3 Ağustos 2015 Pazartesi

Bir zihin mikseri: David Lynch


Kelimenin tam anlamıyla bir kafa karıştırıcı sanatçıdır David Lynch. Her karesi onlarca sembol ve metaforlarla dolu filmleri klasik sinema izleyicisini kaçırsa da, hiç de azımsanmayacak hayran kitlesi oluşturmayı da başarır. Lynch sineması; açıp kolaylaştıran değil, tıkayıp zorlaştıran bir yapıya sahiptir. Üstelik sadece sinema alanında da yapmaz bunu. Maharetleri parmaklarının sayısından bile fazladır esasen; ressam, mimar, tasarımcı, reklamcı, müzisyen, fotoğrafçı, yapımcı, yönetmen, senarist ve ruhanî eğitimci…
A1u0PwERo3L._SL1500_Bu sıra dışı sanatçının yaklaşık 50 yıllık sanat serüvenine ait eserlerinin yer aldığı sergi, Avustralya’daki Queensland Art Gallery /Gallery of Modern Art’ta açıldı. ‘İki Dünya Arasında’ başlığında düzenlenen sergide usta yönetmenin birçok alandaki 200 çalışması; resim, fotoğraf ve film gösterimleri, sanatçı ile akademisyenlerin yorumlarıyla beraber sunuluyor. 7 Haziran’a kadar devam edecek sergi, Lynch’in iç dünyasına biraz daha yaklaşmak isteyenler için iyi bir fırsat.
Sinemadan önce resim sanatında kendisini yetiştiren David Lynch’in yüzlerce resimde imzası bulunuyor. Yönetmeni takip edenler, resimleri incelediğinde; Lynch’in basit bir durumu karanlık hislerle göstermesi, yine filmlerinde olduğu gibi çamura yakın malzemeleri seçtiğini, rüya bilinci ve korkulan şeylerin ortaya çıkardığı bozukluklara yol açan benzer duygulara dikkat çektiğini görebiliyor. Lynch, resimlerinde dilin vurgusunu öne çıkararak kelime kullanıyor, sürreal unsurlar ve bazen birbirinden alakasız gibi görünen objeleri kanvas tablolarına yerleştirip, nesnelerin arasında ne kadar geçişken bir ilişki olduğunu gösteriyor. Lynch, görsel ve yazılı metinlerdeki terimlerin birbiriyle aynı anlama gelmediğini söyler; bir karınca resimde farklı, yazılı metinde farklı anlamdadır. Buna rağmen resimlerine başlık seçmeyen yönetmen, olağanüstü ruhanî dışa vurumculuğunu tuvaline de yansıtıyor.
4660312661946’da ABD’nin Montana eyaletinde dünyaya gelen David Lynch’in babası, tarımla ilgilenen bir bilim adamı olduğundan işi gereği sıkça şehir değiştirir. Lynch’in okuduğu yerlerin farklı olması da bu yüzdendir; Washington’da Corcoran School of Art, ardından Boston’da School of the Museum of Fine Art’a kaydolur. 1966’da ise Philadelphia’daki Pennsylvania Academy of Fine Art’ta resim ve grafik eğitimine devam eder. Kusursuz gerçek, rüya ve mantığı sorgulayan sürreal yapıtları ilk kez burada ortaya çıkar. Lynch, eğitimi sırasında rüzgârın sesi ve objelerde yarattığı hareketlilik ile bir tabloyu inceler ve o an, hareketli resimler yapmak istediğini; sinemaya başlaması gerektiğini anlar.
