5 Kasım 2013 Salı

Behzat Ç. - Ankara Yanıyor: İradenin Zaferi!*


Merhum Meriç ideolojileri tanımlarken, ‘idraklere giydirilmiş deli gömleğidir’ der. Sanatın bidayetinden beri ideolojinin eline geçtiği anlarda, bambaşka bir şeye dönüştüğünü, -özelde sinemada- ne hallere geldiğini geçtiğimiz yüzyılın ilk çeyreğinden sonra üzülerek görmüştük. Elbette hiçbir ideolojik sanat eseri gibi, ideolojinin tasmasıyla sağa sola çekiştirilen filmlerin hiçbir kalıcı kıymet-i harbiyesi olmamış, olmayacaktır. Ancak, kısa sürede sanatı çekice dönüştüren ve geri kalan her şeyi çivi olarak gören propaganda sinemasının tenasühünü görmek pek hayra alamet olmasa gerek. Evet, Behzat Ç. Ankara Yanıyor, tam anlamıyla propaganda sinemasının güncel vücut bulmasından başka bir şey değil ne yazık ki. Belki, mevcut sosyal yapıda tek sıkımlık barut ve geçici bir nefes alış ya da baştan savış olarak bir değer ifade edebilir lakin üzülerek ifade edeyim ki, bu zihniyetteki bir sanatın –denebilir mi?- atacak tek adımı dahi olamaz.

1996’da hayata gözlerini yuman İtalyan sinema yazarı ve senarist Guido Aristarchus propaganda sinemasına sığınan ideolojinin zavallılığından dem vurur; “"Siyaset, insanın, insan özgürlüğünün varlığıdır. Oysa propaganda sineması, insan korkusunu, insan özgürlüğü korkusunu içerir. Totaliter yönetimlerin saklanmış zayıflığını ortaya koyar. İdeolojinin güçsüzlüğünün itirafıdır bu. Propaganda sinemasının Nazi Almanya'sında, işgal Fransa'sında ve Stalin dönemi Rusya'sında görülmesi, hiç de şaşırtıcı değildir."

Ve en baştan üzülerek itiraf etmek gerekiyor ki, Behzat Ç. sadece film taklidi yapmaya çalışan pek de kıymetli olmayan bir propaganda ürünü değil, aynı zamanda yanlış alanda yanlış aparatlarla mücadele platformuna dönüştürülen başarısız bir mücadele silahı. Dert başka olunca, senaryo, oyunculuk, müzik, görüntü, estetik filan, hepsi arka planda kalıyor ve önemsizleşiyor. Bunu tam olarak kavramak için, bu filmin bazı yayın organlarındaki değerlendirmelerini alt alt okumak yeterli gelecektir. Büyük ihtimal bu yazının yayınlandığı dönemde medyada (sosyal ve klasik) yapılan değerlendirmelerin kahır ekserisi, ‘onu bunu boş verin Gezi meselesinde yüreğimizi soğuttu ya’ parantezinde toplanacaktır. Bu nedenle filmin gişesi de filmin değeriyle doğru orantılı olmayacaktır. İzlemek bir ideolojik eylemle eşdeğer görüleceği için, Behzat Ç., bir tür yeni gösteri alanı vazifesi görecektir. Sanat bağlamında pek kıymetli bir şey olmasa da, açıkçası ticari olarak hiç de fena bir fikir olmasa gerek bu!


Çok önemi var mı bilmem ama filmin konusu şöyle: Behzat Ç.’nin yokluğunda Cinayet Büronun başına Himmet adında bir Başkomiser atanmıştır. İçişleri Bakanının öldürülmesi teşkilatta büyük bir çalkantıya yol açınca Himmet de bunu kendi açısından bir fırsata dönüştürmeye karar verir ve ekibini Terörle Mücadeleye yardımcı olmaya yönlendirir. İşin içine bir tutam da (dış güç sosu olarak) Alman meselesi eklenince Behzat Ç. tekrar göreve çağrılır. İçişleri Bakanı öldürülmeden önce Cinayet Büro ekibi Hakkı adında bir bakkalın ve Alman Konsolosluğunda görevli Hans adında bir Almanın cinayeti üzerinde çalışmaktadır. Alman Hükümeti, cinayete gözlemci olarak Ulrike adında bir polisini görevlendirmiştir. Başkomiser Himmet, bakkal ve Almanın cinayetlerine öncelik vermez. Tahsin de bu cinayetlere bakması için Behzat Ç.’yi geçici olarak göreve çağırmaya karar verir. Ancak Behzat Ç. kararsızdır...

Filmin, sanat şemsiyesi altında değerlendirilecek çok fazla bir yönü yok. Televizyon dizisinin bir bölümünü biraz aşacak hikayesine sahip bölümü adeta. Serdar Akar’ın filmografisi içinde de epey gerilere gitmesi maalesef.

