Serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Serbest etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
12 Aralık 2013 Perşembe
15 Ekim 2013 Salı
Babasız bayramlar
Tam 7 yıldır her bayram yaşıyorum bu derin hüznü. Biliyorum
çünkü baba ölünce çocuk yetim kalıyor, yaşı kaç olursa olsun. Be nedenle 7 kere
365 gündür yetimim ben.
O gittiğinden beri bayram sabahları hüzünle karışık
karşılıyor beni. Tatlı sert otoritesi, çocuklarına, torunlarına toz
kondurmaması ve her bayram sanki yeryüzünün kralı gibi kendini mutlu
hissetmesini hatırladıkça buruklaşıyor bayramlarım.
Babasız bayram hüzün dolu, babasızlık zorun zoru.
Bu nedenle bilmeli insanın babasının kıymetini daha
hayattayken.
Anneler çok şanslı… Şefkatin çekiciliği oluyor, Allah öyle
yaratmış. Çocuk daha doğar doğmaz annesine sığınıyor. Anne bir liman, bir
sığınak. Baba ise hırçın fırtınalara karşı korunaksız bir rıhtım, bir uçurum
sanki.
İnsan, hayattayken söyleyemiyor işte babasına, 'seni
seviyorum' diye. Halbuki, gidince anlıyor içindeki boşluktan sevginin
büyüklüğünü.
Babasızlık çok büyük bir boşluk.
Ve evlatlar nedense cimriler babalarına karşı.
Göstermiyorlar annelerine gösterdikleri kadar sevgilerini. Oysa en az anne
kadar sever her evlat babasını, bunu da çok iyi biliyorum. Çünkü babamı
özlüyorum. Araya mesafe girdikçe ben küçülüyorum, çocuk oluyor ve daha bir
başka özlüyorum.
Babasız bir bayram daha…
Babalarının elini öpme bahtiyarlığını yaşayanlar bunu
bilemezler.
Beraber geçirdiğimiz son bayramı hatırlıyorum mesela.
Annemin sadece sesiyle eşlik ettiği birkaç gün. Çünkü hep mutfakta, hep
içerlerde bir şeyler yapar anneler. Baba ise, sanki oturduğu koltuktan
yeryüzüne hükmeder. Şunu aldınız mı, şu gelecek mi, şu gitti mi, kurban kesildi
mi, etler verildi mi vs vs.. Küçük çaplı bir cihan devletinin mütevazı
imparatoruydu benim babam.
Şimdi, şehirden epey uzak bir yamaçta dinleniyor ruhu. Ve
ben özlüyorum her bayram daha çok babamı. Birkaç damla göz yaşı eşlik ediyor
avuçlarıma, susuyorum sonra.
İyi ki dua var, Fatiha var. Yoksa ne yapardık Allahım!
4 Ocak 2013 Cuma
Bir linç yaratmak!
Hep böyle oluyor nedense. Nicedir bilinen, vaktiyle
tartışıla tartışıla suyu çıkarılmış bir takım hakikatler birilerinin keyfine
göre ortaya atılıyor, başka birileri bundan yola çıkarak saçma sapan bir
itibarsızlaştırma kampanyasına girişiyor. Merhum şair Necip Fazıl Kısakürek’in, Menderes döneminde örtülü ödenekten para aldığı haberiyle böyle bir süreç
başlatıldı. İş kısa sürede, bir dergi sahibinin iktidardan para alması
boyutundan çıkarak bambaşka bir haysiyet cellatlığına dönüştürülmeye çalışıldı.
Kimi, ‘esrar çekiyor’ dedi, kimi ‘kokain’, kimi, ‘aslında tövbe filan de etmemişti’
dedi, kimi ‘Esasen şair filan da değildi, eserlerinde bir numara da yoktur’a
getirdi lafı. Kumar oynadığı, içki içtiği, damardan tuzlama yediği filan
yazıldı mı bilmem!
Aslında merhum kendi kitabında, bu tür olaylara nasıl
bakılması gerektiğini şahane belirtmiş. Şu satırlar Reis Bey’den “Affı
anlayınca, kendinizden başka bir insanı mazur göreceksiniz. Hepimiz,
birbirimizi affetmeliyiz. Dağları kaydıran bir zelzele olursa, birbirine sarılmış
çocukların haline dönmeli değil miyiz? Nedir bu zelzele arasında birbirimizin
saçını yolduğumuz, ciğerini söktüğümüz?”
Var mı daha ötesi? Her neyse…
Halid Bin Velid büyük kumandan idi. Ancak müşrikti, İslam’ı
bilmiyordu. Müslüman olmaya karar verdikten sonra Medine’ye, Hz. Peygamber’in
huzuruna geldi ve ilk sorusu şu oldu: Pek çok Müslüman öldürdüm, içki içtim,
zina yaptım, haksız yere kan döktüm. Fahr-i Kainat (S.A.V) o huzur veren
tebessümüyle kalbine seslendi: “İslam kendinden öncekileri siler!”
Oysa uykuları kaçıyordu koca komutanın, geceleri kötü
rüyalar görüyor, gündüzleri Müslümanların kendisine nasıl davranacaklarına dair
vesveseler yaşıyordu. Efendiler efendisi tekrar söyledi: “Ey Allah’ım!
Halid’in, kullarını senin yolundan çevirmek için gösterdiği çabalardan ileri
gelen günahlarını bağışla!”
Necip Fazıl da ihtimal ki benzer halet-i ruhiyeyi çokça
yaşadı. Pek çok eserinden bununla ilgili cümleleri okumak mümkün. Bir şiirinde
şöyle der mesela;
“Tam otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.”
“Tam otuz yıl, saatim işlemiş ben durmuşum
Gökyüzünden habersiz, uçurtma uçurmuşum.”
Tıpkı Hz. Halid (RA) gibi, bir hayat geçirmişti Necip Fazıl.
Kılıçla değil ama kalemle vermişti kavgasını. İçki, kadın, kumar vs. bin türlü
günahtan ve malayanittan geçmişti. Ancak yaşadığı cinnet mustatili o kadar
büyük ve derindi ki. ‘Yılanlı kuyu’ diyordu üstad ve ‘Gece bir hendeğe
düşercesine’ düşmüştü hakikatin kucağına. İhtimal ki o da, geceleri uyuyamıyor,
kötü rüyalar görüyordu. Bunu anlamak için, o dönem yazdığı şiirlere bakmak
yeterli.
Ondaki dönüşüm şüphesiz öncelikle yakın çevresini rahatsız
etti. Burun kıvırdılar önce. Sonra dışladılar, akabinde düşman olarak gördüler.
‘Mistik Şair’ dediler ona mesela. Sonrasında tuzaklar kuruldu, kumpaslar tertip
edildi. Şiddetle, silahla işi olmayan bir münevveri doğrudan suçlayamayacakları
için, ‘azmettirici’ olarak yargıladılar. ‘Süper Mürşit’ diyerek aşağılamaya
kalkıştılar mesela. Bütün bu olan biteni ‘Kafa Kağıdı’, ‘O ve Ben’, ‘Babıali’
gibi kitaplarında tüm ayrıntılarıyla anlattı merhum şair. Yazdığı hikayelerde
konu etti, konferanslarında söyledi.
