Maalesef –nice zamandır- televizyondan dizi
izleyemeyenlerdenim. Bunun baş sebebi elbette ki televizyonlarımızda yayınlanan
dizilerdeki genel kalitesizlik olmakla beraber, reklam yayınlarının da
durumudur. Açıkçası, neredeyse dramın etkisinden kopacak kadar uzun ve
gürültülü reklam dilimleri seyir zevkini perişan etmekle beraber, zaten –istisnalar
elbette ki vardır- mevcut olan genel kalitesizliği büsbütün kirleterek
uzaklaştırdı beni.
Buna rağmen, yeni olan her diziye bir umut sarılıp, en
azından bir bölümünü internetten filan izlemeye gayret gösterenlerdenim. Bu
bireysel vahim durumuma aykırı düşen tek dizi Osmanlı Tokadı oldu. TRT
ekranlarında yayınlanan dizinin ilk bölümünü internetten izleyince, bütün
açmazları (birazdan izah edeceğim sıkıntılar) ve olumsuzluklarına (esinlenme
olması) rağmen, devamını da –yine internet aracılığıyla- izlemeye gayret ettim.
Açıkça ifade edeyim ki, TV kanallarının çok matah bir şeymiş gibi özellikle
dramalarda birbirine benzemeye çabaladığı bu dönemde Osmanlı Tokadı yeni bir
renk ve tat vaat ediyordu.
Ve fakat sonda söyleyeceğimi en başta ifade edeyim ki, yine –çok
büyük olmasa da- hüsran ve hayal kırıklığı yaşadım.
Bir yerli diziden beklenmeyecek kadar büyük ve yüksek bir açılışa sahip Osmanlı Tokadı.
Anlatayım…
Osmanlı Tokadı daha ilk bakışta farklı bir buluş ve bakış
açısıyla yazılmış fantastik bir konsept. Özü şu; İstanbul’un Fethi’nin hemen öncesindeki otağa
odaklanan hikaye, kuşatma ve kahramanlarına yoğunlaşıyor. Tam Fetih emri ile
beraber, yakınlık kurduğumuz iki yeniçeri, Ak Şemseddin Hazretleri’nin
kerametiyle günümüze gönderiliyor. Ve görülüyor ki, fatihler de, Konstantinler de
her dönem var. Dahası, İstanbul hiç de öyle kurtulmuş gibi bir görüntü
vermiyor. Aslında yapılan şey çok anlaşılır ve güzel: pre-modernizm/modernizm
çatışması ekseninde gelenek ile yozlaşmanın komik, düşündürücü kontrastı.
Şahsen, bana sorulsa ben tam tersi bir durumun çok daha
ilginç olabileceğini düşünürdüm. Yani, Fetih’ten günümüze değil, günümüzden
Fetih günlerine gidecek iki karakter çok daha enteresan bir kontrast ve
ilginçliklerle karşılaşabilirlerdi. Zira gelecekten geçmişe ziyaret, geçmişten
geleceğe gelmekten çok daha ilginç ve açılıma müsaittir. Elbette, bizim gibi
yapım işine uzaktan bakanlar için romantik bir faraziye bu. Zira özellikle
ülkemizde dönem draması yapmanın zorluklarını ve yapanların düştüğü sakil
durumları biliyoruz.
Filmin iki önemli ana karakteri tasarlanırken çok özen gösterilmemiş maalesef.
Osmanlı Tokadı’nın en güçlü yönlerinden biri oyuncu kadrosu.
Gerçekten çok iyi ve sağlam bir kadro ile ilerliyor dizi. Her biri çok değerli
oyuncular, hikayeyi oldukça yukarı taşıyor. Keza yönetmen koltuğunda da,
sektörü ve dönem filmlerine uzak olmayan başarılı bir isim var: Mustafa Şevki
Doğan. Bunlar dizinin güçlü yönleri. Bir de zaaf, eksik ve yanlışlıkları var
tabi.
Dizinin iki kahramanı olan yeniçerilerin hem
karakterizasyonunda, hem de oyuncu seçiminde hata var gibi. Elbette ki, mevcut
oyuncular bu sıkıntıları aşmak için ellerinden geleni yapıyorlar ve bunda
oldukça başarılılar. Ancak böylesine bir ikiliyi oluştururken zıtlıklar ve
simetri üzerine yeterince gidememiş senaristler. Bu anlamda oldukça yüzeysel ve
üzerinde düşünülmemiş iki karakter yeniçeriler. Huy ve beden özellikleri
neredeyse aynı iki karakterden etkili mizah çıkmayacağını da maalesef izleyerek
görüyoruz.
Oysa fiziksel zıtlıklar, kişilik tenakuzları üzerinden
gidilmiş olsa; zayıf-şişman, uzun-kısa, geveze-suskun, akıllı-aptal,
güçlü-zayıf vs vs.. Çok daha renkli ve seyir zevki yüksek malzeme çıkabilirmiş.
Bir de dip koçan meselesi var tabii. Sinemaya aşina pek çok
kişi, fikrin aslında çok da özgün olmadığını biliyor. Şüphesiz birebir değil
elbette ancak Osmanlı Tokadı, çıkış noktası itibarıyla Fransızların 1993’te
çektiği Les Visiteurs- Ziyaretçiler’den esinlenen
bir proje. Ziyaretçiler’de 14. YY’da Kral 6. Luis’nin askeri ve üçkağıtçı yancısı derin
bir uyku sonrasında (7 Uyuyanlar’ı hatırlayalım) uyandıklarında her şeyin
değiştiğini görüyorlar. Yaklaşık 6 yüzyıllık uyku sonrasında dünya çok
değişmesine rağmen, tanıdıkları pek çok karakter başka pozisyonlarda kaderleriyle
çakışınca seyirlik bir mizah ortaya çıkıyor. Tutan bu konsept, 5 yıl sonra
devam filmini de getirmişti.
Fransız filmi ziyaretçiler'in iki karakteri, zıtlıklar ve çatışma muazzam.
Ziyaretçiler ile Osmanlı Tokadı çok ciddi bir etkileşim
içinde olmasına rağmen, bize has bazı durumlar ister istemez projeyi etkilenme
alanından uzaklaştırıyor. Elimiz mahkum, zira bizde harf inkılabı denen
paradigmal kırılma ve dilde yozlaşmayı beraberinde getiren ciddi bir süreç
yaşandı. Bırakınız 500 yıl öncenin bir metnini okuma imkanı, 100, hatta 50 sene
öncenin gündelik kullanılan dilini bile anlamaktan maalesef uzağız. Keza
mekan problemi de çok ciddi ve kolay aşılabilecek değil. Herhangi bir Avrupa
ülkesinde bulunan tarihi yapılar ve çevre azami olarak korunarak günümüze
gelmişken, mekan üzerinden trük ve espri üretmek oldukça işleyen bir yöntem.
Aynı durum bizim için geçerli değil ne yazık ki! Bırakınız 500 yıl önceki bir
mekanı kullanabilmek, Sultan Ahmet meydanının 50 yıl öncesini bile kullanmak
mümkün değim…Dolayısıyla geçmişten gelen imajiner
kahramanların yeni bazı donanımlara sahip olması kaçınılmaz. Yani; Fatih sultan
Mehmet Han’ın askerleri, 6. Luis’nin askerlerine karşı daha şanssız!
Yeri gelmişken benim izlerken üzüldüğüm bir ayrıntıya
değinmek isterim. Dizinin ilk bölümünde İstanbul’un fethinden bir gün önce
Büyük Ordugah gösteriliyor. Görsel efekt ile sağlanan derinlikle beraber çok
ciddi bir mekan ve kostüm emeği/masrafı yapılmış. Gelin görün ki, bu zengin
materyal nedense çok kısa sürede kullanılıp bir kenara bırakılıyor. Şahsen yapımcı
adına canım yandı diyebilirim. Bu kadar masraf ve emeğin çabucak kullanılıp
atılmasına bir anlam veremedim.
Osmanlı Tokadı hakkında hepimiz az-çok malumata sahibiz. Dizinin
sıkıntılı yönlerinden biri de ‘Tokat’ metaforuna çok yüz vermemesi. Oysa
dizinin adını koyarak belli bir anlam yüklemesi yapılmış zaten. Hal böyleyken,
ilk iki bölümde ziyadesiyle tercih edilen ağır çekim Martix türevi aksiyon
sahneleri özgünlük boyutuyla bir şey katmıyor yapıma. Bilemiyorum, dizi uzun
ömürlü olursa ilerleyen bölümlerde bu derinleşme sağlanır belki!
Post-Matrix ile Les Visiteurs arasında sıkışıp kalan bir drama: Osmanlı Tokadı
Dizinin en önemli üstünlüğü fena olmayan oyuncu kadrosu. Şimdilik
bu avantajı koltuk değneği gibi kullanarak ilerleyen dizi, neye evrilir tam
bilemiyorum lakin, Osmanlı Tokadı, hoş bir buluşa yaslanan, ilk bölümünde umut
vaat ederken kendini kısa sürede tüketen bir yapım olacak kalacak zihnimde.
Yolları açık, reytingleri bol olsun…
*Deyimi, muhterem hocam İskender Pala’dan arakladım. Pala
şöyle diyor: “Şark kültüründe muhavere-i tebabüliye diye bilinen bir deyim
vardır. Bugünkü dile ‘Babilliler’in Konuşmaları’ diye çevrilebilecek bu deyim,
herkesin birden konuştuğu ve kimsenin kimseyi anlamadığı zamanlar için
söylenir.”
Dizinin teaserlarında Hasan Kaçan yer alıyordu ancak -sanırım, kardeşinin ani vefatı üzerine projeden çekildi Kaçan.
Bazı filmler vardır, tam anlamıyla ‘denk’ gelirsiniz.
