8 Kasım 2013 Cuma
5 Kasım 2013 Salı
Behzat Ç. - Ankara Yanıyor: İradenin Zaferi!*
Merhum Meriç ideolojileri tanımlarken, ‘idraklere
giydirilmiş deli gömleğidir’ der. Sanatın bidayetinden beri ideolojinin eline
geçtiği anlarda, bambaşka bir şeye dönüştüğünü, -özelde sinemada- ne hallere
geldiğini geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinden sonra üzülerek görmüştük. Elbette
hiçbir ideolojik sanat eseri gibi, ideolojinin tasmasıyla sağa sola
çekiştirilen filmlerin hiçbir kalıcı kıymet-i harbiyesi olmamış, olmayacaktır.
Ancak, kısa sürede sanatı çekice dönüştüren ve geri kalan her şeyi çivi olarak
gören propaganda sinemasının tenasühünü görmek pek hayra alamet olmasa gerek.
Evet, Behzat Ç. Ankara Yanıyor, tam anlamıyla propaganda sinemasının güncel
vücut bulmasından başka bir şey değil ne yazık ki. Belki, mevcut sosyal yapıda
tek sıkımlık barut ve geçici bir nefes alış ya da baştan savış olarak bir değer
ifade edebilir lakin üzülerek ifade edeyim ki, bu zihniyetteki bir sanatın
–denebilir mi?- atacak tek adımı dahi olamaz.
1996’da hayata gözlerini yuman İtalyan sinema yazarı ve
senarist Guido Aristarchus propaganda sinemasına sığınan ideolojinin
zavallılığından dem vurur; “"Siyaset, insanın, insan özgürlüğünün
varlığıdır. Oysa propaganda sineması, insan korkusunu, insan özgürlüğü
korkusunu içerir. Totaliter yönetimlerin saklanmış zayıflığını ortaya koyar.
İdeolojinin güçsüzlüğünün itirafıdır bu. Propaganda sinemasının Nazi
Almanya'sında, işgal Fransa'sında ve Stalin dönemi Rusya'sında görülmesi, hiç
de şaşırtıcı değildir."
Ve en baştan üzülerek itiraf etmek gerekiyor ki, Behzat Ç.
sadece film taklidi yapmaya çalışan pek de kıymetli olmayan bir propaganda
ürünü değil, aynı zamanda yanlış alanda yanlış aparatlarla mücadele platformuna
dönüştürülen başarısız bir mücadele silahı. Dert başka olunca, senaryo,
oyunculuk, müzik, görüntü, estetik filan, hepsi arka planda kalıyor ve
önemsizleşiyor. Bunu tam olarak kavramak için, bu filmin bazı yayın
organlarındaki değerlendirmelerini alt alt okumak yeterli gelecektir. Büyük
ihtimal bu yazının yayınlandığı dönemde medyada (sosyal ve klasik) yapılan
değerlendirmelerin kahır ekserisi, ‘onu bunu boş verin Gezi meselesinde
yüreğimizi soğuttu ya’ parantezinde toplanacaktır. Bu nedenle filmin gişesi de
filmin değeriyle doğru orantılı olmayacaktır. İzlemek bir ideolojik eylemle
eşdeğer görüleceği için, Behzat Ç., bir tür yeni gösteri alanı vazifesi
görecektir. Sanat bağlamında pek kıymetli bir şey olmasa da, açıkçası ticari
olarak hiç de fena bir fikir olmasa gerek bu!
Çok önemi var mı bilmem ama filmin konusu şöyle: Behzat
Ç.’nin yokluğunda Cinayet Büronun başına Himmet adında bir Başkomiser
atanmıştır. İçişleri Bakanının öldürülmesi teşkilatta büyük bir çalkantıya yol
açınca Himmet de bunu kendi açısından bir fırsata dönüştürmeye karar verir ve
ekibini Terörle Mücadeleye yardımcı olmaya yönlendirir. İşin içine bir tutam da
(dış güç sosu olarak) Alman meselesi eklenince Behzat Ç. tekrar göreve
çağrılır. İçişleri Bakanı öldürülmeden önce Cinayet Büro ekibi Hakkı adında bir
bakkalın ve Alman Konsolosluğunda görevli Hans adında bir Almanın cinayeti
üzerinde çalışmaktadır. Alman Hükümeti, cinayete gözlemci olarak Ulrike adında
bir polisini görevlendirmiştir. Başkomiser Himmet, bakkal ve Almanın
cinayetlerine öncelik vermez. Tahsin de bu cinayetlere bakması için Behzat
Ç.’yi geçici olarak göreve çağırmaya karar verir. Ancak Behzat Ç.
kararsızdır...
Filmin, sanat şemsiyesi altında değerlendirilecek çok fazla
bir yönü yok. Televizyon dizisinin bir bölümünü biraz aşacak hikayesine sahip
bölümü adeta. Serdar Akar’ın filmografisi içinde de epey gerilere gitmesi
maalesef.
Behzat Ç. Ankara Yanıyor, durduğu nokta itibariyle
propaganda sinemasının en iptidai örneklerinden biri olmasının ötesinde, gücünü
marjinallik olarak bellediği ağzıbozukluktan almaya çabalayan (enteresan bir
şekilde, perdedeki her edilen küfre, salondaki seyirci kahkahayla reaksiyon
vermesi çok ilginçti mesela) ve hakikati ideolojisi uğruna bükmekten zerre
miktar geri durmayan bir örneği. Bazı karton karakterler, küfür ve argoyu o
kadar sakızlaştırıyor ki, sakil bir argo gösterisinden başka bir şey kalmıyor
geriye. Dolayısıyla Akar’ın filmine sanattan ziyade ideolojik bir ürün olarak
bakmaktan başka çare kalmıyor.