Eski çevresinin kendisine kızdığı konu şuydu: “Madem
Müslüman ve dindar oldun, bir köşene çekil. Hala şiir yazıyor, dergi çıkarıyor,
konferans veriyorsun!” Onlara göre, tövbe eden bir Cizvit keşişi gibi manastıra
kapansaydı hiç sorun olmazdı ama bu adam, durmuyordu bir türlü.
Sonra Büyük Doğu serüveni başlamıştı. Bir medeniyet
tasavvuru vardı üstadın. Epey çileli ve dünya malı adına ne varsa uğruna döküp,
akıtıp, bitirdiği. ‘Benim Gözümde Menderes’ isimli eserinde, maddi varlığını
nasıl tükettiğini çok çarpıcı şekilde anlatır mesela. Yassıada Mahkemeleri onu
örtülü ödenekten büyük paralar almakla suçlar. Gülümseyerek cevap verir Üstad.
Almıştır, inkar etmez ama yaptıkları da bellidir. Kendisi devletten para
aldığını söylerken, bugün birilerinin bu bilgiyi yeniymiş gibi anlatması
enteresan geldi bana. Dahası da vardır, başta CHP yönetimi olmak üzere pek çok
siyasi üstelik bir beklenti ile ona karşılıksız para vermiş ve ‘red’ cevabı almıştır.
Babıali’de herkesin bildiği bu gerçekleri ne taraflar ne de basın hiçbir zaman
reddetmez zaten.
Daha önce de devletten para almıştır üstelik. Onu da Babıali
isimli kitabında tüm ayrıntılarıyla yazar. Devlet bursu ile gittiği Fransa’da
bırakınız okumayı gündüzleri kaldığı otelden çıkamamış, gece sabahlara kadar
içki ve kumara takılmıştır. Parası bitince de soluğu konsoloslukta alıp, para
istemiştir. Hem de tehdit ederek. Parayı alıp yine kumara yatırmıştır. Gizli
saklı şeyler değildir bunlar. Tüm ayrıntıları şuradan okuyabilirsiniz.
Menderes Dönemi’nde Türk medyası enteresandır. Vaktiyle
yaptığım bir çalışmada hayretler içinde öğrenmiştim. Salt güce ve paraya yakın
olmak için Cumhur reisinin kızına talip olan gazeteciler vardır. Oradan ekmek
çıkmayınca İnönü ailesine yönelip, bunda muvaffak olarak, siyasetin ve
toplumsal tarihin en karanlık yayıncılık dönemini başlatan insanlar. Menderes
asılana kadar görevlerini başarıyla yerine getirmişlerdir. Akis dergisinin
serencamını okursanız ne demek istediğimi anlarsınız. Dergi, merhum Menderes
daha yargılanmadan, ‘idam’ hükmünü vermişti bile. Enteresandır, Menderes
devrinden hemen önce, bizzat İnönü ve CHP yaklaşmak istemiştir Necip Fazıl’a.
Para da teklif etmiş, hatta vermiştir. Bazılarını kabul etmiştir rahmetli. Ama
asla onların güdümüne girmemiştir. Bundan dolayıdır ki efsane ‘kulak’ kapağı
yayınlanmıştır Büyük Doğu mecmuasında.
Aslında değişik dönemlerde değişik yöntemler ile benzeri
girişimlerde hep bulunulmuştur. 50’li yıllarda ‘tekrar kumara başladı’ komplosu
kuruluyor mesela. Bildiğimiz kumpas… Altan Öymen’in Öfkeli Yıllar isimli kitabında
ayrıntılarıyla var. Amaç, hapse filan atmak değil, itibarsızlaştırmak. Başaramıyorlar
tabii.
Bohem hayatında yaşadığı uç hayat ile ilgili Kitap bile
yayınlandı. Kısmen hakikatı tahrip ederek de olsa, Necip Fazıl ve o dönemki
arkadaşlarının marjinal hayatı anlatıldı. Fikret Adil’in ‘Asmalımescit 74’
kitabı, Türk medya ve aydınlarının bir dönem uğrak yeri olan bir dairede,
Beyoğlu Asmalımescit sokak 74’numaralı evde yaşananları aktardı. Dönemin pek
çok ünlüsü yaşadığı bohem hayatının ayrıntıları, bazı noktalarda gerçekler
çarpıtılarak anlatılıyordu kitapta. Uyuşturucu kullanıldığı yazılıyordu
örneğin, bunun yanlış ve çarpıtma olduğu bizzat kahramanların ifadesiyle
kesinleşti sonra.
Kitapta Necip Fazıl’ın kumar zaafı da tüm ayrıntılarıyla var
aslında. Arkadaşları, o kumara gitmesin diye elbiselerini zorla çıkartıp suya
basıyorlar ve Necip Fazıl da eve gelen bir misafirin elbiselerini çıkarıp hemen
kumar alemine akıyor.
Kaldı ki, bu tartışmaların hiçbiri yeni olmadığı gibi, gaybi
şeyler de değildir. Allah aşkına, hikayelerinden bazılarının isimleri: “Hasta Kumarbazın Not Defteri, Matmazel Fofo, Namı Diğer Parmaksız Salih, Maça Kızının İntikamı” olan biri yazarın kumarbazlığını yeni mi keşfediyor medyamız? İhtimal
ki, her fani gibi defalarca günah işlemiş, defalarca tövbe etmiş olmalı ki,
hikayelerinden birinin adıdır ‘Son Tövbe!’
Üstelik tövbe etse bize ne, etmese…
İnancın günaha ve günah dolu geçmişe nasıl baktığını en
başta verdim. Şüphesiz merhum Abdülhakim Arvasi de bu ve benzer pek çok konuda
irşad etti Necip Fazıl’ı. Bunları da ‘O ve Ben’ ile ‘Tanrı Kulundan
Dinlediklerim’ kitaplarında tafsilatlarıyla okumak mümkün.
Kaldı ki, içki, kumar, fuhuş bilmem ne, bütün bunların tövbe
edilmemiş bile olsa verilen eserlerle ilgisi olamaz olmamalı.
Mozart’ı bilirsiniz. Vaktiyle bir kontun şatosuna konuk
olur. Kadınlara zaafı vardır ünlü müzisyenin. Kont bir sabah gürültüyle uyanır
ve mutfaktan sesler gelmektedir. Merakla koşarak gider ve Mozart’ın hizmetçi
kadını taciz ettiğini hayretle görür ve bağırır, ‘Amadeus ne yapıyorsun?’
Suçüstü yakalanan Mozart gayet sakin şekilde düğmelerini iliklerken şöyle der;
‘Efendimiz, ben adi olabilirim ama eserlerim öyle değildir!”
Dediğim gibi, tövbe edip etmemesi, bir şair ya da yazarın
şahsi tercihidir. Kişiliğini değerlendirmek ayrıdır, eserlerinin kıymetini
bilmek ayrı. Bir insanın kişiliğiyle ilgili eleştiriden yola çıkılarak,
yazdıkları ve mücadele hayatıyla rakip kaleye gol atmak artık modası geçmiş bir
yöntem olsa gerek.