Kısa filmler ile sinemaya adım atan Lynch, insanların zaten sunulan en net bilgiyi dahi kendi bakış açıları ve hisleriyle yeniden yorumlayacağını söyler ve seyircinin yorum yapmasını daha da zorlaştıracak kurgularıyla yapımcılığı sürdürür. Usta yönetmen, içerisinde animasyonları da kullandığı kısa metrajlı filmler ile sinemadaki üretimine başlar; Six Men Getting Sick (1966), The Alphabet (1968) ve The Grandmother (1970) adlı yapıtları, Lynch’in kolajları ve sürreal unsurlar ile birleştirilerek sahneye uyarlanır. Lynch, sinemasında birbirinden tezat birçok unsur kullanılır. Uçsuz sarı şeritli bir otobanda başlayan veya son bulan yolculukta; sanatçının kompozisyonuna uygun grafiklerde, grileştirdiği tonlarda, dumanlar içinde cızırdayan ampuller, eşyaların içinden süzülen pislik, böceklerin gezdiği mekânlarda çarpıcı renkler ile hikâyeyi sunar ve içinde genellikle hayalleri süsleyen yakışıklı veya güzel bir karakter vardır. Lynch sanki çoğunlukla, çiçekli bahçelerde, huzurla yaşam süren bu güzel insanın aslında rüya gibi bir hayatı veya mutluluğu hissettiği saf bir bilincinin olmadığını söylemek ister. Lynch sineması tek başına bir çizgide anlatılamaz, zaten düzensiz zaman-mekân kurgusu da buna izin vermez. Ayrıca birçok filminde kovboy kılıklı, gotik suratlı veya dedektif olan, konuyu esrarengiz hale getiren bir adam; kilit bir figür kullanır.
IMG_0767Usta yönetmen gizemi de çok sever, sadece metafor olarak değil bizzat kelime olarak da; birçok filminde ‘gizem’ sözcüğü mutlaka yer alır. Filminde bazen bir şarkı yükselir ya da rüya görülür ve mesaj David Lynch’in bilinçaltında açtığı kapıya yönlendirir… Lynch, Philadelphia’da yaşadığı sırada, şehrin kendisine düşündürdüğü güzelliği ve ürkütücü kargaşasından etkilendiğini ve çalışmalarını buna göre şekillendirdiğini sıkça dile getirir. 1977’de Los Angeles’ta tamamladığı ilk filmi Eraserhead (Silgi Kafa) ile Amerikan sinemasında yerini alır. Lynch, modernizmin ardından gelinen noktayı; çürümüşlük halini filminde fabrika dumanları, lokomotif sesleri gibi rahatsız edici öğeler kullanarak gösterir ve ahlakın yasaklarına uymamanın yarattığı vicdan azabını yansıtır. Fotoğraf kompozisyonu açılarıyla oluşturduğu Eraserhead diğer filmlerine göre daha sade bir çerçevede ilerler…
Eraserhead copyİkinci filmi Elephant Man’i (Fil Adam) siyah-beyaz çekmesinin nedeni ise gerçekçiliği öne çıkarmaktır. Gerçek hikâyeden sinemaya uyarlanan Elephant Man’de 19. yy sonlarında İngiltere’de yaşamış ve fil hastalığı yüzünden acı çeken, gerçek adıyla Joseph Carey Merrick’in hayatını anlatır. Yine metaforlarla toplumun iç dünyasını ortaya çıkaran Lynch, burada Kafka’nın Dönüşüm’ündeki anlatımına benzer bir görüşle seyirci karşısına çıkar; insanların içinde var olmaya çalışan ‘anormal’ görünümdeki birinin, zengin olsun fakir olsun tüm toplum tarafından dışlandığını, ötekileştirildiğini gösterir. Fil Adam’ın korkuya sebebiyet vermediği için kullandığı maskeyi ilk kez çıkardığı sahnenin hemen paralelinde ilerleyen sahnede; insanların gereksiz bir nedenden ötürü bağırıp çağırarak, canavara dönüşebildiği sıradan gündelik bir olay gelir. Mesajda Lynch’in, “Burada asıl canavar kim oluyor?” sorusu duyulabilir. Fil Adam, rahatsızlığından ötürü hep bir oyun malzemesi gibi görülür ve çevresindeki insanlar yüzünden aslında kolayca yapabileceği şeyler olduğu halde hiçbir zaman fırsat bulamaz. Lynch, aslını görmediği halde Fil Adam’ın kusursuz katedralin maketini yapmasını, sonunda da eserine ismini yazmasını öne çıkararak müthiş bir cevap verir. Huzurun, gittikçe çirkinleşen toplumla değil insanın becerisiyle kazanıldığını gösteren filmde, Sanayi Devrimi’nin ardından gelişmiş ve hatta fabrikasyon bir yaşama geçmiş olan Londra’yı da anlatmayı ihmal etmez. Usta yönetmenin daha sonrasında roman serisinden uyarlayarak çektiği, dönemin Star Wars’ına benzer biçimiyle başlıca bilim kurgu, uzay filmlerinden sayılan Dune, sinema otoriteleri tarafından hâlâ tartışılmaktadır.
