World War Z, 'Zombi' kültüne yeni bir bakış açısı ve tahammül getiren bir film. Pek çok alt metin ile beraber akan filmin en önemli özelliği, şiddeti ve vahşeti dozunda göstermeye çabalaması.
Mel Brooks'u bilirsiniz, hani şu güzelim 'Yükseklik Korkusu'
isimli komedi filmini yazıp, yönetip, oynayan adam. Brooks her ne kadar kaba
güldürü ve parodi filmlerinin adamı olarak küçümsenmeye çalışılsa da, önemli
bir sanatçıdır. Sadece sinemacı da değil, aynı zamanda iyi bir müzisyendir de.
Brooks'un hayata bakışı öyledir aslında. Bir yerde şöyle dediğini okumuştum: "Parmağını
kesersin, bu trajedidir. Ama bir adam kanalizasyona düşer ölür, bu
komedidir!"
Ömrü uzun olsun, bu işlerden elini eteğini çekeli epey oldu,
son olarak bir filmin prodüksiyonu ile uğraşmıştı ama yeterli enerjisi
kalmadığından olsa gerek, sesi sedası kesildi. Ama çocukları bu sektörde bir
şekilde var olmaya devam ediyor. Oğlu Max, iyi bir TV şov yazarı. 2001'den 2003
yılına kadar Saturday Night Live'ın skeçlerinde onun imzası var. Sürprizi ise daha sonra yazdığı ( 2003) The
Zombie Survival Guide isimli kitapla yaptı. Daha sonra kitabı aynı mevzuyu
grafikler ile destekleyen edisyonuyla piyasa sürüldü.
Esas dikkati ise “World War Z: An Oral History of the Zombie
War (2006)” kitabıyla çekti. (Dünya Savaşı Z: Zombi Savaşı'nın sözlü tarihi)
Kitap yine bir post-apokaliptik korku romanı idi. Bu türün uzmanlarından
bazıları kitabın bakış açısını yere göğe sığdıramadılar. Dünyanın gidişatı ve post-politik,
dini yeni dengeler sonucunda bir tür sınıf savaşından bahseden kitabı, yine bu
tür ile ilgilenen kimi çevreler ise yerin dibine batırdı.
Bu ilginç kitap elbette hemen sinema dünyasının ilgisini
çekti ve film haklarını Paramount satın aldı. Ancak sıkıntı şuydu, Max kendini
film senaryosu için yeterli görmüyor ya da öyle söyleniyordu. Dolayısıyla
kulislerde epeyce filmin senaryosunu Marvell'ın favori yazarı J. Michael
Straczynski'nin yazdığı konuşuldu.
![]() |
| Film, ne kadar korunaklı ve güvenli olursa olsun, mesele sınıf kavgasına döndüğü an tüm insanlığın kaybeden tarafta olacağını da söylüyor. |
Her neyse aradan geçen süre zarfında devreye Plan B isimli
şirket girdi (Şirket Brad Pitt'in) ve işlere hız verildi. Bizzat Pitt başrolde
oynamak isteyince ünlü bir kalem taşın altına elini koydu: Matthew Michael
Carnahan... Yönetmen koltuğunda ise şaşırtıcı bir isim vardı İsviçreli Marc
Foster. Onu, Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) ve Lütfen Beni Öldürme (Stranger
Than Fiction) filmlerinden hatırlarız. Ancak en az üç kez yazılan senaryo bir
türlü beğenilmiyordu ve kadroya Damon Lindelof dahil edilince bu sıkıntı
aşıldı. 125 milyon dolarlık filmin çekimleri ha bire erteleniyordu. Aslında
2012 yılı için düşünülen film bu sıkıntılar dolayısıyla bir yıl ertelendi ve
bütçenin 400 milyon dolar gibi devasa bir boyuta ulaştığı konuşuluyor.
Filmin öyküsü kısaca şöyle: Geryy Lane (B. Pitt) iki şirin
kızı ve uysal eşiyle kendi halinde yaşayan, vaktiyle BM adına (belki de
karanlık) işler yapmış erken yaşta emekliye ayrılmış biridir. Bu mutlu aile
tablosu, bir gün sıkışan trafikte yüzleşecekleri küresel kıyametin başlangıç
sahnesiyle kırılmaya uğrar. Dünyayı hızla etkisi altına alan bir virüs,
insandan insana ısırılmayla bulaşıyor ve 12 saniye sonunda her insan bir kolay
öldürülemeyen bir canavara dönüşüyordur. Kısa sürede tüm dünyayı tehdit eden
ölümcül bir boyuta ulaşan salgını önlemek için Lane’den yardım istenir. Ancak
salgını durdurmak ve insanlığı kurtarmak hiç de kolay olmayacaktır!