Kaldı ki Necip Fazıl’ın kapı gibi bir vasiyeti vardır
elimizde. Kimseden tek satır itiraz olunmayan bir vasiyettir bu üstelik. Açık
ve fesih bir şekilde kendisi hakkında genel ölçüleri de nihai olarak koyar
üstad Necip Fazıl. Bir yerinde şöyle der mesela: “Büyük Doğu Yayınları"
kitabevi kuruluncaya kadar şunun bunun neşrettiği eserlerim arasında mukaddes
ölçülere karşı küçük ve hafif çapta laubali, dikkatsiz ve ciddiyetsiz, hürmet
ve haşyetten mahrum ve ne varsa -isterse nokta veya virgül olsun-onları
reddediyor, malım olmaktan çıkarıyor ve bütün sorumluluğumu, bundan böyle kendi
idare, murakabe ve firmam altında çıkaracağım eserlere bağlıyorum.”
Vasiyetin tamamını buradan okuyabilirsiniz.
Vasiyetin tamamını buradan okuyabilirsiniz.
Para pul, geçmiş, günah meselesi böyle.
Esas başka bir fırsatçılıktan duyduğum rahatsızlığı ifade
etmek için bu kadar uzun bir giriş yaptım. Hazır mevzu açılmışken, her anlamda
itibarsızlaştırmak için çırpınanların olduğunu görmek, muhatap olduğumuz
kitlenin kalite kumaşının da göstergesi. Bu meseleler tartışılmaya başlanınca,
kendilerine sinemacı diyebilen bir takım zevat, hadleri ve bilgileri olmadığı
halde ortaya atılıp, ‘Ne münasebet canım, Zaten Necip Fazıl sinema konusunda da
beş kuruş etmez’ anlamına gelen saçmalıklara imza attılar. Ve Necip Fazıl gibi
bir edebiyat dehasının sadece iki eserinin o da ‘kıytırıktan’ sinemaya
aktarıldığını yazabildiler.
Elbette hakikat öyle değil. Necip Fazıl’a dair iyi bir okuma
ve araştırma yapıldığında görülecektir ki, Muhsin Ertuğrul döneminden beri
Necip Fazıl, sinema alanında pek çok entelektüelden daha çok kafa patlatmış bir
düşünürüdür. Bunun yanında pek çok hikayesi filme alındığı gibi bizzat ‘Senaryo
Romanlarım’ ismiyle kitabı var. Yani bizzat kaleme aldığı senaryolar var.
Necip Fazıl ve Sinema-Tiyatro
Aslında Necip Fazıl nezdinden tiyatro ile sinemaya net
çizgilerle ayırmak mümkün değildir. Usta şair, oyun yazarlığı olarak başladığı
dramatik metinlerine senaryo yazarı olarak devam etmiştir. Ve hakim olan
algının aksine üstadın oyun yazarlığı İslam’i bilinçli olarak tercih etmesinden
sonraki dönemine rastlar.
Tiyatroyu şu beliğ cümleler ile ifade eder Necip Fazıl: “Ön
tarafı açılır- kapanır bir mikâp içinde hayatı yakalamak… Kapana kıstırır gibi…
Tiyatro budur.”
Merhum Abdülhakim Arvasi’yle tanıştığı 1934 senesi Necip
Fazıl’ın bir anlamda ikinci doğum tarihidir. Bir yandan yaşadığı geçmişe tabiri
caizse ‘format’ atarken, diğer yandan çektiği fikir çilesine yön ve anlam
katmış olur. Şair, düşünce ve sanat alanındaki mefkuresini inandığı istikamet
çerçevesine bir platforma oturtmaya çabalayan, inanç eksenli, Müslümanca
düşünceyi eyleme geçirerek bu yolda mücadele vermeyi misyon sayan ve bazı
şeyleri idrak eder etmez, eskiye dair –aykırı- ne varsa ‘batıl’ sayacak kadar kesif bir –sanat- bakış açısına
sahiptir. Misal, şiiri reddetmez asla ama ilahı olanla bağdaştıramadığını ‘boş
ve anlamsız’ sayar. Bu nedenle ‘mistik’ damgası yer edebiyat çevrelerinden. Bunu
bizzat şiirinde de açık ve beliğ şekilde ifade de eder esasen:
“Ver cüceye, onun olsun şairlik
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”
“Ver cüceye, onun olsun şairlik
Şimdi gözüm, büyük sanatkârlıkta!”
Elbette bir bedeli vardır bu duruş değişikliğinin. Daha düne
kadar onu yere göğe sığdıramayıp memleketin en büyük şairi olarak görenler için
bir anda büyü bozulmuş, işin tadı kaçmıştır. Mürtecidir artık o! Hızını
alamayıp onu sanat anlamında ‘artık öldü’renler bile vardır. ‘Yok saymak’, bu
ülke aydınlarının bidayetinden beri en güçlü ve işe yarar silahıdır zira. Ancak
bu silah Necip Fazıl da bırakınız işlemeyi, adeta geri teper!
Buna rağmen büyük bedeller öder. Mahkemeden mahkemeye koşar,
hapislerde yatar, tehdit görür, aşağılanır.
Onun ise, mücadele alanı ve silahı bellidir; yazı ve kalem.
Kabul etmek lazımdır ki, tarih boyunca bu silahı bilinçli ve etkin kullanan
nadir insanlardan biridir Necip Fazıl Kısakürek. Çıkardığı her yayın inanılmaz
etkili olur, yazdığı her oyun bir derdi anlatır, her senaryonun bambaşka
yönleri vardır. Kağıt, bir dava kürsüsüdür onun için.
Necip Fazıl’ın oyun yazarlığı Abdülhakim Arvasi’yle
tanışmasından bir sene sonra, 1935 senesinde başlar. Bu sefer hayatında yine
büyük rol oynayacak başka önemli bir isimle, Muhsin Ertuğrul’la tanışır. Rus
Konsolosluğu’nda verilen bir davette sohbet ederlerken, Muhsin Ertuğrul “Niçin tiyatro eseri yazmıyorsunuz? Neden
bizi yerli eserden mahrum bırakıyorsunuz?” diyerek Necip Fazıl’ın tiyatroya
adım atmasını sağlar.
Necip Fazıl başrolü Muhsin Ertuğrul’un oynaması koşuluyla
oyun yazmayı kabul ederek, ilk oyunu olan ‘Tohum’u yazmaya koyulur. Yazdığı
oyunu Muhsin Ertuğrul’a bizzat kendisi okuyunca, Necip Fazıl’ın deyişiyle
“güzeli ve çarpıcıyı gördüğü her yerde kendisini teslim eden” Muhsin Ertuğrul
gözyaşları içinde oyunu çok güzel bulduğunu söyler ve söz verdiği gibi başrolde
kendisi oynayarak sahneye koyar. Ne var ki Bir Adam Yaratmak sonrasında Muhsin
Ertuğrul da hakim zihniyetin baskısı altında pes eder ve Necip Fazıl’dan uzaklaşır.
