31 Mayıs 2012 Perşembe

Urfa'ya gel! V2

Urfa'ya gel!



Şeytanın Yüzü: Gotik bir distopya


Distopik eserler, aslında en tutucu eserlerdir. Yazılı metinler geçmişi yüceltirken, insanlığın kabahatleri dolayısıyla üç vakte kadar cezalandırılacağını, yazarının kalibrasyonuna göre betimlerler. Filmler de öyle... İçerdikleri mebzul miktarda geleceğe dönük projeksiyon, aşırı miktarda karamsarlık ve kasvet içerir.

Gotik yazar Matthew Gregory Lewis’in 1796 tarihli romanının yeni uyarlaması Şeytanın Yüzü, bu anlattığımız kaideye birebir uyuyor. Mistik öğeler içeren Şeytanın Yüzü, aslında dini değil fanatizmi ele alıp sorgularken, son derece tutucu bir ahlaki noktada duruyor.



Başrolündeki Fransız aktör Vincent Cassel, inancı sorgulanan dindar, çalışkan ve saygıdeğer rahip Ambrosio rolünde. Saygıdeğerliğini dürüstlüğünden alan Ambrosio, halk tarafından korkuyla karışık bir saygınlığa sahip. Ancak onun da kendi iç dünyasında sorunları var. kabusları ve baş ağrıları asla peşini bırakmıyor. Nefsinden emin olduğu anda ise, zayıf düşüp şeytana yeniliyor.

Aslında film 'kilisenin kasvet ve fanatizmi'ne eleştirel bakanlar için adeta şifa olacak düzeyde. Bu anlamda bakıldığında son derece bayat ve yüzlerce kez işlenmiş bir konuya sahip. Fakat gelin görün ki, netice pek olumlu değil. Bu perdeler nice yoldan çıkan rahipler, şeytanın galibiyetiyle sonuçlanan imtihanlar gördü bilen biliyor.



Son olarak şunu söylemek isterim; bu tür filmleri eleştirel gözle izlemek bile insan ruhunu karartabiliyor. her ne kadar perdede yaşanan öykü bize uzak ve belki hoşumuza gitmesi gereken parametreler içerse de, merkezinde inanca 'yamuk' bir açıyla bakan vizör olunca, insanı rahatsız ediyor. 

Kan ve Aşk: Kusturica'ya sevgilerle!


20. Yüzyılın sonlarında üç yıl boyunca tarihin en insanlık dışı soykırımlarından biri yaşandı Bosna'da. kendine medeniyetin beşiği diyen ülkelerin hemen burnunun dibinde üç yıl boyunca işlenmeyen insan suçu kalmadı. Bosna savaşının bilançosu çağdaş Avrupa'nın ayıp karnesidir aslında. 200 binden fazla ölü, bir o kadar yaralı, milyonlarca mülteci. Her iki aileden biri evini terk etmek zorunda kaldı bu insafsız soykırım sürecinde.

Her türlü insanlık suçu son derece normal bir davranışmış gibi sergilendi. Kayıp, o dönem için yukarıdaki gibiydi ama Bosna'da açılan yaralar belki onlarca yıl kapanmayacak derinlikteydi. 50 binden fazla kadın tecavüze uğradı mesela. eşine bir tokat atanı kınayan Avrupalı, hemen yanındaki bu vahşeti görmedi, görmek istemedi, yıllar boyu kılını kıpırdatmadı.

(karşılaştırmak doğru değil biliyorum ama) Bir kaç bin kişinin öldüğü terör saldırısından onlarca film üreten batı sineması, bu insanlık dramını görmeyerek, savaş suçuna bir de sanat suçunu ekledi. Zira, böylesi bir vahşeti görmeyen, ilgilenmeyen sanatın ahlakından, vicdanından bahsetmek mümkün değildir.



Daha fenası da var tabi, bizzat Boşnak sanatçıların boş vermişliği, vurdumduymazlığı. Emir Kusturica'ya olan kızgınlığımız da bu yüzden elbette. Kendi milletiniz, dindaşınız planlı şekilde öldürülür, kırıma uğratılırken, 'lay lay lom' filmler yapıp, kendinize sanatçı demek, en hafif ifadeyle, vicdansızlık olsa gerek!

Angelina Jolie'yi oyuncu olarak çok beğenenlerden biri değilim. Oynadığı popüler filmlerin sanata bir katkısından bahsetmek pek mümkün değil. Olsa olsa 'çerez'lik bir katkısı oluyor Jolie'nin sanata. Ancak ister samimi bulalım, ister bulmayalım sosyal sorumluluk alanındaki Angeline Jolie bambaşka bir kimlik ve hassasiyetle çıkıyor karşımıza. Mazlum ve mağdur ülkelerin yardımına koşuyor, nerede acı varsa elini uzatmaya çalışıyor, hiç bir şey yapamasa dünya kamuoyunun ilgisini o yöne çeviriyor.

