Felaket ve kıyamet konuları sinemanın sıklıkla müracaat
ettiği, hatta her an el altında bulundurduğu derin ve zengin damarlardan
biridir. İster ilahi olsun, ister semavi, referansı nere olursa olsun epey
alıcısı da vardır bu türü. Kozmik kıyametten, salgınlara, tabii afetlerden
bizatihi insanın sebebiyet verdiği facialara kadar pek çok alt başlığı vardır
bu türün. Ne ki en cazibi ve daimi alıcısı olanı ilahi referanslı felaket
filmleridir. Bunlardan en çok işlenenlerden biridir Nuh Tufanı. (Meraklısına not:
Bu ayki Yedirenk Sanat ve Hayat dergisinde bu konuyla ilgili ayrıntılı bir
dosya var)
“Pi”, “Requiem for a Dream-Bir Rüya İçin Ağıt”, “Black
Swan-Siyah Kuğu” gibi sıra dışı filmleriyle isminden söz ettiren Darren
Aranofsky, son filmi “Noah-Nuh”da sahip olduğu dijital yeteneği, Eski ve Yeni
Ahit’e sadık kalınarak yazdığı söylenilen insanlık tarihinin ilk felaket
öyküsünün hizmetine sunuyor. Ölümcül bir sel felaketinin dünyadaki tüm yaşamı
tehdit etmesi ve Hz. Nuh'un ilahi direktifler doğrultusunda inananların
kurtuluşu için bir gemi inşa etmeye başlamasıyla ilerliyor. Bu devasa gemiye
her canlı türünden örnekleri alarak insan ve Nuh rolünde Russell Crowe'a
Jennifer Connelly, Emma Watson ve Anthony Hopkins gibi isimler eşlik ediyor.
Filmin özetini yazmalıyız, zira bizim bildiğimiz Nuh Tufanı
kıssasından epey farklı bir konusu var filmin.
İnsanoğlunun ataları cennetteki yasak meyveyi yedikleri için
ceza olarak dünyaya gönderilmiştir. Onların torunları ise, nefis mücadeleleri
adına birbirini öldürmeye başlayınca Nuh ailesini de alarak insanlardan
uzaklaşmıştır. Derken kaçınılmaz son gerçekleşir ve Nuh’un sair insanlarla yolu
tekrar kesişir. Tam bu esnada cezalı olarak yeryüzüne indirilip taşlaştırılmış
melekler yardımına koşar. Nuh’un kavmiyle iletişim sorunları vardır ve bunu
çözmek yerine bir gemi yapıp, gelecek olan tufandan kurtulmayı tercih eder.
Ancak, iletişim sıkıntısı aile içinde de devam edince, büyük tufan sonrası da
sorunlar bitmez.
Filmin hikayesi kaba taslak böyle. Şüphesiz Musevi kökenli
sinemacı Aranofsky ve kadrolu senaristi Ari Hendel, hikayeyi oluştururken
özellikle Eski Ahit’i referans almış. Her ne kadar sıradışı yönetmenin ciddi
bir bağlam kaydırması söz konusu olsa da, önce bizim bildiğimiz kıssa ile
filmde anlatılan hikayenin farklılıkları üzerine odaklanmak lazım.
KAYNAKLARA GÖRE BÜYÜK TUFAN
Şüphesiz arşımızdaki bir sinema filmi ancak yaşandığına
inanılan bir olaya dayanarak perdeye çekilen bir film. Dolayısıyla sinemanın
her daim yaptığı gibi hakikati eğip bükme meselesi burada önem kazanıyor.
Darren Aranofsky’nin filmine bakıldığında hikaye olarak sadece Kur’an-ı Kerim’e
değil, kendi kitaplarına göre de tarihsel gerçekliği zayıf, hatta yazılanlara
zıt bir metin ile karşı karşıyayız. Slam kaynaklarına baktığımızda Nuh: Büyük
tufan filminin sadece öykü olarak değil, peygamberlik ve hatta ‘İlah’ kavramına
da çok sakat bir mantıkla yaklaştığını söylemek mümkün.
Kutsal kitabımız Nuh (as) meselesini şu şekilde aktarıyor
bize:
"Kendilerinden
önce Nuh kavmi de yalanlamıştı; böylece kulumuz (Nuh)u yalanladılar ve:
"Delidir" dediler. O "baskı altına alınıp engellenmişti."
