19 Ekim 2015 Pazartesi

Kara Düzen: Suç ve servet


James ‘Whitey’ Bulger, FBI’ın en çok aranan 10 kişi listesinde olan azılı bir suçluydu. 2 milyon dolar ödül konmuştu başına. 16 yıllık kaçak hayatının ardından 2011’de Santa Monica’da yakalanmıştı. Hakkında 11 cinayet ve diğer suçlardan 2 kere müebbet cezası bulunan ve Güney Boston bölgesinin en azılı suçlularından olan Whitey Bulger, aynı zamanda eyalet senatörünün de erkek kardeşiydi. Onun hikâyesini ilginç kılan unsur ise senatör ağabeyi kadar, kendisini temize çıkarmak için, bir mafya ailesine karşı FBI muhbiri olmayı kabul etmesi ve suçlarını devletin bilgisi ve onayı dâhilinde işlemesiydi.
Yönetmenliğini Scott Cooper’ın üstlendiği “Kara Düzen -  Black Mass” daha önce birkaç kez sinemaya uyarlanan bu hikâyeyi tekrar ve daha güncel bir dille salonlarımıza getiriyor. Senaryosunda da Cooper’ın imzasının olduğu filmde Whitey Bulger rolünde Johnny Depp’i seyrederken ağabeyi senatör Bill Bulger olaraksa Benedict Cumberbatch karşımıza çıkıyor. Filmin yıldızlarla dolu kadrosunda ayrıca Joel Edgerton, Sienna Miller, Juno Temple, Dakota Johnson, Peter Sarsgaard ve Kevin Bacon gibi isimler yer alıyor.
Kara Düzen, çetelere karşı çetelerle işbirliği yapan devletin giderek daha azılı bir çeteye dönüşmesinin de öyküsü esasen. Filmi ilginç kılan bir diğer unsur ise, artık neredeyse her filminde ağır makyajla oynamayı gelenek hâline getiren ve bu nedenle ‘bin bir surat’ lakabıyla anılan Johnny Depp’in yine plastik makyajdan jest ve mimiklerinin görünmediği bir karakter olarak karşımıza çıkması. Film, Çılgın Kalp ve Kardeşim İçin gibi özellikle Amerikan halkı için lokal önem ifade eden hikâyelerin yönetmeni olan Scott Cooper için pek fazla bir yenilik içermiyor; ancak, senaryodan kaynaklanan ciddi sıkıntılar değerini epey düşürüyor. Depp’in ağır makyaj altında ezildiği rolünün aksine, yan karakterlerin oldukça başarılı bir iş çıkardığını söylemek lazım. Bu tür dönem filmlerinde Hollywood artık hiçbir sıkıntı çekmediği için, Kara Düzen, inşa ettiği her setinde sadece ön planı değil, en ince ayrıntıya kadar tasvir ettiği dönemi başarıyla kurgulamış. Ne var ki senaryo ciddi sorunlar ihtiva ediyor.
FBI sorgulaması esnasında geri dönüşlerle olayın kahramanları üzerinden öyküyü anlatmayı tercih eden film, disiplinli bir anlatımı tercih etmiyor ve bir noktadan sonra ipi elinden kaçırıyor. Yan karakterler her ne kadar oyun çıkarmakta başarılı olsalar da, kendi öyküleri ana omurgaya sağlam eklemlenmediği için dengesiz bir akışa sahip. Örneğin iki önemli karakterin eşleri, filmin başlarında ciddi ağırlıkla hikâyede yer alırken, bir yerden sonra âdeta unutuluyorlar ve akıbetleri bir yere bağlanmadan bitiyor film.
Cooper, halefleri olan Coppola ve Scorsese’nin başarılı örnekler ile çıtayı yerleştirdiği yüksekliğe ulaşamasa da, en azından mafya/devlet ilişkisi ve devletin çeteleşmesi/çetenin devletleşmesi olgusuna sert olmayan, ancak sağlam göndermelerde bulunarak vasatı bir miktar aşabiliyor. Bu yönüyle kendimizden de epey iz bulmak mümkün Kara Düzen’de. Zira ülkemiz de giderek ‘Kara Düzen’e dönüşen bir güzergâhta kontrolsüz olarak hızla ilerliyor. Ve hatta ülke medyasına yapılan operasyonlar da film vizörüyle okunduğunda daha anlam kazanıyor. Zira Bulger-FBI-Senato üçlüsünün kurduğu bu kirli yapıyı ortaya çıkaran yine bir bağımsız medya kuruluşu: Boston Globe.
Ünlü suç hikâyeleri yazarı Mario Puzo meşhur ‘Baba’ romanına Balzac’tan aldığı şu şahane alıntı ile başlar: “Her büyük servetin arkasında bir suç gizlidir.” Kara Düzen büyük servetlerin, büyük suçların ve kirli derin devletin ilişkilerinin perdeye yansıması olarak da önemli bir film.

