7 Eylül 2013 Cumartesi

Samsara: İçli bir serzeniş!


“Nereye gidiyorsunuz?” Böyle buyuruyor Kur’an-ı Kerim Tekvir suresindeki 26. ayetinde. Gidişatın yönünü bilmek ve sonunu tahmin etmek için epey malumat ve hakikat de sunuyor üstelik. 1992 yapımı Baraka’yı izlerken (filmin analizini şuradan okuyabilirsiniz) adeta bir kutsal metin tasviri izliyormuş hissine kapılmıştık. Aradan 20 yıl geçti ve Baraka’nın yönetmeni başka bir sarsıcı belgeselle karşımızda: Samsara.

Kelime manası ‘Döngü’ olan Samsara, elbette bir takım mistik göndermelerde bulunuyor. Ki bu ‘döngü’ meselesi elbette bizim kutsal kitabımızda da var. Ama özellikle Budist yaklaşımdan çok farklı… ‘Döngü’ ile ‘Dönüş’ arasındaki farktan habersiz olmak ayrı bir talihsizlik sanırım. Kasas’ta, Bakara’da, Yunus’ta ve daha pek çok sürede aynı vurucu cümle söylenir bu yüzden; “Hepiniz O’na döndürüleceksiniz!”  Zira sonsuz olan Rahman’dır, yaratılan her şey sonludur. Ölüp tekrar dirilme bir döngü değil, devamdır. Döngü, sunulanlar ve kavramlar için geçerlidir. Mevsimler döngüdür, ibret alınacak şeyler, hatalar, iyilik, kötülük. Ama bireysel döngü yoktur, beden ölünce ruh başka bir bedende geri gelerek bir döngüyü tekrarlamaz, yolculuğun başka bir boyutu başlamıştır.

Fricke, onun filmlerinde alışageldiğimiz güzergâhtan çıkma niyetinde olmadığını tekrar gösteriyor Samsara’da. Diyalog ya da açıklayıcı metin yerine görselliğin dilini tercih ediyor ve müzik ile ruhu ikna etmeye çabalıyor. Kutsal alanlar, afet bölgeleri, sanayi siteleri ve akarsular…
Ron Fricke için her şey bu 42 dakikalık film ile başladı. 
Baraka’dan Samsara’ya yol gider

Şahsen Baraka filmine adeta aşık olmuş ve o muhteşem filmdeki görselliği kutsal metinler ile birleştirerek yorumlamaya çalışmıştım. Bugün de aynı fikirdeyim ancak bu konudaki fikriyatım biraz değişik. Esasen bu mevzudaki bulanıklık özellikle Terrence Malick’in Tree Of Life isimli filmini izleyince (O filmin analizini de şuradan okuyabilirsiniz) berraklaştı. Bakın şu cümleleri Hayat Ağacı isimli o muhteşem film için kaleme almışız: “Ve hayat kendi döngüsünü tamamlıyor. Güneş doğup batıyor, yıldızlar parıldıyor, gezegenler dönüyor sonra. Masumlar ve günahkârlar, temizler ve kirliler hepsi bir sahilde buluşuyor kendi kültür kodu gereğince. Hani şair diyor ya; Bir mahşer gerisinde, babası döner bir gün, oğlunun derisinde… Annenin çamurlu ayaklarına kapanıyor çocuk, cennet orada belki de…”

Sanki aynı şeyleri Samsara için yazsak sırıtmayacak gibi…

Bir işgal var. İnsanın şuursuz hadsizliği ve hayasızca, ölçüsüzce işgali. Fenanın saf ve temiz olanı kirletmesi de. Yeşilin kuşatılması, mabetlerin kuşatılması, temizin kuşatılması. Samsara bunu ısrarla vurgularken telaş etmiyor.