Haklarında ne bir ön bilgi ne de tavsiye vardır dağarcığınızda. Bir köşeden
aniden karşınıza çıkar gibi çıkarlar ve sizi çok şaşırtırlar. Bu yazıda size
bahsedeceğim Fransız dizisi bu şekilde ‘denk’ geldi. Jeneriğine baktığımda bir
kişi dışında neredeyse tanıdığım, bildiğim oyuncu da yoktu. Belki gönlümdeki
‘polisiye dizi’ klasmanını alt üst etmedi ama ne CSI dizileri gibi zaman
harcamak için yapılan ‘izle at’ türü seyirlikti, ne de Behzat Ç. gibi
gerçekliği iki bira şişesi ve ‘dakka başı’ edilen küfürde arayan vasat altı bir
seri.
Sistemin çürümüşlüğünü anlatan seyirlikler önemlidir.
Aslında hayat ve toplum hakkında çok ciddi veriler taşırlar. Suç filmleri
bunların başında geliyor sanırım.
Geçtiğimiz günlerde bir vesile ile alıntıladığım Konfüçyüs’ün
şu sözüne iki türlü bakmak gerekiyor sanırım: “Bir toplumun çürüyüp
çürümediğini öğrenmek istiyorsanız, müziğine bakın.” Meseleyi sadece müzik
bağlamına hapsetmek haksızlık olabilir. Sanatın cümlesini almak gerekiyor
parantezin içine. Elbette bu tespitin ilk anlamı önemli; yani kötü müzik, kötü
roman, kötü film, hasılı kötü sanat çürümüşlüğün parametrelerinden biri
olabilir. Diğer bir bakış açısıyla, bu sanat eserleri toplumun çürümüşlüğünü
ele alarak da o toplum hakkında fikir sahibi olmamıza yardımcı olabilir.
Yazı konusu dizimize geçmeden önce, meseleyi biraz
derinleşmekte yarar görüyorum.
Bir klasik polisiye klasiği Mike Hammer.
Değerli büyüğümüz, pirimiz Giovanni Scagnamillo’ya göre
(Kendisi hem edebiyatçı hem sinemacıdır) “Polisiye roman demek, üstün zekalı
cani ve en az onun kadar üstün zekalı hafiye’ demektir.
İşledikleri konu gerçek bir hikayeye de dayansa nihayetinde
‘eğlencelik’ olarak görev ifa ederler. Yine kaynaklara baktığımızda ülkemizde
de bu türün ilk kez 1881 yılında Ahmet Münif tarafından çevrilen bir Fransız
tefrikasıdır. Yazarı Ponson de Terrail’dir ve ismi de ‘Paris Faciaları’dır. Ünlü
‘La Patrie – Vatan’ gazetesinde tefrika edip, ilginç cinayetleri anlatan bu
kitabın esas yazarı Vikont Pierre-Alexis De Penson’dur ve takma isim
kullanılmıştır. Bu tür edebi metinler için Sue Grafton’un güzel bir tespiti
var: “Bu romanlar adaletin tabakta servis edildiği bir türdür. Bunu becermek
içinse illâ hukuk mahkemeleri tasarlamak gerekmez. Bu polisiyelerde, okuyucunun
aradığı adalet, yemekten sonraki tatlı tabağıdır. O tatlı mutlaka yenir.”
Aslında yapılan bu tarif, günümüz popüler suç/polisiye dizilerinin büyük
bölümüne harfiyen uyar.
Tabii olarak biçim ilk telif polisiyemiz de aşırı derecede
tarz ‘esinlemesi’ içeren Ahmet Mithat Efendi’nin ‘Esrar-ı Cinayât’Idır. (1884)
Türün adının uzun yıllar boyu ‘Cinaî Romanlar’ olarak kalma nedeni de budur. Batıda
ortaya çıkan polisiye edebiyat ise, önceleri mystery literatür (gizem
edebiyatı) başlığı altında toplanan türler arasında gösterilirdi. Daha sonra
suspense (şüphe, gerilim) ve crime/ criminal (suç) gibi adlarla anılmaya
başlandı.
Baştan sona arızalı bir dizi olan The Shield, tam 7 sezon hayranlıkla takip edildi.
Klasik polisiyelerin miadını doldurmasıyla, bir tür
‘Post-modern suç edebiyatı’ doğdu diyebiliriz. Son dönem polisiyelerinde daha
fazla gerçeklik ve ele alınan kavramların içiçeliği söz konusu olmaya başladı.
Bir kere çok daha sertti bu polisiyeler. Ve daha da karmaşık... Kimi zaman tarihle
parapsikoloji, kimi zaman felsefeyle mitoloji, bazen de okültizmle ezoterizm,
kimya/simya, fizik/metafizik iç içe geçip durdu. Umberto Eco, J. Christophe
Grange gibi isimlerin hakkı teslim edilir oldu.
Klasik polisiye/suç filmlerine/dizilerine baktığımızda
kurulan denklem çok basittir aslında: zekice tasarlanmış ya da mebzul miktarda
gizemli bir suç/cinayetin izleyici ile beraber çözülmesi.
Aslında bu tür bir sinema eserini oluştururken, suça ve
suçluya baktığınız açı filminizi kalibrasyonu hakkında fikir verir. Bu anlamda
en enteresan suç tanımlarından biri Bernhard Roloff ve Georg Seeblen
ikilisinden gelir: “Suç, toplumca kabul görmüş hedefler olan, paraya, nüfuza,
güç ve iktidara ulaşma amacıyla çabalarken mümkün olan en üst verimliliğe
ulaşma yolunun öteki adıdır.”
Mesele bu kadar basittir.
Katil ile dedektif arasındaki en önemli fark ‘kanun’ yani
meşruiyettir. Suçlu ve suç ilişkisi, meşruiyet düzlemine taşındığında polis ve
suç ilişkisine dönüşür. Ne ki bu ilişki her zaman kağıt üzerinde durduğu gibi
durmaz. Ve esasen ele almaya çalıştığımız polisiye türü de bunlar oluşturur.
Suç ile aralarındaki çizgi, başka bir deyiş ile kanun ile
kanunsuzluk, doğru ile yanlış arasındaki mesafe sıfırlanıyor ve çoğu zaman iç
içe geçiyor. Kahramanların hayatı da işlerinin bir parçasına dönüşüyor.
2002 yılında yayına başlayan ve 7 sezon kavga/gürültüyle
devam edip noktalanan The Shield bahsini etmeye çalıştığım türün şahane bir
örneği ve açıkçası gönlümdeki Amerikan polisiye serilerinin birincisidir. Shawn
Ryan’ın ‘gerçekçi olalım’ fikrinden yola çıkılarak oluşturulan dizi,
yayınlandığı yıllarda büyük tartışmalara neden oldu ve birçok organizasyon
tarafından yayından kaldırılması için kampanyalar düzenlendi. Nihai olarak
diziye reklam verilmemesi için kampanyalar düzenlendi ve dizi bitirildi. Zaten
söyleyeceğini söylemişti The Shield.
Karakollara ‘Ahır’ denilen seri, bir hapishanede imal
edilmiş paslı şiş kadar gerçekçi televizyon dizisiydi… Bir bölümünde kurban bir
zenci kadın şöyle diyordu mesela: “Bugün Amerika ta Irak’a gidip adalet,
özgürlük yaymayı vaat ediyor. Uydular, modern silahlar, teknoloji bilmem ne.
Ancak neden hâlâ her gün bahçemizde sarı polis şeritleri çekiliyor?
Kaldırımlarımız uyuşturucu satıcıları, sokaklarımız tecavüzcüler ile dolu?”
Çok iddialı gelebilir ama belki de gelmiş geçmiş en iyi polisiyeydi The Wire...
Dizi bir ara o kadar ünlü ve başarılı oldu ki, Hollywood
yıldızları epey mesafeli oldukları dizilerde ‘konuk oyuncu’ olarak oynamakta
sakınca görmediler. Forest Whitaker ve Glenn Close The Shield’de oynamakta
sakınca görmemişti.
The Shield’in sair dizilerden farkı sadece suça yaklaşımı
değildi. Teknik ve estetik olarak da epey ayrıksı bir diziydi. Final jeneriği
dışında müzik kullanmıyordu ve kamera asla omuzdan inmiyordu. Bu da diziye
inanılmaz ir gerçeklik hissi veriyordu.
Dizi ile oluşan rahatsızlıklardan en büyüğü şuydu: Bu dizi
kötüleri o kadar gerçekçi ve yalın veriyordu ki, seyircinin onu sevmesi mümkün
oluyordu. Dolayısıyla suçluya duyulan merhamet suçu mazur gösteriyor ve yanlış
bir şey yapılıyordu.
Bu yönüyle bizi beynimizden vuran Oz isimli akla ziyan hapishane
dizisine benziyordu The Shield. (Sanırım bugünlerde Kanaltürk ‘Karakol’ ismiyle
yayınlıyor diziyi)
The Shield’in 2009 yılında bitmesiyle, bir anda boşlukta
kalan (!) benim gibi bu tür arızalı yapımları beğenenler için imdada Southland
yetişmişti Allah’tan. NBC’nin şaşırtıcı bir şekilde kabul edip yayına geçirdiği
dizi, sokakta dolaşan polis devriyelerini anlatıyordu. Teknik ve estetik açıdan
The Shield’e epey benzen Southland’ın ayrıksılığı daha jeneriğinden başlıyordu.
Sair Amerikan suç/polisiye dizilerinde olan olay yeri inceleme galoşları, deney
tüpleri, dijital ekranlar, son model bilgisayarlar pek görünmüyordu
Southland’da. Gelin görün ki, içeriğinden rahatsız oldu NBC ve yayından
kaldırma kararı aldı. TNT, Southland’ın potansiyelinin farkındaydı alıp,
çekmeye devam etti diziyi.
Kanal, bir sezon daha sipariş verince Southland'i 2013'de tekrar izleme şansımız olacak.
Southland ile The Shield arasında şöyle ciddi bir fark
vardı: Shield her ne kadar her bölümde gündelik suçların aydınlatılması
üzerinden yürüyorsa da, omurga hikaye kahramanlarımızınkiydi. Southland ise
başlangıçta suç üzerinden yürüdü. Bölümler ilerledikçe karakterlerin hikayesine
büründü. Ama çekim tekniği açısından her iki dizinin de can yakıcı bir
gerçekliği olduğu aşikardı. Öte yandan özellikle diyalogları The Shield’den çok
daha iyi ve kanunu temsil edenlerin ruh yapısını çok daha başarılı verebilen
bir diziydi Southland. Ve sevindirici olan şu ki, dizi için TNT 10 bölüm daha
sipariş verdi. 5. sezon Şubat 2013’de yayınlanmaya başlayacak.