12 Ekim 2015 Pazartesi

Tehlikeli Yürüyüş: Bulutlar oldu tasam!


Merhum Necip Fazıl’ın ‘Takvimdeki Deniz’ şiiri çok enteresandır. Şair odasında aylak aylak dururken duvarda asılı olan, yaprakları tükenmiş bir takvime bakmaktadır. Bir resim vardır takvimde; azgın bir deniz ve ortasında yana yatmış bir gemi. Bir süre sonra şair ile takvim arasında öylesine bir etkileşim olur ki sahicileşir her şey: “Geçtim kendi kendimden / Yüzüme o resimden / Köpükler vurdu sandım / Duymuş gibi tıkandım / Ciğerimde bir yosun / Artık beni kim tutsun.” Aslında kendisi de anlam veremez yaşadıklarına: “Ne var bana ne oldu / Odama nasıl doldu / Birden bire bu meltem / Ve dalgalandı perdem / Havalandı kâğıtlar / Odamda kıyamet var!” Vardığı nokta ise ilginçtir: “Denizler oldu tasam / Yakar onu bulmazsam!” Netice itibarıyla sahip olduğu her şeyi geride bırakarak denizin peşine düşer şair.
Fransız Philippe Petit, çocuk yaşta telde yürümek başta olmak üzere akrobasi sanatına gönül vermiş bir tuhaf fânidir. Sokaklarda akrobatik gösteriler yapıp geçimini sağlarken, bir gün gittiği dişçideki dergide insanoğlunun yaptığı en devasa yapılardan biri olan Dünya Ticaret Merkezi kulelerinin fotoğrafını görür ve o anda içinde engel olamadığı bir tutku ateşi yanar. Ne yapıp edip, bu iki kule arasına gereceği ipin üzerinde yürümesi lazımdır. İçindeki bu büyük tutkuyu belki de kısmen tatmin edebilmek amacıyla epey yüksek binalara tırmanır ve yürüyüşler yapar. İşin heyecan verici yönü ise, bu yürüyüşleri yasa dışı/gizlice yapmasıdır. Örneğin Notre Dame Katedrali’nin çan kulelerine gerdiği ipin üzerinden yürür ama nihayetinde burasının yüksekliği 100 metre bile değildir ve hayalindeki binaların yüksekliği olan 400 metrenin çok çok altındadır. Keza Sydney Liman Köprüsü üzerinde de yürür ama esas hedefi İkiz Kuleler’dir. En nihayetinde uzun uğraşlar ve maceralar neticesinde 7 Ağustos 1974’te hayalini gerçekleştirir ve bir insanın neredeyse boşlukta yürüyebileceğini tüm dünyaya ispatlar. Daha sonra “Bulutlara Ulaşmak’ isimli kitabında anlatır tüm hislerini ve bu macerası 2008 yılında “Teldeki Adam” ismiyle James Marsh tarafından belgesel olarak filme çekilir. Oscar da alır film.
