24 Haziran 2013 Pazartesi

Ensenizden ısıracağız!


World War Z, 'Zombi' kültüne yeni bir bakış açısı ve tahammül getiren bir film. Pek çok alt metin ile beraber akan filmin en önemli özelliği, şiddeti ve vahşeti dozunda göstermeye çabalaması. 

Mel Brooks'u bilirsiniz, hani şu güzelim 'Yükseklik Korkusu' isimli komedi filmini yazıp, yönetip, oynayan adam. Brooks her ne kadar kaba güldürü ve parodi filmlerinin adamı olarak küçümsenmeye çalışılsa da, önemli bir sanatçıdır. Sadece sinemacı da değil, aynı zamanda iyi bir müzisyendir de. Brooks'un hayata bakışı öyledir aslında. Bir yerde şöyle dediğini okumuştum: "Parmağını kesersin, bu trajedidir. Ama bir adam kanalizasyona düşer ölür, bu komedidir!"

Ömrü uzun olsun, bu işlerden elini eteğini çekeli epey oldu, son olarak bir filmin prodüksiyonu ile uğraşmıştı ama yeterli enerjisi kalmadığından olsa gerek, sesi sedası kesildi. Ama çocukları bu sektörde bir şekilde var olmaya devam ediyor. Oğlu Max, iyi bir TV şov yazarı. 2001'den 2003 yılına kadar Saturday Night Live'ın skeçlerinde onun imzası var.  Sürprizi ise daha sonra yazdığı ( 2003) The Zombie Survival Guide isimli kitapla yaptı. Daha sonra kitabı aynı mevzuyu grafikler ile destekleyen edisyonuyla piyasa sürüldü.
Esas dikkati ise “World War Z: An Oral History of the Zombie War (2006)” kitabıyla çekti. (Dünya Savaşı Z: Zombi Savaşı'nın sözlü tarihi) Kitap yine bir post-apokaliptik korku romanı idi. Bu türün uzmanlarından bazıları kitabın bakış açısını yere göğe sığdıramadılar. Dünyanın gidişatı ve post-politik, dini yeni dengeler sonucunda bir tür sınıf savaşından bahseden kitabı, yine bu tür ile ilgilenen kimi çevreler ise yerin dibine batırdı.

Bu ilginç kitap elbette hemen sinema dünyasının ilgisini çekti ve film haklarını Paramount satın aldı. Ancak sıkıntı şuydu, Max kendini film senaryosu için yeterli görmüyor ya da öyle söyleniyordu. Dolayısıyla kulislerde epeyce filmin senaryosunu Marvell'ın favori yazarı J. Michael Straczynski'nin yazdığı konuşuldu.

Film, ne kadar korunaklı ve güvenli olursa olsun, mesele sınıf kavgasına döndüğü an tüm insanlığın kaybeden tarafta olacağını da söylüyor. 

Her neyse aradan geçen süre zarfında devreye Plan B isimli şirket girdi (Şirket Brad Pitt'in) ve işlere hız verildi. Bizzat Pitt başrolde oynamak isteyince ünlü bir kalem taşın altına elini koydu: Matthew Michael Carnahan... Yönetmen koltuğunda ise şaşırtıcı bir isim vardı İsviçreli Marc Foster. Onu, Uçurtma Avcısı (The Kite Runner) ve Lütfen Beni Öldürme (Stranger Than Fiction) filmlerinden hatırlarız. Ancak en az üç kez yazılan senaryo bir türlü beğenilmiyordu ve kadroya Damon Lindelof dahil edilince bu sıkıntı aşıldı. 125 milyon dolarlık filmin çekimleri ha bire erteleniyordu. Aslında 2012 yılı için düşünülen film bu sıkıntılar dolayısıyla bir yıl ertelendi ve bütçenin 400 milyon dolar gibi devasa bir boyuta ulaştığı konuşuluyor.

Filmin öyküsü kısaca şöyle: Geryy Lane (B. Pitt) iki şirin kızı ve uysal eşiyle kendi halinde yaşayan, vaktiyle BM adına (belki de karanlık) işler yapmış erken yaşta emekliye ayrılmış biridir. Bu mutlu aile tablosu, bir gün sıkışan trafikte yüzleşecekleri küresel kıyametin başlangıç sahnesiyle kırılmaya uğrar. Dünyayı hızla etkisi altına alan bir virüs, insandan insana ısırılmayla bulaşıyor ve 12 saniye sonunda her insan bir kolay öldürülemeyen bir canavara dönüşüyordur. Kısa sürede tüm dünyayı tehdit eden ölümcül bir boyuta ulaşan salgını önlemek için Lane’den yardım istenir. Ancak salgını durdurmak ve insanlığı kurtarmak hiç de kolay olmayacaktır!

