7 Nisan 2010 Çarşamba

İnvictus: Kaptanıyım ruhumun!

Mandela, tarihte nadir görülebilecek özgürlük kahramanlarından biri. Şahsen filmin en büyük avantajının kahramanının gerçek karakterinde gizli olduğunu düşünüyorum.


İyi bir sinemacı olabilir insan. Ne bileyim çok iyi senarist, şahane bir oyuncu, son derece yetenekli bir yönetmen vesaire… Bunların hepsinin bir insanda bulunması nadir bir durumdur; ancak bu da mümkün olabilir. Ne ki esas işin sırrı ne zaman hangi filmi çekeceğinizi bilmektir. İşte sinemanın yaşayan en büyük isimlerinden Clint Eastwood’un böylesi bir özelliği var. Usta sinemacı yaklaşık 8 yıldır hayranlık verici derecede doğru zamanda doğru filmleri müthiş bir ustalıkla gerçekleştiriyor. Gizemli Nehir ile başlayan bu sihirli dönüşümü anlayabilmek kolay değil. Milyon Dolarlık Bebek, Atalarımızın Bayrakları, Sahtekar, Gran Torino… Her biri başlı başına birer şaheser.


Bu ihtiyar sinemacı son filmi olan İnvictus - Yenilmez’de Milyon Dolarlık Bebek ile Gran Torino temalarını mezcediyor sanki! Ve sanki Eastwood amcanın gizli danışmanları var; konjonktür ile tema tartışması yapıyor, projeye öyle karar veriyor!



Morgan Freeman’ın Nelson Mandela’yı canlandırdığı Yenilmez, Mandela’nın ülkede yaşanan ırk ayrımcılığına son vermek amacıyla sporun birleştirici yanını kullanmasını konu alıyor. Biraz daha detaylandırırsak: 1995 Dünya Şampiyonası’nda tamamı beyazlardan oluşan rugby takımının hikâyesini Mandela’nın öyküsü üzerinden anlatan Eastwood’un bu son filminde, uzun ve çileli bir süreçten sonra hapisten çıkıp başkan seçilen Mandela, milletinin ırk ve ekonomik nedenlerden dolayı ayrımcılığa uğradığını bilmektedir. Sporun uluslararası dili sayesinde insanları birleştireceğine inandığı için, Dünya Kupası’nda beyazlardan oluşan ve inanılması güç bir çıkış yapan Güney Afrika futbol takımını destekler.

Latince ‘Fethedilememiş/Yenilmeyen’ anlamına gelen Invictus, aslında Mandela’nın hapisteyken güç aldığı bir şiirin başlığı. William Ernest Henley’in ezilen çoğunluğa büyük bir direniş gücü veren başkaldırıcı şiiri film boyunca genişleyerek daha derin ve ulvi anlamlara doğru açılıyor âdeta!

Bazı yönleriyle Milyon Dolarlık Bebek, kimi yönleriyle de Gran Torino’dan izler taşıyor Invictus. Anlaşılan kurt sinemacı tekrar Oscar’a göz dikmiş durumda!

Şüphesiz Clint Eastwood kahramanlık ve zafer öyküleri anlatmaya bayılıyor. Lakin, Yenilmez, klişe ‘spor ve başarı’ filmlerinin çok dışında bir tarza sahip. Bir yönüyle bakıldığında hem çok iyi bir spor filmi, diğer yönüyle harikulade bir politik film. Ama işin esas ‘giz’i bu iki temayı son derece haysiyetli bir tarzda bütünleştirebilmekte! Sporun sadece skordan ve sahadan ibaret olmadığını, politikanın -nadiren de olsa- insanların mutluluğu için iyi bir araç olabileceğini gösteren Yenilmez, usta yönetmenin kamerayı ders verircesine kullanmasının yanında özellikle Morgan Freeman’ın canlandırdığı Nelson Mandela tiplemesiyle oyunculuklarıyla da göz dolduruyor. Oscar heykelciğini hak edecek kadar hatta! Matt Damon bile kariyerinin en iyi oyununu çıkarmasa da, ödüllük gösteri yapıyor.