Robert Zemeckis (Forrest Gump, Mesaj) başı sonu bilinen bu hikâyeyi bu kez drama olarak karşımıza getiriyor. Philippe’in dünyasına yakınlaştırmayı ama esas olarak bir insanın karşı konulmaz tutkusunu anlatmayı deneyen “The Walk – Tehlikeli Yürüyüş”te Fransız akrobatın hayalleri için neler yaptığını görüyoruz. Elbette esas derdi dünyanın en yüksek noktalarından birinin üzerinde telde yürümeyi anlatmaya çalışan senaryo, süresinden kaynaklanan eksiklik ve yönetmenin teknolojiye olan güveninden kaynaklanan birtakım savruklukları da içerse, nihayetinde The Walk, bilinen finaline rağmen seyirciyi koltuğuna çivileyen bir film olmuş. Şüphesiz bunda IMAX ve 3 Boyut teknolojisinin etkisi büyük. Eğer siz de benim gibi yükseklik korkusu yönünden sıkıntılıysanız, filmi izlerken (özellikle final sekansında) epey tedirgin olma ihtimaliniz yüksek.
Film gerçeğe mümkün olduğunca yakın bir inandırıcı kadraj ve lens kullanımıyla anlatıyor hikâyesini. Olayın tüm kahramanları gerçek, olaylar da… Başroldeki Joseph Gordon-Levitt (Lincoln, Batman: Kara Şövalye Yükseliyor) rolü için bizzat Petite’ten ders almış. Ve yönetmen tüm hikâyeyi kahramanın ağzından anlattırıyor. Bunun için seçtiği mekân ise Özgürlük Anıtı’nın meşale sepeti… Dengeli müziğin, güçlü gerilim pedlerinin kullanıldığı Tehlikeli Yürüyüş’ün senaryosundaki sıkıntı, tutkunun büyümesine ve kahramanın artık dizginlenemez arzusuna çok vakit ayırmaması. Oysa Notre Dame ile WTC arasında epey macerası var çılgın akrobatın.  
Şair takvimdeki denize bakarak, içinde karşı konulmaz bir hasret büyütüyor ve denizlerin tasasıyla geçiriyor ömrünü. Fransız akrobat ise bir telin üzerinde, çıkabileceği en yüksek noktaya çıkarak yürümenin tutkusuyla yaşıyor. Ki bu yüzden, ‘öleceksem tutkularım için öleyim’ diyor kitabında.
Tehlikeli Yürüyüş ise seyircisine, ‘peki senin tüm hayatını feda edebileceğin bir telin var mı?’ diye soruyor âdeta.
Selam olsun hayalleri için hayatını feda etmeyi göze alanlara...