Sonunda Rabbine dua
etti: "Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu kafir
toplumdan) intikam al."
Biz de "bardaktan
boşanırcasına akan bir su ile göğün kapılarını açtık.
Yeri de "coşkun
kaynaklar" halinde fışkırttık. Derken su, takdir edilmiş bir işe karşı
(hükmümüzü gerçekleştirmek üzere) birleşti.
Ve onu da tahtalar ve
çiviler(le inşa edilmiş gemi) üzerinde taşıdık;
Gözlerimiz önünde
akıp-gitmekteydi. İnkâr edilmiş-nankörlük edilmiş olan (Nuh)a bir mükafat olmak
üzere.
Andolsun, Biz bunu bir
ayet olarak bıraktık. Fakat öğüt alıp-düşünen var mı?
Şu halde Benim azabım
ve uyarıp-korkutmam nasılmış?" (Kamer Suresi, 9-16)
İncil meseleyi şöyle aktarır:
"Tanrı, eski dünyayı
da esirgemedi. Ama Tanrısızların dünyası üzerine tufanı gönderdiği zaman,
doğruluk yolunu bildiren Nuh'u ve yedi kişiyi daha korudu." (II. Petrus,
2/5)
Eski Ahit’e göreyse,
tüm dünyayı kaplayan bir Tufan’la "yeryüzünde olanların hepsi
ölecektir" hükmü gereği, tüm insanlar cezalandırılmış, Tufan sonrasında
yaşayan yegâne insanlar Hz. Nuh ile gemiye binenler olmuştur. (Tekvin 9/11)
Şüphesiz sadece dini referanslarda değil, pek çok masal, inanış
ve mitolojide de mevcut ‘büyük Tufan’. Heraklitus, Empedokles, Platon ve
Aristoteles, "geçmişte insanlığın uğradığı su ve ateş felaketleri"
olarak ifade etmişler hadiseyi. Öte yandan Türk mitolojisinde de denk geliyoruz
olaya. Nuh Tufanı Türk kaynaklarında "Taşkın" olarak anılır. Türk
kültüründeki önemi yeryüzünün yeniden ilk başlangıçtaki sularla kaplı haline
dönmesidir. Yenilenmenin sembolüdür fakat yenilenme bir çeşit devrim ile ortaya
çıkmaktadır. Çünkü tufan ile eskimiş olan her şeyin sonu gelir ancak dönülen
yer ise başlangıç yani öz’dür. Bu bağlamda yaşamın bir çember olduğu inancını
benimseyen ilkel toplumların düşünce sisteminin en güzel örneğidir. Kötülük
yüzünden kaos ortaya çıkar ancak sonradan yeniden dinginleşir. Nuh Peygamber
(Türklerde Nama adıyla bilinir) bir gemi yapar ve bütün canlılardan bir çift alarak
taşkından korunur. Tufan olacağını "demir boynuzlu kök teke" önceden
haber vermiştir. Bu teke yedi gün dünya çevresinde dolaşmış, acı acı melemiş,
yedi gün deprem olmuş, yedi gün dağlardan ateş fışkırmıştır. Tufan şöyle Altay
söylencelerinde anlatılır:
“Gök teke yedi gün
yeryüzünü dolaştı ve bağırdı
Yedi gün zelzele oldu
Yedi gün dağlar ateş
püskürdü
Yedi gün yağmur yağdı
Yedi gün fırtına oldu
ve dolu yağdı
Yedi gün kar yağdı”
Altay Türklerinin yaratılış efsanesinde Dünya’nın ekseninin
sabitliği Tanrı Ülgen’ce başı zincirle bir kazığa bağlanan balık sembolizmiyle
belirtilir ve balığın başının yönünün, yani eksenin yönünün değişmesi halinde
tufanın tekrar meydana geleceği söylenir.
Bu büyük felaket elbette doğal olarak sanat eserlerine
yansımış tasvir ve betimlemelerde olayın dehşeti fırça ve kalem vasıtasıyla
sanatseverlere geçirilmeye çalışılmış.