rmx20091201a001Popülaritesi artan yönetmenin sonraki filmi Blue Velvet (Mavi Kadife), onun sinemasının ayak sesleridir. Filmin ilk dakikalarında Sandy karakteri (Laura Dern) bir rüyasını anlatır ve bu rüya aslında yönetmenin vereceği ana mesaj ile bire bir bağlantılıdır. Filmde Lynch klasiği olarak; yemyeşil, huzur dolu sokaklar, tertemiz kıyafetler içinde klasik şekilde görülen özgür Amerikalılar tasvir edilir. Ancak kurgu hızlıca, cinayet kalıntılarının yer aldığı sahnelerle dolan kirli dünyaya doğru yol alır. Bir yandan Amerika’nın aslında hiç de sanıldığı kadar huzurlu sokaklara sahip bir yer olmadığını gösterir.
1980’lerin absürt gerilimi ve dedektiflik araştırmayla ilerleyen bu hikâyede Lynch diğer filmlerindeki sahnelere benzer şekilde; parlak ceketli adam bir anda mikrofonu alıp sahnede şarkı söyleyen bir yıldıza dönüşür. Lynch’in özellikle Kayıp Otoban ve Mulholland Çıkmazı’nda çarpıcı şekilde kullandığı yol sahneleri burada da dikkat çeker. 1986’da gösterime giren Mavi Kadife de usta yönetmenin diğer birçok filminde olduğu gibi içsel muhasebeyi yansıtır; oyuncu Kyle MacLachlan, doğruları bulmaya çalışırken diğerleri gibi yanlış yaptığını düşünerek kâbuslar görmesine neden olacak vicdan azabı yaşar. Usta yönetmen, 1990’da televizyon dizilerine yegâne yorumunu katacağı Twin Peaks’ı yaratır. Lynch’in diğer filmlerinde görmeye alıştığımız MacLachlan’ın oynadığı ve geçtiğimiz aya kadar Lynch’in yönetmenliğinde devam etmesi planlanan dizide de, Amerikan kasabalarının arka sokaklarının korku dolu hikâyeler yaşanan yerler olduğunu gösterir. Sürreal çalışmalarıyla anılan Lynch, en çok izlenen filmi Kayıp Otoban ile zaman, kişiler ve mekânların takibinin neredeyse imkânsız olduğu bir kurgu ortaya koyar. Klasik anlayışla; ses ve ışığı, aynı zamanda kâbusları kullanarak büyük tehlikeyi haber verir; tabii bu tehlike tamamıyla insan bilincinin ürettiği bir tehlikedir. 2001’de yeniden karanlık bir yolda ilerleyen araba ve içindeki ana karakterler ile başlar Lynch’in diğer meşhur filmi Mulholland Drive… Bu film de; yaşamda yıldızları övmenin sadeliği ve başarı arzusuyla başlar ancak yine duygular karma karışık olur; rüya ile gerçek birbirine karışır.
davidlynch_4jun13_162506Bilinçaltını yoran filmleriyle ünlü David Lynch, psikolojiye her zaman büyük önem verdiğine ve bilincin sanatsal üretimdeki yerine dikkat çeker. 1973’te meditasyona başlar ve 2005’e gelindiğinde ise bugün halen aktif şekilde yürüttüğü David Lynch Vakfı’nı kurar. Vakıfta; çoğunlukla şiddete maruz kalmış, travma ve stres bozuklukları yaşayan insanların bilincinin iyileştirilmesine yönelik ‘transandantal meditasyon’ dersleri veriliyor. Lynch, sanatçının bilinçle çok sayıda şeye ulaşabileceğini söyler: “Sezgi, sanatçının bir numaralı aracıdır, hissetmek ve düşünmek kombinedir. Resim, ressamın bildiğini ortaya çıkarmasıdır ve de bunu yaparken çok eğlenirsin. Filmlerde de böyledir; çalışmalarının, her şeyin çoğalmasıyla eğlenirsiniz. Fikirler süzülür ve onların doğruluğunu hissedersin. Bunun ne olduğunu bilirsin; bilginin gelişmesidir ve bu gerçekten de güzeldir.”
