“Nereye gidiyorsunuz?” Böyle buyuruyor Kur’an-ı Kerim Tekvir
suresindeki 26. ayetinde. Gidişatın yönünü bilmek ve sonunu tahmin etmek için
epey malumat ve hakikat de sunuyor üstelik. 1992 yapımı Baraka’yı izlerken
(filmin analizini şuradan okuyabilirsiniz)
adeta bir kutsal metin tasviri izliyormuş hissine kapılmıştık. Aradan 20 yıl
geçti ve Baraka’nın yönetmeni başka bir sarsıcı belgeselle karşımızda: Samsara.
Kelime manası ‘Döngü’ olan Samsara, elbette bir takım mistik
göndermelerde bulunuyor. Ki bu ‘döngü’ meselesi elbette bizim kutsal
kitabımızda da var. Ama özellikle Budist yaklaşımdan çok farklı… ‘Döngü’ ile
‘Dönüş’ arasındaki farktan habersiz olmak ayrı bir talihsizlik sanırım. Kasas’ta,
Bakara’da, Yunus’ta ve daha pek çok sürede aynı vurucu cümle söylenir bu
yüzden; “Hepiniz O’na döndürüleceksiniz!”
Zira sonsuz olan Rahman’dır, yaratılan her şey sonludur. Ölüp tekrar
dirilme bir döngü değil, devamdır. Döngü, sunulanlar ve kavramlar için
geçerlidir. Mevsimler döngüdür, ibret alınacak şeyler, hatalar, iyilik,
kötülük. Ama bireysel döngü yoktur, beden ölünce ruh başka bir bedende geri
gelerek bir döngüyü tekrarlamaz, yolculuğun başka bir boyutu başlamıştır.
Fricke, onun filmlerinde alışageldiğimiz güzergâhtan çıkma
niyetinde olmadığını tekrar gösteriyor Samsara’da. Diyalog ya da açıklayıcı
metin yerine görselliğin dilini tercih ediyor ve müzik ile ruhu ikna etmeye
çabalıyor. Kutsal alanlar, afet bölgeleri, sanayi siteleri ve akarsular…
Şahsen Baraka filmine adeta aşık olmuş ve o muhteşem
filmdeki görselliği kutsal metinler ile birleştirerek yorumlamaya çalışmıştım.
Bugün de aynı fikirdeyim ancak bu konudaki fikriyatım biraz değişik. Esasen bu
mevzudaki bulanıklık özellikle Terrence Malick’in Tree Of Life isimli filmini
izleyince (O filmin analizini de şuradan okuyabilirsiniz)
berraklaştı. Bakın şu cümleleri Hayat Ağacı isimli o muhteşem film için kaleme
almışız: “Ve hayat kendi döngüsünü tamamlıyor. Güneş doğup batıyor, yıldızlar
parıldıyor, gezegenler dönüyor sonra. Masumlar ve günahkârlar, temizler ve
kirliler hepsi bir sahilde buluşuyor kendi kültür kodu gereğince. Hani şair
diyor ya; Bir mahşer gerisinde, babası döner bir gün, oğlunun derisinde…
Annenin çamurlu ayaklarına kapanıyor çocuk, cennet orada belki de…”
Sanki aynı şeyleri Samsara için yazsak sırıtmayacak gibi…
Bir işgal var. İnsanın şuursuz hadsizliği ve hayasızca,
ölçüsüzce işgali. Fenanın saf ve temiz olanı kirletmesi de. Yeşilin
kuşatılması, mabetlerin kuşatılması, temizin kuşatılması. Samsara bunu ısrarla
vurgularken telaş etmiyor.
Huşu, mutlak bir sükunet ve iç huzuru telkin ederken,
muazzam görüntüler ile ruhu ikna ediyor ve sonrasında gerçeklerle
yüzleştiriyor. İçli bir serzenişte bulunuyor.