Şahsen filmin en büyük avantajının kahramanının gerçek karakterinde gizli olduğunu düşünüyorum. Nelson Mandela tarihte nadir görülebilecek özgürlük kahramanlarından biri. Yıllar boyu işkence, zulüm, hapis hayatına rağmen her şeyi geçmişinde bırakabilecek kadar feragat insanı. O kadar ki kendi kızının dahi öfkesini çekmişti. İşte Mandela’nın bu yönü Hollywood tarzı bir film için ele geçirilmez fırsata dönüşmüş. Yani karakterin tarihsel gerçekliğini bilmesek film inandırıcı olmaktan hayli uzaklaşacakmış.

Şu cümle size bir yerlerden tanıdık geliyor mu: ‘Geçmiş geçmişte kaldı. Şimdi geleceğe bakıyoruz.’ Filmde Mandela’nın hitabetinden bir bölüm bu. Eastwood 80 yaşında şahane bir ‘anlatıcı’ olarak bize beyazperdeden ibret ve hikmet manzaraları sunmaya devam ediyor…



Invictus (Yenilmez)

Yönetmen: Clint Eastwood

Oyuncular: Morgan Freeman, Matt Damon, Tony Kgoroge, Patrick Mofokeng, Scott Eastwood, Matt Stern, Langley Kirkwood,

Tür: Dram, Biyografi

Süre: 133 dakika

2009, ABD

VEDA: Resimli İnkılap Tarihi!



Aslında sevgili Zülfü Livaleni’yi de anlıyoruz. Hem ‘Atatürk’ gibi bir konuda film çekeceksiniz, hem de içinden geçtiğimiz bu hassas günlerde! Üstüne üstlük Can Dündar ‘insani yön’ gösterme gayretinden dolayı kısa süre önce neredeyse ipe çekilmeye kalkışılmışken! Ne gereği var değil mi?

Bir sanat eseri ‘sonuç odaklı’ olarak hazırlanınca ortaya çıkan şey ‘oturaklı’ bir film yerine sinema seyircisinin dışında bir profili hedefleyen ‘ürün’ oluyor maalesef. Açıkçası Zulfü Livaneli’nin yıllar sonra bir film için kolları sıvaması şahsen beni heyecanlandırmıştı. Çok değerli bir müzisyen ve entelektüelin -belki de- bir veda filmi olabilecek olan son çalışmasının daha yeni ve önemli şeyler söylemesi gibi yüksek bir beklenti içerisine girmiştim. (Livaneli’nin, kızının yazdığı senaryo ile ünlü sinemacı Elia Kazan’ın hikâyesini ‘Eli’nin Yolculuğu’ ismiyle çekmeye hazırlandığını sinema kaynaklarından bu vesileyle öğrenmiş oldum.)

Ve fakat ne yapmış sevgili Livaneli?

Açmış bildik tarih kitaplarını, toplamış cümle klişeleri ortaya Veda çıkmış. Aslına bakılırsa çekim öncesi epey emek harcanmış gibi görünen bir film Veda. 29 araç, 98 kişilik ekip, 2 bin kişilik figürasyon, 52 terzi, 6 ayakkabı ve lostra ustası, 3 şapka ustası vs. Ancak -ve ne yazık ki- sonuçta aceleye getirilmiş izlenimi veren, orta mektep düzeyinde bir resimli inkılap dersi atlası çıkmış. Sonuç böyle olunca kâğıt üzerinde ‘Efendim şu kadar yabancı makyöz, set adamı, teknik teferruat’ filan pek etkileyici olmuyor ne yazık ki!

Ne olmuş? Çıkamamış açık alınla; yazık olmuş!


Yer Demir Gök Bakır’ın umut vadeden yönetmeninin yerini neredeyse yeni hiçbir şey söylemeyen, klişenin dibine vurmuş acemi bir sanat adamı almış. İnsanın aklına o meşhur anekdot geliyor. Hani yazdığı şiirleri okuyup değerlendirmesi için ünlü yazar Shakespeare’e yollayan şemsiyecinin aldığı cevap: Dostum siz şemsiye yapın, hep şemsiye yapın, sadece şemsiye yapın.

