2 Mayıs 2009 Cumartesi

Film ummanının hikayesi

Sinema meraklılarının, sinema üzerine yazanların ve sinema endüstrisinden birçok kişinin 'başucu web sitesi', internet devi IMDB'nin öyküsü. Bir film fanatiğinin hobisinin, uluslararası büyük bir işe uzanışı..

Biri size filmlerle ilgili bir soru sorduğunda cevabı bilmiyor ve de vahiy gelir umuduyla gevelemek istemiyorsanız söylenecek ilk şey, "IMDB'ye baktın mı?" Bu, "Bilgisayarı açıp kapatmayı denedin mi?" demeye benziyor. Verilecek en kolay, en ucuz cevap gibi görünmekle birlikte, çoğu kez, hatta IMDB (Internet Movie Database) söz konusu olduğunda neredeyse her seferinde işe yarıyor. IMDB'nin milyonlarca kullanıcısı ise, IMDB'siz günleri hatırlamak bile istemiyor. Beynini veritabanına dönüştürmüş, jenerik ezberleyen bir sinefil olmaksızın ıncık cıncık bilgilere ulaşabilmenin mertliği bozduğunu düşünüyorsanız bile, film bilgisi iddialaşmalarını hakça, üstelik de tez elden nihayete erdirebilecek 'kudrette' bir kaynağın varlığı rahatlatıcı. Kaldı ki, kişisel arşiv ve birikimi, otistik hafızası yahut her yıl yenilenen yabancı film rehberleriyle karşılanamayacak bir kılavuz IMDB. Hollywood odaklı, o ayrı.

Meraklısının ilk durağı

Türkiye'de internet yaygınlaşırken IMDB çoktan kurulmuştu ve net'e bağlanan sinema meraklılarının birbirine 'ihbar' ettiği ilk adres, www.imdb.com'du. İlk günler amaçsızca, konu özetlerinden yapım tarihlerine, 'x' temalı filmlerin listesine, eksiksiz filmografilerden 'kim kiminle kaç kere çalışmış'a ve akılda kalıcı repliklere kadar akla gelen veya gelmeyen onca dataya zort diye ulaşabilmenin şımarıklığıyla, avare gezintilerle geçti. Malûmatfuruşların tapınağı gezmekle bitecek gibi değildi. Yok yoktu, ne alırsan bedavaydı. Fakat anladığımız kadarıyla ne verirsen bedava değil. IMDB'ye, filmlerle ilgili eksik bilgileri girmeniz mümkün. Ki genellikle dünya sinemasındaki yeri kısıtlı olan ülkelerin filmleri hakkındaki bilgiler, bizzat o ülkenin vatandaşlarınca sağlanıyor. Ama fotoğrafa gelince iş değişiyor. Bunun birinci el tanıklarından biri ise, siteye Türk oyuncuların fotoğraflarını girmek isteyince para talebiyle karşılaşan, Radikal'in Internet yazarı Serdar Kuzuloğlu.

Ufak tefek çatlaklara rağmen, IMDB kullanıcılarının 'şu eksik, bu yanlış' diye söylendikleri enderdir. Çünkü IMDB'nin, herhangi bir konuya adanmış en kapsamlı site olması kuvvetle muhtemel. Sitede, örneğin herhangi bir janr hakkında derinlemesine fikir edinmek mümkün değil ama, arama usulünün pratikliğiyle, araştırmaya başlamak için çoğu kez iyi bir çıkış noktası; olmadı iyi bir 'destek ünitesi'. Fakat yine de kişisel bir süzgece veya ek kaynaklara sahip değilseniz, IMDB'de gezinmek, bilmediğiniz bir dilden sözlük aracılığıyla çeviri yapmaya benzeyebilir.

