4 Nisan 2012 Çarşamba

Gelemem aynalar yolumu kesti!



Nereye gidiyorsunuz?

(Tekvir -26)


Merhum Necip Fazıl’ın Destan isimli şiiri kusursuz bir anti-ütopyadır. Şair, sadece gelecek adına kaygıları dile getirmez bu şiirde, geçmişe dair ciddi özlemleri de belagatla ifade eder. Şüphesiz, şiirin kendi lirizmi içindeki bir retorik değildir bu. Yer yer ürkütücü boyuta ulaşan bir uyarıcılık da vardır:

“Durun kalabalıklar! Bu cadde çıkmaz sokak.
Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.
Durun, durun, bir dünya iniyor tepemizden.
Çatırtılar geliyor karanlık kubbemizden…”

Gidişatı iyi görmeyen, bozulmanın, yozlaşmanın önsezisidir şaire bu satırları yazdıran. Ki sonraki mısralarda örnekleriyle (her ne kadar masum misallerle başlasa da) verir Necip Fazıl.

Karanlık Kubbe

Gökyüzünü geleceğe dönük bir ayna olarak görür birçok edebi metin. Gökyüzü yarındır. Yüzümüzü döndüğümüz yöndür. Geçmiş ise topraktadır, köklerdedir. Ensemiz dönüktür düne. Geçmiş ve gelecek metaforu mebzul miktarda güzellik barındırır ama bugünkü konumuz değil.

İngilizlerin yaptığı üç bölümlük mini dizi, ‘Black Mirror – Siyah Ayna’yı izlerken (Kara Ayna da deseniz olur, hatta belki daha iyi olur) şairin Destan’ındakine benzer bir uyarı düştü hisseme ve kollarımı açarak ayetteki gibi haykırasım geldi: Nereye gidiyorsunuz?

Her bölümünü farklı yönetmen ve oyuncularla çekilen Siyah Ayna işlediği konuları anlatış biçimi açısından uzun metraj ile kısa film arasında bir yerde dururken, eser sahiplerinin içinde bulunduğumuz topluma getirdiği sert eleştiri nedeniyle bir tür docu-drama yapısallığı da taşıyor. Aslında mesele sizin paşa gönlünüzle de ilgili, bir açıdan bakıldığında alabildiğince muhafazakar bir propaganda draması bile diyebilirsiniz!

Her üç film de en genel ifadeyle yeni medyayı düzlemlerini ve teknolojinin modern insanın hayatına biçimini eleştiriyor. Açıkçası çok sarsıcı bir eleştiri bu! The National Anthem (Milli Marş), Fifteen Million Merits (On Beş Milyon Yetenek) ve The Entire History of You (Senin Tüm Geçmişin) başlıklarını taşıyan üç bölümden ibaret bir dizi Black Mirror.

Aslında Siyah Ayna’ya dizi demek haksızlık olur. Hem içerik hem de teknik anlamda. Biçimsel anlamda da ‘seri’ bir durum yok, her ne kadar yapımcılar sadece bölüm separatörlerini aynı yaparak, bir üslup birliği oluşturmayı amaçlamış olsalar da, yeterli değil. Atmosfer, anlatım dili, tekniği ve sinematografisi farklı üç ‘episod’ var karşımızda. Çok genel bir bakışta bu üç farklı filmde farklı temalar varmış gibi görünse de, değil elbette.


Ayna ayna, söyle bana!

Her üç bölümün de ana ekseninde ‘ekran’ var. Fişi çekildiğinde anlamsız bir siyahlığa bürünecek dijital ekranlar. Çalışmaya başladığında ise, geldiği durum itibarıyla, faydalı mı faydasız mı artık tam emin olamadığımız ekranlar. Yalanlarımızı parlatan, geleceğimizi karartan, bizi yakınlaştıracak sanırken uzaklaştıran ve giderek bizi kendisine ‘Râm’ eden ekranlar!
The Guardian’da yayınlanan bir yazı ‘cuk’ oturuyor anlatmak istediklerimize başlık olarak: Cihaz bağımlılığının karanlık yüzü!

Muhteşem bir retoriğin üzerine oturtulmuş üç farklı öykü, bambaşka zaman dilimleri ve hayatlar. Mesaj tek; Aynalarla kuşatılmışız!

Üç farklı bölüm, üç farklı atmosfer ve üç farklı tema var, dedik.

Belki üç ayrı filmi ‘anti-ütopya’ (Distopya) şemsiyesi altında toplamak mantıklı olabilir. Yoksa, süreleri, estetik değerleri, anlatımı ve içerikleri ile pek fazla yan yana duramayacak üç farklı sinema var önümüzde. Bu tür temaların piri sayılabilecek bir ismin, Charlie Brooker’ın önderliğinde yazılmış senaryolar. Ve bir ruh bu üç farklı hikayeyi muazzam mezcediyor.

 44 dakikalık ilk bölümde tam bir sanal alem, medya aforizması var. Buna bir de gelişen iletişim teknolojisi eklenmiş. Muazzam bir kara mizah olan bu bölümde, Kraliyet ailesinin en sempatik kızının kaçırıldığını görüyoruz.