Huşu, mutlak bir sükunet ve iç huzuru telkin ederken, muazzam görüntüler ile ruhu ikna ediyor ve sonrasında gerçeklerle yüzleştiriyor. İçli bir serzenişte bulunuyor.
Fricke sinemasının hala zirvesi sayılan film. 
Belgeselin gücü adına

Sinemanın keşfi ile aslında bu sanatın ilk türü de pratiğe yansımış olmuştu: belgesel.. Henüz kurgu ve kurmacanın akledilmediği dönemlerde başta Lumierre kardeşler olmak üzere Melies de dahil tüm sinemacılar kamerayı bir tür ‘tanık’ olarak kullandılar. Çocuklarının koşuşturması, sabah kahvaltısı, fabrikadan çıkan işçiler ve elbette ki Bir Trenin Gara Gelişi… Tamamı kurmacanın ilk yıllarındaki o sentetik tat bozucu yapmacıklıktan uzak yapımlardı. Filmler çekim formatları gereği normalden biraz hızlı aktıkları için tam bir telaş havası vardı hepsinde.

Elbette kurmacanın keşfi ve gelişmesi, özellikle tiyatro ile sinemanın işbirliğine gitmesiyle drama tüm türlerin önüne geçti. Televizyonun keşfi ile belgesel türü epey zamandır ihmal edilmenin birikimiyle tekrar atağa kalktı. Ancak çok önemli bir mesele artık önemsenmiyor, tabiri caizse ıskalanıyordu; anlam oluşturma. TV belgeseli ile sinema belgeselleri arasındaki bu farkı pek az sinemacı önemsedi ama beyazperde için yapılan belgesellerin tamamında bir dramadan farksız olarak anlam kovalamaca vardı. Bu ikisi arasındaki fark hayat kadar mühimdi. Birinde kamera soğuk bir tanıklık düzeyinde kalırken, diğerinde bu tanıklık kurmacaya yakınlaştırılarak bir mana oluşturmaya çabalıyordu. Esasen sanat da bu oluyordu.
Fricke ve kankası Magidson ve tabii çekim sistemleri.
Ron Fricke sineması için bu nedenle sadece ‘belgesel’ demek büyük haksızlık olacaktır. Kamera sadece turistik mahiyette çalışmaz bu sinemada. Görüntüler bir anlam oluşturmak için peşpeşe sıralanır ve kamera bu anlamı pekiştirmek için hareket eder. Tüm bunlara insanı hayrete düşüren bir ritim hissi de iştirak edince, Fricke sineması benzerlerinden tamamen ayrılmış olur.

Şunu söylemek istiyorum, Fricke’in çektiği kareler ayrı ayrı değerlendirildiğinde şüphesiz fotoğrafik olarak bir değer taşır ancak onun filmlerini esas değerli kılan şey belli bir felsefi çaba ile kurgusudur.  Bu nedenledir ki, Samsara ‘döngü’ peşinde koşarken kendisi de bir döngüyü tamamlayarak nihayete eriyor. Filmin keşişlerin kum tanecikleriyle çizdiği resim ile başlayıp bitmesi bu nedenledir.
Pek çok sinemacının ağır, hantal ve verimsiz diye yüz çevirdiği 70 mm'lik kamera. Fricke hala pelikül kullanan ender sinemacılardan. 
Kamera idrak zaviyesinde

Ron Fricke için bakış önemli. Usta sinemacı kutsal metinler ile ne kadar haşir neşir tam bilmiyorum ama tüm kutsal kitaplarda dikkat çekilen bir unsurdur ‘bakış’. Ancak bunun için eksik olan şey donanım sanırım. Risale-i Nur okurları bilir, bir grup öğrenci Bediüzzaman Hazretleri’ni ziyaret edip öğretmenlerinin hakikati anlatmadığından şikayet ederken, “her fen, kendi lisan-ı mahsusuyla mütemadiyen Allah’tan bahsedip Hâlıkı tanıttırıyorlar. Muallimleri değil, onları dinleyiniz.” Demiştir. “Alemi seyretmek”bu nedenle önemli ve inancın en mühim cüzlerinden biridir tefekkür.

Film, insanlığın gizli tapındığı kavramları bilinçaltından çekip alarak suratımıza çarpıyor adeta. Üretim/tüketim putlaşmasının toplumları getirdiği nokta görsel bir nasihat olarak –üst- perdeden haykırıyor. Çok güçlü bir haykırış, çok dertli bir serzeniş bu. İnsanlık tarihinin ne mene bir deformasyon tarihini çarpıcı görüntüler ve etkileyici müzik eşliğinde sadece leziz gıdalarla bezenmiş bir sofra gibi değil, aynı zamanda bir mide fesadı gibi sunuyor önümüze.