IMDB, (çoğu kez) güvenilir bir kaynak olarak, kişisel merakını gidermek isteyen sinemaseverlerle sınırlı kalmayan bir kullanıcı kitlesine sahip. Sinemacılar ve sinema yazarlarının 'başucu sitesi' konumunda. Hollywood'da yapımcılar, endüstriden biriyle görüşme yapacakları zaman, onun hakkındaki ilk bilgilere IMDB'den ulaşıyor. Kimi az tanınmış oyuncular da, kendi biyografilerini göndererek tanıtımlarına katkıda bulunuyor; siber sinema külliyatı büyümeye ve (biraz ürkütücü biçimde) rekabete gelmemeye devam ediyor.

Nasıl başladı, nasıl gelişti?

Site, kişisel bir manyaklığın neticesinde kurulmuş. İngiliz bilgisayar ve film fanatiği Col Needham, 1993'te sinema veritabanını internete taşımadan önce, filmlerin çetelesini kendisi için tutuyormuş. Needham, Jaws'u izledikten sonra denizden korkmaya başlamış, Star Wars'la kendinden geçmiş, Alien'la irkilmiş, Hitchcock hayranı, sıradan bir sinemasever. Ama o kadar da sıradan değil. Needham tipik bir cumartesi gününde arka arkaya 10 film, bir yılda da yaklaşık 11 bin kadar film izlermiş. Haliyle hangi filmi izleyip hangisini izlemediğini karıştırmaya başlamış. Böylece 23 yaşında, arkadaşlarının da hizmetine sunabileceği, video dükkânına giderken aynı filmi ikinci kere kiralamamak için yanında götüreceği kişisel bir veritabanı oluşturmuş. "Bu fena halde moronca bir şey ama sonunda hayırlı oldu," diyor.

Amazon'la ortaklık

Needham hobisini paylaşma ihtiyacı hissettiğinde, 1989'da, internet kavramı henüz çok yabancıydı. O zamanlar bir üniversitenin film tartışma grubuna katıldı. Üyelerin neredeyse tamamı, Amerikalı erkek kolej öğrencileriydi. Favori konularından biri de -tahmin edileceği üzere- çekici aktrisler ve hangi filmlerde oynadıklarıydı. Çok geçmeden, bu delikanlılar kişisel veritabanlarını tartışma grubuna bağışlamaya başladılar ve aktrislerin iz takibi aktörlerinkine, oradan yönetmenlere, senaristlere, görüntü yönetmenlerine, konu özetlerine sıçradı.
1993'te, türünün ilk örneği olan bu veritabanı, Cardiff Üniversitesi bilgisayar bölümünün yardımıyla Web'e taşındı. Web trafiği, Cardiff'in sunucu kapasitesini aştı ve Needham daha fazla üniversiteden destek istedi. '95'te, internet almış başını giderken, Needham Web sitesindeki trafiğin birkaç haftada bir ikiye katlandığını fark etti. O esnada gönüllü editörleri iş yükü altında ezilmekteydi.
"Çok zor bir kararla baş başa kalmıştık. Vazgeçip eğlenceli bir beş yıl geçirdiğimizi mi söyleyecektik, yoksa bundan bir iş mi çıkaracaktık?," diyor Needham. "Şunu da unutmamak lazım ki, o dönemde internetten ticari anlamda çok az yararlanılıyordu. internet kullanıcılarının genel tavrı reklamlar konusunda çok katıydı; İnterneti ele geçirmesini istemiyorlardı."

Ocak 1996'da, Needham imdb.com'u ticari bir web sitesi olarak açtı. Birkaç hafta sonra ilk reklam kampanyasını satmıştı. Reklamların devamı geldikçe, yeni sunucular satın alıyordu. IMDB'nin sinemayla ilgili ilk reklam kampanyası Independence Day için yapılmıştı ki, bu bir kilometretaşı oldu. Needham ve gönüllü editörleri işlerini bırakıp IMDB için tam zamanlı çalışmaya başladılar. Artık anonim bir şirketin maaşlı çalışanları olmuşlardı.

