelecekte insanlığın sonuna dair bir anti-ütopyayı anlatıyor. Hükümetlerin ve silahların dünyayı yaşanılmaz kılmasına ramak kala, insanlığın inisiyatif alıp tekrar fabrika ayarlarına dönme çabasını, ancak biraz da işin işten geçme döneminde kendine konu ediniyor Yıldızlararası. Tekrar tarıma dönen insanlık, mahvettiği çevrenin gazabından kurtulmak için çareler ararken, işi gücü olmadığından kendini mısır yetiştiriciliğine vermiş bir pilot ve kızının odağında bir grup araştırmacının dünyayı kurtarma çabasını izliyoruz Interstellar’da.

Film hakkında söylenebilecek en önemli şey, hem Kubrick’e hem de Nolan’a büyük haksızlık yapıldığı. Zira 2001: Uzay Macerası ile Yıldızlararası’nın türü dışında hiçbir benzerliği yok. Bu filmleri bir birine benzetmek İnce Memed ile Zapata’yı aynı kefeye koymak gibi bir şey. Bir kere Kubrick’in sinema dili ile Nolan’ınki arasında uçurum var. Öyle olması da doğal... Biri uzay hakkında neredeyse ‘hiç’ bilgi sahibi iken muazzam bir görü ve görsellikle bir dünya tasvir etmişti. Nolan ise, bilimin geldiği tüm verileri yedeğine alarak, adeta yüzyıl öncesinin atmosferini tekrar kurmuş ve gücünü görsellikten ziyade felsefe ve kelama dayayan, duygusal eğrisi muazzam bükümlü bir yapım ortaya çıkarmış.


Bilinmeyen bir dünyayı tek karede tasvir edip işin içinden çıkıveren Kubrick dehası ile, zamanı bir oyun hamuru gibi evirip çevirerek, üstelik buna duygusal gerilim ve aksiyon da eklemlemeyi başaran Nolan derinliğini mukayese etmek değil, tamamlayıcı olarak görmek lazım. 1968 yapımı filmdeki karadelik görselliği ile 2014 görselliğini karşılaştırmak zaten vicdansızlıktır.

Kubrick’in dış uzayı ile Nolan’ın iç uzayı ayrı ayrı lezzetler içeriyor. Hatırlayalım; Inception bir yönüyle ‘iç uzay’ filmiydi. İnsanın derinliğine ve bilinmezliğine yapılan ürpertici ve zihin karıştırıcı bir seyahat vardı o filmde.  Interstellar, kapkara bir gelecekte insana dair umut ekimleri yaparken, işin felsefesini, duygusunu ve zaman kavramındaki analitiğini sinema diliyle vermeyi deniyor. Tabii şahane bir görsellik ve Hans Zimmer’in acımasızca güzel olan müziği eşliğinde!


Esasen bu tür filmler ister istemez kendisinden öncekilerle bir şekilde irtibatlandırılabiliyor. Metinleri Malick’i hatırlatan Yıldızlararası, dramatik yapısıyla Zemeckis’in Mesaj’ını çağrıştırıyor da diyebiliriz.

Christopher Nolan sineması dediğimiz şey bir tür sinemasından ziyade, tarz sinemasına dönüşüyor her film ile biraz daha. Nolan anlattığı hikayenin türü ne olursa olsun mebzul miktarda epikleştirerek ve zaman kavramıyla ciddi şekilde oynayarak aktarıyor şeride.



Nolan’ın kadere bakışı elbette takdire şayan, bunu yaparken bir yükseltiye tırmanıp ‘ey insan’ didaktizmine saplanmaması da, ancak ‘boşuna bakışını başka yere çevirme, çare sensin’ materyalizmi de samimiyetindeki sıcaklığı zedeleyen yönlerden. Elbette ‘Çare Drogba’ vulgarizasyonu yapmıyoruz ama kainattaki o muhteşem manzumeyi görüp, bunu tasvir ederken bilimin soğuk yörüngesinde iki ayağın da sabit kalması , doğrusu, çok hazzetmediğimiz bir durum!

Açıkçası sinema tarihini değiştirecek ölçüde güçlü bir film değil Yıldızlararası, ancak ‘dağ fare doğurdu’ durumu da yok. C. Nolan tadı her karesine sinmiş, insanlığın geçmiş ve geleceğine dair sağlam şeyler söyleyen bir film.