Liste başı olanı en sona sakladım: The Wire… Belki de
bahsini ettiğim türden polisiyenin gelmiş geçmiş en iyisi olan, sertlik ve
anlatımda OZ’a benzeyen bu akla ziyan dizi her bünyenin kaldırabileceği bir
yapım değil şüphesiz.
Açıkçası hangi polisiye dizi olursa olsun The Wire
karşısında biraz ‘çıtır çerez’ ve çoluk çocuk eğlencesi gibi duruyor. Dizinin
ele aldığı konular, anlatım tarzı, kahramanları ve hiçbir şeyden sakınmadan
bunu yapması şüphesiz ciddi sıkıntılara da kaynaklık ediyor. Misal; argo…
Behzat Ç. gibi öykünme dizilerdeki argo ve ağzı bozukluğun ne kadar sakil ve
metazorik olduğunu The Wire’daki olay-reaksiyon-küfür zinciriyle
karşılaştırınca son derece net olarak görüyoruz. Dahası, birazdan bahsini
edeceğimiz Braquo’daki kötü polisler ile bizim dizilerimizdekileri karşılaştırınca,
(belki de sevinmeliyiz) bizimkiler epey ‘muhallebi çocuğu’ gibi duruyor.
Esasen The Wire başlı başına bir inceleme konusu, belki
ilerde buna imkan bulabiliriz. Listeye bir de yedek ekleyelim: Dark Blue. Sınıf
olarak CSI serileriyle The Sheild arasında bir yerde duran Dark Blue, tüm eksik
yönlerine rağmen iyiydi ancak, o da en fazla iki sezon gidebildi.
Braquo'nun marazi olan tüm tiplemeleri başarılı şekilde derinlemesine ele alınmış.
Bizim bugün esas bahsini edeceğimiz dizi ise, ilk sezonu
2009’da yayınlanmış olan Fransız Canal+ yapımı Braquo’nun ta kendisidir.
Açıkçası kelime olarak ne anlama geldiğini bilmiyorum.
Ancak, diziyle alakalı bazı tartışmalarda kelimenin Fransa varoşlarında
kullanılan bir argo olduğunu okudum. ‘Braco’dan, geldiğini, onun da
‘Braquage’den türediğini yazmışlar. “vol à main armée” neticesinde olan bir
durum. Yani, şiddet içeren soygun sonrası durum. Ve galiba dilimize en uygun
karşılığı ‘Vurgun’…
Şöyle bir benzersizliği var Braquo’nun, dizi iki yılda bir
çekiliyor ve her sezon 8 bölümden oluşuyor. İlk sezon 2009, ikinci 2011’de
yayınlandı ve halen çekimleri devam eden üçüncü sezon ise 2013’de yayınlanacak.
1970’li yıllarda polisiye türünde zirveyi yakalayan Fransız
sineması özellikle Jean Gabin ve Alain Delon filmleriyle hiç de fena olmayan
örnekler vermişti. Ancak, aradan geçen zaman, hem bu türü hem de Fransa
sinemasını bambaşka yerlere getirdi. Bugünlerde (her ne kadar çoğunu ülkemizde
izleme şansı bulamasak da) Fransız gerçekçi polisiyeleri yine kendini
göstermeye başladı. Çok başarılı polisiyeler çekiliyor Fransa’da. Belki de
Braquo’yu bu trendden saymak lazım.
Dizi öyle bir seyir güzergahı izliyor ki, bize kötü olarak gösterilen karakterleri bir anda sempatik buluyor, sıcak karşılayabiliyoruz.
Bu tür dizilerin en büyük gücü, gerçeklere dayanmaları.
Dolayısıyla Braquo başlangıç ivmesini yazarı eski polis olan Oliver Marchal’dan
alıyor. Marchal, yıllarını Fransız emniyetinde geçirmiş eski bir polis. Dolayısıyla
dizideki polislerin davranışları başta olmak üzere, suçlu-polis ilişkisi,
amir-memur davranışları, bürokrasi-kanun adamı açmazları vs. son derece
gerçekçi şekilde izleyiciye geçiriliyor.
Dizinin ilk bölümü çok çarpıcı bir sertlikte açılıyor. 6
aylık hamile bir kadına tecavüz edilip öldürme zanlısı, eski bir sabıkalı genç
delikanlı, deneyimli dedektif Max tarafından sorguya çekiliyor. Sorgu
odasından, zanlının durumuna (neredeyse çırılçıplak) her şey klasik
polisiyelerin dışında. Max ne yapıyorsa, fırlama genci konuşturamıyor, üstelik
yediği küfür de cabası. Sonunda dayanamıyor ve elindeki kalemi zanlının gözüne
saplayıveriyor. Tipik bir haklıyken haksız duruma düşme durumu. İç soruşturma
geçiriyor Max ve ilk gördüğümüz andan itibaren en aşağılık suçludan bile kötü
izlenim bırakan Dedektif Vogel, Max’i epey sıkıştırıyor. Üstelik son derece
ahlaksız bir yöntemle!
Max’ın ekip arkadaşları, Eddy Caplan (Kaplan diye okunuyor)
Roxanne, Walter ve Theo arkadaşlarına sahip çıkmak istiyorlar (Ki dizimizin ana
kahramanları bunlardır) lakin Max, girdiği bunalım sonrasında intihar edince
işler sarpa sarıyor. Ekip arkadaşları polislik gururu adı altında tuhaf bir
dizi iş çevirmeye başlıyorlar ve en az suçlular kadar suça ve pisliğe
bulaşıyorlar.
Karakterlerini tanıtırken, kimseye tolerans göstermiyor
dizi. Seyirciden şu ya da bu karakterin yanında olmasını talep etmiyor. Belki
bir miktar Roxane’a kıyak geçiyor. Yazar olan eşiyle tuhaf bir birliktelik
yaşayan bayan polis, aslında okulunu dereceyle tamamlamış idealist biri. Ne var
ki, çevresinde dönen kirli dolaplara bir şekilde bulaşıyor ve epey bedel de
ödüyor.
Dizide iyi ile kötü, kanun ile gayrı meşruluk arasındaki çizgi o kadar incelip, eriyor ki, kim iyi, kim kötü karar vermekte zorlanabiliyor izleyici.
Dizinin taşıyıcı karakterlerinin tamamı marazi. Neredeyse en
az peşlerine düştükleri suçlular kadar tuhaf kişilikleri ve aileleri var.
Karısı psikolojik rahatsızlıklar yaşayan ve kumar zaafı olan Walter, az iş
açmıyor ekibin başına. Uyuşturucu ve kadın bağımlığı Theo ise, en kontrolsüz
olanı. Bu nedenle neredeyse bütün belalara o neden oluyor.
Ekip lideri Kaplan, bir deniz römorkunda yaşıyor. Klişe
ifadeyle ‘Özünde iyi’ gibi görünen Kaplan da az kirli değil.
Braquo, hikaye olarak da epey sıra dışı. Bireysel
hesaplaşmalar, bir merhale sonra çete entrikalarına çeviriyor işi, ardından
halkayı daha da büyütüyor.
Bir (sağlıklı ya da sağlıksız) toplumu okuyabilmek için
sağlıklı bir resim çekmeniz gerekir. Toplumsal yaşamın hangi katmanından, ne
tür bir hayat ve kahramanlar alırsanız alın, gördüğünüz resim size fikir
verecektir. Sadece, ele aldıklarınızla değil, almadıklarınızla da…
Söylediklerinizle değil, söylemediklerinizle de. Dolayısıyla bu tür dizilerde
karakterler için tercih edilen replikler kadar tercih edilmeyenler de önem
kazanıyor. Braquo bu anlamda, bilinen tüm klişelerin dışına çıkmayı başarıp,
hiç de zorlama olmayan bir gerçekçiliğe sahip.
Dizi son derece sağlam bir aksiyon da içeriyor.
Dizi ilk sezonunda, bir polis memurunun intiharı, ekip
arkadaşlarının intikam amacıyla yaptıkları hareketlerin nasıl büyük felaketlere
yol açtığını, yaşadıkları toplumun kendi gerçekleriyle son derece doğal olarak
ele alıp, izleyiciye aktarıyor. Bunu yaparken, çürümüş bürokrasi, yozlaşmış
aile yapısı, çetelere teslim olmuş adalet sistemi, suçun kendisine bürünmüş
emniyet gibi son derece hassas ve çarpıcı ayrıntıları kendi akışkanlığı içinde
veriyor.
İkinci sezonda ise, kirlenmenin tonları farklılaşıyor ve
entrika daha da büyüyor. Yeni kötüler ve daha tehlikeli entrikalar ekleniyor
hikayeye.
Bir meslektaşlarının intiharı, polislerin mesleklerine olan
saygılarını yitiriyor ve hayatta kalma içgüdülerinden başka bir şey kalmıyor
ellerinde.
İlk bölümdeki polis merkezli entrika ve kirlilik manzarası,
bir doz daha artarak, içine askeriye, siyaset gibi daha büyük halkaları alıyor.
Hatta bir ara Terör, İslami terör gibi oluşumların kıyısından geçip, belki de
bir bilinçaltı oluşturmayı bile deniyor dizi.
Fransız toplumunu oluşturan tüm renkler mevcut neredeyse:
Sırp, Hırvat, Kosovalı, Afrikalı, Türk vs… Yahudi’sinden Ermenilere,
Müslümanlardan Hıristiyanlara kadar herkes var. Çeçenistan da var, Rus mafyası
da… Savaş suçluları, emekli generaller, lejyonerler; tüm marazi tipleri kendi
dozunda öykünün içine alıp kullanmayı başarıyor Braquo.
Sıradan görünen bir karakter, ikinci sezon bir anda büyütülüyor ve hikayesi derinleşiyor.