Tekamül/tefessüh arasında salınım

Film, aslında kadim bir paradoksu da içeriyor. İnsanın gelişme adına geçirdiği evreler ve geldiği durum itibarıyla en esaslı soruyu görsel bir dil kullanarak soruyor: Vardığın nokta tekamül mü, yoksa tefessüh mü? İnsana yaptıklarıyla bakıyor Samsara. Hayvanlara, çevreye ve kendine. Neticeyle ilgileniyor sebeplerle değil. Bu manada fazla vakit kaybına da tahammülü yok esasen.

Fricke, ustası Godfrey Reggio’dan etkilenerek sinemada ‘slider’ ile ‘timelapse ‘tarzını ısrarla uygulamaya devam ediyor. 1985 Yapımı Chronos’ta ilk yönetmenliğinde kullandığında seyirci üzerinde müthiş bir etki bırakmıştı. Keza fly-cam kullanışı vibrasyon sıkıntıları yüzünden Chronos’da arzu edilen etkiyi göstermemişti ama usta sinemacı bir sonraki film Baraka’da kendi kamerasını geliştirerek bu sorunu da çözmüş ve artık kendi sinema dilini tam olarak olgunlaştırmıştı.

Birkaç cümlede kamerasından bahsetmek gerekiyor. Ron Fricke sinemanın en şahane keşiflerinden olan ve akıllarımızda ‘Renkli Türkçe Sinemaskop’ olarak kalan 70 mm’lik Todd-AO formatını ısrarla kullanmaya devam etmekle birlikte, kendisi bizatihi kamera ve ekipman da üretiyor. ‘Slider’ teknolojisi daha gelişmediği zamanlarda bile kendi ürettiği mekanizmalar ile akla ziyan hareketli görüntüler elde etmeyi başarmıştı.
Çöldeki ağacın 'yakarış' timelapse'i yönetmenin favori planlarından
Hareket ve hissiyat

Ron Fricke sinemasında kamera hareketleri çok önemli. Gerek dikey (tilt), gerek yatay (pan) aceleci olmayan anlatımıyla anlam bulur onun filmlerinde. O kadar sakin ve huşu içinde hareket eder ki, eşliğine zamanı da alarak bir ders mahiyetine bürünür. Tepeden yıldızlar geçer, günler değişir, bulutlar geçer mevsim değişir. Ve insanın nasıl bir nefes almadan koşturmaca, gözü dönmüş bir acelecilikle yaşadığını kitap çapında tek plan ile gösterir izleyiciye. Bir hareket daha var: Ark… Genelde aksiyon filmlerinin tercih ettiği bu hareketi Fricke bir derviş formuna dönüştürmeyi başarıyor. Zaviyeyi dışarıdan değil içeriden tespit ediyor, yani izleyici olaya dışarıdan değil, bizatihi öznel olarak bakıyor bu perspektifle. Vizorü gökyüzüne çevirip yaptırdığı dairesel hareketler bir tür tefekkür seansında dönüşüyor bu sayede.

Yeri gelmişken Ron Fricke sinemasında ‘zaman’ kavramının çok önemli olduğunu altını çizelim. İlk ciddi belgeseline bu ismi vermesinin bir nedeni var. Zira Fricke’e göre zaman sadece göreceli bir kavram değil aynı zamanda algıyı da yöneten önemli bir aparat. Bu nedenle filmlerinde asla telaş hissiyatı bulunmaz. Yaklaşım, uzaklaşım, yukarı/aşağı hareket ya da dairesel döngünün ortak paydası sükunettir. Kamera hareket etmekte hiç acele etmediği gibi yakın plan çekimlerinde sabırlı bekleyişler bulunur. Zira ona göre ilkel olan ile modern olan arasında çok mühim bir vakit uçurumu vardır. İnsan modernleştikçe acele eder ve zamana hakim olma yetisini yitirir. İptidai olan zamanı yönetirken modern olan zaman tarafından yönetilir. Fricke’in kamerası yavaşladıkça görüntüler ile beraber anlam derin izler bırakarak kazıyor bellekleri ve hem Baraka, hem Samsara mekan, müzik, insan sarmalına zaman ile katkıda bulunarak ilerliyor. Onun filmlerinde bazen bir gün birkaç saniyede geçerken, bazen bir an dakikaları aşan süreye sahip olabiliyor.