Sinemanın böylesi bir malzemeyi kullanmaması elbette
düşünülemezdi. Nitekim irili ufaklı pek çok ‘tufan’ içerikli filmde, kimi zaman
doğrudan, kimi zaman dolaylı olarak mevzuya değinildiğini biliyoruz. Ancak biri
tanesi var ki, diğerlerinden farklı. Ünlü yönetmen John Huston’un 1966
tarihinde çektiği ve bizzat kendisinin Nuh peygamberi canlandırdığı 174
dakikalık uzunluğuyla meşhur “The Bible: In the Beginning” her ne kadar 18
milyon dolar gibi bugün için pek bir anlam ifade etmeyen bütçesine rağmen
meseleye ayrıntılarıyla giren yegane örnekti. ‘başlangıç’ diye çerilebilecek
film ülkemizde nedense ‘Peygamberler Tarihi’ ismiyle gösterilmiş. Kalabalık figürasyonu,
direkt olarak İncil’e dayanan senaryosu ve epik tarzıyla Başlangıç, dünyanın
yaradılışıyla açılıp İbrahim peygambere kadar getiriyor öyküyü. Bir filmden
ziyade Hıristiyani vaaz havasında geçen film, tüm olumsuz unsurlarına rağmen
dönemin diline göre epey ilerde görsel bir anlatımı kullanıyor. Filmin oyuncu
kadrosu da epey sağlam: Richard Harris, Peter O'Toole, Ava Gardner, John Huston,
Franco Nero vs vs.
Filmimize dönecek olursak Aranofsky’nin Nuh’u ile Huston’un
Nuh’u arasında çok bir farklılık yok. Kudretli bir yaratıcı tarafından
yeryüzünü düzeltmek ve tebliğ için gönderilmiş bir peygamberden ziyade insani
zaafları her an dışarı taşan, bol defolu epikleştirilmeye çalışılan bir
kahraman var karşımızda. Üstelik Nuh: Büyük Tufan sadece karakter inşasında
sıkıntılar taşımıyor. Senaryo olarak da epey sorunlu ve derin boşluklar
barındırıyor. Bunlara bir göz atalım…
NERDEN BAKSAN TUTARSIZLIK!
Bir fıkra vardır bilir misiniz?
Adamın biri bilge taklidi yaparken, ona ‘Ramazan Bayramı
niçin var?’ sorusu sorulur. Adam şöyle cevaplar: “Çocuğu olmayan Hz. Davut,
Allah'a dua etmiş, 'Ya rabbi bana bir kız çocuğu ver, onu sana adayacağım'
demiş. Dua tutmuş, Davut, kızının adını Ayşe koymuş, gel zaman git zaman, çocuğun
adak yapılacağı zaman gelmiş, Hz. Davut kızı yatırmış, tam boğazını kesip
kurban edecekken, Azrail, gökten bir keçiyle çıkagelmiş, 'kızı bırak, al bu
keçiyi’ demiş ve o gün ramazan bayramı olmuş!" Bunu duyan vicdanlı bir
dinleyici dayanamamış: "Yahu bunun neresini düzelteyim; Hz. Davut değil
Hz. İbrahim; kız değil erkek; Ayşe değil İsmail; Azrail değil Cebrail; keçi
değil, koç, Ramazan değil kurban!”
Darren Aranofsky’nin anlatıtğı hikaye biraz böyle. Açıkçası
‘Büyük tufan’ ile ilgili anlattığı her şey yanlış ya da çarpık. Hem tarihsel
hem de sanat olarak kocaman sıkıntılar içeren bir film ne yazık ki! Film temel
çatışma unsurları olarak son derece zayıf ve gereksiz argümanlara yaslanırken,
pek çok yerinde ‘niye ki?’ sorusu sormamıza sebep olacak ‘trük’lere sahip.
Nuh’un kurduğu tuzağı gerekçelendirme ihtiyacı bile hissetmezken, bu tuzağa
düşen müstakbel gelin adayı, esas vazifesi ‘kurtarmak’ olan bir peygamberin
bunu yapmak yerine merhametsizce terk edişi insani bir zalimlik görüntüsü veriyor. Daha
önemlisi, büyük tufanın nedeni olan, insanların peygamberi reddedişi,
aşağılayış ve küçümseyişi neredeyse hiç işlenmiyor. Oysa biliyoruz ki, tufanın
en büyük nedeni olan, “Sonunda Rabbine
dua etti: "Gerçekten ben, yenik düşmüş durumdayım. Artık Sen (bu kafir toplumdan)
intikam al." Yakarışı hikayelendirilmiyor.