Bir toplumun yozluğuyla ilgili bir dolu aforizma da doğal
olarak yerini alıyor dizide. Misal bir bölümde Yahudi çete lideri kadın şöyle
diyor: insanlığın ortak dini paradır!
Braquo’daki iyi görünümlü kanun adamları bile sorunlu.
Kötülerden nefret etmelerinin ve peşlerine düşmelerinin altında deştikçe başka
gerekçeler çıkıyor. Ve kötülük planlı bir şeytaniliğe dönüşüyor genellikle. İyiler
bile kötülere günlerini gösterirken, en az kötüler kadar şeytanlaşıp, gayrı
meşru yollara başvurabiliyorlar. Ve seyirci iki arada bir derede şunu soruyor: Kim
daha kötü?
Kötüyü alt etmek için kötülerin yöntemini kullananlara ‘iyi’
diyebilir miyiz?
İkinci sezonu yayınlanıp biten ve üçüncü sezon için
anlaşması yapılan Braquo, galiba şu alt mesajı vermek istiyor: “Kötülere karşı
mücadele ederken kötüleşemiyorsan, iyilerin tarafında görünen kötülere
ihtiyacın vardır.”
İki senede bir çekilen dizinin üçüncü sezonu merakla bekleniyor.
İkinci sezonda ortalığa saçılan pisliğin, siyaset, bürokrasi
ve emniyetin kılcallarına kadar sirayet etmesi en başta bize tekinsiz gibi
görünen kirli kahramanlarımızı nedense gözümüzde mağdurlaştırıyor, mahzunlaştırıyor.
Dizinin içerik kadar estetiği de oldukça sağlam. Yaklaşık 50
dakikadan oluşan her bölümün müziği, duygusallığı çok iyi.
Eğer jöleli saçlı, yüksek IQ’lu, zehir gibi zekalı ve süper
kahramanlar kadar güçlü polislerin akla ziyan cinayetler ‘Şıp’ diye çözdüğü
polisiye ve suç film/dizilerinden gına geldiyse, Braquo’ya bir göz atın. Pişman
olmazsınız gibime geliyor.
Dexter'ın ne olup/olmadığını anlamaya çalıştığımız iki uzun ( 1 - 2 ) okuma yaptık. Epeyce sabırlı bir bekleyişten sonra, kanal yeni sezonun orta karar bir teaserını yayınladı. Gurur duyulacak bir önsezi değil ama sanırım haklı çıkıyoruz ve yeni sezonda ilk olarak stajyer Greene üzerine gidiyor hikaye. Ancak bu yeni kötümüz, rol çalmış olacak ki, uzun sürmeyecek gibi ömrü!
Her ne kadar bugüne kadar 'ilginin şehvetli cazibesi'ne düşmeseler de, 7 sezon bu tür derinlikli diziler için epey riskli bir sayıdır ve homojen/istikrarlı bir kalite tutturmak epey güçleşir. Dexter'ı (anlayabildiğimiz kadarıyla) bu tehlike bekliyor. Yani, kötülüğü daha kötüyle tatmin etme ve ilgiyi sayısal olarak değil marjinalite olarak yüksekte tutma.
Tahminim; yeni sezondaki 'kötünün de kötüsü', bir ihtimal Greene olacaktı ve hikaye bu anlamda biraz daha minimalleşecekti. Elbette dizinin klasik yapısallığı gereği cinayetler, çözümlemeler, felsefi göndermeler yapılacaktır. Zira verilen ara az değildi ve senaristlerin kendini toparlayıp, yeni ve farklı buluşlar için vakitleri vardı. Kişisel beklentim, özellikle ilk altı bölüm, yeni kötü karakterimizi altan alta besleyip, sezon ortasından sonra usulca gün yüzüne çıkaracaklar-dı. Ancak karakterin giderek güçlenmesi bir tür 'iki büyük karakter çatışması'na dönüştürecekti diziyi. Ki böyle bir denk zıtlaşma, bu tür dizilerde büyük risktir. Bundan dolayı, bir dolu katil ve kötülük ile beraber bu sezonun Louis Green'in sezonu olma ihtimali giderek zayıflıyor. Belki ilk bir kaç bölümde ipini çekme ihtimalleri yüksek.
Film bu, tüm bunların hepsi bir bölümde çürütülüp, kişisel beklenti olarak da kalabilir elbette!
Basına dağıtılan fotolar da yaklaşan tehlikenin habercisi!
Esas tehlikeli olan ise, -galiba- bir tür yarı/ensest ilişkiyi de deneyecekler ve Dexter ile üvey kardeşi arasında duygusal/cinsel bir yakınlık da geliştirecekler gibi görünüyor. Klişe televizyoncu ifadesiyle , 'halk buna hazır mı?' bilemiyorum ama hangi toplumda olursa olsun, karakter konumlamalarından dolayı böylesi bir tercih pek tutmaz.
Ki bu ihtimal bile Dexter fanatiklerini ilişkilendirip, tepkiye neden olmuş durumda. Biraz önce okuduğum bir forumda bir fanatik, 'bu ihtimal bile yeterince tiksindiricidir' diyordu. İzleyenler hatırlayacaktır, bu gelişmeye 6. sezonda bir ön hazırlık yapılmış ve rüya sahnesi ile izleyicinin reaksiyonu ölçülmeye çalışılmıştı.
Sadece ahlaki bir endişeden bahsetmiyorum. Debra Morgan her ne kadar sütten çıkmış ak kaşık gibi gösterilmese de, dizinin en düşük 'marazi profil'i. Ve tüm ağzı bozukluklarına, dengesizliklerine rağmen ahlaki bir duruşu var. Bu tür bir ilişkiyle karakter dokusunda bozulmalar yaşanır ve daha sonra istenilse bile zor toparlanır gibi geliyor bana.
Şahsen, tüm bunların bir tür 'yazar zalimliği' olduğunu da düşünüyorum. yani izleyici üzerinde sinsi bir beklenti ve tahmin oluşturup, tuhaf bir haz ile onunla oynamak, sonra 'ne alaka yok öyle şey, sizin içiniz fesat' dercesine, işin içinden çıkıvermek.
Taktik aynı, derin kaygı, nefret ve...
Filmin oluşturduğu kendi mantık gelişimi açısından da böylesi bir ihtimalin, ancak ve ancak final sezonu için geçerli olabileceğini söyleyebiliriz. Zira çok iyi biliyoruz ki, Dexter'a dokunan hiç bir kadın uzun ömürlü olmuyor. Debra'dan vazgeçmek ise diziyi bitirmek demekle eşdeğer. Öte yandan benzeri bir durum Debra için de söz konusu. Onunla yakınlaşan erkeklerin de iflah olduğu söylenemez.
Bir de şöyle bir şey var: Dizinin yapımcılarından biri olan Sara Colleton, Tv Guide’a yaptığı açıklamada; “gelecek yıl Dexter bitiyor.” dedi. Sara Colleton diziyi aslında 7. Sezonda bitirmek istediklerini fakat yayıncı kanalın onları bir sene daha uzatmaya ikna ettiğini bu yüzden konuyu 8. Sezonda bitecek şekilde ayarladıklarını, dizinin sonunun artık kesin olarak belirlendiğini konunun nereye gideceğini bildiklerini söylüyor. İhtimal ki, yazarlar böylesi bir yakınlaşmayı öngörerek final vuruşu yapacaklardı. Belki Dexter'in sonu kardeşinin elinden olacaktı, bilemiyorum.
Masuka'yı harcarlar diye düşünenler yanılacak sanırım. Ve Greene'nin ömrü beklenenden kısa tutulacak!
Fragmandaki (iç)dış ses de çok ilginç. Şöyle diyor Dex'in iç sesi: “İşte buradayız, hakikat anında… Hayatımdaki her şey, beni bu noktaya getirdi. Bu, ben neysem o, bu olduğum her şey. Ben bunu kabul edebilirim… Ama ya o?”
Elbette bizim söylediklerimizin tamamı faraziye ve tahminlerden ibaret. Bilinen şey şu, Dexter tüm kanlı ve karanlık haliyle 30 Eylül'de geri dönüyor.
Bir kaç yeni haber de ekleyelim. Yeni sezonda Yvonne Strahovski de kadroya dahil oldu. Strahovski’nin 7.sezonda, Hannah McKay adlı güçlü, bağımsız, geçmişiyle mücadele eden bir kadın olarak karşımıza çıkacak. Ben hiç izlemedim ama diziseverler Yvonne Strahovski’yi en bilinen rolüyle Chuck‘ta Ajan Sarah Walker olarak hatırlayacaklardır.
Bir diğer sürpriz isim, karizmatik oyuncu Ray Stevenson. Oyuncunun, “Isaac” adlı bir karakteri oynayacak ve arkadaşlarını kimin öldürdüğünü öğrenmek isteyen bir Rus organize suç şebekesinin başını canlandıracak. Üstelik 5 bölümlük uzun bir rolü var Stevenson'un. Keza Mike Foy da öyle. Foy, Amerikan halkına dizilerdeki kısa rolleriyle kendini gösterip duran bir oyuncu. 7. sezonun 10. bölümünde Joseph Jansen isimli bir karakterle karşımızda olacak.
Yapılan tercihlerin ve hikayeye verilecek seyrin ne olacağını merakla bekliyoruz. Ciddi ve derin kaygılarımız olsa da!
En son kısma yazacağım şeyi en başa yazayım da, içimde kalmasın: Amerikan kablolu kanalı olan aMC’nin en büyük özelliği 'altın yumurtlayan tavuklarını kesebilen taşra çiftçisi' gibi olmasıdır. Ne garip tecellidir ki, rakiplerinin neredeyse onda biri kadar bütçeye mal etmesine rağmen, genelde –turnayı gözünden vurmak bu olsa gerek- tutan dizilere imza atan bu kanal, ekseriyetle berbat yönetimi sayesinde ya yapımcıları küstürerek (Aralarında Frank Darabont gibi ustalar da var) ya da maliyetleri bahane ederek pek çok güzelim dramayı çöpe atmış yahut besleyip, büyütüp rakiplerine teslim etmiştir. Breaking Bad ve Mad Men bunlardan sadece ikisiydi ve korkarım ki son yılların en başarılı polisiye dizisi olan The Killing de böylesi bir kadere doğru yol alacak gibi. Birazdan (muhtemelen tabii) hiç de kısa olmayacak analizini okuyacağınız bu drama, siz bu satırlar arasında gezinirken –ne yazık ki ve büyük ihtimalle- tarih olmuş olacak. Kanal her ne kadar bu iptali kendine göre rasyonel nedenlerle yaptığını ileri sürse de, (bakınız) dizinin temel motivasyonu olan cinayetteki sır perdesinin kalkmasıyla bir tür ‘tadı damakta bırakmak’ amacı güttükleri görülüyor. Kalan gelişmeleri yazının finaline saklayarak başlığımızdan devam edelim.