Bir film değil, bir his

Kamerayı anlamak için yakınlaştırıp tutmuyor, şahit olmak için tutuyor yönetmen. Allah’tan ki öyle yapıyor, zira kelam olmadan tasvir her zaman doğru durağa götürmüyor insanı. Şüphesiz tüm bunlar belli bir mental yaklaşım ve felsefi derinliğin neticesi ama –üzülerek- ifade etmek lazım ki, sahici ve hakikati tam kuşatıcı bir kavrama yok Samsara’da. Necip Fazıl’ın arkadaşına dediği gibi, Beni bir sen anladın, o da yanlış anladın… ‘Künh’ diye bir kavram var terminolojimizde. Mesele tam da bu, ne yazık ki –Baraka’da da benzeri sıkıntılar vardı ama- Samsara yapımcıları muhteşem bir damar yakalamalarına rağmen bu zenginliği işin künhüne vakıf olmadıkları için harcıyorlar hissiyatı oluştu bende. Keza yine tasavvufun meşhur metaforlarından olan kabuk ile uğraşıp özü ıskalama durumu da mevcut belgeselde. Batının yitik umuduna derman olamayan zihin alt yapısı ve ebediyet merhemi yerine dünyevi bir müsekkin sunuyor film. Şunu diyor; ey insan işte bak yaptıklarına, çare olmasa da döngü var… Ve tarih denilen bu kavramsal döngü sahnesinde her harmonik geçiş manzarayı daha da karartıyor maalesef. Kötücüllüğün bu kadar yükseldiği bir evrende bir değil bin döngü olsa ne yazar!

Sakın ola ki bir belgesel diye, dramanın temel unsurlarını barındırmıyor zannetmeyesiniz. Samsara’da çatışma da var, iyi ve kötü de. Üstelik en kadim olanından.


Aslında Ron Fricke’in çıktığı bu yolculuğun başlarındaki merak ve samimiyet halen devam etmekle birlikte etrafında tur atıp durduğu ‘yarım hakikat’ onu bir tür fasit daire için hapsetmiş gibi. Ormanda kaybolup aynı güzergahta dolanan kazazede gibi Fricke. Bu nedenle Baraka ile Samsara arasındaki his yakınlığı kimseyi şaşırtmasın.

Daha Chronos zamanında çıktığı yolu ‘insanın sonsuzla olan ilişkisi’ olarak tanımlayan usta yönetmen elbette bu rotada epey yol aldı ama varmış olduğu bir menzil henüz yok. Bu varamamışlık durumu hep bir his eksikliği içerse de, bulunduğu konum da az değil elbette. Felsefenin kaypak ve riskli güzergahında görselliğin etkileyici örtücülüğü her ne kadar anlam kusurlarını kapatıyor gibi görünse de, Fricke filmlerinde (Baraka) inanç sadece bir aroma olmaktan elbette çok yukarılarda ama, mütemmim bir lezzet içermediği de aşikar.
Bir tür deformasyon serencamı var filmde. 
İsimlerin kökeni

Ron Fricke’in filmlerine koyduğu isimlerin de belli bir mantığı var. Kökenini bulmak için 1982 yapımı yine sıra dışı bir belgesel olan Koyaanisqatsi’ye kadar uzanmak gerekiyor. Amerikan yerli dili olan Hopi’de ‘hızlı görüntü’ anlamına gelen o filmde görüntü yönetmeni olarak bu işin tadını almaya başlamıştı Fricke. İtiraf etmek lazım ki, Ron Fricke ‘Qatsi üçlemesi’nden biri olan Koyaanisqatsi’nin yönetmeni Godfrey Reggio’dan çok etkilenmiştir. Keşiş olmak için girdiği manastırda 14 yıl yaşayan Reggio’nun filmleri de çok ilginçtir ama Fricke onun kadar pesimist değil şükür. Reggio’nun dünya sinemasına kattığı iki önemli yenilik var; diyaloğun yerine doğal ses ve müziği koyması ve ‘timelapse’i sinemada bir tarz olarak uygulaması.

