Farkındayım; yazı çizi işinin gölgesinde en az keyif çatanlardan biriyim. Öyle de olmak zorunda, zira şöhret denen bu şatafatlı çınarın gövdesine olan mesafem asla bir kol boyuna düşmedi. Aramızdaki münasebet hep tek taraflı ve açıkçası soğuktu. Ha, bunu ben bilerek ve isteyerek yaptım da diyemem. Hani şairin, ‘bana ne verdinse al/sazını kafana çal/ver bana kavalımı’nda dediği gibi, bilinçli bir reddediştir de, diyemem açıkçası. Uzanacak mesafeye dahi ulaşılmayan kovanla ilgili hayal kuramamak, diyebiliriz belki. O kadar.
Lakin buna rağmen, kendi mütevazı ölçeğinde bir yükseklikte oldu hep sedirim. Bunun için de, hep şükür içerisinde oldum açıkçası. Proje çocuğu değildik ki, kurgulanmış bir kariyerin GPSli kıvrımlarında emniyet ile ilerleyelim. Bilenler bilir, hep ‘gelişine vuran’ bir tarzım ve zuhurata tabi olan yöntemim oldu.
Bunları söylüyorum diye şikayetçi olduğum da sanılmasın.
Ve fakat…
Zaman zaman mesajlar alırım… Yok, yanlış ifade ettim, her zaman mesajlar alırım almasına… Misal, bu satırları yazmadan önce, bir okurumun köyündeki arsa imarıyla ilgili yardım mesajını aldım. Elim kolum bağlı tabi, yardımcı olamadım. Lakin zaman zaman mesleğimle ilgili mesajlar alırım.
Genelde şöyle denir: Ben de sizin gibi yazar olmak istiyorum, ne tavsiye edersiniz?
Açıkçası, bu soruyu soran kişi için maç bir farkla mağlup başlanmıştır ama yine de kırmam, umudunu baltalamam bu tip soruları soranların.
Dostoyevsky’den bahsederim genelde. Onun yazarlık ile ilgili prensiplerini naklederim, hemen her meslek gibi bizim mesleğimizin de, çok küçük bir yüzdesinin yetenek, geri kalanının çalışmak olduğunu anlatmaya çabalarım dilimin döndüğünce. Sanat işin ihsan edilmiş (verilen) boyutudur ama çok küçük bir yüzdesidir. Esas büyük parsa zanaatta yani çalışmaktadır.
Bu lafı söylemekten asla hazzetmem ama yeni nesil ne yazık ki, çok az enerjiyle çok fazla yol alan araç olmak isterler. Teknik anlamda yakışıklı durur bu talep. Yani, hiç çaba harcamayayım, lakin büyük yazar olayım, büyük şair olayım, büyük sinemacı olayım vs…
Hatta mümkünse, hiç taş atmayayım, hiç kolum yorulmasın ama kurbağa da kalmasın ürkütmediğim, hepsini korkutayım.
Yok tabii böylesi kaymaklı kadayıf hiçbir meslekte!
Her talep, biraz önce bahsettiğim masum şekilde olmaz ne yazık ki!
Dikkatinizi çekerim tırnak içinde kullanıyorum, ‘yaratıcı’ mesleklerde ‘zımni haset’ denen bir şey vardır. Eğer kontrol altına alınmazsa, nemin kesme şekeri eritip bitirmesi gibi bitirir insanı. Bir damla ıslaklık alır götürür tüm o geometrik ve kristalize güzelliği. Çamurlaşmış ve yapış yapış bir tuhaf organizma bırakır geriye.
Çünkü bu meslek biraz da ‘Mutlak Yaratıcı’yı taklit etmektir. Onun o muhteşem sıfatının binlerce filtreden geçmiş yansımasıdır. İşin künhüne varamazsanız ‘tırt’ bir imitasyon olarak kalma ihtimaliniz yüksektir. Buna rağmen, iyi taklit para eder başka şeylerde olmadığı kadar.