Necip Fazıl’ın kalemiyle verdiği mücadelenin serencamı
izlendiğinde tiyatro ve sinemanın bu mücadelenin önemli bir ayağını teşkil
ettiğimi görmemek mümkün değildir. Genç bir şairken de, fikirleri olgunlaşıp,
topyekün mücadeleye giriştiği dönemde bile, genel anlamıyla ‘sanat’ aklının ve
kaleminin hep bir köşesinde olmuştur. Büyük Doğu Dergisi'nin 17.Eylül.1943
tarihli 1. sayısında "Beyaz Perde" ara başlığı ile yayınladığı bu
yazısında merhum, sinema konusundaki görüşlerini şu şekilde özetler:
" Sinema, fikir ve ruhun emrine geçtiği taktirde
şüphesiz ki azametli bir imkan ve inşa planı... Fakat bugün bu planı dolduran
cevher, bütün hüneri, körkütük nefsleri lif lif cezbetmekten ibaret bacak ve
vücut hazretleridir. Gerisi, sadece bu (hüdayı nabit) kıymetin etrafında, bir
yüzüğün anataşını halkalayan kırıntı mücevherler gibi bir şey..."
Merhumun değişik zamanlarda, değişik mecralarda kaleme aldığı,
anlattığı ‘sinema’ düşüncelerini “İdeolocya Örgüsü” isimli eserinde derli toplu
görmek mümkündür. Kitap, ‘Adımız, davamız, manamız’ ile başlar, çok sıkı bir ‘Doğu-Batı’
mukayesesi yapar, akabinde ırk, din, tarih koridorundan ilerleyerek bir devrime
ve medeniyet tasavvuruna ulaşır. Bu anlamda çok ağır ve hazmı zor metinler
üzerinde dolaştırır okuru. ‘Devlet ve İdare Mefkuremiz’ başlığında sisteme dair
ince işçilikle giriştiği analiz ve ütopya kısmında ‘Sinema’ bahsine gelir.
Her ne kadar çok katı bir devletçilik merceğiyle bakılsa da,
batıya karşı bir duruş ve yerli sanat/sinema için bir seferberlik çağrısı
vardır. Her alanda; senarist, oyuncu, yönetmen, teknik kadro… Batıya karşı katı
bir koruyuculuk, yerliliğe karşı büyük bir tolerans ve yönlendirme vardır bu
bölümde.
Elbette, bugün için çok ütopik, hatta mizahi bile
gelebilecek tespitler ve istekler de içerir Büyük Doğu Sineması. Ancak,
yazıldığı dönemi göz önünde bulundurursak, ciddi bir karşılık bulduğunu da
söyleyebiliriz. Sadece bu kitapla değil tabi..
Milli Sinema’nın öncüsü sayılan Yücel Çakmaklı, hemen her
fırsatta sinema yapmakla ilgili şevk ve teşviki Necip Fazıl’ın yazılarından ve
sohbetlerinden edindiğini açıkça ifade etmiştir. Keza yine bu akıma yakın duran
yönetmenlerden Mesut Uçakan, merhum şairin fikir ve sanat anlayışıyla beslediği
sanatçılardan biri olmuştur.
Ne ki bir gerçeği açık yüreklilikle belirtmekte sayısız
fayda vardır: Necip Fazıl’ın eserlerini kaleme alırken içinde bulunduğu ruh
hali ve kaygılar, eserleri filme alınırken aynı hassasiyetle yapılamamıştır ne
yazık ki! Bu nedenle merhum Üstad, herhangi bir edebi metninin perdeye
aktarılmasına zamanla daha mesafeli yaklaşmış, yaşadığı birkaç bizatihi
deneyimin açtığı yara kolay kapanmamıştır.
Tiyatro ve sinema eserlerinde geleneksel Türk drama ve
anlatısından çok kopuk gibi görünmemesine rağmen, Necip Fazıl’ın eserlerinde
insanımızın yaşadığı kültürel kırılma ve bu kırılmanın yol açtığı yaralar
vardır. Sahip olduğu yeni düşünceyi muazzam bir ustalıkla hikayeye yıkmayı
başaran Necip Fazıl metinlerinde kahramanların hepsi, hiçbir didaktik sakilliğe
takılmadan bu krizin muvazenesini yapıp dururlar.
Geleneksel anlatıya bağlılık ve didaktizmden kaçış,
paradigmaya getirdiği eleştirileri asla hafifletmez. Birçok edebi metinde
sisteme doğrudan taarruz vardır, son derece belağatlı bir şekilde yapar bunu
üstelik. Tarkistan’da gösterdiği üst zeka kıvraklığıyla hukukun mengenesinden
ustalıkla kaçarken, Reis Bey’de insanın en derinlerine sağlam vuruşlar yapmayı
başarır. Neredeyse boş bir tek cümlecik bile yoktur Reis Bey’de.
Ele aldığı hikayeler istenildiği kadar bildik ve tanıdık
olsun, diyalog yazmadaki başarısı muazzamdır şairin.
Bugüne kadar filme alınan senaryoları ya da sahnelenen
oyunlarında, eserlerdeki muhteviyatın ne derece başarıyla izleyiciye
geçirildiği elbette tartışılır. Belki de bizzat Necip Fazıl’ın da yaşarken
şikayet ettiği bu yetersizliğin, bir fırsat olabileceğini ve eserlerin bu anlamda
hala bakir bir alan olarak durduğunu söylemek mümkün.
Filme aktarılan eserlerine bir göz atarsak.
Necip Fazıl Kısakürek’in sinemaya çekilen ilk hikayesi ‘Yangın
Var’dır. Öykü, Yönetmenler Çağı’nın usta ismi Lütfi Ömer Akad tarafından
senaryoya alınır ve filme çekilir. Ayhan Işık gibi bir yıldızın baş rolünü
oynadığı film, eski İstanbul’daki tulumbacılar ve kabadayıları konu etmektedir.
1968 yapımı bir Turgut Demirağ filmi olan ‘Parmaksız Salih’,
üstadın ‘Namı diğer Parmaksız Salih’ isimli hikayesinden Bülent Oran tarafından
yazılmış bir uyarlamadır. Ve isminden de anlaşılacağı gibi, bir kumarbazın
öyküsüdür.
1970 yılında Yücel Çakmaklı bir Necip Fazıl hikayesini filme
almak ister. Gönlünde ‘Tarkistan’ vardır ama eser sisteme öylesine ağır şekilde
yüklenmektedir ki, film yapımcıları çekinirler. Nihayetinde 1972 yılında Deprem
adlı hikayesi Çile ismiyle Yücel Çakmaklı tarafından filme alınır. Başrollerde
Türkan Şoray ve Ediz Hun vardır.
Çakmaklı, 1973’de, ‘Sen Beni
Ölümden Döndürdün’ isimli senaryosunu ‘Zehra’ ismiyle sinemaya aktarır. Ediz
Hun’a bu kez Hülya Koçyiğit eşlik eder. 1974 yapımı ‘Diriliş’te ise bu Hülya
Koçyiğit ile Murat Soydan oynar. Aynı yıl, Oğlum Osman ise bizzat Necip Fazıl’a
yazdırılır, Atilla Gökbörü’nün senaryoya yaptığı müdahaleler ile hikaye başka
bir şeye dönüştüğü için ismi jenerikten çıkarılır.
En meşhur eserlerinden olan Bir
Adam Yaratmak 1977 yılında üç bölümlük dizi olarak Yücel Çakmaklı tarafından
çekilir.
