Spike Lee’nin 1992 yapımı biyografi filmi Malcolm X, sinema
tarihinin en başarılı açılış sekanslarından birini barındırır. Ancak, esas
çarpıcı sekansı, kahramanın dönüştüğü hapishane sahneleridir. Burada, Elijah Muhammed’ın
sadık adamlarından biri Malcolm’u kütüpheneye götürür ve bir sözlük açar
(Muhtemelen Redhouse) akabinde ‘siyah’ maddesine gelip başlarlar okumaya: "Siyah:
Işıktan yoksun. Renkten yoksun. Karanlığa kapatılmış; bu nedenle, son derece
kasvetli ve kara; pisliğe bulanmış, kirli. Kasvetli, düşmanca. Çirkin, pis bir şekilde kötü..."
Malcolm, beyaz adamın siyaha yüklediği bu kötücül anlamları daha net anlamak
için. Sonra bir de ‘beyaz’ maddesini okur. Sonrası malum; bir serseriden,
özgürlük savaşçısı çıkmaya başlar…
Bir Tarantino filmi olan Zincirsiz, sıradan bir kölenin,
kişisel arzuları ve intikam hisleriyle yola çıkıp, ne mene bir adalet
uygulayıcısına(!) dönüştüğünü anlatan, yönetmenin belki de en politik filmi. Irkçılığa
şimdiye kadar yapılmış en sert ve doğrudan eleştiri yönelten filmlerden biri
olmakla beraber, kendisi bizzat eleştirdiği şeyi yapmakta hiçbir sakınca da
görmüyor açıkçası.
Hollywood’un ‘deli fişek’ ismi Quentin Tarantino, tartışması
henüz çekim aşamasında yapılan filmi ‘Zincirsiz – Django Unchained’
gösterimiyle beraber, beklenilen ilgiyi gördü, tartışmaları getirdi. Bir çok
ciddi yarışmada listelere giren ‘Zincirsiz’ 5 dalda Oscar’a aday olarak da,
daha epey konuşulacağını haber veriyor. Filmin gişe başarısı da yapımcıları
memnun eden faktörlerden oldu. Zincirsiz, ünlü yönetmenin sadece sinema
alanında geldiği noktayı değil, politik olarak da durduğu yeri göstermesi
açısından enteresan.
Hikayesi şöyle:
Amerika’nın kendi topraklarında yaptığı ilk ve son savaş
henüz başlamamıştır. Dahası Hitler’in zuhuruna daha çok vardır. Alman asıllı
bir ödül avcısı (insan avlayarak yapıyor bunu) Dr. Schultz (On numara bir
karakter ismi) tehlikeli üç kardeşin peşine düşmüştür. Üç acımasız siyah derili
düşmanı, insanlık suçu işlemiş adam; Brittle Kardeşler… Bunu tek başına
yapamayacağını anlamış ve kendisine bir yancı aramaktadır. Öfkeli siyah derili
Django’yu bu sebeple bulur ve köle tacirlerinin elinden kurtarır. Django,
içindeki ‘beyaz’ nefreti, Dr. Schultz sayesinde yasal güzergâha döker ve hem suç
(!) işlemeden beyaz öldürür hem de para kazanır! Ne ki, kahramanımızın bir
gönül yarası vardır ve sevdiği kadını bulmak için Dr. Schultz’u bir anda yancı
durumuna düşürüp bir barut fıçısında oturan Amerika’nın ortalarında Broomhilda’yı
arayışa girişir. Tuhaf ve kanlı bir arayıştır bu!
Analize geçmeden önce, bir ayrıntıyı en öne almak gerekiyor
ki, yönetmene haksızlık etmeyelim. Filmin başlarında Alman kahramanımıza,
zencilere yardım etme sevdasının kökeni/nedeni doğrudan soruluyor, zira
izleyicinin ilk merak ettiği mesele bu. Ve Dr. Schultz bir Alman efsanesiyle
veriyor cevabı. Gereğinden iyi olarak görünen bu karakterin ve filmin temel
motivasyonu da burada yaslıyor sırtını; Django, doktor için bir efsane
kahramanının yaşayan izdüşümüdür!