6 Ekim 2015 Salı

Marslı: Uzaylı Robinson

Kaliforniyalı bir fizikçinin oğlu olan Andy Weir’in çok satan kitabı ‘Marslı-The Martian’ 2014 yılında ‘en iyi bilim kurgu kitabı’ olarak seçilince 20th Century Fox kitabın film haklarını satın aldı ve ünlü Ridley Scott’a yönetmenlik teklifi yaptı.
Yaratık, Bıçak Sırtı ve Prometheus gibi filmler ile türe hiç de yabancı olmayan ve özellikle Bıçak Sırtı ile bu alanda bir kült oluşturan Scott, Weir’in romanıyla şimdi karşımızda. Marslı’nın oyuncu kadrosu da oldukça güçlü: Matt Damon, Jessica Chastain, Melissa Lewis, Jeff Daniels, Michael Pena, Sean Bean...
Andy Weir’in kitabı yazarken özellikle uzay bilimleri ve Mars konusunda epey ön çalışma yaptığı ve müthiş zekâ oyunlarıyla romanı tatlandırdığı biliniyordu. Merak edilen, ‘Lost’ ve ‘Dünyalar Savaşı Z’ gibi katmanlı çalışmalarda kalem oynatan senarist Drew Goddard ile beraber metni ne kadar derinleştirebileceğiydi. Filme bakınca görüyoruz ki, bu anlamda kendilerini hiç zahmete sokmamış Scott/Goddard ikilisi. İşbu nedenle neredeyse hiçbir derinlik içermeyen bir yapıya sahip Marslı’nın senaryosu. Oysa uzay boşluğunda ölüme terk edilmiş bir insanoğlunun yalnızlığı hem varoluşsal hem de psikolojik olarak katmanlamaya epey müsait. Bunun yerine kitaptaki zekâ ve ironiyi olduğu gibi –elbette ustaca- birebir aktarmayı tercih etmiş kurt yönetmen.
Mevzu şu: Botanik kökenli astronot Mark Watney, NASA’nın Mars’a yolladığı Ares 3 mürettebatından biridir. Bir fırtına yüzünden meydana gelen kaza neticesinde kaybolur ve ekibi, öldüğünü düşünüp onu Mars’ta bırakarak geri döner. Ancak hayattadır ve dünyadan milyonlarca kilometre uzaktaki bu ıssız gezegende tek başına kalmıştır. Bundan sonra bir yandan hayatta kalma yollarını ararken, diğer yandan dünya ile temas kurmaya çalışır.
Marslı- The Martian kolayca fark edilebileceği gibi çağdaş bir Robinson Crusoe hikâyesi aslında. Issız adanın yerini tekinsiz gezegen Mars almış. Defoe’nin 400 yıl önce yazdığı hikâye ile Weir’in hikâyesi arasındaki en önemli fark, bir Cuma’nın olmaması. Geri kalan her şey aynı; hayatta kalma ve insanlara kendini fark ettirme macerası. Aslında güçlü olmayan bir yan karakter, senaryonun en zayıf noktası aynı zamanda. Film -ya da kitap-, bu eksikliğin çözümü için dijital günlüğe başvuruyor ve kahramanın iç sesini dinlemek yerine bilgisayara yaptığı kayıtlarla hâlet-i ruhiyesini bizimle paylaşıyor.  Böyle olunca kitap ile film arasındaki en bariz fark olan ‘anlatıcı’ faktörü de ortaya çıkmış oluyor.
Ridley Scott, belki de artık yaşının verdiği yorgunlukla kendini hiç yormuyor ve popüler sinema izleyicisinin kolay tüketebileceği bir seyirlik sunuyor Marslı’da. Bunu yaparken epey de cömert; belki en az 40 dakika daha az bir süreyle rahatlıkla anlatılabilecek hikâye, gereksiz tekrarlar ve bir dolu işe yaramaz yan karakterle şişiriliyor.
Ve esas olması gereken yan karakterler ya hiç yok ya da finalde ‘pay-off’ kabilinden tadımlık veriliyor. Kahramanın ailesine dair tek bir kare bile göremiyoruz mesela. Ya da filmin duygusal boyutunu göstermelik doldurmaya çalışan ‘uzayda aşk’ teması çalakalem geçiliyor. Bunun yerine anlık zekice düğümler, çözümler ve buluşlar ile ilerliyor hikâye. Tıpkı sinema büfesinden alınan mısır patlağı gibi, film bitince paketi koltukta bırakıp çıkıyorsunuz!
Buna rağmen, biraz metazori olsa da, iyi bir okuma yapmak mümkün Marslı filmi için. Söz gelimi neredeyse tüm dünya bir kişi için el ele veriyor ve belki milyarlarca dolar harcıyor. ABD, siyasi hasmı Çin’le bile işbirliğinden kaçınmıyor. Açıkçası böylesi pembe bir tablo ne yazık ki sadece romanda ve filmlerde mümkün. Bodrum sahilinde cansız şekilde başı kuma gömülü minik Aylan için kılını dahi kıpırdatmayan insanlığın, 55 milyon kilometre uzaktaki Mark için ayağa kalkması inandırıcı olmadığı kadar trajikomik de...
Son olarak bu filmi izlemeden önce ya da izledikten sonra, Cengiz Aytmatov’un Gün Olur Asra Bedel romanını okumanızı ve 2009 yapımı bir Duncan Jones filmi olan ‘Ay’ı izlemenizi tavsiye ederim.

Şuradan aldım