1988 yılında Mesut Uçak
filmografisinin belki de tepe noktası olan Reis Bey çekilir.
Reis Bey’den çokça esintiler
taşıyan Mesut Uçakan’n 1978 yapımı ‘Lanet’
ve 1980 yapımı ‘Rahmet Ve Gazap’ı belki saymayabiliriz ama 1992 yılında İsmail Güneş, meşhur piyesi ‘Siyah
Pelerinli Adam’ gibi oldukça zor bir eseri başarıyla sinemaya aktarır. Aynı Yıl Yücel Çakmaklı bir başka çok zor
eser olan ‘Mümin Ve Kafir’i çeker.
1994 yılında Mehmet Uyar’ın sıra
dışı senaryosuyla çekilen ‘Yarasa’, Eflatun’un ‘Mağara’ hikayesi ve ‘Kaldırımlar’
şiirinden yola çıkılarak yazılmıştır.
Açıkça görüldüğü gibi, sinema, çok
az şair ve yazara nasip olacak derecede verimli bir kaynaktır Necip Fazıl
Kısakürek. Bu imkan ve fırsatlar doğru olarak kullanılmamış olabilir, burası
tartışılır ama bunda merhum Necip Fazıl’ın kabahati hiç olmasa gerek. Sadece
piyesleri, senaryoları değil, iki satırlık şiirlerinin bile çoğu beyazperdeye
aktarılabilecek derinlik taşıyan bir yazarı itibarsızlaştırmaya çalışmak hem
zalimlik, hem de düpedüz aptallık olsa gerek.
Son sözü merhumun vasiyetinin son
cümleleriyle söyleyelim: “Allah’ı, Allah dostlarını ve düşmanlarını
unutmayınız! Hele düşmanlarını!. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup
üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve
ardından bir takım sesler bırakmış divanesi olarak arada bir hatırlayınız!”
3 Ocak 2013 Perşembe
Açın kapıyı!
Ey insaf sahipleri!
Ben ve Olric sizleri sarsmaya geldik. Dünya tarihinde eşi görülmemiş bir duygululukla ve kendini beğenmişçesine ve sankibizdenöncebirşeysöylenmemişçesinegillerden olmaktan korkmadan kapınızı yumrukluyoruz.
Dilenciler krallığının en küstah soylusu olarak kişiliğimizi burnunuza dayıyoruz. Dinden imandan çıktık. Deli dervişler gibi saldırıyoruz. Açın kapıyı! Biz geldik! Korkudan dudağınız uçuklamasın!
(Oğuz Atay, Tutunamayanlar, İletişim Yay. syf. 550-51)
18 Haziran 2012 Pazartesi
Babalar gününü kutlarım anne
Dün Babalar Günü’ydü… Birçok baba gibi, benim de –zerre kadar önem vermediğim halde- başta evlatlarım olmak üzere, bu günümü kutlayanlar oldu. Ben de babamı bir kez daha hatırladım. Ki her hatırlayışımda yetimliğim aklıma gelir, üzülürüm. Öyle yazmıştım vaktiyle; ‘Baba ölünce yetim kalır çocuk, yaşı kaç olursa olsun!’
Sonra beni şaşırtan bir şey oldu ve annem aradı. Yüzünü görmüyordum ama eminim yine mütebessimdi. ‘Hep sen mi arayacaksın, bu kez de ben arayıp babalar gününü kutlayayım’ dedi. Hastaydı ve bir gün önce arayıp Miraç’ını tebrik etmiştim.
Anamla yaptığım telefon konuşmaları enteresandır. Başlarken hoştur, arada yaklaşık yüz elli kere, ‘kapat sana çok yazmasın’ der ve ben kapatamam. Hele hele veda faslı… O kadar yoğun ve seri dua yağmuruna tutar ki, kapatabilene aşk olsun. Neredeyse toplam konuşma süresi kadar sürdüğü olur bu faslın.
Şüphesiz herkesin anası özeldir, benzersizdir, kıyas kabul etmeyecek kadar değerlidir. Benim için de annem öyledir. Öyle bir kadındır ki, kendi kocasına önce hanımlık, sonra annelik yapmıştır. 10 yıldan fazla bir süre, felçli kocasına adeta çocuk gibi bakmış. Yemeğini eliyle yedirmiş, altını temizlemiş, yıkamış, bakımını yapmıştır. Ve ardından babalık vazifesine geçmiştir. Hasta olan babamın yerine baba olmuştur. Bir kadın düşünün ki, kocasına annelik, çocuklarına babalığı da yapabiliyor, analık vazifesine ek olarak.
Her ona gittiğimde önce saçlarını göstermesini isterim. Tuhaftır ama utanır, sıkılır. Uyurken bile gizler saçlarını. Ve şaka yollu zorlamayla açtırdığımda başını, saçları dökülür yüreğime. Bembeyaz, pamuk şekeri gibi gelir bana. Her telinde ızdırap, sıkıntı ve hüzün vardır sanki.
Telefonda babalar günümü kutlarken, gözlerim doldu ve ‘ben de senin babalar gününü kutlarım’ dedim insiyaki olarak. Klasik cevabını yapıştırdı, ‘her sene bu zamanı gör!’ Öyle derler bizim oralarda. El öpene, bayram, kandil kutlayana; ‘El öpenlerin çok olsun, her sene bu zamanları gör..’
Babalara sevgi konusunda hep haksızlık yapıldığına inananlardanım.
Annemize sevgimizi ifade etmekte asla cimri davranmayız. Ama sıra babaya gelince, pintiliğimizi önleyemeyiz nedense. İş bu nedenle, babaların özellikle kaybedilmesinden sonra, bıraktığı boşluk gelip oturur hep içime. Babasızlık inanılmaz zordur. Bilirim…
Analık zaten zor, bir de babasız kalan çocuklara babalık yapan analığın baba rolünü de üstlenmesinin zorluğunu anlatmak hem zor hem epey uzunu sürer galiba. Elbette babalarımızın kıymetini bilmek lazım ve gidişiyle hayatımızdan çok önemli şeyleri alıp götüren babaları, hep rahmetle yâd etmek gerek. Ama baba gibi olan anaları daha fazla öpmek, sarmak, takdir ve teşekkürlerle koklamak lazım.
Bayramlarda, seyranlarda, anneler gününde ya da fırsatı bulunan her anda tebrik edip, avuçlarını yanaklarımıza değdirmek, parmaklarını gözkapaklarımızda gezdirmek lazım. Ve babalar gününde, baba gibi olan anaları bir daha hatırlamak, bir daha şükran ile ellerine sarılmak lazım.
Bir de şöyle yazmışım vaktiyle, aklıma geldi şimdi: Sütünden tatlı mıdır anne bu hayat!
14 Mayıs 2012 Pazartesi
Miras
![]() |
| Pht: Jose Luiz Garcez |
Seccaden kadar yumuşaktır yüreğin.
Saçlarım ellerine hasret anne.
Bırak bende kalsın ellerin.
Kan ter içinde,
Geceler boyu rüyalar hep sana açılır.
Gözlerin var, pencerelere takılı.
Alnımdaki ateşi bir tek ellerin alır.
Ölsek bizden geriye
Anne hasreti kalır.