Evvelen belirtmek gerekiyor ki, bir liseli velet açlığında
sinemacı olan Quentin Tarantino, epeydir ‘Uzakdoğu’ya ‘takık’ durumdaydı. Ne
zaman ki çekik gözlü ruh ikizi Takeshi Miike’nin ‘Sukiyaki Western Django’
filmiyle hem/dem oldu, o zamandan beri Spagetti Western’e sardı. Zaten bahsini
ettiğimiz tür, atmosfer ve tarz olarak Tarantino sinemasına uzak bir yerde
durmuyordu.
Lakin bununla beraber sıra dışı yönetmenin takıntıları ile
ustalığının birbirine fena halde karıştığını görüyoruz
‘Zincirsiz-Django-Uchained’de.
Adından da kolayca anlaşılacağı gibi, bir western klasiğine
dayanıyor ‘Zincirsiz’. 1968 yapımı bir İtalyan filmine. Sıra dışı yönetmen
Sergio Corbucci’nin (toprağı bol olsun, çektiği 63 filmden bir tane aklı
başında olanı yoktu) aynı isimli filmine bir tutam da, yine aynı yönetmenin Il
Grande Silenzio – Büyük Sessizlik’in ekleştirerek kurmuş filmin omurgasını.
Gerek Django, gerekse Büyük Sessizlik’in çok önemli bir farkı var Tarantino’nun
son filminden; yalnız kahramanların öyküsüdür her ikisi de…
68 yapımı Django ise, ırkçılık meselesini gerek coğrafi,
gereksi felsefi olarak çok daha rasyonel yerleştiriyor film karesine. Başka bir
dolu yan meseleyle beraber sınırda geçiyor tüm macera. Ve tabii kendine has
müziği ve Enzo Barboni’nin bir çeşit ‘tarz’ oluşturan görüntüleriyle.
Arızalı yönetmenimizin bir önceki filmi Soysuzlar Çetesi’ni
hatırlayalım: Nazi soykırımı dolayısıyla zaten geçmişten gelen bir vurgunla
yaralı olan sinelere öylesine bir ‘merhem’ vermişti ki, kahramanlar sadece
Nazilerin öldürmüyor, bunu zevkten dört köşe olarak yapıyorlardı. Yönetmen
şiddetin dibine kadar inerken, seyircisini de bu zevke (!) ortak etmeye
çabalıyordu.
Zincirsiz’de de benzer bir durum var. Siyahlara her türlü
melaneti vaktiyle yapmış ve hala bununla yüzleşmemiş bir topluluğa film
yaparken, kara derililerin intikamını film diliyle almasını istermiş gibi,
şiddetin ucunu yaktıkça yakıyor Tarantino. Yoksa ölü bedene defalarca saplanan
mermiyi, tüm iticiliğiyle sayısız kere vermenin akıl sağlığıyla bir ilgisi
olamaz.
Kaldı ki, Tarantino’nun bu işe ilk başladığında bozduğu
ezber ve kendi oluşturduğu bir takım kural ve stil vardı. Rezervuar Köpekleri
ve Ucuz Roman ile ortaya çıkardığı bir Tarantino Sineması vardı. Neydi
Tarantino’nun özelliği ve sinemaya kattığı yenilik; tabiri caizse sinemanın
kafiye/uyak düzenine radikal bir dokunuşta bulunmuştu. Hatta dokunuş değil,
darbe!..
Zincirsiz’de bunu tam olarak uygulamamakla beraber kendi
sinema diline çok da ihanet ediyor gibi görünmüyor Tarantino. Zira Django’nun
orijinaline (Corbucci’ninkine) baktığımızda, filmin ilk 15 dakikasında tüm
kahramanların tanıtıldığı, meselenin açıklıkla izah edildiği ve sonradan
çıkacak sürpriz isimlerle beraber, daha ilk sekansta yerli yerine oturtulan
kötü ile iyinin çatışma anının beklendiğini görüyoruz.
Zincirsiz’de Tarantino, böyle yapmıyor, kendi sinema diline
sadık bir kurgu ile akıtıyor filmi. Ne ki, kendine kurduğu bir takım tuzaklar
var ve bunların hepsine teker teker ve özenle düşüyor Tarantino.