Karanlık sinemadaki belirsiz söylemleriyle; kimilerinin çok sevdiği, kimilerinin ise ‘asla izlemem’ dediği Lynch, sanat hayatının başlangıcından bugüne kadar birçok ödül kazanır. Bir röportajında da aslında bu çok yönlü sanat yaşamını özetler: “Sinemanın, birçok sanat formunu birleştirdiğini her zaman söylerim. Çocukken hep bir şeyler yapar, inşa ederdim. Babamın alışveriş mağazası vardı ve burayı da biz inşa etmiştik; yani bir proje ailesiydik. Mobilyaları çok sevdiğimden heykel gibi lambalar yapardım. Ressam olarak başladım, resim beni sinemaya yönlendirdi. Sinema ise fotoğraf ve müzik gibi sanat formlarının inşa edilmesine liderlik ediyor.”
img_2966Öte yandan Lynch, müzik albümleri de üretir, müzisyenlerin kliplerinde yapımcı ve yönetmen olarak yer alır. Hatta bazı sanatçılarla arası oldukça iyidir; Duran Duran, Agelo Badalamenti, Julee Cruise, Chrysta Bell Moby, Karen O’nun aralarında bulunduğu sanatçılarla çalışır. Çok yetenekli yönetmenin müzik alanında yaptığı çalışmalar saymakla bitmez, 1980’lerin son yıllarında müzikte ilk adımlarını atar. Nitekim yine bu dönemde Lynch’in çektiği Blue Velvet filmi Bobby Vinton’un aynı isimdeki ünlü şarkısında yaptığı ufak ekleme ve düzenlemesiyle sahneye taşınır. Lynch için müzisyen Angelo Badalamenti, film müziklerinin vazgeçilmez ismidir; Mavi Kadife filmiyle başlayan müzik çalışmaları film ve dizilerinde devam eder, yine yakın zamanda Julee Cruise’in Floating Into the Night ve The Voice of Love albümlerinde çalışır. İki albümdeki tüm şarkıların sözlerini yazan Lynch, 1998’de benzer bir çalışmayı müzisyen Jocelyn Montgomery’in albümünde de gösterir. David Lynch’in söz yazarlığını yaptığı ve Chrysta Bell’in yorumladığı şarkı Bird of Flames, sakin tempodaki elektronik müzik tarzındadır. David Lynch’in, müthiş gitar hünerlerini sergilediği albümü ise 2001’de çıkardığı BlueBob’dur. Daha çok progressive/experimental rock, ambient ve elektronik tarzlarda oluşturduğu müziklerine genellikle 70 ve 80’lerin ruhu hakimdir. Dark Night Of The Soul ve ‘Imaginary Girl’ gibi sevilen şarkların vokalinde yer alan Lynch’in tarzı yine bu şarkılarda belirgin biçimde görülebilir. Yapımında tümüyle veya bir kısmında yer aldığı albümlerinin yanı sıra müzik klipleri çekmeyi sever. Bu da alışılagelmemiş durumdur çünkü genellikle müzik klipleri çeken yönetmenlerin bir üst adımıdır film yönetmenliği. Farklı yönetmenlerin yer aldığı American Expresss Unstaged konserler serisinin bir parçası olarak ‘Duran Duran: Unstaged’ adlı uzun metrajlı belgeseli ve Chris Isaak’ın ‘Wicked Game’ adlı şarkısının aralarında bulunduğu birçok sanatçının videosunun da yönetmenliğini üstlenir. Daha sonra da tamamı kendisine ait Crazy Clown Time (2011) ve Big Dream (2013) adında çıkardığı iki albümünün yanı sıra Lykke Li gibi belli sanatçılarla beraber çalışmasına devam eder…
o-LYNCH-facebookAslında Lynch, filmlerinde müzisyenleri sahneye çıkarmayı da seven bir yönetmen. Yönetmenin 1984’te çektiği Dune filminde oynayan İngiliz sanatçı Sting, uzay aracında parlak kostümü ve yakışıklı bedeniyle yaptığı çıkışı ile göze çarpar. Rock starlarını sahneye çıkarmayı seven Lynch, oyuncuya (Wild at Heart’deki Nicolas Cage gibi) müzisyen olmasa da şarkı söyletir. David Lynch, filmlerinde müzik ile mesaj vermeyi de ihmal etmez. Sinemadaki film ve müziğin büyük uyumunu Lynch’in Kayıp Otoban filminde de görürüz çünkü burada ilk sahnelerde David Bowie’nin söylediği şarkı aslında filmin temel mesajını veren önemli metafordur veya Mulholland Drive’daki Club Silencio gösterisi filmle yakından ilgilidir.