Polisiye dramaların temel metaforlarından biridir ‘ölünün anlattıkları’… Malum, Fox’un ünlü dizisi Bones ‘Öldükten sonra kemikler anlatır’ mottosu üzerine kuruludur. Bazı derinlikli filmler, çok daha kapsayıcı bir yaklaşım gösterir ve ölü bir bedenin, çoğu zaman yaşarkenden çok daha fazla mücadele edebileceğini ve nihai olarak ölünün galip geleceğini anlatıp durur. The Killing dizisi de bu yaklaşım üzerine kurgulanmış bir TV serisi: "Bir ölüyü yenemezsin, intikam alamazsın, onu alt edemezsin! Hatta tam tersi bir mantıktan söz etmek bile mümkündür: "O seni yener, intikam alır, alt eder!"
Projenin senaristleri, 2 sezonluk çalışmalarında, bir yerde buna kaynaklık eden metni de ağızlarından kaçırmakta bir beis görmüyorlar zaten: “Bir Kızılderiliyi alt edemezsin!”
Malum, bu meşhur replik ünlü sinemacı Steven Spielberg’e aittir ve onun yazdığı kült korku filmi Poltergeist’de geçer.
Ancak The Killing’i özel ve güzel yapan şüphesiz bu mottosu ya da metaforu değil. Bu gözler nice çok daha parlak cümleler gördü de, kağıt üzerinde son derece yakışıklı olduğu halde, renkli ekranda hiç de öyle olmadı!
Bu Amerikan dizisinin değerini anlayabilmek için biraz gerilere ve başka bir bölgeye, Avrupa’ya bakmamız gerekecek. Ki daha önce de defaatle yazmışımdır; Amerikan halkı alt yazılı film izlemeyi sevmediği için beğendiği başka ülke film ve dizilerini alıp tekrar çekerler. Nasıl olsa, para sorun değildir!
Her şeyin başladığı nokta
Bir Danimarka kanalı olan DR1, 2007 ocak ayında oldukça farklı bir polisiye dizi yayınına başladı. Orijinal ismi Forbrydelsen olan dizi son derece basit bir adı tercih etmişti : Öldürme (cinayet). Ancak diziyi farklı yapan içeriği kadar, pek alışık olmadığımız tarzıydı. Dizi, bir cinayet sonrası geçen 20 günü, her günü bir saat olmak üzere ele alarak cinayeti çözümlemeye çalışıyordu. (BKZ)Dizi yayına başladığı andan itibaren hem izleyiciden hem de eleştirmenler tarafından büyük ilgi gördü ve bir fenomene dönüştü. Hatta oturup, bu diziyi şahane yapan nedenlerle ilgili güzellemeler yapanlar bile oldu. (BKZ)
Neydi peki Forbrydelsen’i özel kılan bu şeyler?
Bakalım…
Forbrydelsen’i özel yapan öncelikle dizinin başrol karakteriydi. Polisiye dizilerde bayan kahraman çok makbul değildir. En azından ezici bir öne çıkarım pek yapılmaz ve yanına yerleştirilen 'eril' tipler sıklıkla rol çalarlar. Ancak Forbrydelsen’de böyle olmadı. Dedektif Sarah Lund derinlikli ve sıra dışı bir karakterdi, elbette onu canlandıran Sofie Gråbøl’un da katkısıyla unutulmaz tiplemeler arasına girivermişti. İkinci en önemli özelliği ise, hikayedeki derinlik ve anlatımdı. Bir sinema filminden beklenebilecek derinliğe sahipti Forbrydelsen. Tabii bunlar, kamera kullanımı, anlatım ritmi, müziğin kullanımı ve tercih edilen renklere kadar birçok faktör içeriyordu. En önemlisi, projenin sahibi ve senaristler, hikayeyi ve her tiplemeyi oturup binlerce gerçek dava dosyasını izleyerek oluşturmuşlardı. Karmaşık ilişki ağları, kara mizahı, temposu, atmosferi ve yan rollerdeki oyuncuların başarılı performansları ile haftalık bir diziden beklenmeyecek kaliteye sahipti Forbrydelsen. Nitekim yayına başladığı andan itibaren ‘katil kim?’ tartışmaları da beraberinde geldi ve sıradan TV izleyicisinden yazar/çizer takımına, entelektüellerinden siyasetçilerine kadar herkesin bir tahmini olmaya başladı. Böylesi kaliteli bir diziyi diğer ülkeler de (Bizim ülkemiz hariç) fark edip yayınlamaya başladılar. Bunlardan biri de BBC idi. (BKZ)
Bu Danimarka dizisi özetle şöyle bir hikayeye sahipti: Sarah Lund, Kopenhag’da yaşayan ama İsveçli erkek arkadaşının yanına taşınacağından Stockholm’e transfer olmak üzere olan bir dedektiftir. İşyerindeki son gününde, bir genç kızın kaybolduğu haberi gelir. Gerçi akşama veda partisi vardır ama yerine geçecek olan dedektif ile birlikte olaya el koyar. Daha sonra genç kızı vahşice öldürülmüş bir şekilde bulurlar, ipuçları Kopenhag belediye başkanlığına oynayan bir politikacının kampanya ekibine kadar uzanır.
Sarah L. : Bir Kopenhag Polisiyesi
Son derece klişe bir hikaye gibi görünen bu başlangıç giderek öyle derinleşir ve senarist/yönetmen işbirliğiyle (bu arada projenin esas sahibi Danimarkalı yazar Søren Sveistrup’u unutmak haksızlık olacaktır) o kadar güzel bir hal alır ki, her bölümü bir saat olan 20 gün merakla takip edilir ve biter. Dizinin en can alıcı noktası ise şüphesiz türdeşlerinden farklı olarak, katilin kahramanlarımız tarafından ‘eliyle konulmuş’ gibi hemen bulunamaması, yanlış yönlendirilme ve önyargılar neticesinde katil arayışının en az cinayet kadar başka trajedilere de neden olmasıdır. Muhtemelen toplam 20 epizod olarak düşünülmüş bu drama yerli/yabancı kamuoyundan gelen istek ve gördüğü ilgi üzerine bir sezon daha uzatıldı. Søren Sveistrup oturup, tutan kahramanı Sarah Lund üzerine yeni bir dava (dosya) daha yazdı ve memnuniyetle 10 bölüm daha çekildi. Belki daha da devam edecekti ama Sveistrup buna engel oldu ve ‘Hayatımın geri kalan kısmının tamamında Sarah için malzeme yazamam, hayat daha önemlidir’ diyerek diziyi devam ettirmedi. Gelin görün ki, ‘para nelere kadirmiş’ sözünü söyleyenler haklı çıkacaktı ve sizleri bu yazının finalinde bir sürpriz bekliyor.
Özgün örnek ve sıra dışı bitmiş proje bulmakta pek mahir olan Amerikan film ve dizi sektörünün dikkatinden kaçamazdı bu çalışma. Nitekim Forbrydelsen de radarlarına yakalandı ve ünlü Fox Studyoları haklarını satın alıp, kablolu kanal aMC'ye sattı. Böylesi başarılı bir projenin orijinalini, alt yazı ya da dublaj ile Amerikan halkına izlettirmek mümkün değildi. ‘Sorun sadece dizinin 'Danish' olması değil, filmdeki mekanlardan karakterlere kadar Avrupai bir tarza sahip olmasıydı. (Kanal bu riski göze elbette almayacaktı.)
Orijinal senaryoya mümkün mertebe bağlı olan, konseptteki hassas noktaları da aynen muhafaza eden aMC, her zamanki felsefesi gereği seride büyük isimlerle çalışmadı. Bunun yerine Mireille Enos, Billy Campbell, Joel Kinnaman, Michelle Forbes, Brent Sexton gibi sinemadan ziyade dizi sektöründe iş yapmış deneyimli oyuncuları tercih ettiler. Özellikle başrol karakteri Sarah Lund’un oyuncusu Sofie Gråbøl’u aratmayacak farklı bir tip olan Mireille Enos (Amerikan seyircisi onu Big Love dizisinden çok iyi biliyordu) son derece yerinde bir tercih oldu. Danimarka’nın coğrafi özelliğinden kaynaklanan sürekli yağmur yağması ve Kopenhag’ın dokusunu Seattle’da bulmuşlardı. En isabetli tercih ise şüphesiz müziği teslim ettiği ellerdi. Zira orijinal dizinin en etkileyici yönlerinden biri de müzikleriydi. Besteciyi (Frans Bak) değiştirmediler ama filme tempo kazandıracak başka bir atak yaptılar; İngiliz müzik gurubu We Fell to Earth bu projeye öylesi uygun düştü ki, yaptıkları müzikler dip koçanından bile ilerdeydi ve boynuz kulağı en çok da müzik düzleminde geçmişti.
Orijinale sadakat
Şüphesiz Amerikan yapımı olmasının bir takım farklılıkları da vardı. Bunların bazıları zorunluluktan, bazıları da ticari cingözlükten kaynaklanıyordu. Misal, Danimarka dizisinin ilk bölümünde her şeyin sebebi olup, kurbanı ele veren kalkış yapan uçak ışıkları, 'Heat' filminden dolayı tüm Amerikalıların ezberinde olduğu için The Killing’de kullanılmamış bunun için başka buluş aramaya da gitmemişlerdi.