Sinemanın keşfi ile aslında bu sanatın ilk türü de pratiğe
yansımış olmuştu: belgesel.. Henüz kurgu ve kurmacanın akledilmediği dönemlerde
başta Lumierre kardeşler olmak üzere Melies de dahil tüm sinemacılar kamerayı
bir tür ‘tanık’ olarak kullandılar. Çocuklarının koşuşturması, sabah
kahvaltısı, fabrikadan çıkan işçiler ve elbette ki Bir Trenin Gara Gelişi… Tamamı
kurmacanın ilk yıllarındaki o sentetik tat bozucu yapmacıklıktan uzak
yapımlardı. Filmler çekim formatları gereği normalden biraz hızlı aktıkları
için tam bir telaş havası vardı hepsinde.
Elbette kurmacanın keşfi ve gelişmesi, özellikle tiyatro ile
sinemanın işbirliğine gitmesiyle drama tüm türlerin önüne geçti. Televizyonun
keşfi ile belgesel türü epey zamandır ihmal edilmenin birikimiyle tekrar atağa
kalktı. Ancak çok önemli bir mesele artık önemsenmiyor, tabiri caizse
ıskalanıyordu; anlam oluşturma. TV belgeseli ile sinema belgeselleri arasındaki
bu farkı pek az sinemacı önemsedi ama beyazperde için yapılan belgesellerin
tamamında bir dramadan farksız olarak anlam kovalamaca vardı. Bu ikisi
arasındaki fark hayat kadar mühimdi. Birinde kamera soğuk bir tanıklık
düzeyinde kalırken, diğerinde bu tanıklık kurmacaya yakınlaştırılarak bir mana
oluşturmaya çabalıyordu. Esasen sanat da bu oluyordu.
![]() |
| Fricke ve kankası Magidson ve tabii çekim sistemleri. |
Şunu söylemek istiyorum, Fricke’in çektiği kareler ayrı ayrı
değerlendirildiğinde şüphesiz fotoğrafik olarak bir değer taşır ancak onun
filmlerini esas değerli kılan şey belli bir felsefi çaba ile kurgusudur. Bu nedenledir ki, Samsara ‘döngü’ peşinde
koşarken kendisi de bir döngüyü tamamlayarak nihayete eriyor. Filmin keşişlerin
kum tanecikleriyle çizdiği resim ile başlayıp bitmesi bu nedenledir.
![]() |
| Pek çok sinemacının ağır, hantal ve verimsiz diye yüz çevirdiği 70 mm'lik kamera. Fricke hala pelikül kullanan ender sinemacılardan. |
Ron Fricke için bakış önemli. Usta sinemacı kutsal metinler
ile ne kadar haşir neşir tam bilmiyorum ama tüm kutsal kitaplarda dikkat
çekilen bir unsurdur ‘bakış’. Ancak bunun için eksik olan şey donanım sanırım.
Risale-i Nur okurları bilir, bir grup öğrenci Bediüzzaman Hazretleri’ni ziyaret
edip öğretmenlerinin hakikati anlatmadığından şikayet ederken, “her fen, kendi
lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar.
Muallimleri değil, onları dinleyiniz.” Demiştir. “Alemi seyretmek”bu nedenle
önemli ve inancın en mühim cüzlerinden biridir tefekkür.
Film, insanlığın gizli tapındığı kavramları bilinçaltından
çekip alarak suratımıza çarpıyor adeta. Üretim/tüketim putlaşmasının toplumları
getirdiği nokta görsel bir nasihat olarak –üst- perdeden haykırıyor. Çok güçlü
bir haykırış, çok dertli bir serzeniş bu. İnsanlık tarihinin ne mene bir
deformasyon tarihini çarpıcı görüntüler ve etkileyici müzik eşliğinde sadece
leziz gıdalarla bezenmiş bir sofra gibi değil, aynı zamanda bir mide fesadı
gibi sunuyor önümüze.
Tekamül/tefessüh arasında
salınım
Film, aslında kadim bir paradoksu da içeriyor. İnsanın gelişme
adına geçirdiği evreler ve geldiği durum itibarıyla en esaslı soruyu görsel bir
dil kullanarak soruyor: Vardığın nokta tekamül mü, yoksa tefessüh mü? İnsana
yaptıklarıyla bakıyor Samsara. Hayvanlara, çevreye ve kendine. Neticeyle ilgileniyor
sebeplerle değil. Bu manada fazla vakit kaybına da tahammülü yok esasen.