Kaçıranların hazırladığı bir filmde isteklerini, kurban Susannah bir ekrandan okuyor. Bildik bir fidye talebi değil bu, ‘çok da basit bir şey’ diyor fidyeciler; ‘Başbakan canlı yayında bir domuz ile cinsel ilişkiye girecek!’


Reytingin kadar varsın, tıklandığın kadar itibarlısın!

Bölüm, baştan sonra Youtube, Twitter, Facebook gibi sosyal paylaşım sitelerine sağlı sollu girişmekle kalmıyor, medyanın kendisini hedef tahtasına oturtuyor. Ve gidişatın pek de iyi olmadığını muazzam bir kara mizah ile gösteriyor bizlere.

İtibarın, övgünün, yerginin sanal aleme yıkıldığı yarın, aslında uzak olmayan bir gelecek, ödül ve ceza sistemi bile aynı şekilde oturtulmuş ilk bölümde. Gazeteci, bürokrata rüşveti IPhone aracılığıyla veriyor! Medyanın nasıl iğrenç bir iştahla modernizmin başına oburca çöküp, sömürdükçe daha fazlasını istediğini anlatıyor ilk bölüm.

Bu bölüm, üstün körü bakışta, sığ, zevksiz ve özensiz gibi görünse de asla öyle değil. Zaten final tokadı ile bunu en düşük algıya bile hissettirmeyi başarıyor sanırım. En ironik kısmı ise bölümün ismi; The National Anthem… Yani; Milli Marş… Sizi yanıltmasın elbette, bir gönderme bu, Anthem aynı zamanda distopyada ‘Ben, benlik’ anlamına gelir. Hatta Zamyatin meşhur kitabında ‘MIY’ yani ‘BİZ’ der buna. Ayn Rand 38 yılında yayınladığı romanına bu ismi verir ve ‘Ego’ olarak kullanır terimi. Şimdi taşlar biraz yerine oturmuştur herhalde, bölümün ismini ‘Ulusal Ego, benlik’ olarak çevirmek mümkün. Ya da ‘Milli Namus’ diyelim.

Sadece medyaya değil atılan tokatlar, mebzul miktarda topluma da yapıştırılıyor ardı ardına şaplaklar! Zira bahsini ettiğimiz mecralar, takip edildikleri nispette varlıklarını sürdürebilen mekanizmalar.


“Bu kadar bunca yakışıklı varlık varıp gelmiş buraya.
Ne güzel şeymiş meğer insanlık.

Böyle dünyalıları olan,

Yaşasın bu yaman, bu cesur yeni dünya…”


(W. Shakespeare / Fırtına/ Perde V/ Sahne I)



Hepiniz ‘Pil’siniz!

Birinci bölüm bitince, ikinciye başlamadan, dizinin sizi belli bir kıvama getirdiğini ve benzer tarzda devam edeceğini zannediyorsanız, şüphesiz yanılıyorsunuz. İlk bölümü en kısa sürede unutmaya çalışın ve yepyeni bir üslup ve zaman diliminde bambaşka bir hikayeye hazır olun. Fritz Lang’ın Metropolis’ini izlediyseniz intibak sürecisiniz ihtimal ki çok daha kısalır. Bir tür güncellenmiş Metropolis zira.

Zira, birinci episod ne kadar günümüz ve sıradan ise ikincisi o kadar fantastik ve anti-ütopik. Zamyatin ve Orwell’in kurgusal zekasına rahmet okutacak bir uçuklukta üstelik.

Sıkı bir ‘Opus Magnum’ olan Cesur yeni Dünya’yı daha önce blogda ele almıştık. Ne anlatıyordu büyük yazar Aldous Huxley; Londra'da 26. Yüzyıldayız… On numara distopik bir atmosfer mevcut. Üreme teknolojisi, öjenik ve hipnopedi (uykuda öğretim) sayesinde toplum değiştirilmiştir. Aslında tanımlanan dünya bir ütopya olarak da gözükebilir, fakat ironik bir ütopyadır bu; zira insanlık sağlıklı, teknolojik açıdan gelişmiş, savaşlar ve yoksulluk yok edilmiştir; tüm ırkların eşit olduğu ve herkesin mutlak olarak mutlu olduğu bir dünya vardır. Fakat, ironik biçimde, tüm bu gelişmeler birey için çok önemli olan birçok değerin yok edilmesi, kaldırılması ile başarılmıştır; aile, kültürel çeşitlilik, sanat, edebiyat, din ve felsefe artık yoktur. Ayrıca salt zevki önüne gelenle seks yapmada ve uyuşturucu kullanımında bulan toplum hazcı (hedonistik) bir topluma dönüşmüştür.