Yine doğru tercihlerden biri, Kanadalı görüntü yönetmeni Peter Wunstorf oldu. The Killing’in klasik Amerikan dizilerinden ve ‘color correct’e sırtını yaslayıp gerçek üstü saçma sapan renklere sahip CSI dizilerinden ayrılan en bariz özelliği de bu görselliği oldu. Ve bir önemli vuruş daha; yönetmen tercihi. Dizinin pilot bölümü için Monster (2003) ile şaşırtıcı bir başarı yakalayan Patty Jenkins oldu. Jenkins filmin görsel ve anlatım dilini muhkem ve farklı yaptı. Nitekim dizinin final bölümünü de çekmeyi kabul etti sonradan.
Bu arada en önemli ayrıntıyı söylemeyi unuttum, fox, diziyi ithal ederken, projenin sahibini oyun dışına atmadı, aksine kendi kadrosuna kattı ve Søren Sveistrup, ülkesi için yazdığı diziyi adeta mantık ve kurgu açısından da mükemmelleştirme imkanı buldu. Her yazara nasip olmayacak bir şeydi bu. Yazdığı bizzat pratik yapılarak test edilmiş, eksik ve kusurlar giderilerek daha büyük bütçe ile tekrar çekiliyordu. Yönetmen Jenkins pilot bölümü adeta bir ‘master film’ gibi hazırladı. Filmin dilini, temposunu, atmosferini, oyuncuların rol güç ayarlamasını adeta milimetrik ayarladı. Ve sonuç müthişti: The Killing, hikâyeye ve orijinal diziye kaynaklık eden İskandinav iklimi gibi soğuk, loş ve ürkütücü şekilde akıyordu. Cinayet, adeta bir buzulun hissettirmeden çözülmesi gibi ağır ve sabırla çözülüyordu.
Hikayeye zaten aşina oldunuz ama bakalım Amerikan versiyonunun konusu nasılmış?
Seattle'da gerçekleşen bir cinayetin polis soruşturması tabanlı konusu, bölümler ilerledikçe genişleyip, derinleşiyor ve ‘her insan potansiyel bir katil adayıdır’ önermesini haklı çıkarırcasına, her bölümde farklı birinden şüphelenmemizi sağlıyor.
17 yaşındaki maktul Rosie Larsen'ın cinayetini araştıran ortaklar Sarah Linden ve Stephen Holder'ın kendi özel hayatları da imrenilecek gibi değildir. Dul olan Sarah, 13 yaşındaki oğlu ile yeni bir hayat kurmak üzere nişanlısının memleketine gidecektir. Zaten kayıp kız ihbarını aldıkları gün, onun işteki son günüdür. Bu mesleği bırakacak ve daha sıcak bölgelere San Fransisco/Sonoma’ya gidecektir. Yerine gelen Holder ise tuhaf bir tiptir. Daha önce narkotikte çalışmış, bir süre uyuşturucu bağımlılığı tedavisi görmüş ve kariyer yapabilmek için cinayet masasına geçmiştir. Ensesindeki Haç dövmesi ile hiç de tekin bir tipe benzemiyordur üstelik. Rosie Larsen cinayeti araştırıldıkça derinlerinde çok daha başka ve şaşırtıcı şeyler çıkacaktır. Sorular yumağı araştırma devam ettikçe büyüyecek ve iki polisin özel hayatlarını da sonsuza dek etkileyecek bir dosyaya dönüşecektir.
26 bölümde tek cinayet!
Seattle’ın kasvetli yapısı ve neredeyse hiç durmayan yağmuru, Sarah başta olmak üzere, tiplemelerin enteresanlığı The Killing’i izlettiren etkenlerden olsa da, esas gücünü zekice kurgulanmış senaryosu ve aceleci olmayan merak duygusundan alıyor dizi. Benzeri bir dizide, yarım saatte ‘şıp’ diye çözülebilecek bir cinayet 26 bölüme yayılıyor. Bu cinayete bağlı olan başka cinayet ve suçların dışında bir tek Sarah’ın geçmişte çözdüğü bir dosyaya üstün körü bakış atıyoruz o kadar.
The Killing hiç acelesi olmayan merdiven basamakları gibi bizi merak dehlizinin en dibine kadar adım adım indirmeye muvaffak oluyor.
Dizinin jeneriği de çok başarılı. Bu yönüyle orijinali Forbrydelsen’i de geride bırakmayı başarıyor.
Hikaye adım adım genişletiyor merak halkasını ve yudum yudum veriyor gerilimi. Açıkçası -şahsen- hiçbir dramada gerilimin bu kadar geniş bir zaman dilimine sıkmadan yayılabildiğini görmedim.
The Killing’de izlediğimiz mekanlar klasik Amerikan metropollerinin çok dışında, sekanslar arasına atılan geçiş kapakları genelde fly-cam ile çekilmiş lakin yönetmen uçan kamerayı adeta şaryo (ray) gibi kullanmış. Her bölümün sonuna geldiğimizi sadece tanık olduğumuz yeni bir sürpriz ile değil, içten içe vurmalı enstrümanlar ve gerilim ‘pad’leriyle beslenen müzikten de anlıyoruz.
Derinlikli tiplemeler, derin mevzular!
Dizi, hatalar ve ön yargılar üzerine ilerliyor adeta. Çözülen her düğüm başka bir hatayı gösteriyor bize ve bireysel ve toplumsal önyargılara doğrudan ya da dolaylı darbe vuruyor öykü. Örneğin edebiyat öğretmeni Bennet Ahmed ile Amerikan toplumundaki İslam algısı üzerine son derece samimi ve gerçekçi eleştiriler var. Öğretmenin saç modelinden dinine kadar her şeyi cinayet nedeni sayabilecek kadar paranoyak bir toplumun çözümlemesini aktarırken, bizzat öğretmenin baldızının boynundaki haç kolye ile önyargılara hücum ediyor The Killing. Ve şunu söylüyor; ‘aksi kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur’ cümlesi sadece bir laftan ibarettir. Doğrusu şudur; aksi kanıtlanıncaya kadar herkes şüphelidir!
Cinayet kavramı üzerine ontolojik/epistemolojik yaklaşımlarda bulunurken ortaya çıkardığı kahramanlarda sadece stereotipler değil, genotipler üzerinden de okumalar yapıyor. Ve yer yer kolaycılığa kaçıp, başka kaynaklardan apartsa da, ölüm ve ölü üzerine de hiç küçük olmayacak lokmalar çiğniyor ve yutmayı da başarıyor. Başlarda bu diyalekti ‘keş’ bir polisin dilinde uyduruk gibi dursa da (Ölüler suç duyurusunda bulunamaz, diyor misalen) gittikçe oturtmayı başarıyor yerli yerine.
Bölümler ilerledikçe insanoğlunun öldürme potansiyeline dair ürkütücü örnekler veriyor ve gerekçelendirmeler yapıyor dizi. Ve hikaye halkası genişliyor, her bölümde biraz daha. Karakter sayısına yenilerini ekliyor ve her kahramana biraz daha yakınlaştırıyor bizi. Bahsini ettiğim bu şey inanın hiç de kolay değil ve bırakınız bir TV dizisini, sinema filmini, hatta güncel romanlarda bile bulmak neredeyse imkansız hale gelmiş durumadır.
'İslam algısı' üzerine sahici vuruşlar
Muhammed Hamid karakteri üzerinden Amerikan resmi ve sivil görüşünü aktarıyor ve ilk başlarda bir Müslüman olarak rahatsız ediyor bizi bu yaklaşım. Ancak, ilerledikçe kavramları ve yargıları yerli yerine oturtmayı başarıyor ve karakterleri değiştiren/bedel ödeten bir deneyime dönüştürüyor. Filmin en önemli düğümlerinden biri, İslami cemaatin camisinde, fonda 'Adiyat' suresi okunurken çözülüyor ve imanın insani yönüne, hiç de küçümsenmeyecek bir katkıda bulunuyor The Killing.
‘Her Müslüman Taliban, her cami terör yuvasıdır’ önyargısını açık açık ele alıyor ve bunun yanlışlığını gözümüze sokmadan Amerikan halkına anlatıyor dizi. Öyle ki, adi bir cinayet ile FBI’ın yaptığı ‘intihar bombacısı’ soruşturmasını bir noktada çakıştırıp, paranoyanın vardığı boyutları gözler önüne seriyor.
Başta Dedektif Sarah, cinayeti çözmeye çabalarken, kurmaya çalıştığı yuvadaki yapısal çatlaklar her geçen gün büyüyüp, çatırtılar yükselirken, bir noktadan sonra artık bu 'çözüm' meselesi bir takıntı halini alıyor ki, bunun bilimsel bir yönü var mı emin değilim. Ama pek çok yazılı ve görsel sanat eserinde bu ‘mesleki takıntı’yı daha önce de görmüştüm. Okurlara hemen ‘Se7en’ filmini hatırlatmak isterim. David Fincer’in filmi, sadece kahramanlarının psikolojisiyle değil, atmosferiyle de The Killing ile şaşırtıcı benzerlikler içeriyor. Öte yandan bu benzerliği aşan durum göndermeleri de var.Dedektif Sarah , bir yönüyle Sefiller’in müfettiş Javert’ine ya da Suç ve Ceza’nın Profiri’sine dönüşüyor.
Dizi, klasik polisiyelere de bir durum eleştirisi gibi. En güvenip, kendimizle bağ kurabildiğimiz kahramanı bile bir anda anti-kahramana dönüştürebilecek bir elastikiyete sahip. Ve bunu tuhaf bir zevk alarak yapıyor sanki. İyi zannettiğimiz kahraman sadece 45 dakika içinde bir anda kötücül oluyor (ya da bize öyle gösterilerek zevk alınıyor) ve sonra izleyici önyargısı oluşturulduktan sonra, kafamıza vururcasına durumu düzeltiliyor, karakter tashihleri yapılıyor. Ki dizinin en şahane yönlerinden biri de bu bence.
