Evinde yalnız bir adam… Rahatsız… Hemen her şeyden rahatsız.
Komşularından, toplumundan, devletinden, sisteminden… O kadar rahatsız ki
hastalanıyor sonunda. İnsanların arsızca başkalarını rahatsız etmeyi
umursamamaları çok ağırına gidiyor. Önemsenmemek, duyduğu rahatsızlığı kimsenin
umursamaması sonunda onu cinnetin eşiğine getiriyor. Ve sonunda şöyle diyor:
“Artık normal olmadığımı biliyorum!”
Nefretle doluyor; televizyonunun sesini sonun kadar açıp,
durmayan ağlayan bebeklerini susturmak için hiçbir şey yapmayan aileye, saçma
salak TV programlarına, arabalarını yanlış park eden sürücülere, radyodan
üzerine boca edilen ucuz milliyetçilik nutuklarına…
Aslında tasvir ettiği toplum bize çok uzak değil. Ne kadar
arızalı insan varsa yetenek adına ekranlara sürüldüğü, gülmekten kasılmaya
sabah işyerinde açılan yotube ekranından devam ettiği, neye dönüştüğünün
farkında olmayan bir modern toplum.
Kahramanımız bu korkunç baskı sarmalından çıkmayı
deneyemiyor bile. Zira, özel hayatı da tam bir kaos. Küçük kızını alıp giden
eşi, bir başkasıyla evlenmek üzere. Kıza ise babasını sıkıcı bulduğu için onu
ziyarete gelmeyi reddediyor.
Şu tespit gerçekten müthiş: “Hiç kimse bir şeyden konuşmuyor
artık. Sadece TV'de gördükleri, radyoda duydukları veya internette
seyrettiklerini geri kusuyorlar.”
Bu kapkara tabloyu değiştirecek imkanı da, gücü de pek yok
Frank’in. Önce hayaliyle küçük oyunlar oynuyor: Vurdumduymaz komşusunu
öldürüyor zihninde. Ardından eline delgeç alıp, bir tabanca gibi iş
arkadaşlarına sıkıyor ve onları öldürdüğünü kurguluyor. Ve direniyor bu
olumsuzluklara. Ne ki sıkıntılar arıd ardına geliyor, önce işinden oluyor,
ardından beyninde bir tümör olduğunu öğreniyor. Kendisine tek çıkış yolu
kaldığına inanıyor: İntihar! ‘Nasılsa öleceğim, hiç olmazsa geride kalanlara
mesaj bırakayım’ mantığıyla çok sıra dışı ve tehlikeli bir mesaj verme
yöntemini benimsiyor Frank.
İstanbul Film Festivali’nde gösterilen ‘God Bless America –
Tanrı Amerika’yı Korusun’ filminin konusu olmasa da giriş kısmı böyle.
Roxy karakteri, kötülüğe dair yol gösteren şeytani yönü.
Benzer temalı kültlerinde örneği gördüğümüz bir ikiliyi oluşturmak için hikayeye
eklenen Roxy, tıpkı Katil Doğanlar’daki Mallory gibi, ana karakteri kışkırtan,
yapılacak olan fenalığı kendi mental yapısı içinde belli bir felsefeye oturtan
kötücül unsur.
Sinemaya girerken üç tane belgesel film afişi görüyoruz, üçü
de ilginç: Food inc., Man on Wire ve Jesus Camp… Keza, burada yapılan
tercihlerde, işlenen cinayetlerin kendince bir mantığı olduğunu da yine
yaşamasına izin verilen karakterden çözerek, meselenin basit bir sapıkça cinnet
meselesi olmadığı anlatılmaya çalışılıyor.
Elbette tüm bu olup bitenleri onaylayıp onaylamama durumunda
değiliz, ki zaten yönetmen Bobcat Goldthwait seyirciden bir tercihte
bulunmasını istemiyor. Zaman zaman kara mizahın uçlarına kadar gidip, şiddeti
görselleştirerek yaptığı eleştiri ayrıca bir eleştiri konusu da olabilir. İşin
sırı biraz da yönetmenin kimliğinde gizli. Asıl ismi Robert Francis Goldthwait
olan yönetmenimiz aslında orta kuşak bir Amerikan komedyeni. Yani klasik dönem
ile modern dönemin tam ortasında doğmuş, her iki döneme de şahitlik etmiş bir
sanatçı. Liseden itibaren ‘nokta ile Virgül’ türünden ikili şovlarla tanınan Goldthwait’i
Polis Akademisi’nde sesiyle insanları deviren Zed karakterinden
hatırlayacaksınız. Esas mesleğine ‘Televizyoncu’ diyebileceğimiz Goldthwait,
aslında bu kaynaktan beslenerek geliştirmiş Tanrı Amerika’yı Korusun’u. Bu
açıdan bir tür kendi eleştirisini de yapıyor, diyebiliriz.
Şöyle bir durum da var: Her ne kadar filmde şiddeti
içselleştirerek yapılan ve rahatsız olan herkesin ‘kurmaca’ olduğu için hoşuna
giderek izlediği kanlı eleştiri anlaşılabilir olsa bile, bizatihi marazi. Yani
kahraman Frank de normal biri değil ve kendisi de bunun farkında. Belki tek
başına kalsa sadece kendi hayatına son vererek bitireceği ızdırabı, bir tür
karakter simetrisini bularak rahatsız olduğu manzaradan daha rahatsız edici bir
manzaranın doğumuna vesile oluyor. Film, esasen son derece riskli bir algı
kaosunu da yüceltiyor. O da şu: sorumsuzluk ve duyarsızlığın cezası ölüm mü
olmalı?
Filmde, kötülüğün kavram ve anlam olarak karşısına koyduğu
gerekçelendirmeler ancak arızalı bir ruh ve zihin yapısının neticesi olabilir.
Frank, kendisini rahatsız eden her şeyi suçlarken, başlarda bunu mutlak kötülük
olarak düşünmüyor. Zaten bu yüzden, ilk cinayetleri zihninde işliyor. Ancak
Roxy’le tanıştıktan sonra zihin tam olarak şirazesinden çıkıyor. Söyledikleri
şeylerin hemen hepsi doğru olabilir. Modern topluma dair yaptığı okumanın
tamamı da. Ancak çözüm olarak sunduğu şey de eleştirdiği tablonun bir parçası,
hem de önemli bir parçası oluyor. Popüler kültür ve TV eleştirisi yaparken,
kendi yaptığıyla da bu manzaranın uzantısı olmak gibi bir handikabı var filmin!
Sistem eleştirisi yaparken sistemin parçası olmak. Ama biliyoruz, iki yanlış
bir doğru etmiyor ne yazık ki!
Tanrı Amerika’yı Korusun, yozlaşmış topluma yapılan yüksek
dozda bir eleştiri şüphesiz. Senaryoda yer alan ifadeler bazen bir sosyal rapor
metni gibi, son derece doğru, haklı ve yerinde. Film müziği ve oyunculuğuyla da
belli bir seviye tutturuyor. Daha önce izlediğimiz benzer temalı filmler
(Schumacher’in Falling Down, Bean’in Noise, Lumet’in Network’u gibi) arasında kara
mizaha en yakını ve Katil doğanlar kadar sert olmasa da en fazla şiddet
içereni.
Ve sanırım tek cümlelik özetini de şu repliğinde
barındırıyor: “Yani, artık medeni olmakla ilgilenmiyorsak niye kendimize
medeniyet diyoruz?”
Kan ve şiddete tahammülün varsa, festival çerçevesinde ya da
başka şekilde temin edip izlenmesi gereken bir film.



