4 Nisan 2009 Cumartesi

Kurşun atan da yiyen de…



Eğer sanat yoluyla arınmak, bir tür bilgeliğe ulaşmak mümkün ise, iddia ediyorum Clint Eastwood o patikayı keşfetmiştir arkadaşlar. Bu nasıl şahane bir zarf/mazruf uyumudur, o nasıl muhteşem bir içerik/estetik ayarıdır ki; en acılı yaraları, en kirli bataklıkları, en provokasyona ve manipülasyona açık mevzuları, insanî/insanca bir vizör ile görüyor ve bunu sıkmayan, bunaltmayan bir sinema diliyle aktarırken, bir Allah kulu çıkıp da, ‘Öyle değil’ diyemiyor!




İwo Jima Mektupları’ndan (Letters From Iwo Jima) söz ediyorum elbette. Bu yaşlı Hollywwod kurdunun elinin değdiği mevzu bir sanat harikasına dönüşmeye başladı. Şimdi soru şu tabii: ‘madem bu kadar müthiş bir yetenek, Allah vergisi bir estetik kanal vardı da, ne diye yıllar yılı ille de aktörlük diye tutturdun kardeşim?’

Sorarlar adama…


Hani beni tanıyan okurlarım bilir, kolay kolay bir filmi bu kadar yüceltmem. Ancak filmin etkileyen ve başyapıtlar arasına girmesini gerektiren o kadar çok yönü var ki… Ancak bütün bunları anlatmadan isterseniz önce hikayesini okuyalım:
Altmış bir yıl once, ABD ve Japon orduları Iwo Jima’da karşılaştılar. Onlarca yıl sonra, adanın ıssız topraklarından birkaç yüz mektup çıkarıldı. Bu mektuplar, orada savaşanların ve başlarındaki sıradışı generalin yüzü ve sesi oldular.
Iwo Jima’ya gönderilen Japon askerleri, büyük olasılıkla geri dönmeyeceklerini biliyorlardı. Bu askerlerin arasında; yeni doğan kızını görmekten başka bir isteği olmayan fırıncı Saigo (Kazunari Ninomiya); becerisi ve onuruyla dünyaca tanınan Olimpiyat şampiyonu binici Baron Nishi (Tsuyoshi Ihara); idealizmi henüz savaş sınavından geçmemiş eski bir askeri polis olan genç Shimizu (Ryo Kase) ve teslim olmaktansa intiharı yeğleyebilecek katı bir asker olan Teğmen Ito (Shidou Nakamura) vardı. Savunmaya önderlik eden isim ise, Amerika’ya yaptığı yolculuklarla savaşın umutsuz doğasını anlamış ama aynı zamanda Pasifik’in ötesinden gelen devasa Amerikan filosunu yenmek için gereken stratejiyi kavramış olan Tuğgeneral Tadamichi Kuribayashi (Ken Watanabe) idi.


Saf irade ve adanın volkanik kayası dışında savunma adına çok az şeye sahip olan General Kuribayashi’nin eşi görülmemiş taktikleri, çabuk ve kanlı bir yenilgi olarak öngörülen çatışmayı, yaklaşık 40 gün süren kahramanca bir mücadeleye dönüştürdü. Iwo Jima’da neredeyse 7.000 Amerikan askeri öldürüldü; 20.000’den fazla Japon askeri can verdi. Iwo Jima’nın kara kumlarını kanlarıyla suladılar; ama fedakarlıkları, mücadeleleri, cesaretleri ve merhametleri, evlerine yolladıkları mektuplarda yaşıyor.


Clint Eastwood (Artık Oscarlı yönetmen, şunu çekti bunu çekti gibi sıfatlar kullanmak istemiyorum) bu tablonun yarısını bir önceki filminde çizmişti. Atalarımızın Bayrakları (Flags Of Our Fathers) aynı cepheye batıdan yaklaşıyordu. Şimdi ise setini doğu yakasına kurmuş. Ve bir sinemacıda nadir görülebilecek sükunet ve anlayışla işlemiş filmini. Filmi izledikçe görüyoruz ki, ne Spielberg’ün estetiğin insanlığa kurban edildiği Schindler’in Listesi yahut Er Ryan’ı Kurtarmak, ne de Mel Gibson’un Bir Zamanlar Askerdi türü zevzekliğe başvuruyor. Gerçekliği olması gerektiği gibi verirken, şiddeti yüceltmiyor. Ve en önemlisi mest edici bir insanı dokuyu yediriyor filmine. Aslında söylemese bile film yeterince anlamlı ama, boşboğaz bir gazetecinin kel alaka sorusuna şöyle diyor yönetmen: ‘Bu film kazanmak ya da kaybetmek hakkında değil. Savaşın insanlar üzerindeki etkisi ve vaktinden önce hayatlarını kaybedenler hakkında.”


İwo Jima’dan mektuplar Oscar ödülü alır mı bilmem. Zira Hollywwod’un kendine has dengeleri var. Daha önce defalarca aday olmuş, bu ödülü almış bir sinemacıya ‘artık yeter’ de diyebilirler. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebilirim ki; Clint Eastwood’un sinema serüveni sanat yoluyla bilgeliğe ulaşmanın çabası. Bu son filmi usta aktör’ü gerçek anlamda bir sinema ve sanat adamı yaptığı gibi, Tarkovsky’nin yanındaki bir yerlere de iliştiriyor.

Kanatlarımın altındaki rüzgar!


Bette Midler - Wind Beneath My Wings
Yükleyen jpdc11


gölgemde kaldığın için yüzün üşümüş olmalı
Sen hep benim ışıldamamı sağlarsın, bu senin tarzın...


Hep bir adım geriden gelirsin
Sen belki küçük bir şey için çabalar dururken ben hep zaferler kazandım


Uzun zamandır adı konmamış, mükemmel bir yüz
Acının arkasında gizlenmiş, mükemmel bir gülümseme...

Benim kahramanım olduğunu biliyor muydun?
Olmak istediğim her şey?
Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...


Belki bu kimsenin dikkatini bile çekmedi ama
Ben, bütün kalbimle, her şeyin farkındaydım...
Senin de gerçeği bilmeni istiyorum...
Evet, evet... Bilmelisin.
Ben sensiz hiç bir şey olamazdım...


Benim kahramanım olduğunu biliyor muydun?
Olmak istediğim her şey?
Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...


Sana hiç kahramanım olduğunu söylemiş miydim?
Sen her şeysin... Her şey... Olmak istediğim her şey...


Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
Çünkü sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...


Kanatlarımın altındaki rüzgar...
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...


Yüksel... Yüksel... Beni daha yükseklere çıkar
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

Uç... Uç... Yıldızlara kadar uç
Uç ki, gökyüzüne dokunabileyim

Teşekkür ederim, teşekkür ederim
Tanrı'ya... Senin için...


Bir kartaldan bile yükseklere uçabilirim
Sen benim kanatlarımın altındaki rüzgarsın...

Wind Beneath My Wings - Bette Midler.