1998'de, ayda 18 milyondan fazla ziyaretçisiyle, IMDB dünyanın en büyük web sitelerinden biri haline gelmişti. Nihayetinde, Amazon.com'un kurucusu Jeff Bezos Needham'ı arayarak ortaklık teklif etti ve iki site, kullanıcılarını birbirine yönlendirmeye başladı. Tencere ve kapak, bir miktar tekel kokusu da yayabilecek şekilde, birbirini bulmuştu. IMDB'de bilgi, Amazon'da alışveriş hesabı...

Nasıl çalışıyorlar?

IMDB editörlerinin büyük kısmı Britanya ve Seattle'da. İsviçre, Almanya ve Ortadoğu'da da IMDB'ciler mevcut. Kimisi evinde çalışıyor. Hepi topu 100 kişiler. IMDB'nin yönetici editörü Keith Simanton, siteyi genişletmek konusunda çok gayretli olduklarını söylüyor. "Ama tabii nelerin eksik olduğunu da biliyoruz. Bu da bizi deli ediyor ve o bilgileri ele geçirmek için yırtınıyoruz." Hollywood'un içindeki casuslar ve güvenilir kullanıcıların da büyük katkısıyla. IMDB'yi IMDb yapan, gelen bilgileri sabır ve itinayla seçip ayırma süreci. En çetrefil işlerden biri de, yanlış ve yalan kategorisindeki bilgilerin ayıklanması. Bir de, neyin gerçek anlamda bir film olup olmadığı meselesi var. Sonuçta biri çıkıp "Anneannemin doğum gününü çektim 200 kişiye izlettik", Sibel Tunç ise "Türkiye'nin ilk parapsikolojik korku filmi İki Dünya Arasında'yı çektim ve üstüne gösterişli bir gala yaptım," da diyebilir. Bu konuda, filmin gösterime girmiş ya da bir festivalde gösterilmiş olması gibi kriterleri var.

Vefa ve adanmışlık


Biliyorum gündemimiz yoğun. Dünyanın her türlü hali ile ülkemizin her zamanki hali birleşince bir yazar için işlerin kesat olması mümkün değil. Dahası, okurunuz yılların verdiği alışkanlık ile bekler sizden gündeme dair görüşlerinizi.
Sözgelimi Genelkurmay Başkanı'nın toplantısına dair, dağ başında akreditasyona dair, Ergenekon günlüklerine dair, 'holding medyası'nın internet uzantısı ile Ergenekoncular arasındaki pek işaret edilmeyen işbirliğine dair fikirlerinizi merak eder...

Biz ki, güzelim 1 Mayıs'ı bile bir şiddet ve öfke gösterisine dönüştürmeyi 'özgürlük ve hak' zannederiz... Oysa bir yandan bahardır gelen, uyanmaktadır toprak ve insanlığın her türlü kötülüğüne inat bir uyanış vardır her yerde. Şimdi sizden bir şey yapmanızı rica etsem. Şöyle mesela; sırtüstü uzansanız bir yere ve hiç kımıldamasanız, sadece gözleriniz. Ne hareket, ne konuşma... Birkaç dakika değil üstelik, mesela bir saat filan yapsanız, yapmaya çalışsanız bunu. Neler olur biliyor musunuz? İlk birkaç dakika içinizde birtakım kıpırtılar başlar. Sonra karıncalanmalar, kaşınma hissi. Israrla devam ederseniz işkenceye dönüşmeye başlar. Ve birkaç saat sonra ruh dengeniz bozulma yoluna girmiştir bile.Yeşil sahaların efendi ve çalışkan oyuncusu Sedat Balkanlı tam 12 yıldır böylesi bir durumdaydı. Ve biliyor musunuz özellikle bu tür yatağa mahkûm hastalıklarda belki hastadan çok daha fazla onun bakımını yapan insanların hali perişan oluyor. Psikolojileri bozuluyor, bedensel rahatsızlıkları başlıyor, geceleri ile gündüzleri birbirine karışıyor, hayatları altüst oluyor. Zira bir yandan hastanın bakımını yaparken diğer yandan hayata tutunmak zorunda kalıyorlar. Hem gündelik geçimlerin tedarikiyle uğraşıp hem de hasta ile ilgilenip, onun moralini yüksek tutmak inanılmaz zor ve her faninin altından kalkabileceği bir yük değildir. Rahmetli babamdan biliyorum, 15 yıla yakın yatağa mahkum yaşadı ve onun bakımını yapan annemi çok kez odanın bir köşesinde sessiz sessiz ağlarken buldum.