Epeyce metafor ve gönderme de barındırıyor The Killing. Örneğin, yaptığı medya eleştirisi didaktizmden çok uzak ve dozunda. “Kamu yararı” saçmalığı üzerinden medya eleştirisi var dizide ve çok sayıda medya sahnesi içermesine rağmen, şaşırtıcı şekilde, tek bir medya karakteri de yok göze batan. En güçlü yönlerinden biri de, sıradan gibi görünen bir cinayetten yola çıkarak yaptığı Amerikan tarz-ı hayatıyla ilgili eleştiri. Aile yaşamı, ikili ilişkiler, aile içi eğitim, karı koca samimiyeti, ihanet, sadakat ve feragat üzerine 45 dakikalık haftalık bir diziden beklenmeyecek sağlamlıkta gözlem ve teşhisler var. The Killing genel anlamıyla bir Amerikan hayatı okuması. Liberal aile yaşamına hiç de küçümsenmeyecek hasarlar veriyor, tabiri caizse.
Merak, insana dizi izletir!
Dizinin temel motivasyonu ‘merak’… Senaristler merak duygusunu öyle kontrol edip, yükseltip/ düşüyor ki, siz farkına bile varmadan bir bakıyorsunuz haftalar geçmiş ve elde avuçta bir şey yok. Bir tür seçenekleri eleme aşamaları, ‘katil bu’ndan ziyade ‘bu değil, bu da değil’ diyerek opsiyonları eleyerek ilerliyoruz. Her bölümde bir asil zanlının üzerine yürürken, didik didik ediliyor ama başka bir ‘kıtır’ da atılıyor önümüze.
Bölümler ilerledikçe halka büyüyor ve giderek yozlaşmış büyük resim belirginleşiyor. Siyasetten mafyaya, sevgiden ihanete kadar, ne kadar duygu ve alan varsa tekmili birden giriyor dizinin merkezine. Siyasetin kuralsız yozluğu, mafyanın acımasızlığı ile (kirleniyor) renkleniyor cinayet. Bir danışman, siyasetçiye şöyle diyor mesela: "Eğer idealist biri olmak istiyorsan git ağaç falan dik. Ama eğer bir lider olmak istiyorsan eline kan bulaşmasını kabulleneceksin." Ya da, cinayet nedeniyle özel hayatını boş verip, zaten dağılmış olan ailesini tamamen dağıtan polise arkadaşı şunu fısıldıyor: “Gerçekler acıtıyorsa doğru bir hayatın yok demektir.”
Ya da şöyle bir amir dersi var:
"Linden: Sana bir tavsiye; aklından her geçeni söylememeyi öğrenmelisin artık
Holder: Şu anda söylemiyorum mesela!"
Böyle onlarca zeki, ustaca konulmuş repliklerle bezeli The Killing. Son olarak, kahramanımızın bencileyin çıkardığı şöyle bir genelleme var mesela: “Erkekler silah ve bıçakla öldürürler. Kadınlar kurbanlarını zehirler. Genel kural budur.”
Bir taraftan bir maktul portresi çizilirken, diğer yandan bir toplumun kodları sükûnetle çıkarılıyor. Süreyi o kadar akıllıca kullanıyor ki, anlattığı bir gün değil çok daha uzun bir zaman dilimi adeta. Sinemanın kolaycılığa kaçan yönlerinden bazılarına pek tevessül etmiyor. Bu tür filmlerin can simidi flash back ve perfore anlatım ile cinayeti öyküleme tekniği hiç yok. Pardon, son bölümde, tekrar başa gelme durumu var, o kadar. Yani, Amerikan tarzı bir anlatı kültüründen ziyade, ‘kuzey polisiyesi’ denilebilecek bir yapım. Hep zor olan tercih ediliyor ve seyirci tutmayı başarabiliyor The Killing. Yine pardon, başaramıyor sanırım. Çünkü yayınlandığı kanala göre finali 1,8 milyon kişinin izlemesi yüzde 33’lük bir düşüş demekti ve böylesi bir rakam dizinin gelecek sezonunu tehlikeye atılıyor. Zira aMC’nin taban izleyici sayısı 2 milyon civarıydı. İyi de HBO gibi kanalların bölüm başı 30-35 milyon dolara kadar çıktığı yapım maliyetlerinde her bölümü taş çatlasa 2 milyon dolara mal eden bu kanalın, izleyici rakamlarında da aynı tevazuu göstermemesi nasıl açıklanabilirdi?
Zayıf noktalar
Elbette bir takım kusurlar da içeriyor. Senaryo tüm zeka gösterisine rağmen bazı gediklere de sahip. Misal, finalde duygusal açıdan bizlere tavan yaptıran, kurbanın çektiği filmin banyo yapıldıktan sonra direkt kurgulu halde gelmesi komik kaçıyor. Ya da, kahraman polisimizin koca adayı ve oğlunun aniden senaryodan yok olması büyük eksiklik olarak görünüyor. Lakin 'ihtimal ki, dizi devam edecek diye ucu açık bırakılmış’ diyerek olumlu düşünmeyi de tercih edebiliriz elbette. 45 dakikalık 26 bölüm boyunca ‘iyi de Rosie Larsen’i kim öldürdü kardeşim?’ sorusu hep canlı duruyor ve seyirci meraktan çıldıracak konuma geliyorsa, o dizideki kusurlara ‘kadı kızı’ statüsünde bakabiliriz ancak.
Son olarak dizide ben en çok etkileyen karakterden bahsetmek isterim: Belko. Başlı başına bir film karakteri olabilecek zenginliğe sahip Belko Royce tiplemesiyle Brendan Sexton adeta döktürüyor. Ezik, aile hasreti çeken, babasıyla aynı evde yaşama şansı hiç olmamış, geç dönem çocuğu, her an bir seri katile dönüşebilecek kadar sessiz ve silik ruh hastası tiplemesi kolay unutulacak gibi değil. Onun hakkındaki en güzel tanımı ise, eklemlenmeye çalıştığı ailenin baldızı yapıyor: “Kişiliği falan yok, masa gibi.”
The Killing, ne Amerikan CSI dizileri gibi janjanlı bir köpürtme polisiyesi, ne Behzat Ç. gibi, entellerimizin sözde reddettikleri halde izlemeye bayıldıkları, maço ruhumuzu okşayan bir Türk ucubesi. Arka Sokaklar ile zaten karşılaştırmak abes.
Üzücü olan nokta, aMC, ikinci sezon sonunda ani bir kararla diziyi iptal etti. Fox Stüdyoları her şeye rağmen yeni bir yuva bulabilmek için çalışırken, şaşırtıcı haber yine kendi evinden, Danimarka’dan geldi. Danimarkalılar dizinin üçüncü sezonunu çekme kararı aldılar ve The Killing olmasa da Forbrydelsen üçüncü sezonu ile tekrar seyirci karşınsa çıkmaya hazırlanıyor. Bizler de, Sarah Linden yerine Sarah Lund izleyerek bir nebze olsun teselli bulacağız! Bir başka umut da, Danimarkalılar yine başarırsa Amerikalılar onlardan tekrar satın alıp, bir daha çekerler. Kesin...
NOT: Bu yazı bir önceki Dexter değerlendirmesinin devamı niteliğinde olup, daha önce okumayanların işe buradan başlamaları tavsiye edilir.
Çıkan kısmın özeti: zorlu bir çocukluk geçiren Dexter Morgan isimli sempatik seri katilimiz, gündüzleri adli tıp analisti olarak polis merkezinde çalışmakta, geceleri ise yasa boşluklarını ya da delil yetersizliklerini fırsat bilip, adaletin elinden kaçan kötü insanlara ceza kesmektedir. Yaklaşık 6 yıldır izleyicinin ‘kötülük de hayır hasenat işlerinde kullanılabilir’ şeklindeki hislerine tercüman olan Dexter, 6. Sezon ile birlikte kendini, hayatı, karanlığı ve ışığı sorgulamaya başlar. Ve biz anlarız ki, en kötü ve değişmez denilen karakterler bile inceden bir iç hesaplaşma yaşayabilir.
Ki, Dexter’ı bu iç muhasebeye sevk eden kendisi gibi, içinde karanlığı besleyen ama verdiği mücadeleyi kazanarak efendi adam olmuş Peder Sam’den başkası değildir. Senaristler bakarlar ki, Sam’in diziye yaptığı olumlu katkı, filmin temel felsefesinin önüne geçmekte ve Dexter, bu adamdan hayli etkilenip, efendi, iyi aile çocuğuna dönmektedir, biletini keserler. Yüzde yüz teyit edilmese de, Peder Sam’in ölümüyle Dexter ilk kez ikinci bir yolun olduğunu idrak etmeye, buna inanmaya başlamıştır. Ancak gelin görün ki, Sam’in katili daha ilk anda, ‘dakika bir gol bir’ düsturuyla Dexter’a kontra şamarı patlatır.
Bu şamar hayli ağır geldiği için, Dexter ruhunun derinliklerinde yer açtığı babasının hayali kontenjanına, kendisinden daha kötü ve amaçsız ağabeyini oturtur.
Bu nasıl bir ifadedir böyle?
Beterin beteri var!
Karakter arketiplerine bakarsak, Dexter’in babası için ‘pasif kötü’ bir kişilik diyebiliriz. Ağabeyi ise düpedüz aktif bir kötüdür. Bütün cinayetlerinde, çok dikkatli olan, belli kural ve kaidelerle kendini sınırlayan Dexter için, ölçüsüz özgürlüğü enjekte etmeye çalışır. Ne var ki Dexter, kuralsız özgürlüğün özgürlük olmadığını ve asla uzun sürmeyeceğini çok iyi bilmektedir.
6x07 en azından koruyucu baba figürü yerine, çılgınlar gibi ortama akalım zihniyetindeki ağabey figürünün aldığı bölümdür. Dexter’in gözü gibi baktığı (fiyat bile biçtiler, dudak uçuklatacak cinsten: 10 bin dolar) kesip biçme (bıçak) takımını ve alet çantasını kaybetmesi, ağabey ile işlerin daha da zor olacağının göstergesi olur.
Kendi disiplini ve kurallarından koptukça daha da kötüleşir Dexter. Her ne kadar bir miktar tereddüt içerse de, yüzündeki o buzul kötülük, kısa sürede hazza dönüşüp durur.
