Oscar’ı bu filme verin!
“Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini
evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Mutfak penceresinden dünyaya
bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları bebeklerin, kocalarını
bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi. Bombasız ve büyük
çatışmasız bir savaş hikayesi ama insanın ne kadar küçük olduğunu her gün
hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık dramı.”
“Il cinema è
l'arma più forte"
(Sinema en güçlü silahtır)
Benito Mussolini
Bu yazı iki bölümden
oluşuyor. İlk bölümde diktatörlerin sinema aşkından yola çıkarak İtalyan
sinemasına bir yolculuk yapacak ve tüm dünyayı (ülkemizi de) etkileyen yeni
Gerçekçilik akımından bahsedeceğiz. İkinci bölümde ise bu sene İtalyanların
Oscak adayı filmi Vermiglio’ya yakından bakacağız.
Biraz teorik, hatta akademik
kaçabilir ama sinemanın bahtsız tarihi sıklıkla diktatörlerin eline düşüp,
kaderini onların insafına bıraktığı için mevzuyu köklerinden kavramamız
gerekiyor.
Zekasını
kötülüğe hizmete adayan nadir insanlardan biriydi Niccolo Machiavelli… İtalyan
Rönesansı'nın en önemli düşünürlerinden biri olan Machiavelli, modern siyaset
biliminin kurucusu olarak kabul edilir.
Hayatını
aktarmayacağım size, inişli çıkışlı bir kariyeri var. Ancak daima güç kimdeyse
ona yanaşmayı bilen biri.
Medici
ailesinin iktidarı döneminde iktidara yataklanan fırsatçı bu adam, Medici’ler
sürgün edildiği anda onları kovanların hizmetine girdi. İkinci şansölye olarak
görev yaptığı bu dönemde, Medici ailesine karşı olan cumhuriyetçi yönetimi
temsil ediyordu.
1512'de
İspanyol ordusunun desteğiyle Medici ailesi Floransa'ya geri döndüğünde, durum
Machiavelli için tamamen değişti. Mediciler, eski cumhuriyet yönetimini
destekleyen kişileri tasfiye ettiler. Machiavelli görevinden alındı, tutuklandı
ve işkence gördü. Medicilere karşı düzenlenen bir komploya karıştığı şüphesiyle
sorgulandı. Nihayet sürgüne yollandı.
Ancak
burada da boş durmadı.
Sürgüne
gönderildikten sonra, Machiavelli Medicilerin gözüne girmeye çalıştı. Ünlü
eseri "Prens"i Medici ailesinden Lorenzo de' Medici'ye ithaf etti. Bu
eser aslında bir iş başvurusu niteliğindeydi. Machiavelli, politik deneyimini
ve bilgisini Medicilerin hizmetine sunmak istiyordu.
Yine
bir darbe ve Medici’ler yine sürgüne yollanınca bu sefer eski cumhuriyetçi
arkadaşları zar zor bu aileye yanaşmış olana Machiavelli’yi kovdular.
Machiavelli'nin
Medicilerle olan ilişkisi, pragmatik politika anlayışının bir örneğiydi. Her ne
kadar başlangıçta Medicilere karşı olsa da, şartlar değiştiğinde onlarla
işbirliği yapmaya çalıştı. Bu durum, kendi politik teorisinde savunduğu
oportünist yaklaşımın pratikte bir uygulaması gibiydi.
Machiavelli
felsefesinde oportünizm, politik ve sosyal başarı için mevcut koşulları ve
fırsatları değerlendirme sanatı olarak karşımıza çıkar.
Machiavelli'nin
oportünizm anlayışı tarih boyunca pek çok diktatörün başucu prensibi olmuştur.
Machiavelli'ye
göre başarı, talihin sunduğu fırsatları değerlendirebilme yeteneği (virtù) ile
doğrudan ilişkilidir. Yöneticiler, şansın getirdiği fırsatları öngörmeli ve
bunları kendi çıkarları doğrultusunda kullanabilmelidir. "Prens" adlı
eserinde bunu nehir metaforu ile açıklar: Talih bir nehir gibidir, akışını
değiştiremezsiniz ama önlem alarak zararlarından korunabilir ve faydasını
maksimize edebilirsiniz.
Şüphesiz
bu mantığı en iyi içselleştiren diktatörlerden biri de Benito Mussolini’ydi.
Mussolini
diğer tiranlar gibi, her şeyi iktidarı için bir aparak ve fırsat olarak
görüyordu.
Sinemanın
keşfi ve Avrupa’da yaygınlaşması tıpkı Hitler gibi Mussolini için de büyük bir
fırsat oldu.
Mussolini,
sinemanın kitleler üzerindeki etkisini çok erken fark etmiş bir liderdi.
1922'de iktidara geldikten sonra, İtalyan sinemasını doğrudan devlet kontrolü
altına almaya başladı. 1924'te L'Unione Cinematografica Educativa (LUCE) kurumu
oluşturuldu. Bu kurum, faşist rejimin propaganda filmlerini üretmekle
görevlendirildi ve tüm İtalyan sinemalarında LUCE'nin ürettiği haber
filmlerinin gösterilmesi zorunlu hale getirildi.
1934'te
Direzione Generale per la Cinematografia (Sinema Genel Müdürlüğü) kuruldu. Bu
kurum, İtalyan film endüstrisini tamamen kontrol etmek ve yönlendirmek amacıyla
oluşturuldu. Luigi Freddi'nin başkanlığında çalışan kurum, senaryoların
kontrolünden dağıtıma kadar tüm sinema süreçlerini denetledi.
1937'de
Cinecittà'nın açılışı, Mussolini'nin sinema politikasının zirvesi olarak
görülebilir. "Il cinema è l'arma più forte" (Sinema en güçlü
silahtır) sloganıyla açılan stüdyolar, faşist rejimin sinema endüstrisine
verdiği önemi gösteriyordu. Mussolini'nin oğlu Vittorio da sinema endüstrisinde
aktif rol aldı ve Cinema dergisinin editörlüğünü yaptı.
Biraz
da Cinecitta’dan bahsedeyim.
Cinecittà,
1937 yılında Mussolini döneminde Roma'da kurulan ve günümüze kadar varlığını
sürdüren devasa bir film stüdyoları kompleksidir. 400 bin metrekarelik bir
alana yayılan kompleks, 22 tam donanımlı film stüdyosu, özel efekt
departmanları, kostüm atölyeleri ve post-prodüksiyon ünitelerini
barındırmaktadır. En büyük stüdyosu olan Studio 5, bin 2.880 metrekarelik
alanıyla Avrupa'nın en büyük kapalı film platolarından biriydi.
Kuruluşundan
İkinci Dünya Savaşı'na kadar olan dönemde, Cinecittà öncelikli olarak faşist
rejimin propaganda filmlerine ve popüler "telefoni bianchi" (beyaz
telefon) komedilerine ev sahipliği yaptı. Savaş sırasında bombalanan kompleks,
bir süre mülteci kampı olarak kullanıldı. 1950'lerde "Hollywood sul
Tevere" (Tiber'deki Hollywood) olarak anılmaya başlayan Cinecittà,
"Roman Holiday", "Ben-Hur" ve "Cleopatra" gibi
büyük Hollywood yapımlarına ev sahipliği yaptı.
İtalyan
sinema tarihine de kısaca bakalım ki birazdan anlatacaklarımız daha sağlam bir
bağlama otursun.
1895,
sinemanın keşfinden sonra bu yeni sanatın ilk uğrak yerlerinden biri olmuştu
İtalya. Bununla beraber İtalyan sineması tarihi ve mitolojik filmlerle başlayarak
çıtayı yükseğe koymuştu. "Cabiria" (1914) gibi büyük bütçeli
yapımlar, sinema tekniklerinin gelişmesine öncülük etti.
1920'ler
ve 30'lar faşist rejim dönemiydi. Mussolini 1937'de Cinecittà stüdyolarını
kurdu. Bu dönemde propaganda filmleri ve "Telefoni Bianchi" (Beyaz
Telefonlar) denilen hafif komediler üretildi.
Ve Yeni Gerçekçilik doğuyor!
Tabii
önce gerçeklikten bahsedelim ki yenisinin anlamı yerli yerine otursun.
İtalyancası “Verismo” olan bu akım esasen 19. yüzyılın sonlarında İtalya'da
ortaya çıkan ve gerçekçilik akımının özel bir formu olarak gelişen sanatsal bir
hareketti. Öncelikle edebiyat alanında Giovanni Verga'nın öncülüğünde başlayan
bu akım, daha sonra opera ve sinemaya da yansıdı. Verismo, İtalyanca'da
"gerçekçilik" anlamına gelen "vero" kelimesinden türemişti.
Sinema
alanında Verismo'nun ilk önemli örneği, 1913 yılında Verga'nın "Cavalleria
Rusticana" eserinin filme uyarlanmasıyla ortaya çıktı. Bu film, gerçekçi
bir yaklaşımla köy yaşamını ve sıradan insanların dramlarını perdeye taşıdı.
1914'te çekilen "Sperduti nel buio" (Karanlıkta Kaybolanlar) filmi
ise Napoli'nin yoksul mahallelerindeki yaşamı ele alarak akımın en önemli
örneklerinden biri oldu.
Verismo
sineması, sıradan insanların gündelik yaşamlarını, toplumsal problemleri ve
özellikle güney İtalya'daki zorlu hayat şartlarını koşullarını mercek altına alıyordu.
Bu filmlerde yerel dil ve lehçeler kullanıldı, doğal mekanlar tercih edildi ve
melodramatik unsurlardan özellikle kaçınıldı. Köylülerin, işçilerin ve yoksul
kesimin yaşam mücadelesi, toplumsal sınıf çatışmaları ve ekonomik zorluklar
filmlerin ana temalarını oluşturdu.
1920'ler
boyunca etkisini sürdüren Verismo, İtalyan sinemasına gerçekçi bir bakış açısı
getirdi ve daha sonra ortaya çıkacak olan Yeni Gerçekçilik akımının temellerini
attı. Verismo'nun en önemli mirası, sinemanın toplumsal gerçekleri yansıtma
gücünü ortaya koyması ve İtalyan sinemasının sonraki dönemlerinde gelişecek
olan sosyal içerikli filmlere zemin hazırlamasıydı.
Bu
akım, sadece sinemasal anlatım tekniklerini değil, aynı zamanda İtalyan
toplumunun sosyal ve kültürel yapısını belgeleyen önemli bir tarihsel kaynak
niteliği de taşımaktaydır. İşin özü; Verismo'nun etkileri, İtalyan sinemasının
sonraki dönemlerinde, özellikle toplumsal gerçekçi filmlerde kendini göstermeye
devam etti.
İtalyan
Yeni Gerçekçilik akımı, İkinci Dünya Savaşı'nın hemen ardından, 1945-1952
yılları arasında İtalyan sinemasına damgasını vuran önemli bir sinema hareketiydi.
Roberto Rossellini'nin "Roma Açık Şehir" (1945) filmiyle başlayan bu
akım, savaş sonrası İtalya'nın yıkıntıları arasından doğdu. Yönetmenler
stüdyolar yerine sokakları, profesyonel oyuncular yerine sıradan insanları
tercih etti ve gündelik yaşamın gerçekliğini olduğu gibi yansıtmaya çalıştı.
Vittorio
De Sica'nın "Bisiklet Hırsızları" (1948), Luchino Visconti'nin
"Yer Sarsılıyor" (1948) ve Roberto Rossellini'nin "Paisa"
(1946) gibi filmler, akımın en önemli örnekleri arasında yer aldı. Bu filmler,
savaş sonrası İtalya'nın yoksulluğunu, işsizliği, ahlaki çöküntüyü ve toplumsal
sorunları çarpıcı bir gerçekçilikle ele aldı. Yönetmenler, minimal kurgu, doğal
ışık kullanımı ve amatör oyuncularla çalışma gibi teknikler kullanarak gerçekçi
bir sinema dili inşa etmişlerdi.
Yeni
Gerçekçilik akımı, dünya sineması üzerinde derin izler bıraktı. Fransız Yeni
Dalga, Brezilya Yeni Sineması ve Üçüncü Sinema hareketi gibi akımları etkiledi.
Bu akımın getirdiği estetik ve anlatım teknikleri, sadece İtalyan sinemasını
değil, tüm dünya sinemasını derinden etkiledi ve modern sinema dilinin
oluşmasına katkıda bulundu. Günümüzde bile birçok yönetmen, bu akımın
tekniklerinden ve yaklaşımından ilham almaya devam etmekte.
Birazdan
derinlemesine analiz edeceğimiz ve açıkçası son yıllarda izlediğim en farklı ve
derin film olan Vermiglio’ya bu arka plan bilgisiyla bakarsak daha iyi
olacaktır.
Şöyle
diyor Mussolini “Ekonomi kötüye gidiyor, kriz ve işsizlik artıyor,
memnuniyetsizlik yayılmaya başlıyordu sonra aklına mükemmel bir fikir geldi; savaş!”
Şimdi
filmimize geçebiliriz.
Karlar altında sıradan hayatlar!
"Vermiglio", İtalyan yönetmen Maura Delpero'nun
2024'te Venedik Film Festivali'nde yarışan ikinci uzun metrajı, son yılların
dikkat çeken minimalist dönem filmi örneklerinden biri diyebiliriz. Film,
özellikle bizim Nuri Bilge Ceylan’ın pek çok filmine, genç Rus yönetmen Andrey
Zvyagintsev, ayrıca Alice Rohrwacher'in "Happy as Lazzaro" ve Tran
Anh Hung'un "The Taste of Things" gibi yapımlarıyla benzer bir
sinematik dile sahip. Bu filmler gibi "Vermiglio" da gündelik yaşamın
ritüellerini neredeyse ruhani bir özenle ele alıyor, zamanın akışını mevsimsel
döngülerle harmanlıyor.
Rus görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, tıpkı
Carlos Reygadas'ın "Silent Light"ında olduğu gibi doğal ışığı adeta
somut bir karakter haline getiriyor. Ki Krichman'ın "Leviathan" ve
"Loveless" filmlerinde Andrey Zvyagintsev ile kurduğu görsel dili
burada daha pastoral bir tona büründürüyor. Film, Powell ve Pressburger'in
"Black Narcissus"unu anımsatan dağ manzaralarını kullanırken, iç
mekân sahnelerinde Mary Cassatt'ın tablolarındaki soğuk mavileri ve pembe
yanakları hatırlatan bir renk paletiyle çalışıyor.
Yine savaş zamanı İtalyan taşrasını konu alan film, bu
yönüyle Vittorio De Sica'nın "Two Women" ve Roberto Rossellini'nin
"Rome, Open City" gibi klasik neo-realist eserlerinden izler taşısa
da, onların dramatik yoğunluğundan uzak durmayı tercih ediyor. Delpero'nun
yaklaşımı daha çok Nuri Bilge Ceylan'ın "Bir Zamanlar Anadolu'da"
filmindeki gibi, zamanın ağır akışına ve manzaranın karakterler üzerindeki
etkisine odaklanıyor.
Önce filme ismini veren Vermiglio’dan başlayalım.
Vermiglio, İtalya'nın kuzeyinde, Trentino-Alto Adige
bölgesinde bulunan bir kasaba. I. Dünya Savaşı sırasında önemli bir rol
oynamış. Bölgede hala o dönemden kalma askeri kalıntılar ve tarihi eserler
bulunmakta. Küçük, ıssız, sapa yerde doğa harikası bir İtalya kasabasıdır
Vermiglio.
Hikaye şöyle…
İkinci dünya savaşının son demlerindeyiz.
Kış ayları … Muhtemelen bir önceki yılın Nisan ayında
Mussolini karısı Rachele ve sevgilisi Clara Petacci ile birlikte İsviçre
sınırına doğru kaçmaya çalışıp, Partizan kuvvetler tarafından yakalanarak Como
Gölü yakınlarındaki Dongo köyünde kurşuna dizildikten sonraki kışı anlatıyor.
Hikaye, Sicilya'lı asker kaçağı Pietro'nun (Giuseppe De
Domenico) köye gelişiyle değişmeye başlıyor. Pietro ve öğretmenin büyük kızı
Lucia arasında gelişen aşk hem aile hem de köy dinamiklerini derinden
etkiliyor. Film, savaş zamanı İtalyan taşra yaşamını, kadın karakterlerin bakış
açısından anlatırken, dönemin toplumsal normlarını ve kısıtlamalarını da
ustalıkla işliyor.
Filmin muazzam bir görsel dili var
Hikaye, yönetmenin kendi aile geçmişinden, özellikle
babasının anılarından esinleniyor. Köyün öğretmeni Caesar (Tommaso Ragno),
karısı Adele (Roberta Rovelli) ve üç kızları Lucia (Martina Scrinzi), Ada
(Rachele Potrich) ve Flavia (Anna Thaler) ile çocuklarından oluşan geniş bir
ailenin yaşamına odaklanıyor.
Film, Katolik temsilini ele alış biçimiyle de dikkat
çekiyor. Bu açıdan Paolo Sorrentino'nun "The Young Pope" dizisinden
Frederick Wiseman'ın "Monastic" belgeseline uzanan çizgide, dinin
estetik güzelliğini kabul ederken, altında yatan sosyal yapıları da sorguluyor.
Santa Lucia efsanesine yapılan göndermeler, özellikle kadın karakterlerin
fedakarlık ve kabulleniş temalarıyla örülü hikayelerini derinleştiriyor.
Delpero'nun yönetmenlik yaklaşımı, Robert Bresson'un
minimalist estetiğini anımsatıyor. Özellikle oyuncu yönetimindeki ekonomik
tavır, duyguları bastırılmış bir yoğunlukla aktarma biçimi, Bresson'un
"Diary of a Country Priest" filmini akla getiriyor. Ancak Delpero,
Bresson'un katı minimalizmi yerine, daha yumuşak, daha insani bir mesafe
kuruyor karakterleriyle.
Filmin görsel kompozisyonları, Vermeer'in iç mekan
resimlerindeki ışık kullanımını sinematik dile tercüme ediyor. Bu yaklaşım,
Peter Webber'ın "Girl with a Pearl Earring" filmindeki gibi sadece
görsel bir öykünme değil, karakterlerin iç dünyalarını yansıtan bir anlatım
aracına dönüşüyor. Özellikle Lucia karakterinin çerçevelenme biçimi, Vermeer'in
kadın portrelerindeki içe dönük yoğunluğu taşıyor.
"Vermiglio", savaş sırasında izole bir topluluğun
yaşamını anlatan yakın dönem filmlerinden "The Silent Twins" veya
"The Zone of Interest" gibi yapımlardan farklı olarak, şiddeti
doğrudan göstermek yerine, onun uzaktaki varlığının oluşturduğu psikolojik
etkiye odaklanıyor. Bu yaklaşım, Terrence Malick'in "A Hidden Life"
filmindeki gibi, savaşın gölgesinde süren gündelik yaşamın pastoral güzelliğini
ve trajik boyutunu bir arada sunuyor.
Filmin mevsimsel geçişleri kullanma biçimi, Andrei
Tarkovsky'nin "Mirror"ındaki gibi, zamanın akışını doğanın döngüsüyle
ilişkilendiriyor. Kışın kapalı, koruyucu dünyasından baharın açık, daha
acımasız gerçekliğine geçiş, global krizler karşısında insanların uyum
mekanizmalarının nasıl değiştiğini gösteriyor.
Yönetmen Delpero'nun kendi aile tarihinden esinlenen film,
bu yönüyle Sarah Polley'nin "Stories We Tell" veya Chantal Akerman'ın
"No Home Movie" gibi kişisel tarih anlatılarıyla da diyalog kuruyor.
Ancak "Vermiglio", bireysel anıları evrensel bir anlatıya
dönüştürmeyi başarıyor.
Filmin en çarpıcı başarılarından biri, küçük bir topluluğun
mikro-tarihini anlatırken, II. Dünya Savaşı gibi makro bir olayın etkilerini
nasıl yansıttığı. Bu açıdan Michael Haneke'nin "The White Ribbon"ının
I. Dünya Savaşı öncesi Alman toplumunu ele alış biçimiyle paralellikler
kuruyor. Her iki film de büyük tarihi olayların gölgesinde, küçük toplulukların
değişim ve dönüşüm süreçlerini inceliyor.
Bu zengin sinematik ve kültürel referanslar ağı içinde
"Vermiglio", kendi özgün sesini korumayı başarıyor. Film, geleneksel
anlatı kalıplarını minimalist bir yaklaşımla yeniden yorumlarken, görsel
şiirselliği ve tematik derinliğiyle, 2024'ün en dikkat çeken festival
filmlerinden biri olarak öne çıkıyor.