Van Gogh’a ‘dahi’ deriz mesela, ‘büyük yetenek’ deriz çizdiği şeylerin orijinalini yapanı unutarak. Yer çekimini keşfeden Newton’u sanki yer çekimini oluşturan oymuş gibi kutsar, yüceltiriz. Oysa bilen bilir ki, Newton’un ki minik bir fark ediştir sadece. Zira elma dünya kuruldu kurulalı yere düşmektedir!
Kimi zaman ya zımni hasetten ya da samimi olarak istekten kaynaklanan, -çoğu kastı aşar bu taleplerin bilirim- mesajlar da alırız. Misal, ‘Sizin yerinize talibim, en az sizin kadar iyi yazabileceğimi düşünmekteyim’ der kimi mesajlar.
Yazan kişiler, şunu bilmediklerinden, hoş görülürler genelde bizler tarafından; eğer öyle bir şey olacaksa, bu kısım aklına bile gelmez talip olanın. Zira, talip olunan şey bulunulan nokta ya da makam değildir, olmamalıdır.
Bir yazarın koltuğuna talip olmak, o yazar gibi yazmayı istemeyi aşar bu nedenle. Sanılır ki, o kişi, orada yazdığı için böylesine yazabiliyor.
Bir yanılsama elbette bu.
Tecrübeyle de sabittir.
Nice yazarlar, çizerler, sanatkarlar vardır ki, bulundukları nokta ile hem dem olmalarına rağmen, haklı-haksız kopar ya da koparılırlar. Ama başka bir yerde yine neşv ü nema bulmaları uzun sürmez asla.
Şekspir’in (orjinalini yazınca canım şekerpare çekiyor, o yüzden yazmıyorum) hangi oyunuydu hatırlamıyorum ama şöyle diyordu: Kralı öldürerek kral olunmaz, katil olunur!
Acı ki, katil olmayı kendine kariyer olarak belirleyenlerden çok fazla bir şey beklememeyi öğretti bana bu meslek.
Çünkü arı bal yapmayı bir yerde öğrenmez ve sorduğunuz da ‘nasıl yapıyorsun bu şahane balı’ diye, cevap veremez. Aslında cevabı vardır bu sorunun, ‘ne bileyim’ diyebilir arıcık, ‘Ben def-i hacetimi gideriyorum, siz yiyorsunuz!’
“Yükselmenin en alçakçası” olarak tanımlar atalarımız, bir başkasının omzuna basarak yükselmeyi. Birinin cesedi üzerinde ayağa kalkanı göstermemiştir tarih. Ve hiçbir kişi, başka kralı öldürdü diye tarihe kral olarak geçmez, katil diye anılır.
Michaehangelo’ya ‘usta’ demişler, ‘bu şahane heykelleri nasıl yapıyorsun, inanılmaz güzeller?’ Sakin sakin silkelemiş önlüğünü büyük heykeltıraş ve şöyle demiş, ‘Bir şey yaptığım yok, sadece taşın fazlalığını alıyorum.’
Bir yazar için de farklı değildir durum, hasılı ekstra bir şey yaptığımız yoktur bizim, tüm yaptığımız harfleri kağıda itelemekten ibaret.
Ez cümle, genç meslektaş adaylarıma sesleniyorum; siz siz olun kimsenin yerine, koltuğuna, köşesine, kitabına, programına, makamına talip olmayın… Ya öyle bir makam yok olacaktır o yazar ya da sanatçı gidince. Ya da talip olduğunuz koltuğun büyüklüğü ödünüzü kopartacaktır.
Siz iyi yazmaya, farklı yazmaya talip olup çabalayın. Damlatılmışsa ruhunuza sanat denen ırmaktan birkaç damla yetenek, onu zanaatkarlıkla birleştirin, çok çalışın. Biri gibi olmaya, birini taklide vakit harcamayın. Çünkü o da en büyük sanatkarın taklidinden başka bir şey yapmıyor. Gölgeleri değil, ışığın sahibini taklit etmeyi deneyin.
Göreceksiniz, çok şey değişecektir hayatınızda…