21 Mart 2012 Çarşamba
4 Mart 2012 Pazar
Her canlı ölümü unutacaktır
![]() |
| Pht: Adrian Donoghue |
Ne de itinaylıydı isyanlarımız!
Yolu ebedi mekan zanneden gafillerdendik.
Taze bir dal gibi kırarken diğerimizin kolunu.
Müminler kardeş bellerdik!
Her yağmurda hüzünlenip,
Yağan karda içimize gizlendik.
Bilirdik üstelik;
Eriyecek bir gün bu kar,
Kalkacak örtü.
Ve hakikat orada durduğu kadar.
Acıtmayacaktı canımızı.
Ahhh ne kadar sahtekardı aynalar!
29 Şubat 2012 Çarşamba
Bidayet
![]() |
| Pht: Hüseyin Nikzad Amoli |
Sen ki topraktın.
İlk olduruldun.
Su verildi.
Balçık oldun.
Cennetten kovuldun…
23 Şubat 2012 Perşembe
Mesafe
![]() |
| Pht: Muhammed Rıza Akhundi |
Kaçarsın her şeyden;
Hüzünden.
Acıdan.
Geceden.
Gidersin ardına bakmadan.
Bıraktığını zannedersin birçok şeyi,
Hüznü,
acıyı,
geceyi…
İstediğin kadar kaç,
İstediğim kadar git.
Şunu bil ki,
Asla uzak olmayacaktır kalana.
O sevda,
O yürekte durdukça.
21 Şubat 2012 Salı
15 Şubat 2012 Çarşamba
Bir veda belgeseli: Son Darbe
Şunu belirteyim evvelen; bana gazeteciliği serviden ilk kitap M. Ali Birand’ın 12 Eylül Saat 04 isimli çalışmasıdır. Birand, su gibi akıcı üslubu ve karmaşık olayları ustalıkla bir araya getirdiği kurgusuyla bende çok büyük bir hayranlık uyandırmıştı. Ustanın diğer kitaplarını da büyük bir iştahla okumama vesilen olan bir öncü kitaptı açıkçası.
Mesleğe girdikten sonra Birand’ın gazeteciliğine hep hayranlık duydum. Kendine duyduğu öz güven, üslubundaki rahatlık ve yaşı kaç olursa olsun hep çağdaş iletişimci olması önemli bir rol model yapıyordu onu.
Ve elbette, bir okul olması, sayısız öğrenci yetiştirmesi…
Haber belgeselciliği için de –bence- çok önemli bir isimdir Birand. Demirkırat Belgeseli bu anlamda önemli bir örnektir ve yoldur.
Mesleğe başlayıp, emeklilik yaşımın yaklaştığı şu günlerde bile Birand’a aynı aşkı ve meslek heyecanını görmek insanda gıpta damarını uyandırıyor. Ünlü gazeteci ilerlemiş yaşına rağmen heyecanından hiçbir şey yitirmemiş, hala en önemli toplantılarda adeta bir muhabir gibi çalışıyor, elindeki kamerayı kullanarak bunu bize gösteriyor.
Du…
M. Ali Birand’ın içindeki büyük gazetecilik aşkına rağmen artık fiziksel yıpranmışlığın verdiği yorgunluktan olsa gerek, son yaptığı 32. Gün programlarında kaçak güreştiğini, tartıştığı konulara çok fazla hakim olamamaya başladığını üzülerek müşahede ettim. Belki de bu nedenle artık programı tek başına yapmıyordu.
Açık söyleyeyim bu duayen habercinin son belgeseli olan Son Darbe. 28 Şubat’ı ilk duyduğumda heyecanlandım. İki nedenleydi bu heyecanım. İlki, Birand için çok iyi bir mesleğe veda belgeseli olacağını düşünüyordum. İkincisi ise, bizzat bu sürecin mağdurlarından biriydi Birand, kim bilir belki de bu vesile ile süreçle bir demokrat olarak hesaplaşma imkanı da bulmuş olacaktı!
Belgeselin henüz ilk bölümü yayınlandığı için, son bahsini ettiğim iki konuda neler olacağını henüz bilmiyoruz. Ama ilk bölümü yayınlanan belgesel, teknik ve içerik açısından küçük de olsa, bir analiz yapmamız için yeterli bence.
Ben tam bu satırları yazmaya başlamışken bir internet sitesinde Rıdvan Akar’ın yazısını hayretler içinde okudum. Eminim M. Ali Biirand’ın da bu konuda söyleyeceği şeyler vardır ama Akar’ın da söyledikleri öyle görmezden gelinecek, basit iddialar değil şüphesiz. İddiaları şuradan okuyabilirsiniz.
Gelelim belgesele. Bir kere tüm Ali Birand çalışmalarında olduğu gibi müthiş bir enerjisi var Son Darbe: 28 Şubat’ın. Bu enerji tempo olarak yansıyor. Hatta bir ‘tık’ abartılmış bir ritim bu, diyebiliriz. Bu tür belgesellerde aşırı tempo bir süre sonra izleyiciyi yorabilir ve biçim içeriği ezebilir. Son Darbe: 28 Şubat’a tam sınırlarda geziniyor bu ince çizgi.
Açıkçası ilk hayal kırıklığını da ilk sunumda yaşıyor insan, son derece özensiz bir sunum konuşmasıyla başlıyor duayen haberci. Oysa etkileyici bir sanal duvar var ve teknik olarak iyi ‘key’lenmiş görüntü. Böylesi bir belgesel de, niye ayakta sunum yapılır, niye onca curcunalı hızlandırılmış kurgunun önüne bir yem olarak atılır sunucu anlamadım hiçbir zaman.
Ritim demişken, belgesele tempo kazandıran en önemli unsur, şüphesiz müzikler. Yapımcılar Livaneli, Kızılok, Berkay, Su sanatçıların hazır ve bilinen müziklerinin yanı sıra, heyecan dozu yüksek özgün müzik de kullanmışlar.
Mini epizotlar ile kurguyu rahatlatmak epeyden beri kullanılıyor, dolayısıyla hem araya sunucu koymak zor olmuyor hem de, izleyici bir kısmı kaçırsa bile diğerine konsantre olabiliyor. Geçiş separatorleri de bu anlamda başarılı bence.
Aynı şeyi vinyet/logo ve KJ’ler için söylemek ne yazık ki mümkün değil.
Röportajlar sanırım en sorunlu kısım. İlk bölümden anlaşılıyor ki, görüş almak için epey renkli ve fazla kişilerle konuşulmuş. Bu iyi elbette. Estetik olması açısından parçalı ışık kullanılması da iyi bir şey ama. Arkada kullanılan fon bezi tam bir fecaat. Üstelik kullanılan JIX denilen akordeon mini crane bu tür işler için pek uygun değil. Muhatabınız konuşurken aşağı yukarı oynamak iyi fikir değil. Hele bir de bu aparatı şaryoya oturtursanız sonuç tam felaket olur. Işık parçalı kullanıldığı için, ikinci (yakın plan) kamerası kullanma ihtimali de pek mümkün değil, zira ışığı tek kamera için kurarsınız.