Lynch, oyunculuğunu Nadya, The Amputee, Dune, Twin Peaks, Zelly and Me gibi filmlerde aldığı rollerle izleyicisinden esirgemez. Aynı zamanda reklamcıdır da… Dior, Calvin Klein, Armani, Georgia Coffee, Sony ve Nissan gibi markalara çektiği reklam klipleri, sanatçının filmleriyle yakın kurgudadır. En son kıyafet de tasarladığı görülen Lynch, şu sözler ile ne yaptığını özetliyor: “Kendinizi, işinize açıkça teslim eder, çalışmalardaki etkinizi ve tepkinizi ölçerek devam ederseniz, daha çok şey meydana gelir ve yaşanır.” 
Dilek Ergül

Şuradan alınmıştır

Gelem gelem


Benim gibi Esma Recepova'yı geç keşfedenlerdenseniz bu ayıp sizin! Hani hiç değilse, 2013’te (ben yıllardır izlemeyi bırakmış durumdayım) Eurovision’da makendoya’yı temsil ettiğinde denk gelmişsinizdir. Roman müziğinin sultanı Makedon şarkıcı.


Esma ilerleyen yaşına rağmen (72’yi devirmek üzere) hala durmuyor söylüyor. Bugüne kadar 50’ye yakın ülkede 9 bine yakın konser vermiş. Dile kolay yüzden fazla single, 20 albüm üzerine 6 tane de film. Sanat hayatı u kadar dolu bir insanın özel hayatı boş sanmayın. Esma, genç kızlığından beri beraber müzik yaptığı Stevo Teodosievski ile evlendikten sonra 5 çocuk yaptı. Rakam yanlış yazılmadı, emin olun tamı tamına 47 tane de evlatlık çocuğu var. Yani 52 çocuk annesi bir kadın Esma.

UNICEF onur ödülü aldı, Nobel Barı Ödülü’ne aday gösterildi.
Kendini şöyle anlatıyor Esma: büyükannem Yahudi, dedem Romalı bir Katolik, annem ise Müslüman. Babamla tanışınca tüm aile Müslüman olmuş…

2010 Kültür Başkenti organizasyonları kapsamında İstanbullu sanatseverler onu dinleme şansı bulmuştu.

Aşağıda onun en çok bilinen eseri var: Türkçesi yabancı değil: Gelem gelem… 








Şiiri vatan edinmiş bir sürgün yürek: Mahmud Derviş

Bir şiirlik canı vardır zalimin, çoğu zaman bir kelime başlatır bir kıyamı. Ve keskindir kenar; kanatır. Sürgünü uzaklaştırmak zannedenler aldanır hep, attıkça uzağa öfkeyi, gerilimle daha büyür ve kıyama durur. Bir dirgen sivriliğiyle direnir mısralar.
Kelimeler…
Onlar direnir en çok… Ve en fazla cümleler ağır gelir çoğu kez zalimin dar yüreğine… Aynı kelimeler genişletir oysa sevda dolu yürekleri. Zincirleri kıran, zindan duvarlarını yıkan, mesafeleri ortadan kaldıran… Bizim de kullandığımız aynı harflerdir ama harp düzeni alabilmesi için başka şeyler gerekir. Kullanmasını bilen için tehlikelidir de. Üstelik herkese göstermezler tesirli yüzlerini. Orada; dikenli çalılıklar arasında gizlenir ve biz ölümlü sıradanlara göstermezler kendilerini. Şairler bir tek onları görür, uzatır ellerini ve alırlar. O yüzden en çok şairler kanar. Avuçları, yürekleri kadar çizik çiziktir onların.
mahmud1
Filistinli Sevgili’ye şöyle seslenir mesela şair:
“Gözlerin bir diken
yüreğe saplanmış,
çıldırasıya sevilen,
işkencesi dayanılmaz olan!”