Fricke, ustası Godfrey Reggio’dan etkilenerek sinemada
‘slider’ ile ‘timelapse ‘tarzını ısrarla uygulamaya devam ediyor. 1985 Yapımı
Chronos’ta ilk yönetmenliğinde kullandığında seyirci üzerinde müthiş bir etki
bırakmıştı. Keza fly-cam kullanışı vibrasyon sıkıntıları yüzünden Chronos’da
arzu edilen etkiyi göstermemişti ama usta sinemacı bir sonraki film Baraka’da
kendi kamerasını geliştirerek bu sorunu da çözmüş ve artık kendi sinema dilini
tam olarak olgunlaştırmıştı.
Birkaç cümlede kamerasından bahsetmek gerekiyor. Ron Fricke
sinemanın en şahane keşiflerinden olan ve akıllarımızda ‘Renkli Türkçe
Sinemaskop’ olarak kalan 70 mm’lik Todd-AO formatını ısrarla kullanmaya devam
etmekle birlikte, kendisi bizatihi kamera ve ekipman da üretiyor. ‘Slider’
teknolojisi daha gelişmediği zamanlarda bile kendi ürettiği mekanizmalar ile
akla ziyan hareketli görüntüler elde etmeyi başarmıştı.
Hareket ve hissiyat
Ron Fricke sinemasında kamera hareketleri çok önemli. Gerek
dikey (tilt), gerek yatay (pan) aceleci olmayan anlatımıyla anlam bulur onun
filmlerinde. O kadar sakin ve huşu içinde hareket eder ki, eşliğine zamanı da
alarak bir ders mahiyetine bürünür. Tepeden yıldızlar geçer, günler değişir,
bulutlar geçer mevsim değişir. Ve insanın nasıl bir nefes almadan koşturmaca,
gözü dönmüş bir acelecilikle yaşadığını kitap çapında tek plan ile gösterir
izleyiciye. Bir hareket daha var: Ark… Genelde aksiyon filmlerinin tercih
ettiği bu hareketi Fricke bir derviş formuna dönüştürmeyi başarıyor. Zaviyeyi
dışarıdan değil içeriden tespit ediyor, yani izleyici olaya dışarıdan değil,
bizatihi öznel olarak bakıyor bu perspektifle. Vizorü gökyüzüne çevirip
yaptırdığı dairesel hareketler bir tür tefekkür seansında dönüşüyor bu sayede.
Yeri gelmişken Ron Fricke sinemasında ‘zaman’ kavramının çok
önemli olduğunu altını çizelim. İlk ciddi belgeseline bu ismi vermesinin bir
nedeni var. Zira Fricke’e göre zaman sadece göreceli bir kavram değil aynı
zamanda algıyı da yöneten önemli bir aparat. Bu nedenle filmlerinde asla telaş
hissiyatı bulunmaz. Yaklaşım, uzaklaşım, yukarı/aşağı hareket ya da dairesel
döngünün ortak paydası sükunettir. Kamera hareket etmekte hiç acele etmediği
gibi yakın plan çekimlerinde sabırlı bekleyişler bulunur. Zira ona göre ilkel
olan ile modern olan arasında çok mühim bir vakit uçurumu vardır. İnsan
modernleştikçe acele eder ve zamana hakim olma yetisini yitirir. İptidai olan
zamanı yönetirken modern olan zaman tarafından yönetilir. Fricke’in kamerası
yavaşladıkça görüntüler ile beraber anlam derin izler bırakarak kazıyor
bellekleri ve hem Baraka, hem Samsara mekan, müzik, insan sarmalına zaman ile
katkıda bulunarak ilerliyor. Onun filmlerinde bazen bir gün birkaç saniyede
geçerken, bazen bir an dakikaları aşan süreye sahip olabiliyor.