Parçalı ışık, sorunlu fon, hareketli kamera birlikteliği, düzgün olmayan bir color correction ile birleşince ortaya pek de parlak olmayan bir görüntü kalitesi çıkmış ne yazık ki! Bu kadar emek dökülen bir yapımın post prodüksiyon aşamasının çok daha ciddiye alınması gerekirdi sanırım.
Parçalı ışık, sorunlu fon, hareketli kamera birlikteliği, düzgün olmayan bir color correction ile birleşince ortaya pek de parlak olmayan bir görüntü kalitesi çıkmış ne yazık ki! Bu kadar emek dökülen bir yapımın post prodüksiyon aşamasının çok daha ciddiye alınması gerekirdi sanırım.
İçerik kısmına gelecek olursak… Ne yazık ki belgesel ciddi bir önyargı ile başlıyor. Bugün bile üzerinde ciddi soru işaretleri bulunan (Gerçi Ergenekon davası soncu bu cinayetlerin kahir ekseriyetini kimin işlediğini herkes biliyor ama) faili meçhulleri sıralanıyor ve şöyle deniliyor: “Bunların hiç birinin failleri bulunamadı.” Hemen sonra ise şu cümle geliyor: Peki nereden çıktı bu İslami Terör belası?
Yapılan arşiv taraması çok iyi, görüntüler zengin ve kaliteli. Yalnız sorulan sorular doğru mu ondan emin değilim.
Örneğin Uğur Mumcu Cinayeti. Cinayet özetlendikten sonra kızıyla röportaj yapılıyor ve Bayan Mumcu diyor ki; ‘, Demirel, İnönü, Sezgin hepsi namus sözü verdi ve tutamadı.’
Bu durumda iyi bir gazeteci hemen arkasından Demirel ve Sezgin’e bu soruyu sorup, cevabını almaz mı?
Şahsen, İsmet sezgin’e Mumcu Suikasti sorulmayınca, ‘Herhalde röportaj vermedi’ diye düşündüm ama sonlara doğru başka yerde çıktı Sezgin; DYP Kongresi’nde…
Darbe ile ilgili bir belgeselde, 48 dakikalık birinci bölümün yarısından fazlası siyaset… Seçimler, partiler, liderler vs… 28 Şubat’a ülkeyi götüren sosyolojik faktör ve gelişmeler üstün körü geçilmiş. Dahası, olayın baş aktörü ve tarafı askerler ile ilgili neredeyse hiçbir şey yok! Tamam, belki röportaj vermeyi reddettiler, belli ki yardım da etmediler ama bunlar darbenin kahramanı olan askerleri görmezden gelmek için yeterli sebep midir?
Öte yandan, bu kadar derinlemesine araştırma yapıp, bazı şeylerin bu kadar farkında olamamak şaşırtıcı. Ya da öyle davranmaları. Örneğin Demirel’in Cindoruk’u ekarte edişindeki Dalan ve Sezgin faktörünü neredeyse tamamen gözden kaçıracaklarmış.
Keza Sivas Katliamı bölümü… Madımak Oteli’nin yakılması neredeyse adım adım, dakika dakika anlatılırken, bir anda otelin alevler içinde kalışını görüyoruz, oysa bir ara birkaç saliseliğine çakmağı ilk yakanı görüyoruz. Demek ki elde var ateşin ilk yakılışı, bu niye atlanmış anlamak mümkün değil.
Elbette tek bölüme bakarak, verilen onca emeği yok saymak, küçük görmek mümkün değil. Ama nedense, Birand’ın koyduğu kalite çıtasının epey altında bir ilk bölümle karşılaştığımı, ben kendi hesabıma söylemeliyim. Artık önümüzdeki bölümlere bakacağız…
12 Şubat 2012 Pazar
Veda
![]() |
| Pht: Monique |
Galiba yoruldum.
Eskiden olsa,
İlgili ilgisiz her şeyi sana yorardım.
Oysa şimdi?
Halim mi eskidi,
yoksa
sımsıkı tutmaktan hayallerim mi,
bilemiyorum.
Ter içinde uyanıyorum.
Bir yorgunluk var şimdi gözlerimde.
Metalden yapılmış kapaklar gibi açılmıyorlar artık.
Kirpikler kilitli.
Belki de iyi bir şey bu.
Yine bilemiyorum,
Hani yeterince aldım içime belki,
Dışarı çıkman da mümkün değil.
Orada kal.
Hep kal.
Madem gelemiyorum.
Zaten karlar da eridi…
10 Şubat 2012 Cuma
Duruşma
![]() |
| Pht: Krzysztof Nowakowski |
Kar yağmıştı o sabah.
Ve ben yeni ayrılmıştım rüyalarımdan.
Uyku ölümdür, derler.
Uyanmak da, rüyanın ölümü öyleyse.
Üzerine sımsıcak dua serili.
Beyazlık şahittir bu dediklerime.
8 Şubat 2012 Çarşamba
Lazarus ayağa kalk!
![]() |
| Pht: Ivano Cheli |
Ölmek
Bir sanattır, her şey gibi.
Özellikle iyi yaparım.
(S. Plath)
Sabah aynaya baktım, bir sürü düşünceler. Tek başına anlam ifade etmeyen, ancak bir iskambil destesini alıp bir ucundan 'tırrrt' diye hareket verince hareketlenen donuk kareler gibi düşünceler... Gün boyu aklımdaydı Isidore, ölümün, şeytanın, senin aklından çıkmadığı gibi çıkmadı aklımdan.
Gitmek, çekip gitmek, ölüme gitmek, ölümüne gitmek. Onun not defterinde, 'insan aptallığının gücünü asla küçümseme' diye yazıyordu. Isidore; benim suskun dostum, aptallığın mutlak bir gücü olmakla beraber, engin bir hazzı da olabiliyor bunu öğrendim bugün.
Ve anladım ki, insan yaptıkları kadar, yapmadıklarıyla da belirliyor kaderini. Doğruları kadar yalanları da ele veriyor kişiliğini. Söyledikleri kadar söylemedikleriyle de tanımlıyor kendisini. Ve aptallıkları, kurnazlıkları kadar, fayda ya da zarar veriyor kendi kendine!
Lazarus, İsa’nın Kudüs’ü ziyaretlerinde evinde kaldığı ve çok sevdiği bir adamdı. Kız kardeşleri Martha ve Meryem ile Bertanya’da yaşıyordu. İsa nebi bir gün Lazarus’un ölüm döşeğinde olduğu haberini aldı ve bunu işitince, ‘bu hastalık ölümle sonuçlanmayacak; tanrı’nın yüceliğine, tanrı oğlunun yüceltilmesine hizmet edecek’ dedi.
Kısa bir zaman önce Kudüs'lülerin saldırısına uğramasına karşın, çok sevdiği arkadaşını görmek için, öğrencileriyle Kudüs’e doğru yola çıktı İsa peygamber. Bertanya’ya yaklaştıklarında, Lazarus’un dört gündür mezarda olduğunu öğrendiler. Nebi, mezara vardığında, kabrin bir mağaranın içinde olduğunu ve mağaranın girişinde kocaman bir taş durduğunu gördü. Orada bulunanlardan taşı kaldırmalarını istedi.