13 Mart 1942’de Celile’nin Birwa köyünde dünyaya gelir Mahmud Derviş. Çocukluğunu yaşamadan iki şey ile tanışır: Sığınmacılık ve sürgün!
Henüz 6 yaşındayken toprakları İsrail işgaline uğrar ve ailesiyle beraber Lübnan’a sığınır. Yaşı küçük olmasına rağmen bu travma, hayatının en büyük kâbuslarından biri olarak belleğinde iz bırakır Derviş’in.
440
Daha sonra kaleme alacağı ‘Aynı’ adlı şiirinde sanki bugünleri anlatır Derviş:
“Biz de ağlarız, düştüğümüzde dünyanın kenarına…
Dikmez rüyalarımız gözünü diğer insanların üzüm bağlarına.
Adlarımız, günlerimiz gibi hep aynıdır, tatmin eder bizi bir türkü.”
Ancak vatan sevgilidir Doğu insanı için. Bitmeyen bir hasret, sessiz bir kordur yürekte sönmeyen.
“Çok güller atmak zorunda kalacağım,
Celile’de bir güle ulaşabilmek için.”
diye hasretini dile getirmiştir. Daha sonra kendi vatanlarına ‘sızarak’ tekrar dönerler. Ne ki köyleri haritadan silinmiştir. Bu nedenle Darü’l-Assad’a yerleşirler. Kendi vatanlarında ‘sığınmacı’ kimlikleriyle var olurlar. Oturum iznini ‘mevcut-namevcut’ yani ‘var-yok’ olarak alırlar. Fiziken vardırlar ama hukuken yok sayılırlar kendi topraklarında. Onlar tüm mal ve mülklerine el konulup, kendi vatanlarında mülteci konumundadırlar artık. Ve Derviş son nefesini verene kadar değişmez bu durum!
Ve Hayfa, ilk büyük aşk… Ailesi başka bir köye nakledilmiş, kendisi Hayfa’ya geçmiştir. Taşlarını en çok hatırlar bu tarihî beldenin. Elbette umut vardır en fazla öfke ile sarmalanmış. ‘Karmil’in İnişi’ şiirinden:
“Hayfa taşlarında yuva yapmış.
Bir tarla kuşunun üstündeki bir damla su;
denktir tüm denizlere…
Ve yıkayıp temizleyebilir işleyeceğim,
Tüm hataları…”
10 yıla yakın burada ikamet eder. Okur, çalışır, en önemlisi güzel dostluklar edinir. Âşık olur, şiirler yazar. İsrail Komünist Partisi’ne yakın Al-İttihad gazetesinde ve Al-Cedid dergisinde redaktörlük yapar bir süre. Doğuştan sakıncıladır ama yazıları ve siyasî görüşleri gerekçesiyle ‘şehirden çıkışı yasaklı’lar listesindedir. 3 yıl süren bir ev hapsi… Hiçbir gerekçe, yargı kararı, hukukî neden olmadan belli zaman dilimlerinde evinden alınıp hapse atılır Mahmud Derviş. Aslında çıkması mümkündür şehirden ama o da biliyordur ki, kaçarsa bir daha dönemeyecektir hayatını, yüreğini şekillendiren bu kente. Ama kararı verir ve ayrılır, tekrar dönemeyeceğini bile bile kopar geçmişinden yüreği kan ağlayarak.
dsc09997
İlk durak Moskova’dır. Hayfa’da yaşarken İsrail Komünist Partisi’ndeki etkinliklerde yer alması; sosyalist düşünceye olan yakınlığı; başka bir ülkeye gidebilmenin imkânsızlığı gibi zorluklar birleşince mecburi rotadır aslında Moskova. Ancak, bir söyleşisinde bu kentte yabancı olduğunu tek cümleyle özetler: “Orada gerçek bir evim olmadı!”