Sedat Balkanlı vefat etti. Tam 12 sene süren bir mücadele, çile ve ızdırap. Eşi Şükran Balkanlı'yı bu yüzden inanılmaz büyük bir hayranlıkla takdir ve tebrik ediyorum. Normal bir insanın birkaç saat bile tahammül edemeyeceği bir sıkıntıyı 12 yıl göğüslemek herkesin harcı değil inanın bana. İşte mayıs ayındayız ve Anneler Günü'ne bir şey kalmadı. Çocuklarına annelik yapmak her kadının doğasında olan bir şey, ama kocasına, kardeşine annelik yapmak durumunda kalan anneler daha bir değerlidir benim gözümde. .

Öyle bir kadın düşünün ki, doktorlar "üzgünüz ama bu durumuyla en fazla iki yıl yaşar" dedikleri bir hastayı ilgisiyle 12 yıl yaşatabiliyor. Şüphesiz canı veren de alan da Yüce Yaratıcı'dır, amenna! Ancak sebepler dairesinde bakım, ilgi ve yakınlık da işte böyle neticelere sebep olabiliyor.

Rahmetli Sedat Balkanlı bu nedenle çok şanslıydı bence. Cenab-ı Allah onun temiz ruhuna, iyi kişiliğine ödül olarak, daha bu dünyadayken pırıl pırıl ve fedakâr çocuklar ve bir eş vermişti ona. Kolay değildir inanın, biz uzaktan takdir eder, her gördüğümüzde ve aklımıza geldiğinde gülümseyerek tebrik ederiz bu tür kahramanları. Ama acı içten içe yıkar bu durumlarda, kemirir, bitirir...

Anneler Günü'nü kutlayacak dünya çok yakında. Büyük büyük insanlar söylevler söyleyecek, nutuklar atacak, yazarlar kaleme sarılacak anneliğe dair. Kutsayıp, yücelteceğiz annelik kavramını. İşte yaşayan bir örnek Balkanlı ailesi... Afişlere konulacak, konuşmalara girecek, parmakla gösterilecek. Vefaya, adanmışlığa, sabra ve tevekküle dair. Sevgili Sedat'a Rabb'imden rahmet diliyor ve Şükran Balkanlı Hanımefendi'nin ellerini tüm erkekler adına minnettarlık ve şükranla öpüyorum

Pornografik bir şiddet gösterisi: Martyrs

Mizahçı Vedat Özdemiroğlu’nun ‘Türkçe Sözlü Hafif Komik’inde duymuştum sanırım. Laf belgesellerden açılmışken konuğu, ‘Çok vahşi, hayvanların birbirini parçaladığı belgeselleri izleyemiyorum’ dediğinde Özdemiroğlu, ‘O bize göre vahşet, hayvanlara göre doğalarında olan bir yaşamsal eylem’ türü bir cümle söylemişti. Belki yanlış olan insanların belgesel adına bu şiddete tanık olmasıdır bilemiyorum. ‘hayat hakkı’ dışında öldürme eylemi canlı olarak bir tek insanoğluna has bir sapma sanıyorum. Şiddet elbette bir takım nedensellikleri içerir ancak, nedensiz şiddeti de özellikle günümüz insanı artık her gün görebiliyor. Hatırlayalım 8 MM filmini. Kahramanımız pornografi sektöründeki ölüm kusan suçluyu yakaladığında ne demişti katil; “Söyleyeceğim hiçbir şey gece rahat uyumanı sağlamaz. Dayak yemedim, taciz edilmedim, annem fiske bile vurmadı, babam elini kaldırmadı… Ama ben böyleyim, hepsi bu kadar…”