Behzat Ç. Ankara Yanıyor, durduğu nokta itibariyle propaganda sinemasının en iptidai örneklerinden biri olmasının ötesinde, gücünü marjinallik olarak bellediği ağzıbozukluktan almaya çabalayan (enteresan bir şekilde, perdedeki her edilen küfre, salondaki seyirci kahkahayla reaksiyon vermesi çok ilginçti mesela) ve hakikati ideolojisi uğruna bükmekten zerre miktar geri durmayan bir örneği. Bazı karton karakterler, küfür ve argoyu o kadar sakızlaştırıyor ki, sakil bir argo gösterisinden başka bir şey kalmıyor geriye. Dolayısıyla Akar’ın filmine sanattan ziyade ideolojik bir ürün olarak bakmaktan başka çare kalmıyor.


Ancak daha esaslı bir mesele ve daha büyük bir soru var ortada. İktidarın sanata karşı tutum ve davranışı ile Gezi örneğinde (Meseleyi Emek Sineması, 1 Mayıs eylemlerine kadar genişletebiliriz) gördüğümüz yanlışlıklar, siyaset-sanat ilişkisinin çarpık yavrulaması… Ve önemli bir soru: Bu mesele daha estetik bir dil, sanatın kendi kuralları ile ele alınabilir miydi? Alınsaydı ortaya nasıl bir sonuç çıkardı?

Cidden kafa yorulması gereken şey bu sanırım.

Son tahlilde, Behzat Ç. Ankara Yanıyor, sinema filminden başka bir şey olarak tasarlanan, yola çıkılan ve beklenti içinde olan yapım. Sanırım yapımcı ve hedef kitle açısından sakıncasız bir durum olsa da, Türk sinemasının geldiği nokta açısından kaygı verici bir geriye dönüşü aynı zamanda. Gezi olaylarının daha epey ekmek yedirebileceğini düşündüğümüzde parıltılı bir fikir ve ürün olarak görmek yanlış olmaz elbette, ancak bunu yaparken bile az/biraz sanat, mebzul miktarda da zeka talebi hakkımız olsa gerek. Hakikati önemli eklemlerinden büküp, ucuz propagandanın sığ sularında garantili yüzüşü seçmek, şüphesiz bir tercih bu ama sinema filan değil. Olsa olsa gezi zekasının sinemayı bir payanda olarak kullanması.

Oysa her ne kadar belli bir ideolojik duruş ile kurgulansa da, bambaşka bir noktada durup, çok daha takdir toplayan “bir sinema filmi” olabilme şansı vardı Behzat Ç.’nin. Politik öfkenin deşarjına kurban edilme kolaycılığına kaçılmasa, hem sağlam şeyler söyleyip hem de –en azından- 40 yıl öncenin Komiser Cemil’ini aşan bir örnek olabilirmiş. Sanatın etkisi ve katsının minik çıkarlara kurban edilmesi kocaman bir ıska olarak duruyor perdede ve Behzat Ç. bir şey söylemekten ziyade orta sınıf burjuvanın ‘kapakladık’ tesellisinden başka bir şey değil.


Meselenin ‘author’ü İtalyan Taviani Kardeşlerden bir alıntıyla noktalayalım mevzuyu: “Propaganda sineması, bir tek kez, bir tek olayda işe yarayacak olan bir sinemadır. Onu en az ilgilendiren şey sinemadır. Yapanın kimliği önem taşımaz. Filmi yapanlar, asıl savaşı yapanlarla karışmayı denemelidirler ve filmin teknik öğeleri, örneğin Solanas'ın filmleri gibi, ayrıca şiirsel bir boyut da kazanıyorsa, bu neredeyse bir kazadır ve böyle bir kaza, sinemada çok az gerçekleşir. Propaganda filmleri, küçük zaferleri göstermekle yetinen, belli bir popülizm içinde teselli arayan filmlerdir."


Behzat Ç. propaganda sinemasının ilkel örneklerinden biri olarak tarihteki yerini alırken, ‘badem bıyık’, ‘gezi gazı’ gibi temel kasmalarıyla sadece belirli bir kesimi tatmin için çekilen polisiye türünün kötü örneği olarak kalıyor. ‘İster çamurdan olsun’ diyenlerin şikayetçi olmayacağı da çok açık.


*Orijinal ismi “Triumph des Willens” olan, yönetmenliğini Leni Riefenstahl’in yaptığı kült propaganda filmi. İradenin Zaferi, propaganda sinemasının yaslandığı ideoloji ne olursa olsun fark etmediğini de gösteren bir Nazi eğitim filmidir de. 


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder