Spike Jonze sinemanın en ilginç isimlerinden biri.
Yazdıkları ve çektikleriyle ‘aykırı’ olduğu su götürmez bir gerçek. Sinemanın
bu tuhaf adamı, Arkadaşım Canavar’dan beri ara verdiği uzun metraj kariyerine
yine sıra dışı bir film olan Her-Aşk ile dönüş yaparken şaşırtmaya devam
ediyor. Bu arada Jonze, bu filmden hemen sonra çektiği kısa film ile kendi
cephesinde değişen bir şey olmadığı mesajını vermeye de devam ediyor.
Aşk, hem kendisi hem de izleyici için epey kafa karıştırıcı
bir film. İnsanın yalnızlığına ve teknolojiyle olan ilişkisine dair sağlam
şeyler söylerken, muazzam bir muhafazakarlığı da içeriyor. İnsanoğlunun
özellikle bilişim alanında varacağı noktayı aşağılamadan eleştirirken, son
tahlil kısmını alabildiğince softlaştırarak yakaladığı zengin damarı çar-çur
ediyor, diyebiliriz.
Spike Jonze, önceki filmlerinden olan Tersyüz’de (2002) çok
daha esaslı şeyler söyleyebilmişti. Hikayeye göz atalım: Los Angeles’ta yakın
gelecekte geçen “Her-Aşk” başkaları için duygusal ve kişisel mektuplar yazarak
hayatını kazanan yazar Theodoren (Joaquin Phoenix), eşinden yeni ayrılmış
yalnız bir erkektir. Tasvir edilen gelecek, makinaların yavaş yavaş insana
eşdeğer bir yer edindiği zamanlardır. Kalbi kırık ve arayış içinde olan
Theodore, bir alışveriş esnasında yeni bir bilgisayar sistemini görür.
İnteraktif bir bilişim sistemidir bu. Kurulumunu yaparken bilgisayara ses
olarak, anlayışlı, hassas ve şaşırtıcı şekilde komik şaşaalı kadın sesi olan
“Samantha”yi (Scarlett Johansson) seçer. Yazarımız bilgisayar ile iletişimi artırdıkça,
makine ile arasında duygusal bir ilişki başlar. Ancak, tabii ve alışık
olunmayan bu durum başlarda kahramanımızın hoşuna gitse de, giderek yan
etkileri ortaya çıkmaya başlar.
5’i Oscar olmak üzere toplam 50’den fazla ödül adaylığı olan
ve ayrıca 42 ödülü şimdiden toplamış olan ‘Her-Aşk’ en büyük gücünü şüphesiz
yazarı ve yönetmeni olan Spike Jonze’den alıyor. Jonze, kurguladığı geleceği
alabildiğince basit ve abartısız tasvir ederken, insana dair büyük şeyler de
söylememeye özen gösteriyor.
Aşk, insan/makine yakınlaşmasında tarafların üstünlüklerini
ve zaaflarını alt metin olarak başarıyla geçerken, gayet samimi bir dil
kullanıyor. Gündelik ama etkileyici diyalog metinleri insanın yalnızlığına dair
aforizmalar içermiyor belki ama önemli ‘durum’lar üzerinde epey kafa
yorduruyor. Hisler, yalanlar, gerçekler, olunan ya da olunması istenen kişiler
hakkında esaslı çatışmalar var filmde.
Aşk, yapay zeka meselesinin gündelik kullanım alanına dair
açılımlarından birini örneklerken, teknolojinin iki yüzlülüğüne dair de epey
gönderme yapıyor. Bunun karşısında elbette insanı çok saf ve masum göstermiyor
şüphesiz.
Belki çoğu kişiye alakasız gelebilir ama bu film bana büyük
usta Metin Erksan’ın Sevmek Zamanı filmini hatırlattı. Bir resme aşık olarak,
sevdiği kadını kusursuzlaştırıp yücelten melankolik adamın öyküsünü. Aşk’taki
kahramanımız bilgisayarın şuh sesine mi, yoksa darmadağın etmeye başladığı
hayatını toparlamasına tutuldu tam emin değiliz ama olmayan bir kadına önce
kişilik, sonra his yüklüyor ve bir süre sonra idolleştiriyor. Ve tabii
kaçınılmaz hayal kırıklığı!
Bedensiz bir kişilik, şüphesiz ilk başta fıtrî olana ters ve
tehlikeli. Aşk, her ne kadar uçuruma doğru evrilen gidişat hakkında çok
karamsar yerlere varmasa da, kıskanmak, ihanet gibi kavramları post-modern
dokunuşlarda bulunabiliyor. Ve bu dokunuşu naif bir müzik ve özenli anlatımıyla
izleyiciye aktarmayı başarıyor.
Kullandığı lensten dekora, görüntü ritminden iddiasız
gelecek tasvirine kadar pek çok konuda başarılı bir film Aşk. Şüphesiz, işin
kabuk kısmıyla ilgilenenler ‘nasıl oluyor da oluyor?’ diye matrak geçeceklerdir
ama bunlara takılmadan meselenin özüyle ilgileniyor film. Şahsi bir merakım
neredeyse her Hollywood bilim-kurgusunda olduğu gibi Aşk filminde de yine
depreşti. Nedense Amerikalılar gelecek tasvirinde olayın ‘Çinli etkisi’ni
abartıyla kullanıyorlar. Hani anlatılan yer Los Angeles olmasa, Pekin filan
diyeceğiz!
Dünya yaşlanıp, insanlık kemale erdikçe yalnızlaşıyoruz.
Dışa değil içe doğru bir yön bu. ‘Her’, modern insanın teknolojiye yapıştıkça
daha da yalnızlaşıp, kafanın karışacağını anlatan bir anti-ütopya filmi.
Meselenin özeti şu; devir hangi devir olursa olsun insan, insan olarak kalmaya
mahkumdur.