"Vermiglio", Maura Delpero'nun 2024'te Venedik
Film Festivali'nde Leone d'Argento (Jüri Büyük Ödülü) kazanan ve ardından
Toronto Film Festivali'nde de gösterilen ikinci uzun metraj filmi, II. Dünya
Savaşı'nın son yılında İtalyan Alpleri'nde geçen etkileyici bir aile dramı.
Film, Chicago Film Festivali'nde de En İyi Film ödülü olan Gold Hugo'yu
kazanarak başarısını perçinledi.
Biraz önce de belirttiğim gibi, filmin görsel estetiği
özellikle dikkat çekiyor. "Leviathan" ve "Loveless" gibi
filmlerin görüntü yönetmeni Mikhail Krichman'ın kamerası, karakterleri çoğu
zaman devasa dağ manzaralarının içinde küçük figürler olarak konumlandırırken, kış
ışığını neredeyse sıvı bir niteliğe büründürüyor. Her kare adeta bir Vermeer
tablosu gibi özenle kompoze edilmiş.
"Vermiglio"nun anlatı yapısı, Balzac'ın
gerçekçiliğini anımsatan bölümlerden oluştuğunu söylemiştik bu kısmı azıcık
açalım: Bu yapı, yakın dönemde gösterime giren "The Taste of Things"
filminde olduğu gibi, gündelik yaşamın duyusal dokusunu öne çıkarıyor. Ancak
Tran Anh Hung'un filminin aksine, "Vermiglio" zevk ve özgürlük
yerine, karakterlerin, özellikle de kadınların, toplumsal kısıtlamalar
altındaki varoluşuna odaklanıyor.
Eleştirmenler enteresan bir şekilde filmi özellikle Ermanno
Olmi'nin sinemasıyla karşılaştırmışlar ki buna pek katılmıyorum. Evet,
Delpero'nun minimal yaklaşımı, gündelik yaşamın ritüellerine odaklanması ve
doğal oyunculukları harmanlama becerisi övgü topluyor ancak film aynı zamanda mikro
bir hikayede neredeyse durağan zamanı duygular ve karakterler üzerinden şahane
anlatıyor.
Öte yandan "Vermiglio", savaş filmlerinin
alışılagelmiş öğelerinden uzak duruyor. Savaş, uzakta gerçekleşen ve etkilerini
dolaylı yollardan hissettiren bir olgu olarak sunuluyor. Bunun yerine film,
aile içi ilişkilere, toplumsal değişime, kadınların özgürleşme çabalarına ve
geleneksel yaşamın moderniteyle karşılaşmasına odaklanıyor.
Erkeklerin savaştığı bir toplumda geriye inanç ve aşk
kalıyor sanırım. Ve elbette çok büyük bir yoksulluk ve sefalet. Verliglio bu
hakikati manipüle etmeden başarılı şekilde ele almakta.
İtalya'nın 2025 Oscar adaylığı için seçtiği film, ilk
gösterime girdiği hafta kayda değer bir gişe başarısı da yakaladı. Her kopya
başına ortalama 5 bin € hasılat elde ederek, vizyondaki filmler arasında en
yüksek ortalamayı yakaladı.
Filmin en büyük başarısı, kişisel bir aile hikayesini
evrensel bir anlatıya dönüştürmeyi başarması. Delpero'nun deyimiyle
"Vermiglio", "büyük tarihin dışında kalanların hikayesi". Mutfak
penceresinden dünyaya bakan annelerin, ince battaniyelerle ısıtamadıkları
bebeklerin, kocalarını bekleyen kadınların ve dönmeyen oğulların hikayesi.
Bombasız ve büyük çatışmasız bir savaş hikayesi, ama insanın ne kadar küçük
olduğunu her gün hatırlatan dağların gölgesinde yaşanan derin bir insanlık
dramı.
Şahsen benim çok net şekilde Oscar adayım diyebileceğim bu
film muhtemelen ödülü alamayacak ama karlı bir dağdan sıcacık akan pınar gibi
insan içini ılıtan bu filme bir şans verin, derim.
