Şunun farkında olduğum bilinsin önce: Tarantino sinemasının
öncelikle ayrıksı özelliği geçişleridir. Doğrusu, geçiş zenginlikleri
içermesidir. Ancak en az bunun kadar önemli bir yönü daha vardır; uzun
diyalogları. Tarantino, kendine has bir sinema dili oluştururken, üzerinde
oturduğu en sağlam platform, monolog ya da diyaloglardır. Bu anlamda Tarantino
sineması gücünü biraz da ‘çene’sinden alır. Hatırlayalım; ‘Pulp Fiction’da
kahramanlarımız Vincent Vega (J. Travolta) ile Jules Winnfield’ın (S. L.
Jackson) patronları Marsellus Wallace’ın (V.Rhames) emanetini almaya giderken
sergiledikleri çene performansı, sinema tarihinin en uzun konuşma sahnelerinden
biridir.
Bir kere her geçen gün daha da gevezeleşiyor Tarantino
filmleri. Soysuzlar Çetesi’nde sündürmekten yerden toplamak zorunda kalmıştık
çeneleri. Zincirsiz’de ise yönetmen adeta, ‘Bu daha hiçbir şey’ demeye
getiriyor meseleyi. Bitmek tükenmek bilmeyen sade suya tirit diyaloglar
uzadıkça uzuyor, biz sıkıldıkça Tarantino saplantılı bir haz alıyor sanki... Hatırlayın
Soysuzlar Çetesi’nde izlediğimiz bodrumdaki bar sahnesini. Dakikalar boyu,
hiçbir yere varmayacak gevezelikler. Zincirsiz, kaldığı yerden devam ediyor
çene performansına. Elbette bunları koyarken boşuna yapmıyor, karakterinin
zekasını, kişiliğini ve arketipini seyirciye geçirmek amacıyla koyuyor ama bir
süre sonra bunlar unutulup, dakikalar süren boşboğazlıklar uzayıp gidiyor.
Yine bu ‘diyalog’ bahsinin bir parçası olan ‘aksan’
meselesine de kısaca değinmek gerekiyor. Artık terminolojiye de giren ‘Tarantinoesque-Tarantinesk’in
önemli unsurlarından biri de aksandır. Pek bayılır yönetmenimiz Texas ve
dolaylarının aksanına. Dolayısıyla hikayesini bu ‘dil’e uzak olmayan yerlere
monte ediyor ki, kurtlarını döksün sanki. Hele ki finale doğru bizzat kendisi
de iştirak ediyor bu aksan fetişizmine. Masa başında uzayıp giden ‘çan çan’
geyikler usta oyunculuklar sayesinde belki sıkılmadan izlenebiliyor ama filme
neler kattığı tartışılır duruma geliyor.
Yönetmenin, şiddete meyyal olduğu hepimizin malumu. Önceleri
nispeten ‘rafine’ olarak bu işi tasarlarken (Bu noktada Katil Doğanlar’ı
hatırlatmak isterim) her adımda bir basamak daha yukarı taşıyor işi…
Nihayetinde, Kill Bill ile (biraz da keşifle) şiddeti doğrudan verme hastalığı
giderek iflah olmaz bir boyuta ulaşmış durumda. Soysuzlar Çetesi’ndeki
Peckinpah’a rahmet okutan şiddet dozu, Zincirsiz’de aşağı inmiyor. Şiddet dozu
bir ara o kadar yükseliyor ki, mizahın sınırlarına dahil oluyor sahneler. Bu
çalçene geyikler kesilip atılsa,2 saatlik zıpkın gibi bir filmin ortaya çıkması
işten bile değilmiş.
Özellikle finale yakın, yani haneyi yıkıp viran etmeden
önceki, şiddet gösterisi bana nedense ‘Şehrin Azizleri - The Boondock Saints’i
hatırlattı. Çoğu kişi bu sekansı daha çok ‘Yaralıyüz-Scarface’ ile benzeştirse
de, aslında bu usta yönetmenimizin mimetik yönüne şahane bir delil olsa gerek.
Öyle ya da böyle, şu ya da bu filme bir şekilde refere oluveriyor sahneler. Ama
hakkını teslim etmek lazım, Şehrin Azizleri’ndeki lirizm çok ilgisini çekmez
yönetmenimizin.