Her ne kadar algılarımızda, bu tanımın karşısında ‘Zombi’
dursa da, Max Brooks’un belgesel tadındaki romanında bambaşka kaygılar ve
göndermeler de var. Bir kere, meselenin politik, insani, psikolojik ve bilimsel
boyutu oldukça sağlam ve yerli yerine oturtularak klasik zombi saçmalığından
epeyce ayrışıyor ‘World War Z’ romanı. Dahası,
zombi klişelerinin pek çoğunu da umursamıyor. Benzeri bir hissiyatı Anna
Rice’nin 1976’da yazdığı ve Neil Jordan’ın 1994’de filme çektiği Vampirle
Görüşme’sinde (İnterview with the Vampire) edinmiştim. Kitap (ve film) vampirlerle
ilgili pek çok klişeyi yerle bir etmişti.
Dünya Savaşı Z, jeneriğiyle enfes bir özet geçiyor ve
meselenin nasıl mevcut duruma ulaştığını izleyiciye iyice bellettikten sonra,
tipik bir felaket filmi rotasına oturuyor. Herkes gibi önce ailesinin derdine
düşen kahramanı ikna için vatan-millet edebiyatının çok para etmediğini de
göstererek, şantaj soslu bir kahramanlaşma öyküsü izlemeye başlıyoruz filmde.
Hakkını teslim etmek lazım ki, filmi farklı ve önemli kılan
neredeyse tüm unsurlar oğul Brooks’un kitabından kalanlar. Profesyonel
kalemlerin klişe felaket güzergâhı filme pek bir şey katmıyor belki ama bahsini
ettiğim hususların işlenmesini kolaylaştırıyor.
Filmde en önemli bulduğum mesaj ise, felaketin giderilmesi
için bulunan çözüm. Dünya Savaşı Z, insanlığın başına musallat olan hastalığa
çare ararken, bundan mustarip olanları iyileştirmiyor, bulaşmamış olanlara bir
çözüm yolu sunuyor. Açıkçası, ‘kalan sağlar bizimdir’ mantığının kitabın
ruhuyla da paralel olduğunu söyleyebiliriz. Kitapta altı kalınca çizilen
‘sınıf’ meselesi her ne kadar filmde pek bir silik olsa da, zombileşen
insanların anında ötekileşmesi ve seçkin sınıfların kendilerine korunaklı
yerler bulması filmin önemli hususlarından.
![]() |
| En büyük kentin, en kalabalık caddesinde, bir sabah aniden kıyamet ile yüzleşmek! Günümüz insanını en büyük kabusu bu olsa gerek! |
Nedendir bilmem, bir İsrail korumacılığı yapılmış filmin
çevirisinde. Diyaloglarda ‘İsrail’ geçen yerlere çeviride nedense ‘Ortadoğu’
deniyor. Hatta direkt olarak Jarusalem bile yine bölgeleştirilerek çevriliyor
nedense. İsrail’in Müslümanlardan korunmak için kurduğu devasa duvarlar, filmde
zombilerden kurtulmak için kullanılan hazır yapılar olarak kullanılıyor ve
İsrail, insanlığa kucak açmayı da ihmal etmeyen, pek bir romantik, yeryüzünde
temiz kalan son toprak parçalarından biriymiş gibi gösteriliyor.
![]() | |
|
Bugüne kadarki zombi filmlerinde hep bir ‘mutlak kötü’
olarak çizilen virüs bulaşmış canlılar, Dünya Savaşı Z’de altı doldurulmaya
çalışılan hastalıklı ve alt sınıf insanlar olarak işleniyor. Sese karşı duyarlı
oluşları, ısırma mantıkları ve hedefi nasıl seçtikleriyle ilgili fikir sahibi
olmamızı sağlıyor film. Zaten çözümü de, sağlam insanların güçlü yönlerini
zayıflatmakta buluyor film. Ne ki dediğimiz gibi, bu çözüm, kurbanların değil,
kurban adaylarının kurtuluşuyla ilgili bir çözüm oluyor.
Tüm üstün ve eksik yönlerine rağmen Dünya Savaşı Z, şahsen
28 Gün Sonra (28 Days Later) filminin ardından izlediğim en etkileyici ve
izlenebilir ‘zombi’ filmi diyebilirim.