Kitap şaşırtıcı bir şekilde rumuzlar ve kelime oyunları ile son dönemin bütün ‘ulu’larını bir araya toplamayı başarmıştır. Söz gelimi, ‘Bernard Marx’ der ve George Bernard Shaw ile Karl Marx’ı birleştirir, Lenina Crowne; Vladimir Lenin’dir misal. Darwin Bonaparte ise malum;  Napoleon Bonaparte ile Charles Darwin’i birleştirir. Mustapha Mond ise; Mustafa Kemal Atatürk ve Sir Alfred Mond’dur vs…


15 Milyon Yetenek yarattık her yaştan!

Yaklaşık 61 dakikalık bu ikinci bölümde, yakın ya da uzak olduğunu tam anlamadığımız (zaten çok fazla önemi de yok) bir gelecekteyiz. Gelecek ama geçmişten pek çok şey taşıyor; yetenek yarışmaları gibi. Hatta bu tür yarışmalar kariyer planlarının ilk maddesi…

Daha da önemlisi, insanlar enerji üretebildiği düzeyde rahat bir hayat sürüyorlar ve toplum katmanında kendilerine yer buluyorlar. Hayatları, dört tarafı tabandan tavana ekranlarla çevrili küçücük bir odada uyumak ve bildik spor salonlarına benzer bir yerde pedal çevirmekten ibaret. Bütün kazançlarını sanal gerçekliğe yatırıyorlar. Avatar satın alıyorlar, sanal maceralara girişiyorlar, son derece sağlıklı besleniyorlar vs. Tatsız, tuzsuz, ruh gibi bir hayat sürüyorlar.

Bir doktriner yanı ne kadar vardır bilemeyiz ama bizim meşhur ’10 Yıl Marşı’ farklı algılanmış ve uygulanmıştır. 15 milyon genç yaratılmıştır her yaştan ama her taraf ‘demir ağlar’ ile değil ‘cam ekranlar’ ile örülmüştür.

Tabii insan yine insan, anti-ütopya da olsa duyguları var. Seviyor, hırs yapıyor, umutlanıyor. Sadakat bekliyor, feragat gösteriyor vs. Sınıf atlamak içinse bahsini ettiğimiz yetenek yarışmasına katılmaya uğraşıyorlar. Esas cümbüş de orada kopuyor. Şöhretin, medya maymunluğunun İnsanlığı ne hale getirdiğini kara mizahın en keskin ucuyla retinamıza sokuyor ikinci bölüm.

Özellikle kahramanımızın yaptığı etkileyici konuşma esnasında (Kendi boynuna ucu sivri kırık bir cam parçası dayamıştır) Sezai Karakoç’un Masal’ındaki Doğulu babanın yedinci oğlunu düşündüm şahsen.

Bu bölüme son vurgu olarak, sisteme baş kaldıran karakterin ten rengine dikkatinizi çekeyim. Ve elbette itaat etmek için içirilen şeye de ayrıca vurgu yapayım.

(İzlemeyenler için seyir zevkini batırmayayım diye kendimi zorladığımın farkındasınızdır umarım!!!)



Anlattığım senin öykün!

Üçüncü bölüme geçmeden önce, dizideki her bölümün kendi içindeki ‘part’larının bitişi ve başlangıcının da gayet orijinal olduğunu ifade edeyim.
Son bölümde ise bir evlilik var odakta. ‘Serial Monogamist’ diyor uzmanlar bu tipolojiye, yani; Bağlılık sorunu olup da ilişki yaşayan kimse… Yine gelecekteyiz.. Aslında tablonun görünen kısmının günümüzden neredeyse hiç farkı yok. Tek fark hafızalar artık kayıt altına alınabiliyor ve ‘Akbil’ gibi bir cihaz ile geçmişi ufak bir parmak sürtünmesi ile hem kendimiz hatırlayabiliyoruz hem de kablosuz bağlantı ile herhangi bir ekranda istediğimize izletebiliyoruz.

Kaydediliyoruz anlayacağınız. Her anımız, saniyemiz. Mahremiyet var bittabi ama her an bozulabilecek kadar korumasız olunca ürkütüyor elbette. Zira kabahatlerimiz, günahlarımız, hatalarımız, suçlarımız her an önümüze dökülebilir! Son tahlilde mahremin kalmadığı, mahremiyette ısrarcılığın belli bir suçluluk psikozunu beraberinde getirdiği bir çağ!

Uzaktan mutlu gibi görünen çiftin, usul usul birbiriyle yüzleşmesi ve ihanet…
Tahminlerin aksine, ihaneti yapan erkek değil bu sefer…

Esasen, anlatılan üç hikaye içinde, bize en yakın olan öykü üçüncü gibi duruyor. Kadim bir mesele, klasik bir yöntem ile açığa çıkarılıyor ama aparatlar farklı tabii.

Rahatsız edici bir dizi Black Mirror, hem de epey rahatsız edici.

Huzursuzlandırıyor, can sıkıyor ve karamsarlığa itiyor. Ama iyi ediyor kesinlikle. Bir ayna tutuyor bize, rotamız ve güzergahımızla ilgili. Ey insanlık, gidişatın gidişat değil benden söylemesi, diyor adeta.

Peki çözüm?

Doğal olarak net bir şey söylemiyor dizi, aynayı tutuyor, can sıkıyor, rahatsız ediyor ve bitiyor.

Ekrana kafa atıp, jenerikteki gibi çatlatası geliyor insanın. İptidai belki ama çözüm nihayetinde!