Önceki filmine Arapça ‘Bereket’ anlamına gelen Baraka’yı koymuştu, son filmine ise Sankristçe ‘döngü’ anlamına gelen Samsara’yı koymayı tercih etmiş. Malum 1985’te çektiği ve bu uzun yolculuğun başlangıç filmi sayılan Chronos ise Antik Yunancada ‘zaman’ anlamına geliyordu. Ve bir adım daha geriye gidince bu isim koymanın kökenini de bulmak mümkün. Yönetmeni değil ama görüntüleri onun elinden çıkma olan 1982 yapımı Koyaanisqatsi’ye bakarsak, Samsara ile Baraka arasında gerek teknik, gerek estetik, gerekse içerik açısından çok fark yok gibi görünebilir. Pek çok izleyici aynı güzergahtan tekrar geçiyormuş hissi edinebilir ki, aslında bu da başlı başına bir döngü galiba. Fakat mesele tam olarak böyle değil. Bir kere yönetmenin görüntü ile bir şeyler anlatma serüveninin ulaştığı noktayı görebilmek adına önemli bir film. Bu durum belki kişisel gibi görünülebilir ama film, isimlerden bağımsız olarak daha olgunlaşmış ve ne anlatmak istediğinden biraz daha emin bir yapım olarak karşımızda. Ron Fricke, Chronos’da bir turist kamerası edasıyla etkilendiği kadrajları belli bir hız ve hareket mantığıyla bizlere sunmuştu. Baraka’da bunu bir mantığa oturtmayı denemiş ve büyük ölçüde başarılı olmuştu. Ancak Samsara son derece gür bir şekilde –her ne kadar tastamam hakikat olmasa da- bir şey anlatma derdinde olan bir film. Herhangi bir karakter ya da diyalog barındırmıyor.
Demek istediğim tam olarak şu; şahit olunan enteresanlıklara hayret boyutundan, hikmet noktasına bir varış söz konusu.
Film mEtaf alanını hızlı okutarak muazzam anlam üretmeyi başarıyor. 
Paralel okuma lazım

Bu arada sinemayla yakından ilgilenenler için ayrıca belirtmek gerekiyor ki, Ron Fricke sinemasıyla Terrence Malick sinemasını paralel okursak bazı şeyler daha berrak bir şekilde gönlümüze dökülebilir. Malick’in özellikle Tree Of Life ve To The Wonder’ı aslında Baraka ve Samsara’nın simetrisi gibi. Özellikle yönetmenlerin kamerayı koydukları odak ve izleyiciye geçirmek istedikleri his açısından çok önemli ve birbirini tamamlayan iki parça iki bu iki ustanın sineması. (Malick’in To The Wonder’ını da şu taraftan okuyabilirsiniz )

Kur’an-ı Kerim pek çok ayetinde ‘Tefekkür edenler’i muhatap alır ve bunlar için pek çok delil ve ibret olduğunu vurgular. Ve hatta bazı yerlerde sorar: Niçin tefekkür etmiyorsunuz? Tüm yetersizliğine rağmen Samsara öğretmenleri değil fenni takip eden öğrenciler gibi, yönetmeni değil filmi izleyen izleyici için pek çok ibretli nasihatle dolu.


Hele de final mesajı; Budist rahiplerin bin bir zahmetle oluşturdukları kumdan eseri bir çırpıda bozmalarının verdiği can sıkıntısı, insanoğlunun muazzam bir sanat eseri olan tabiatı pervasızca bozmasına yapılan muazzam bir göndermeydi. Patlama ile başlattığı hikayesini, toza dönüştürerek noktalıyor. Bir film ki, tek kelime içermeden insana bu kadar uzun bir yazı yazdırıyorsa zaten başarılıdır!

Son söz: Samsara; her karesi Instagram’da binlerce ‘beğeni’ alacak bir slayt gösterisi değil, hatta -sadece- bir film bile değil, bir his ve serencam esasen. Ron Fricke seyirciyi tefekküre davet ediyor. Gaşiye suresinde denildiği gibi diyelim; Öğüt ver sen ancak öğüt verirsin!