Yüksek sesle dua ettikten sonra, ‘Lazarus, ayağa kalk!’ diye bağırdı. Ölü Lazarus, elleri ayakları sargılarla bağlı, yüzü bezle sarılmış olarak dışarı çıktı. İsa oradakilere, ‘onu çözün ve bırakın gitsin’ dedi.
Bu kadar değil tabii öykü, devamı var Hıristiyan metinlerde ama yorumları çok farklı. Katolikler, Aziz Petrus özellikle cehennemde bulunanları İsa’nın çıkarma gücünün sembolik örneği olarak tanımlıyorlar. Baptistler ise, tıp biliminin uç noktasına ulaştığını İsa’nın. Teologlar bilir elbette ama bence öykünün devamında gizli Lazarus'un ayağa kalkmasının esrarı.
Lazarus dirildikten kısa süre sonra Barabbas isimli biri tarafından öldürülür ancak peygamber ile Barabbas aynı anda tutuklanırlar ve halk katilin Hz. İsa olduğuna inanır, o hapse atılır. Peygamber hayat verdiği birinin canını aldığı gerekçesiyle zindana atılır. Hikayenin devamı Katolik kilisesinin metinlerinde var İsidore, ama eğil bak kulağına ne fısıldayacağım. Lazarus İsa’nın bir saflığının cezasıdır aslında. Çünkü peygamber, kız kardeşlerin yakarışları sonucu Lazarus'a 'kalk' demiştir!
Ölüme gitmek, gidebilmek bir sanattır İsidore. Herkes beceremez. Hele aptallar hiç. Plath, 'en görkemli gidiş, Anka kuşunun gidişidir' diyor her on yılda bir intihar etmeyi denerken.
Bilirsin Anka’yı; Phoneix der mitologlar.
Anka, kırmızı ve altın renkli tüyleri olan bir kuştu, sesi de çok güzeldi. dünyada her dönemde yalnız bir tane Anka kuşu olur ve çok uzun süre yaşardı, neredeyse beş yüz yıl.
Sonu yaklaşmakta olan Anka kuşu, güzel kokulu dallar ve otlarla kendisine bir yuva kurar, bu yuvayı ateşe verir ve kendisi de alevlerin arasında yok olurdu. Tutuşan Anka’nın küllerinden yeni bir Anka doğardı. Yavru Anka, babasının küllerini hoş kokulu mürden bir yumurta içine koyduktan sonra, bu yumurtayı mısır’daki Heliopolis’e yani ‘güneşin kenti’ne götürür ve güneş tanrısı Ra’nın tapınağındaki sunağın üzerine bırakırdı.
İnsanın nasıl doğduğu çok önemsenmez, ama ölüm önemsenir. Tarih kitaplarında da, güçlü edebi metinlerde de en görkemli sahneler ölüm sahneleridir. Sabah yataktan çıkışlarımız bu sebepten önemsenmez.
Sonu yaklaşmakta olan Anka kuşu, güzel kokulu dallar ve otlarla kendisine bir yuva kurar, bu yuvayı ateşe verir ve kendisi de alevlerin arasında yok olurdu. Tutuşan Anka’nın küllerinden yeni bir Anka doğardı. Yavru Anka, babasının küllerini hoş kokulu mürden bir yumurta içine koyduktan sonra, bu yumurtayı mısır’daki Heliopolis’e yani ‘güneşin kenti’ne götürür ve güneş tanrısı Ra’nın tapınağındaki sunağın üzerine bırakırdı.
İnsanın nasıl doğduğu çok önemsenmez, ama ölüm önemsenir. Tarih kitaplarında da, güçlü edebi metinlerde de en görkemli sahneler ölüm sahneleridir. Sabah yataktan çıkışlarımız bu sebepten önemsenmez.
Petrus bu yüzden önemsememiş Lazarus'un kalkışını.
Ya ölümünü, öldürülüşünü.!
Başka bir ballandırılmış retorikle anlatır Pilatus'un Fisih Bayramı’nda çok istemesine rağmen halkın tepkisinden korktuğu için 'bu adamın kanı benim ellerimde değil' diyerek İsa'yı serbest bırakamayışını.
Annem her üzgün sabahımda beni dürterek uyandırırken omuzlarımdan, sanki 'Lazarus hadi kalk' diye haykırıyor ve ben olmayan gölgelerin şaşkın bakışlarıyla, yeryüzüne ikinci kere gelmiş bir ölümlü gibi hayretle sürükleniyorum banyoya. Aynaya bakıp iç kulağıma fısıldıyorum; 'aptallığımın gücünü bugün küçümsemeyeceğim!'
Belki Lazarus gibi ayağa kalkmak değil marifet, Anka kuşu gibi gitmeyi bilebilmek!
Annem her üzgün sabahımda beni dürterek uyandırırken omuzlarımdan, sanki 'Lazarus hadi kalk' diye haykırıyor ve ben olmayan gölgelerin şaşkın bakışlarıyla, yeryüzüne ikinci kere gelmiş bir ölümlü gibi hayretle sürükleniyorum banyoya. Aynaya bakıp iç kulağıma fısıldıyorum; 'aptallığımın gücünü bugün küçümsemeyeceğim!'
Belki Lazarus gibi ayağa kalkmak değil marifet, Anka kuşu gibi gitmeyi bilebilmek!
Nasıl deniyordu; işte bütün mesele.
Ya işte böyle...
Ya işte böyle...
2 Şubat 2012 Perşembe
Şükrediyorum, o halde varım!
![]() |
| Pht: Kamyar Adl |
Darb-ı meselin öyküsü meşhurdur:
Allah ondan razı olsun, İbrahim Ethem,
Bir dervişe rast gelir,
Sorar halini hatırını;
‘Bulursak şükrederiz, bulamazsak sabrederiz’ der derviş.
‘Onu köpekler de yapıyor’ der gönül sultanı.
Esas marifet;
‘Bulunca dağıtıp, bulamayınca şükretmekte!’
Abartılır Descartes,
İş mi yani; var olmak için düşünmek!
Mağfiret şükretmekte.
Ki varlığı bilelim!
Dönüşüm
Anladım ki, sadece bir dili yok yağan karın.
Yağmurun tek lisana hapsolmadığı gibi.
Herkes için ayrı anlam ifade ediyor usul usul indikçe.
Ve bizler onu izlerken aramıza soluğumuzun buharlarını koyarak.
Terli camları aşıp,
Elimizden tutuyor kar tanesi.
Alıp farklı farklı diyarlara götürüyor ayrı ayrı.
İşte bir kız çocuğu…
İlk baharı görmüş kelebek gibi mutlu karda.
Koşuyor, zıplıyor çığlık çığlığa.
Bembeyaz bir hüzün sarkarken saçaklardan,
Çocukça masumiyetin beyazlığında çırpıyor şen şakrak kollarını.
Kozasından çıkıyor;
Kelebek oluyor çırpındıkça.
Eskiz
Bir kalemtraş gibi hayalin.
Düşündükçe kısalıyor kalemim.
Önümde sayfaları açık kirli bir defter.
Söyleyip de yazamadıklarımı,
Yazıp da söyleyemediklerimle
alt alta koyuyorum.
Fazla silgin var mıydı?
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



