Gerçi nerde olmuştur ki sürgün bir insanın evi! Üniversite kampüsünde küçük bir odada kalmaya başlar. Moskova’nın tarihî ve kültürel zenginliklerini bir ölçüde tadar. Hatta biraz da Rusça öğrenir bu esnada. Bir yıla yakın bir zaman dilimi içerisinde Rus halkının çektiklerine şahit olur hayretler içinde ve tıpkı Nazım gibi büyük hayal kırıklığı yaşar. Moskova’nın ‘Yoksullar Cenneti’nin bir ütopya olduğunu idrak eder. Hayallerinin şehri imajı yerle bir olmuştur burada.
Şehirdeki yoksulluğun yanı sıra insanların gözlerindeki korkudan etkilendiğini söyler bir söyleşisinde. Özgüvensiz bırakılan ezilmiş Rus insanı görmüştür bir yıl boyunca. Şöyle diyor kendi ifadesiyle: “Bizim hayallerimiz, ideallerimiz, Sovyetik söylem ve Sovyetler gerçeğiyle, bir ölçüde yüzleşebildim orada.”
1-img_0203
Yaşadığı bu acı tecrübe, ruhundaki özgürlük rüzgârını dindirmek bir yana daha da kamçılar. Hayalini kurduğu özgür, dayanışmacı, mutlu topluma olan inancı daha da güçlenir Derviş’in. 
“Mısır’da asla aynı değildir saatler…
Her dakika bir anıdır Nil kuşlarının yenilediği.
Oradaydım…
Nil’in oğluyum ben, bu ad yeterli benim için…”
Sonraki durağı Mısır’dır. ‘Sirhan Kahvesini Kafeteryada İçer’ isimli şiirini burada yazar ve ilk kez Al-Ahram’da yayımlanır şiir. Kahire, Derviş’in hayatı için önemli bir merhaledir. İsrail’e kesin olarak ‘dönmeme’ kararını burada alır şair. Tedirgin ve huzursuzdur. Ancak bir sabah uyandığında karşısında Nil’i görür. Duyduğu ezan sesi onu kendine getirir. Çok iyi dostlar edinir Kahire’de. Al-Ahram’ın Yazarlar Kulübü’ne üye olur ve Necip Mahfuz, Yusuf İdris gibi isimlerle aynı ofisi paylaşır. Sıcak ve bir o kadar da şairin kendini geliştirmesine vesile olan uzun sohbetlerin yanı sıra, Mahfuz’un çalışma disiplini ve ciddiyetinden etkilenir Mahmud Derviş.
Bu dönemdeki en büyük üzüntüsü ise ‘meftun’ olduğu dönemin iki büyük sanatçısı Taha Hüseyin ve Ümmü Gülsüm ile hiç karşılaşmamasıdır. Kahire ve burada yaşadığı dostluklar, şiirini derinden etkiler. Kahire, bir metropol karmaşasına rağmen tarihî, kültürel olarak hep zengindir ve Derviş’in ruhunda büyük etki bırakır.
1972 yılında ‘yıkıntıların geometrisi’ dediği Beyrut’a geçer. Beyrut Kasidesi ne güzel anlatır:
“Feyruz’un sesi.
Yıkıntıların geometrisi.
Denizin ve ölülerin mantosu.
Yıldızlara ve çadırlara çatı…”
Şairin bile tam izahını yapamadığı bir sevdadır Beyrut. Ancak bahtsızlığa bakın ki, oraya yerleşir yerleşmez iç savaş patlak verir. Kan, bitmeyen yıkımlar ve gözyaşları, ardı arkası kesilmeyen bombalamalar, birçok dostun kaybı, sevgisizlik, nefret, kuşku, çaresizlik, şairin ruhunda onulmaz yaralar açar ve şiirini de olumsuz etkiler. Tüm olumsuzluklara rağmen burada Al-Karmel dergisini yayımlar. Sabra ve Şatilla katliamları, zaten zor olan Beyrut’ta ikameti tamamen zorlaştırmıştır. Ardından
“Şam’da biliyorum kim olduğumu kalabalık içinde.
Ben kendimim Şam’da.
Ne benzerim, ne de hayaletim gibi”
dediği Şam’a, oradan da Yaser Arafat’ın tavsiyesi üzerine Tunus’a geçer. Ancak buradaki hayatı da kıstırılmıştır.