Ancak daha esaslı bir mesele ve daha büyük bir soru var
ortada. İktidarın sanata karşı tutum ve davranışı ile Gezi örneğinde (Meseleyi
Emek Sineması, 1 Mayıs eylemlerine kadar genişletebiliriz) gördüğümüz
yanlışlıklar, siyaset-sanat ilişkisinin çarpık yavrulaması… Ve önemli bir soru:
Bu mesele daha estetik bir dil, sanatın kendi kuralları ile ele alınabilir
miydi? Alınsaydı ortaya nasıl bir sonuç çıkardı?
Cidden kafa yorulması gereken şey bu sanırım.
Son tahlilde, Behzat Ç. Ankara Yanıyor, sinema filminden
başka bir şey olarak tasarlanan, yola çıkılan ve beklenti içinde olan yapım.
Sanırım yapımcı ve hedef kitle açısından sakıncasız bir durum olsa da, Türk
sinemasının geldiği nokta açısından kaygı verici bir geriye dönüşü aynı
zamanda. Gezi olaylarının daha epey ekmek yedirebileceğini düşündüğümüzde
parıltılı bir fikir ve ürün olarak görmek yanlış olmaz elbette, ancak bunu
yaparken bile az/biraz sanat, mebzul miktarda da zeka talebi hakkımız olsa
gerek. Hakikati önemli eklemlerinden büküp, ucuz propagandanın sığ sularında
garantili yüzüşü seçmek, şüphesiz bir tercih bu ama sinema filan değil. Olsa
olsa gezi zekasının sinemayı bir payanda olarak kullanması.
Oysa her ne kadar belli bir ideolojik duruş ile kurgulansa
da, bambaşka bir noktada durup, çok daha takdir toplayan “bir sinema filmi”
olabilme şansı vardı Behzat Ç.’nin. Politik öfkenin deşarjına kurban edilme
kolaycılığına kaçılmasa, hem sağlam şeyler söyleyip hem de –en azından- 40 yıl
öncenin Komiser Cemil’ini aşan bir örnek olabilirmiş. Sanatın etkisi ve
katsının minik çıkarlara kurban edilmesi kocaman bir ıska olarak duruyor
perdede ve Behzat Ç. bir şey söylemekten ziyade orta sınıf burjuvanın ‘kapakladık’
tesellisinden başka bir şey değil.
Meselenin ‘author’ü İtalyan Taviani Kardeşlerden bir
alıntıyla noktalayalım mevzuyu: “Propaganda sineması, bir tek kez, bir tek
olayda işe yarayacak olan bir sinemadır. Onu en az ilgilendiren şey sinemadır.
Yapanın kimliği önem taşımaz. Filmi yapanlar, asıl savaşı yapanlarla karışmayı
denemelidirler ve filmin teknik öğeleri, örneğin Solanas'ın filmleri gibi,
ayrıca şiirsel bir boyut da kazanıyorsa, bu neredeyse bir kazadır ve böyle bir
kaza, sinemada çok az gerçekleşir. Propaganda filmleri, küçük zaferleri
göstermekle yetinen, belli bir popülizm içinde teselli arayan filmlerdir."
Behzat Ç. propaganda sinemasının ilkel örneklerinden biri
olarak tarihteki yerini alırken, ‘badem bıyık’, ‘gezi gazı’ gibi temel
kasmalarıyla sadece belirli bir kesimi tatmin için çekilen polisiye türünün
kötü örneği olarak kalıyor. ‘İster çamurdan olsun’ diyenlerin şikayetçi
olmayacağı da çok açık.
*Orijinal ismi “Triumph des Willens” olan, yönetmenliğini
Leni Riefenstahl’in yaptığı kült propaganda filmi. İradenin Zaferi, propaganda
sinemasının yaslandığı ideoloji ne olursa olsun fark etmediğini de gösteren bir
Nazi eğitim filmidir de.
3 Kasım 2013 Pazar
Elveda sevgilim ya da merhaba hüzün!
"Elveda, elveda sevgilim..
Yaşamak istemiyorum; çünkü sen bana hayatı zehir ettin..
Annen seni dünyaya getirdiğinde, ikinci bir kere sevebilecek kalbi vermemiş..
Elveda, elveda sevgilim..
Git ve kendine başka aşklar ara, başka kapıları çal,
tutkulu başka bir aşkı bekle..
Benim için öldün sen..
Elveda, elveda sevgilim..Yaşamak istemiyorum;
Çünkü sen bana hayatı zehir ettin.."
Böyle diyor sözleri...
Eğer ayrılık vaktiyse, hele de bir akşam üstü, bir de yağmurluysa hava; bu şarkıdan uzak durmak lazım.
Adı malum; Adio Kerida ya da orijinal haliyle; Adio Querida.
Önce işin piri Shearmur ve Haza'dan, sonra Levy ve diğerleri...
Yaşamak istemiyorum; çünkü sen bana hayatı zehir ettin..
Annen seni dünyaya getirdiğinde, ikinci bir kere sevebilecek kalbi vermemiş..
Elveda, elveda sevgilim..
Git ve kendine başka aşklar ara, başka kapıları çal,
tutkulu başka bir aşkı bekle..
Benim için öldün sen..
Elveda, elveda sevgilim..Yaşamak istemiyorum;
Çünkü sen bana hayatı zehir ettin.."
Böyle diyor sözleri...
Eğer ayrılık vaktiyse, hele de bir akşam üstü, bir de yağmurluysa hava; bu şarkıdan uzak durmak lazım.
Adı malum; Adio Kerida ya da orijinal haliyle; Adio Querida.
Önce işin piri Shearmur ve Haza'dan, sonra Levy ve diğerleri...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
.jpg)




