Sinema ile televizyonun, klasik ifadeyle, beyazperde ile
beyazcamın arasında sayısız farklılıktan bahsetmek mümkün. Bunlardan en
önemlisi şüphesiz ebat ve ortam olsa gerek. Televizyonun kendine göre bir
estetik anlayışı ve algı aroması var. Gerçi uzun yıllar boyu süren genişlik
ölçülerimiz yeni nesil ekranlar ile epey büyüdü; 55 ekran yerine artık minimum
100 cm’lik ekranlarda izliyoruz yayınları ama bu durum çok fazla değiştirmiyor
gerçeği. Evinizde istediğimiz an yerinizden kalkacağınız, çay getiren annenizin
önünüzden geçeceği, çalan telefondan bilmem neye kadar binbir türlü dış etkenin
konsantrasyon bozuculuğu düşünülerek kurgulanıyor TV yayınları. Sinema öyle
değil oysa. Parasını ödeyip girdiğimiz salonda 50 metrekarelik devasa perdede,
karanlık ve sessiz ortamda, çok kolay terk etmeyeceğiniz şartlar altında
izliyoruz filmleri.
Çok farklı formatlar anlayacağınız. Ancak birbirinden
büsbütün bağımsız da değiller şüphesiz. Özellikle bu alanda rekabetin
çoğalması, özel sektörün TV yayıncılık işine girmesiyle çok ciddi bir ‘eğlence’
platformu ekranlar. Sinema ise şüphesiz bu yönü de olan ama öncelikli olarak
‘sanat’ kabul edilen bir alan. İşbu nedenle TV’den sinemaya bir aktarım
yapacağınız zaman öncelikli olarak bu format, ortam ve alan farklılıklarını
hesaplamanız lazım. Ekranda sizi beğenen, izleyen ve hatta bağımlınız olan bir
kitle olabilir ancak bu durum sinemada başarının garantisi sayılamaz şüphesiz.
Pek çok karakter sayabiliriz ekrandan perdeye transfer olan;
Recep İvedik, Sabit Kanca, Hüseyin Badem, Ayhan Kaplan, Polat Alemdar vs…
Bunlardan biriydi Veteriner Niyazi Gül. Stand-up ustası Ata
Demirer’in özgün karakterlerinden biri olan Niyazi Gül, kendi formatı içinde
epey tutarlıydı ki bu yüzden izleyici karakteri çok sevmişti. Niyazi Gül de
ekrandan perdeye transfer olan karakter olarak çıkıyor karşımıza. Üstelik yazar
kadrosunda sağlam mizahçılar var. Ancak filmi izleyince bir kez daha acı
gerçeği anlıyoruz; TV ve sinema çok ayrı formlar. Ne kadar sağlam gözlemci ya
da mizahçı olursanız olun mesele sanat olunca ‘olmamış’ durumları ortaya
çıkabiliyor. Şunu da ilave edelim hemen; sinema anlamında ‘olmamış’ demek gişe
bağlamında başarısızlık anlamına da gelmemeli.
Muhtemelen biliyorsunuz ama hikâyeyi özetleyecek olursak;
veteriner hekim Profesör Niyazi Gül kendince sakin bir hayat sürmektedir. Bir
yandan üniversitede veterinerlik dersleri verirken, bir yandan da yardımcısı
Hediye’nin desteğiyle dededen kalma mucizevi formülün eksik maddesini arar.
Belalı âşıklar Sultan ve Rıza atlarını yarıştırmaya karar verip bir de
Niyazi’nin hayvanlara güç veren formülünü duyunca işler karışır. Bir anda
heyecan dolu olayların ortasına düşen Niyazi, formülün eksik maddesini ararken
sürpriz maceralarla karşılaşacaktır.
Seyirci biliyor diye neredeyse Niyazi karakteriyle ilgili
hiçbir derinleştirici özellik işlenmemiş. Böyle olunca diğer karakterler kimi
sahnelerde ezip geçiyor ana karakteri. Bunun dışında uç uca eklenmiş (ki burada
bile bir tıkanıklık söz konusu) esprilerden oluşuyor film.
Farkındayım; bu tür eğlencelik seyirler için ‘üçe beşe’
bakılmaz ve epey toleranslı olmak gerekir. Lakin bu ülkede mizah yapan önemli
isimlerin (Belki Cem Yılmaz ve Yılmaz Erdoğan bu gruptan ayrılabilir) sinemayı
televizyon gibi görmeleri ve meseleye sadece ‘gişe’ bağlamında bakmaları ve
bunda ısrarcı olmaları hayal kırıcı bir şey. İvedik serisi, Kanca maceraları,
Eyvah Eyvah filan derken sinema çıtasının yukarıdan ziyade hep bir ‘tık’ aşağı
çekilmesi en hafifinden üzüntü verici.
Niyazi Gül’ü perdede görmek şüphesiz heyecan verici bir
deneyim. Ancak film için aynı şeyi söylemek ne yazık ki zor. En çok da
mizahçıların heba olmasına üzülüyor insan. Elhasıl; Niyazi Gül dörtnala koşuyor
belki gişede de öyle olacak, en azından Eyvah Eyvah kadar gişe yapacak ama Türk
mizahı sinema alanında maalesef nal toplamaya devam ediyor!