“Buradaki ne evim ev gibi,
ne de sürgünüm sürgün gibi”
diye serzenişte bulunur ‘Teşekkürler Tunus’ şiirinde. Bu hazin sıkışıklık ona ‘Ben’de kendine Paris’i yeni istasyon olarak belirletir ve Tunus, Kıbrıs, Paris arasında mekik dokuyarak hem ülkesi için çabalar, hem de şiir yazmaya devam eder. O artık sürgün bir şairdir; direnme ve direnişin şairi!
Sağlık sorunları baş göstermiştir. Akabinde geçtiği Ramallah’ta gördüğü baskı ile beraber sıkıntıları katlanır. Bunaldıkça Amman’a kaçar.
Mahmud Derviş için bazı şehirler aziz ve içli bir hayaldir: Mekke, Medine, Kudüs ve İstanbul! “İstanbul çoğumuzun rüyalarının kentidir. Ve buna da bütünüyle layıktır…” der. İstanbul’u sevmesinde Nazım Hikmet ve şiirlerinin de etkisi büyüktür.
Mahmoud Darwish
Dünyanın mevcut yapısını hiç de iç açıcı olarak görmeyen Derviş için hep bir umut kapısı vardır. Bir yönüyle sûfî iyimserliğine sahip olan şair, Mevlânâ’yı insanlığın ortak mirası ve ışığı olarak görür. Yunus Emre’yi sadece Fransızca çevirilerden tanıdığı için mahzundur ama ruhen çok yakın hisseder kendini Derviş, Yunus’a.
Sanatı, “Bu dünyadaki varlığımızı, bulunmamızı ve ‘ebedî/sonsuz olma’ yanılsamamızı meşrulaştıran bir şey” olarak tanımlayan Mahmud Derviş, ölümün sanat tarafından tümüyle ‘yere serildiğine’ inanmaz. Ancak, ölüme takmamak için, onun varlığı ile fazla tasalanmadan birlikte yaşamak için, buna inanmak gerektiğini düşünür. Ona göre “Aksi takdirde, yaşamak, ilerlemek çekilmez olur, imkânsızlaşır.” Ve ölüm… Şaire göre ölüm; “fani olan bu dünyadan, sürekli, ebedî olan öteki dünyaya bir geçiş olarak algılanır. Yok olmaya mahkûm olandan, ‘sürdürülebilir’ olana bir kapı misali”dir…
Sanatçı, hayatının değişik dönemlerinde pek çok ödüle layık görülür. Afrika-Asya Yazarlar Birliği’nin Lotus Ödülü’nü 69’ta, Lenin Barış Ödülü’nü 83’te, Fransızların Uluslararası Sanat ve Edebiyat Şeref Ödülü’nü 93’te, Filistin Mahmud Hamchari Ödülü’nü 94’te, Amerika’nın Lannan Vakfı Kültürel Özgürlük Ödülü’nü 2001’de, Uluslararası Nazım Hikmet Ödülü’nü 2003’te, Hollanda Prens Claus Ödülü’nü 2004’te, Bosna Stecak Ödülü’nü 2007’de alır. 2006 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’ne aday gösterilir. Kendisi, ödüller için düşüncesini şöyle açıklar: “Nobel Edebiyat Ödülü’nü ne düşündüm ne de rüyasını gördüm. Beni ona layık gören dostlarıma müteşekkirim. Ancak, Borsa’da bir değer olmak benim doğamda olmayan ve şiddetle karşı olduğum bir şey.”
9 Ağustos 2008 tarihinde Houston / Teksas’ta geçirdiği kalp ameliyatı sonrası oluşan komplikasyonlar sonucu, tüm müdahalelere rağmen kurtarılamaz ve bedenine sığmayan gezgin ruhu tamamen özgür kalır. Yaklaşık 50 kitabı, 20’den fazla dile çevrilen şair Mahmud Derviş, tam anlamıyla ismiyle müsemma bir sanatçıdır. Mahmud; yani övülmeye değer ve Derviş; yani alçak gönüllü ve fakir…
Ardında ‘Kimlik Kartı’ şiirinden çivi gibi şu dizeleri bırakır:
siir

Buradan alıntıdır