Tarantino senaryolarını oynamak epey zorlu bir meseledir. Bu
nedenle, usta yönetmenin oyuncu yönetimine kimse bir şey diyemez. Zincirsiz’de
de, başta Dr. Schultz’u oynayan Christoph Waltz, tabiri caizse döktürüyor.
Klişe tabirle, ‘Oscarlık’ performans gösteren oyuncu, geçen yıl Soysuzlar
Çetesi’ndeki rolüyle bu ödülü almış olmasa, bu sene verirlerdi sanırım. Keza
her ne kadar kaşıyla gözüyle oynanmış olsa da Samuel L. Jackson olağanüstü
performans sergiliyor. Film ilk yarısını Dr. Schultz karakteri sırtlarken, ikinci
yarısında bu görevi Jackson’un Stephen karakteri alıyor. Leonardo DiCaprio da oldukça başarılı. Bu
meyanda en sönük kalan karakter korkarım ki, ana kahramanımız Jamie Foxx
oluyor. Foxx, sıradan bir köleden, felsefi bir kahramana dönüşürken, değişimi
verebilmek adına oldukça cimri davranıyor.
Hin yönetmenin, kahramanlarından birini ‘Alman kökenli’
yapmasının da sebebi var bence. Bir önceki filminden kalan kalp kırıklıklarını
nispeten gidermek ve ‘Almanlar da aslında özünde iyi insanlar’ cilasını atmak. Filmin
zeka düzeyi en yüksek karakterinin bir Avrupalı olması ise ayrı bir derinleşme
konusu. Ne ki bu alt metnin bilinçli bir şekilde konulduğundan çok emin
değilim. Başka bir hinlik ise, ‘Ev kölesi’ tiplemesiyle döktüren Samuel
Jackson’u senaryoya dahil etmesi. Malum, Malcolm X’ın vaktiyle televizyonda
yaptığı bir konuşmaya dayanıyor karakter. Merhum Malcolm X, köleleştirilmiş
ruhlardan bahsedip, evin sahibini içselleştirmiş ev kölelerinden bahsetmişti
meşhur konuşmasında. Django, ana arteriyle şiddetin kadim sahibi beyaza olanca
gücüyle abanırken, onun oluşturduğu küçük ihanet adacıklarına da hak ettiğini
veriyor.
Hakikat ile uydurulmuş olmayı basit bir kolajlama yöntemiyle
karıştırmıyor Quentin Tarantino. Her ikisini de önce un/ufak ediyor, ardından
tuhaf bir hazla kendi iksirini oluşturuyor. Kendince hangisinden kaç doz
alacağını da çok iyi biliyor. Ki bu yüzden tüm bu olup bitene Tarantino
Sineması diyoruz.
Filmin ruhuna uygun müzikler ile sıkıcılığın önüne geçmeyi
başaran Zincirsiz, tiplemelerin neredeyse tamamının sıra dışı olmasıyla inandırıcılık
meselesiyle çok ilgilenmediğini açık ediyor. Zaten, film diliyle doğru dürüst
anlatılmamış bir tarihsel meselede dilediği gibi at koşturmanın zevkini yaşıyor/yaşatıyor
Tarantino. Ve öyle bir ‘iç soğutan’ final ile ellerini çırparak temizliyor ki,
ancak Tarantino yapabilir böyle bir şeyi. Tabiri caizse kendi zincirlerini
kopartıyor yönetmen.
Açıkçası herkesin diline yapışıp duran, Spagetti meselesinde
de, öyle aman aman bir ‘tür’ uygulayıcısı gibi durum da yok. Açıkçası filmi
izlemeden önceki en büyük korkum, Tarantino’nun tipik bir ‘Spagetti Western’
parodisi yapma kolaycılığına kaçmasıydı. Böyle bir durum yok. Konvansiyonel western kalıpları zaten yeterli
gelmiyor usta yönetmene. Galiba olan şu; Sergio Cobrucci ile Takeshi Miike
arasında bir alan oluşturuyor kendine Quentin Tarantino. Şaşırtıcı, rahatsız
edici ve hayranlarını mest edici… Zincirsiz, bir çeşit mini ‘Soysuzlar Çetesi’
hikayesi…
Son olarak, filmi izledikten sonra eve gelip Alan Parker’ın
‘Missisipi Burning – Missisipi Yanıyor’unu izlediğimi belirtmek isterim.