Bir film değil, bir
his
Kamerayı anlamak için yakınlaştırıp tutmuyor, şahit olmak
için tutuyor yönetmen. Allah’tan ki öyle yapıyor, zira kelam olmadan tasvir her
zaman doğru durağa götürmüyor insanı. Şüphesiz tüm bunlar belli bir mental
yaklaşım ve felsefi derinliğin neticesi ama –üzülerek- ifade etmek lazım ki,
sahici ve hakikati tam kuşatıcı bir kavrama yok Samsara’da. Necip Fazıl’ın
arkadaşına dediği gibi, Beni bir sen anladın, o da yanlış anladın… ‘Künh’ diye
bir kavram var terminolojimizde. Mesele tam da bu, ne yazık ki –Baraka’da da
benzeri sıkıntılar vardı ama- Samsara yapımcıları muhteşem bir damar
yakalamalarına rağmen bu zenginliği işin künhüne vakıf olmadıkları için harcıyorlar
hissiyatı oluştu bende. Keza yine tasavvufun meşhur metaforlarından olan kabuk
ile uğraşıp özü ıskalama durumu da mevcut belgeselde. Batının yitik umuduna
derman olamayan zihin alt yapısı ve ebediyet merhemi yerine dünyevi bir
müsekkin sunuyor film. Şunu diyor; ey insan işte bak yaptıklarına, çare olmasa
da döngü var… Ve tarih denilen bu kavramsal döngü sahnesinde her harmonik geçiş
manzarayı daha da karartıyor maalesef. Kötücüllüğün bu kadar yükseldiği bir
evrende bir değil bin döngü olsa ne yazar!
Sakın ola ki bir belgesel diye, dramanın temel unsurlarını
barındırmıyor zannetmeyesiniz. Samsara’da çatışma da var, iyi ve kötü de.
Üstelik en kadim olanından.
Aslında Ron Fricke’in çıktığı bu yolculuğun başlarındaki
merak ve samimiyet halen devam etmekle birlikte etrafında tur atıp durduğu ‘yarım
hakikat’ onu bir tür fasit daire için hapsetmiş gibi. Ormanda kaybolup aynı
güzergahta dolanan kazazede gibi Fricke. Bu nedenle Baraka ile Samsara arasındaki
his yakınlığı kimseyi şaşırtmasın.
Daha Chronos zamanında çıktığı yolu ‘insanın sonsuzla olan
ilişkisi’ olarak tanımlayan usta yönetmen elbette bu rotada epey yol aldı ama
varmış olduğu bir menzil henüz yok. Bu varamamışlık durumu hep bir his
eksikliği içerse de, bulunduğu konum da az değil elbette. Felsefenin kaypak ve
riskli güzergahında görselliğin etkileyici örtücülüğü her ne kadar anlam
kusurlarını kapatıyor gibi görünse de, Fricke filmlerinde (Baraka) inanç sadece
bir aroma olmaktan elbette çok yukarılarda ama, mütemmim bir lezzet içermediği
de aşikar.
İsimlerin kökeni
Ron Fricke’in filmlerine koyduğu isimlerin de belli bir
mantığı var. Kökenini bulmak için 1982 yapımı yine sıra dışı bir belgesel olan Koyaanisqatsi’ye
kadar uzanmak gerekiyor. Amerikan yerli dili olan Hopi’de ‘hızlı görüntü’
anlamına gelen o filmde görüntü yönetmeni olarak bu işin tadını almaya
başlamıştı Fricke. İtiraf etmek lazım ki, Ron Fricke ‘Qatsi üçlemesi’nden biri
olan Koyaanisqatsi’nin yönetmeni Godfrey Reggio’dan çok etkilenmiştir. Keşiş olmak
için girdiği manastırda 14 yıl yaşayan Reggio’nun filmleri de çok ilginçtir ama
Fricke onun kadar pesimist değil şükür. Reggio’nun dünya sinemasına kattığı iki
önemli yenilik var; diyaloğun yerine doğal ses ve müziği koyması ve
‘timelapse’i sinemada bir tarz olarak uygulaması.