Yaba’yı hasmının karnına saplandığında kötünün nasıl daha kötü olabileceğini gösterir bize. Ağabey konuşur: “Sonunda birisini öldürdük! Uzun incelemeler, takipler yok.” Şüphesiz bu durum Harry Kaideleri’ne aykırıdır.
Nitekim ağabeyle kapışma, kötünün kötüsüyle yaptığı sembolik savaştır. ‘En kötü, kötüye (senden güçlüyüm’ der. Doğru olabilir bu ama zayıf olmanın da farklı silahları vardır. Bağışlayıcı olmak gibi... Jonah’a kendi kendini affetmesini söyler ve ağabeyini çiğneyip gider Dexter…
Yine ters köşe
Dizinin senaristlerinin en hoşlandıkları şey, izleyiciyi ters köşeye yatırmak… Aşinaları bilirler, 3. Sezonda Christine Hill’i Arthur Mitchell’in kızı yapmışlardı bir anda. Henüz karakter yazılırken mi bu böyleydi, yoksa seyircinin şaşırma yüzdesini yükseltmek için mi yaptılar emin değilim. 6. Sezon’da Travis karakteri devreye girdiği anda belliydi ama bir hinlik peşinde oldukları. Bir önceki yazıyı okuyanlar hemen hatırlayacaktır, Travis-Gellar ilişkisiyle ilgili ciddi şüphelerimiz olduğunu belirtmiştik. Nitekim o yazıdan üç bölüm sonra, yani 09’un finalinde öylesi bir şoklama yaşıyorduk ki, Dexter bile kalakalıyordu.
Kardeş (Peder) Sam ölmüştür ölmesine ama her iyilik gibi, ölümle yok olmayacaktır anlayışı. Ve Dexter’a kanlı bir İncil bırakır. İşin rengi iyiden iyiye bir inanç sorgulamasına dönüşür Dexter için. Ağabeyinin aziz olmayan hatırası ve ruhunu da def ettiği için, içinde bir yerlerde ışığın varlığına dair şüpheleri vardır. Şöyle der hatta: “ Peder Sam, ışığın karanlığı bastıracağına inanırdı. Ama karanlığı ışık tanımladığına göre, karanlık kendi başına var olamaz. Bu bakış açısına göre bir yerlerde bulunmayı bekleyen bir ışık olmalı.”
Olay bilimsel çalışma boyutuna çoktan taşınmış durumda!
Ve fakat bu kez Debra farklı bir imtihan yaşamaya başlar: Makam sınavı. LaGuerta’nın yerine, cinayet masasına şef olur. Kıyafetleri değişir, tavır, hal ve hareketlerini değiştirmeye çabalar. İlle de konuşmasını. Başaramaz tabi, bir süre sonra her ne kadar kendisi gibi olmaya çabalasa da, Dexter’ın yaşadığı içsel seyahatten doğru içine girdiği yalnızlık sarmalı, onu tamamen kabuğunun içine çekmiştir. Debra’ya yapmacık da olsa, o güne kadar destek olan Dexter, bırakınız desteği, ciddi anlamda köstek bile olmaya başlar. Maria LaGuerta ise, geçmiş 5 sezon boyunca çizdiği orta şeker ‘iyice’ karakterine ters bir profile doğru yol almaya başlar.
Dexter dizisi, yalnızlık parantezine alıp okunduğunda, neredeyse tüm karakterlerin bu kümeye ait olduğunu görmek şaşırtıcıdır. Masuka bile yalnızdır!
Tabii en kanlı ve karanlık yalnızlık Dexter’inkidir: “Karanlık Yolcu'mla o kadar uzun süredir birlikteyim ki... Onsuz bir hayat nasıldı, hatırlamıyorum.”
Buna rağmen bağışlayıcı olmak da istemektedir. Sebebi de vardır aslında: oğlu Harrison. Masumiyet en karanlık kötülüğü bile eriten bir güçtür esasen. Ağabeyini tepeledikten sonra arabasına aldığı Baba Harry, ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorduğunda cevap da hazırdır; ‘Sam in yapmamı istediğini…’ Artık cinayet kadar, merhamet de vasiyet olarak kalmıştır Dexter’a. Karizmatik Sam, ölümünden sonra bile aydınlık yola doğru kırmaya çalışır Dexter’ın rotasını…
Bu satırlar kaleme alınırken, sezonun bitmesine henüz üç bölüm vardı. Dolayısıyla yapımcı ve senaristler bizlere ne tür tuzaklar ve şoklar hazırladılar tam olarak bilmiyoruz. Bildiğimiz; özellikle 09’la birlikte artık Dexter’ın şahsında tam bir iyilik/kötülük çatışması vardır. Hatta daha da ilerisi… Kıyamet Günü Katili Gellar’ın kurbanlarından biri de, ateist bir yazardır. Yaradılış teorisine (masalları diyor esasen) karşı kitap yazan, küstah biridir de Prof. Casey. Yaradılış ile evrimi çarpıştırır dizi.. Tabii ringde evrimin köşesindedir kamera! Mevzu artık tamamen bir iman/küfür muvazenesine dönüşmüştür. İncil’i çürüterek inancı yıpratmak, gibi en klasik yöntemi dener senaristler.
Kötülüğün müşahhaslaştırılması
Bu esnada küçük Harrison ile ilgili bir detay, ya bizi büyük bir şoka ya da Dexter’da yaşanması muhtemel bir değişime yönlendirmektedir. Harrison elindeki kurabiyelerin tamamını arkadaşlarıyla paylaşır. (Bizi kendileri paranoyak yaptıkları için, ilerleyen bölümlerde Harrison’a beklemediğimiz bir kötülük yaptırtırlarsa şaşmayacağımızı da belirtelim)
Bir noktadan sonra dizinin felsefesi de bir rende gibi çalışmaya başlar. Dexter kendi kötü yönünü karanlık ile özdeşleştirdikten sonra ona bir kimlik ve kişilik vermiştir. Travis’inkine de benzer bir profil vermeyi dener. Dexter’a göre Travis’in karanlığı çok da koyu değildir ama şüphesiz kahramanlar da yanılabilir!
Aslında garip ama, cinayet bir insanın kurtuluşu için yapılması gereken mutlak bir iyiliğe dönüşür Dexter’in hastalıklı mantığında. Baba Harry şöyle der: “Travis'in Karanlık Yolcusu'nu öldürmek senin için çok önemli bir hâle geldi.” Ve sonrasında acı gerçeği fısıldar oğluna: “Ben seninkinden kurtulmak için her şeyi yapardım…”
Bu esnada Debra, çareyi medikal destekte aramaktadır. Psikiyatristine ‘berbat’ hayatını anlatırken, içten içe kimi suçladığını da açıklar: “Tanrıya inanıp inanmadığımdan emin değilim ama benden nefret ettiğine eminim…”
Doktor, hastasına herkesi olduğu gibi kabul etmesini söyler. Bir sandalyeden masa olmasını beklersen, hayal kırıklığı yaşarsın elbette! Dexter da bir sandalyedir, ondan masa olmasını beklemek yerine olduğu gibi kabul etmek biz sıradan insanlar için de en iyisidir belki!
Prof. Casey vasıtasıyla inançsızlık ile inancı çatıştıran dizi, diğer yandan baba ile oğlu da büyük yüzleşmeye doğru koşar adım götürmektedir. Nitekim Dexter artık bazı gerçekleri ve isteğini gizlemez. Babasının bile ‘ o kadar da fedakâr olamazsın’ cümlesine şu cevabı yapıştırır: Düşündüğünden çok fazlasıyım ben!
Bütün bu çabaları, normalleşme sıkıntıları için gerekçesine de söyler: İyi bir baba olmak istiyorum…
Yeni ve en azılı psikopat mı?
Şu andan itibaren yazacaklarım tamamen sübjektif ve yanılabilir şeylerdir. Masuka’nın sarışın stajyer afetten sonra diziye dahil olan bir tür Hacker karakter Greene, sanki bir süre sonra daha ağırlıklı rol alacak gibi geliyor bana.
Daha da ileri gideyim… Nasıl olsa yanılmanın yaptırımı yok!
Yeni stajyer Louis Greene’i yeni ve belki gelmiş geçmiş en büyük katil olarak hazırlıyor gibi bir his var içimde. Elbete kurmaca bu, hiç olmayabilir de ama sanki karakteri kahramanlaştırarak bir noktaya ulaştıracak ve seyirciyi yine ters köşeye yatıracaklar gibi. Kuvvetli şüphelerim var bunun için.
Evini gördük mesela Greeen’in… Üstelik sıradan bir ev değil, ciddi olarak üzerine düşülmüş, aksesuarlar ayrıntılı yerleştirilmiştir bu evde. Masklar, biblolar vs..
Tam anlamıyla bir koleksiyoner evi. Ne demiştik geçen yazıda; seri katiller koleksiyoner olur!
Küçük çaplı yaşadığımız şoklardan biri de, kayıp kesik kolun (Delillerden çalınmıştı) bir koleksiyon parçası gibi muhafaza altına alınmış olmasıydı. Kesik kol, ampute fetişi olduğuna da işaret ediyor olabilir. Üstelik asgari ücretten bile az (stajyer maaşı) almasına rağmen lüks bir hayat yaşıyordur. Yasa dışı işler yaptığını öğrendik. Bir tuhaflık olmakla beraber, belli ki üzerinde çalışılan bir karakterdir Louis Greene. Ufaktan karizma bile verilmektedir birkaç bölümdür.
Bütün bunlardan daha önemlisi Dexter’a hayrandır, onu bir sanatçı olarak görmektedir. Nasıl olur elbette bilemiyoruz ama sanki ilerleyen bölümlerde gelmiş geçmiş en tehlikeli seri katillerden biri olmaya adaydır Greene. Ve elbette katilsen ve Dexter’ın çevresine yakınsan, onun mezbaha masasına yatmak kaderin olacaktır!
Ya da biz artık (en azından bu dizi için) paranoyaklıkta sınır tanımamaktayız ve herkesin içindeki potansiyel karanlığı abartmaktayızdır… Ne derler; bekleyip görelim…