İş bu nedenlerle, Jolie'nin Bosna ile ilgili bir film çekeceğini duyduğumda açıkçası çok önemsemedim. Önemsemedim zira, ortaya çıkacak filmin savaşın ve orada yaşananların gerçek ruhunu anlatabileceğine dair ciddi şüphelerim vardı. Nihayet senaryosunu da kendisinin yazdığı "In the land of blood and honey" isimli filmini çekip gösterime koydu güzel oyuncu.



Önce filmin orijinal ismine ve ülkemizdeki gösterime adına dair bir kaç şey vurgulamak isterim. Ecnebilerin "The land of milk and honey" diye bir tabirleri vardır, bizim 'yağlı ballı' deyimine karşılık gelir biraz. Hani 'bereketli, yaşanabilir yer' manasında kullanılır ve genelde Afrika ülkelerini tanımlarken tercih edilir bu deyim. Jolie, zannedersem bu mantıktan yola çıkıp, biraz da 'Balkan' ismine vurgu yapmak üzere bölgeyi hecelere ayırmak istemiş: "Bal-Kan"... Esasen belli bir esprisi ve mantığı da var bu açıyla bakınca. Ancak bizim dağıtım firmalarımız nedense işin içine aşk sokmadan duramadıkları için filmin Türkçe ismini "Kan ve Aşk" koymuşlar. Açıkçası bu filmde aşk sadece afişte var. Dağıtıcı firmanın Türki izleyicisine romantik bir hediyesi olmuş.

Filmin kısaca öyküsü: 1990'ların başındayız. Rusya'nın çöküşüyle ipi kopan komünist ülkeler, tespih tanesi gibi dağılmaya başlamıştır. ne ki bazı yerlerde bu dağılma oldukça kanlı olarak yaşanmaktadır. bunun en kanlı ve insafsızı ise Yugoslavya'da yaşanmaktadır. Kanlı bir etnik çatışmanın ayrı taraflarında olan iki Bosnalı Danijel ve Ajla... Sırp milisi Danijel ve Müslüman bir ressam olan Ajla çatışmalar başlamadan önce beraberlerdir. Ancak şiddet dalgasının ülkeyi yutarak yok etmesiyle ilişkileri değişir. Aylar sonra Danijel babası Nebojsa Vukojevich’in kumandasındaki Sırp milis güçlerinde bir subaydır. Danijel ve Ajla’nın yolları, Danijel’in komutasındaki milislerin Ajla, kız kardeşi Lejla ve Lejla’nın bebeğinin birlikte yaşadıkları daireyi basıp onları esir aldıklarında tekrar kesişir. Çatışmalar hayatlarını ele geçirirken, ilişkileri bambaşka bir yön alır, birbirlerine karşı niyetleri ve bağlılıkları belirsizleşir ve sadakatleri sorgulanmaya başlar.



Savaş filmleri tehlikelidir; insanî şakülü kaydırdığınız an pornografiye varan bir fecaatin ortaya çıkması an meselesidir. Üstelik Bediüzzaman'ın 11. Şua'da dediği gibi, 'Zalime kalben taraf olmak, zulme ortak olmak demek' anlamına geldiği için sanat yapayım derken derin bir vicdanî yara açma tehlikeniz de vardır.

Açıkçası 'Kan ve Aşk' bu tuzağa düşmüyor pek. Ama, bir savaş filminden beklenen derinliğe de sahip olamıyor maalesef. Angelina Jolie, derinlerden mercan toplama sıkıntısına katlanmak yerine, yüzeye vuranlarla yetiniyor. Böyle olunca da elde avuçta sığ sulardan toplanmış buruk tatlar kalıyor.



Bu haliyle bile, yine de Kusturica gibilerinin buraya yönelik ürettiği filmlerin yanında başyapıt sayılır elbette.  Derinliği yok filmin. Jolie, ruhun değil resmin peşinde koşuyor, dünyevi zevk ve hazların, seküler kabahatlerin altında çok daha derinlerde bambaşka hakikatler olduğunu ya bilmiyor ya da filme çekebilecek kadar önemsemiyor ne yazık ki!

Gelin görün ki, soykırıma dikkat çekmek gibi bir özellik bile yeterli filmi değerli kılmaya. Yani, mesele Sırplar'ın organize olarak filmi kötüleyip IMDB'de 1 puan verebilecek kadar rahatsız ediyorsa, önemlidir.