Sahih kutsal metinlere dayanan bir hikayenin filmleşmesinden
ziyade, bolca israiliyat ve batılı perspektifle ele alınmış seküler bir ‘iyilik
ve kötülüğün ortasında vicdan muhasebesi’ diye niteleyebileceğimiz çalışma Nuh:
Büyük Tufan.
Neresinden tutsak elimizde kalan senaryonun, finale doğru
80’lik cilt gibi sarkması bir yana, temel bir perspektif sıkıntısı var Nuh’ta.
Bir peygamberden ve kutsal referansları olan tarihsel gerçeklik umursanmadan, öylesine
bir tarihi bükme girişimi var ki, bunu ancak Hollywood yapar, diye içinden
geçiriyor insan. Bizatihi ‘yaratıcı’yı Jung’un temel arketip kalıplarına
sokmaya çalışan metin, ‘kötücül Tanrı’ israiliyatını film boyunca diplerde
işleyip duruyor. Durum böyle olunca peygamberden ziyade Yüzüklerin Efendisi
gibi fantastik bir film kahramanı izliyoruz.
Kahramanı Allah’ın Elçisi olmaktan çıkarıp, zaafları olan
bir kahramana dönüştürmeye kalkınca işin rengi değişiyor şüphesiz. Depresyona
giren, kafayı çeken, kendi torununu öldürmeye and içen defolu bir kahraman
oluyor koca Peygamber. Ve 950 yıllık hayatının özeti ise ‘pişmanlık’ oluyor.
Mesele bu düzeye inince, tablo normal olarak farklılaşıyor.
Sıradanlaşmanın vurduğu yer ise meseleyi intikam hissine kadar dayatmak. Tüm
mesele Hz. Nuh’un babasını öldüren katilden intikam almaya inene kadar düşüyor.
Düşünsenize, insanlara tebliğ ile vazifeli bir peygamber hayatı boyunca
insanlardan kaçan, en sonunda insanlığı değil ailesini kurtarmak için çabalayan
bir pragmatiste dönüşüyor Nuh’ta.
Filmin sinematografisi, Aranofsky’nin klasik anlatımının
dışında. Olaydan ziyade karakter derinleşmesine önem veren bir yönetmen olarak
bildiğimiz kişinin Peter Jackson gibi fantastik mekanlar ve yaratıklarla
uğraşması sakil duruyor ne yazık ki. Nuh ve ailesinin temel zaaflarını dramanın
klasik sularına çekmeye çalışmak hem böylesi bir hikayeyi büyük bir haksızlık
hem de tarihsel/mantıksal realiteyi bükmeye çalışmak olarak yansıyor filmde.
Başta Russel Crowe olmak üzere, özellikle Nuh’un oğulları
oyunculuk bağlamında vasatın altı bir performans gösterirken bir tek Connely
kalite çıtasını az biraz yukarı doğru çekiyor.
Filmin epik forma oturması adına bindirilen ‘Anlatıcı’daki
kararsızlık da bu sakilliğin en bariz göstergesi. Ne ki filmin müzikleri bu
yapay ve uydurukluğu nispeten dağıtıyor. Her biri ‘Lacoste’a hazırlatılıp
eskitilmiş gibi duran kostümlere hiç değinmeyelim.
Aslında bu yazının başlığı “Gemilerin Efendisi” olacaktı.
Zira Nuh: Büyük Tufan tarihsel, semavi bir olaydan daha ziyade Yüzüklerin Efendisi
gibi fantastik bir orta dünyaya yakın bir geçmiş sunuyor. Meleklerin tasviri
bile bahsini ettiğimiz bilinçaltına uygun.
Sözün kısası, “bu toplara hiç girmeyecektin Aranofsky!”
dedirten Nuh: Büyük Tufan filmi, bu tür meselelere vakıf olanların sinemayı
bilmemesinin, sinemayı bilenlerin ise hakikatten uzak olmasının acı bir
neticesi olarak sinema tarihindeki yerini alıyor maalesef. Artık önümüzdeki
tufanlara bakacağız!