Önceki filmine Arapça ‘Bereket’ anlamına gelen Baraka’yı
koymuştu, son filmine ise Sankristçe ‘döngü’ anlamına gelen Samsara’yı koymayı
tercih etmiş. Malum 1985’te çektiği ve bu uzun yolculuğun başlangıç filmi
sayılan Chronos ise Antik Yunancada ‘zaman’ anlamına geliyordu. Ve bir adım
daha geriye gidince bu isim koymanın kökenini de bulmak mümkün. Yönetmeni değil
ama görüntüleri onun elinden çıkma olan 1982 yapımı Koyaanisqatsi’ye bakarsak, Samsara
ile Baraka arasında gerek teknik, gerek estetik, gerekse içerik açısından çok
fark yok gibi görünebilir. Pek çok izleyici aynı güzergahtan tekrar geçiyormuş
hissi edinebilir ki, aslında bu da başlı başına bir döngü galiba. Fakat mesele
tam olarak böyle değil. Bir kere yönetmenin görüntü ile bir şeyler anlatma
serüveninin ulaştığı noktayı görebilmek adına önemli bir film. Bu durum belki
kişisel gibi görünülebilir ama film, isimlerden bağımsız olarak daha
olgunlaşmış ve ne anlatmak istediğinden biraz daha emin bir yapım olarak
karşımızda. Ron Fricke, Chronos’da bir turist kamerası edasıyla etkilendiği
kadrajları belli bir hız ve hareket mantığıyla bizlere sunmuştu. Baraka’da bunu
bir mantığa oturtmayı denemiş ve büyük ölçüde başarılı olmuştu. Ancak Samsara
son derece gür bir şekilde –her ne kadar tastamam hakikat olmasa da- bir şey
anlatma derdinde olan bir film. Herhangi bir karakter ya da diyalog
barındırmıyor.
Demek istediğim tam olarak şu; şahit olunan enteresanlıklara hayret boyutundan, hikmet noktasına bir varış söz konusu.
Demek istediğim tam olarak şu; şahit olunan enteresanlıklara hayret boyutundan, hikmet noktasına bir varış söz konusu.
Bu arada sinemayla yakından ilgilenenler için ayrıca
belirtmek gerekiyor ki, Ron Fricke sinemasıyla Terrence Malick sinemasını
paralel okursak bazı şeyler daha berrak bir şekilde gönlümüze dökülebilir.
Malick’in özellikle Tree Of Life ve To The Wonder’ı aslında Baraka ve
Samsara’nın simetrisi gibi. Özellikle yönetmenlerin kamerayı koydukları odak ve
izleyiciye geçirmek istedikleri his açısından çok önemli ve birbirini
tamamlayan iki parça iki bu iki ustanın sineması. (Malick’in To The Wonder’ını
da şu taraftan okuyabilirsiniz )
Kur’an-ı Kerim pek çok ayetinde ‘Tefekkür edenler’i muhatap
alır ve bunlar için pek çok delil ve ibret olduğunu vurgular. Ve hatta bazı yerlerde
sorar: Niçin tefekkür etmiyorsunuz? Tüm yetersizliğine rağmen Samsara
öğretmenleri değil fenni takip eden öğrenciler gibi, yönetmeni değil filmi
izleyen izleyici için pek çok ibretli nasihatle dolu.
Hele de final mesajı; Budist rahiplerin bin bir zahmetle
oluşturdukları kumdan eseri bir çırpıda bozmalarının verdiği can sıkıntısı,
insanoğlunun muazzam bir sanat eseri olan tabiatı pervasızca bozmasına yapılan
muazzam bir göndermeydi. Patlama ile başlattığı hikayesini, toza dönüştürerek
noktalıyor. Bir film ki, tek kelime içermeden insana bu kadar uzun bir yazı
yazdırıyorsa zaten başarılıdır!
Son söz: Samsara; her karesi Instagram’da binlerce ‘beğeni’
alacak bir slayt gösterisi değil, hatta -sadece- bir film bile değil, bir his
ve serencam esasen. Ron Fricke seyirciyi tefekküre davet ediyor. Gaşiye
suresinde denildiği gibi diyelim; Öğüt ver sen ancak öğüt verirsin!