Zulfü Bey siz şarkı yapın, hep şarkı yapın sadece şarkı yapın…

YÜREĞİNE SOR: Olan hep yumurtaya olur!


Alev Alatlı’nın 1995 yılında yayınladığı romanı ‘Yaseminler tüter mi, hâlâ?’ yayımlandığı dönemde pek de moda olmayan bir konuya sahipti: Kıbrıslı Türk ve Rumlar arasındaki insani ilişkiler. Rum olarak doğup, Türk kocasına dört çocuk verdikten sonra, Eskihisar’dan Yunanistan’a göç etmiş bir Rum ile evlenen Eleni Naciye’nin hikayesiydi roman. Ve o yıllarda yazar “Türkler Yunan yanlısı, Yunanlılar da Türk yanlısı buldu, kimse beğenmedi” demişti. Esasen aşkları efsaneleştiren kavramların başında geliyordu düşmanlık. Zira dramatik aksiyonun en temel taşlarından biriydi bu çatışma. Usta yönetmen Yusuf Kurçenli’nin son filminin kaynağı bu kitap mıdır bilemem ama yönetmen senaryoyu 5 yılda yazdığını ifade ediyor. Ve filmin ilk ismi de “Sevdaya Durmak”mış. Neden değiştirmiş tam olarak bilemiyoruz.


Esasen bu filmin Nezih Ünen’in müthiş belgeseli Anadolu’nun Kayıp Şarkıları ile aynı hafta vizyona girmesi hoş bir tevafuk. Zira belgeselde gördüğümüz insanların yakın geçmişine dair sahici (şahsen çok onaylamasam da) insani perspektiften bakmayı deneyen namuslu bir film Yüreğine Sor.

Hikaye şöyle: “19. yüzyılın sonunda, Karadeniz’de yaşayan Esma ile Mustafa birbirini çok sevmektedir. Ne var ki; bu aşkın bir engeli vardır: Mustafa gizli bir Hıristiyan’dır. Esma da dahil herkes onu Müslüman sanmaktadır. Osmanlı idaresi, yasal düzenlemelerle Hıristiyan tebaayı Müslümanlarla eşit duruma getirdiğinde kilise gizli Hıristiyanların dinlerini açıklamasını ister. Bu, Mustafa için zor bir durumdur. Müslüman bir kızın Hıristiyan erkekle evlenmesi ne toplumsal, ne de yasal olarak mümkündür. Bu imkansız aşka bir başka engel ise Esma’yı tutkuyla seven bey oğlu Mehmet’tir. Ve esasen ‘Farklılıklarımız zenginliğimizdir’ deyişinin bazı alanlarda çok da işe yaramadığını anlarız. Film şöyle bir tespitte bulunuyor: “Aslında bir orta yol bulunur ama doğum, ölüm bir de nikah çatallaştırıyor işi!”


Yusuf Kurçenli şahsen çok sevdiğim ve takdir ettiğim, entelektüel namusunu yakından bildiğim bir sanatçı. Ve Yüreğine Sor birçok açıdan son derece başarılı bir film. Lakin bir nokta var ki, yönetmen ile ciddi şekilde çatallaşıyor yolumuz: Aşk gibi -hele ki efsaneleşmeye müsaitse- patolojik bir durum için ne ilahi ne de beşeri kural-kaidelerin hiçbiri geçerli olmaz pek. Eğer bu manada bir çatışmaya sokarsanız insanı her halükarda olan hep insana olur. Ve insan sadece kalpten müteşekkil bir organizma değildir. Bu nedenle bu tür bir öyküyü aktarırken sair gerçekçi parametreleri basit ya da önemsiz gibi göstermek birazcık haksızlık olacaktır.

Öte yandan atmosferi, kurgusu, oyunculukları ve gerçekçiliği ile başarılı bir film Yüreğine Sor.