Her ne kadar algılarımızda, bu tanımın karşısında ‘Zombi’ dursa da, Max Brooks’un belgesel tadındaki romanında bambaşka kaygılar ve göndermeler de var. Bir kere, meselenin politik, insani, psikolojik ve bilimsel boyutu oldukça sağlam ve yerli yerine oturtularak klasik zombi saçmalığından epeyce ayrışıyor ‘World War Z’ romanı.  Dahası, zombi klişelerinin pek çoğunu da umursamıyor. Benzeri bir hissiyatı Anna Rice’nin 1976’da yazdığı ve Neil Jordan’ın 1994’de filme çektiği Vampirle Görüşme’sinde (İnterview with the Vampire) edinmiştim. Kitap (ve film) vampirlerle ilgili pek çok klişeyi yerle bir etmişti.

Dünya Savaşı Z, jeneriğiyle enfes bir özet geçiyor ve meselenin nasıl mevcut duruma ulaştığını izleyiciye iyice bellettikten sonra, tipik bir felaket filmi rotasına oturuyor. Herkes gibi önce ailesinin derdine düşen kahramanı ikna için vatan-millet edebiyatının çok para etmediğini de göstererek, şantaj soslu bir kahramanlaşma öyküsü izlemeye başlıyoruz filmde.
Önce ailesini düşünen post-modern Mesih gibi!

Hakkını teslim etmek lazım ki, filmi farklı ve önemli kılan neredeyse tüm unsurlar oğul Brooks’un kitabından kalanlar. Profesyonel kalemlerin klişe felaket güzergâhı filme pek bir şey katmıyor belki ama bahsini ettiğim hususların işlenmesini kolaylaştırıyor.

Filmde en önemli bulduğum mesaj ise, felaketin giderilmesi için bulunan çözüm. Dünya Savaşı Z, insanlığın başına musallat olan hastalığa çare ararken, bundan mustarip olanları iyileştirmiyor, bulaşmamış olanlara bir çözüm yolu sunuyor. Açıkçası, ‘kalan sağlar bizimdir’ mantığının kitabın ruhuyla da paralel olduğunu söyleyebiliriz. Kitapta altı kalınca çizilen ‘sınıf’ meselesi her ne kadar filmde pek bir silik olsa da, zombileşen insanların anında ötekileşmesi ve seçkin sınıfların kendilerine korunaklı yerler bulması filmin önemli hususlarından.
En büyük kentin, en kalabalık caddesinde, bir sabah aniden kıyamet ile yüzleşmek! Günümüz insanını en büyük kabusu bu olsa gerek!

Nedendir bilmem, bir İsrail korumacılığı yapılmış filmin çevirisinde. Diyaloglarda ‘İsrail’ geçen yerlere çeviride nedense ‘Ortadoğu’ deniyor. Hatta direkt olarak Jarusalem bile yine bölgeleştirilerek çevriliyor nedense. İsrail’in Müslümanlardan korunmak için kurduğu devasa duvarlar, filmde zombilerden kurtulmak için kullanılan hazır yapılar olarak kullanılıyor ve İsrail, insanlığa kucak açmayı da ihmal etmeyen, pek bir romantik, yeryüzünde temiz kalan son toprak parçalarından biriymiş gibi gösteriliyor.
Aile kavramının altı özellikle çiziliyor Dünya Savaşı Z'de. 
Genel itibarıyla başından beri düzgün ve tutarlı akan senaryo da buradan sonra sapmaya başlıyor. Ana karakter haricindeki hiçbir karakteri önemsemeyen film, bir anda İsrailli kadın askeri (Segen) önemsiyor ve finale kadar tutuyor. Üstelik bu karakter ile ilgili en ufak bir hikaye de ele alınmadan!

Bugüne kadarki zombi filmlerinde hep bir ‘mutlak kötü’ olarak çizilen virüs bulaşmış canlılar, Dünya Savaşı Z’de altı doldurulmaya çalışılan hastalıklı ve alt sınıf insanlar olarak işleniyor. Sese karşı duyarlı oluşları, ısırma mantıkları ve hedefi nasıl seçtikleriyle ilgili fikir sahibi olmamızı sağlıyor film. Zaten çözümü de, sağlam insanların güçlü yönlerini zayıflatmakta buluyor film. Ne ki dediğimiz gibi, bu çözüm, kurbanların değil, kurban adaylarının kurtuluşuyla ilgili bir çözüm oluyor.

Tüm üstün ve eksik yönlerine rağmen Dünya Savaşı Z, şahsen 28 Gün Sonra (28 Days Later) filminin ardından izlediğim en etkileyici ve izlenebilir ‘zombi’ filmi diyebilirim.