Başını Hollywood sinemasının çektiği son dönem sinemasında şiddeti hiçbir perdeleme ya da estetize etme kaygısına düşmeden, yalın bir şekilde izleyiciye aktaran film furyası var. Cabin Fever’den Testere serisine, Hostel’den Teksas katliamı’na kadar bir dolu film Dario Argento filmlerine bile rahmet okutur hale geldi. Bu trend ne kadar sürer bilemiyorum ama oysa sanat keyif veren bir alan olmalı. Mide bulantısından çok haz vermeye, iğrendirmekten ziyade keyif almaya odaklanmalı.


Belki modern çağın insanlığı getirdiği bir noktadır tam bilemiyorum. Neredeyse her akşam bir haber bülteninde güvenlik kameralarından ekrana boca edilen ‘dakika dakika gerçek ölüm’ün doğal sonucu olarak da sinema şiddet ve ölümü bir adım yukarıya çekerek izleyicinin gündelik yaşamda şahit olamayacağı bir şok ile bir tepeyi elden bırakmak istemiyor olabilir.
Aslında bir Fransız-kanada ortak yapımı olan Pascal Laugier’in “Martyrs- İşkence Tarikatı” filmi tüm bu olan bitene karşı muazzam bir karşı duruşun filmi olabilecek bir açılışa sahip. Modern ve mutlu bir ailenin sabah kahvaltısı sekansı ile açılıyor. Derken kapı çalıp içeri giren genç bir kız tüm aileyi bizi meraka düşüren (nedenli olduğunu belli ederek) şiddet ile yok ediyor. Daha sonra olay yerine çağırdığı arkadaşı vasıtasıyla genç kızın geçmişinde korkunç bir yaşanmışlıktan dolayı duyduğu öfke ve intikam hissiyle bunları yaptığını anlıyoruz. Filmin senaristini bu da kesmiyor ve işin içine bir de şizofreni katıyor. Tam bunun üzerine gideceğimizi tahmin edecekken olmadık bir şekilde açılan dehlizler, zindanlar ve sistemli işkenceler ile yüz yüze kalıyoruz. Kanı kan, öfkeyi öfke, şiddeti şiddet ile bastırıyor film.
Gerçi bir noktadan sonra film yapımcıları da çıkışsızlığı görmüş olacak ki, işin içine aristokrasinin bireysel arınma boyutunu da eklemeye kalkışıyorlar. Ancak bu durum filmi tamamen zıvanadan çıkarıyor ve perdede bir sanat eserinden ziyade mezbaha görüntüsü kalıyor.

Dediğim gibi ilk başta farklı bir halet-i ruhiye ile izleyicinin dikkatini çekmeyi başaran Martyrs, ilk değişimi iki hemcinsin dayanışmayı aşan ilişkisine çevirmekle yapıyor. Ancak kısa süre sonra bu durum da değişiyor ve çocuk istismarı sayılabilecek Lucie’nin öyküsüne dönüşür gibi oluyor. ‘Oluyor’ diyorum zira yönetmen yine direksiyonu kırıp bu kez Hanekevari bir burjuva eleştirisine dönüştürüyor filmi. Ve izleyiciyi durduğu hiçbir yerde rahat bırakmayarak oradan oraya zıplatıp, kendini darmadağın ediyor İşkence Tarikatı.

Açıkçası bu tür filmlerin bir neden mi yoksa sonuç mu olduğunu tam çözemiyorum. Medyanın özellikle bugünlerde sıklıkla yaptığı ‘şiddetin pornografileştirilmesi’ çabasının bir uç örneği olan film aklıma hep ‘Münevver Karabulut Cinayeti’ni getirdi. Hani şu başı kesilerek, gitar çantasında çöplüğe atılan kız. Cinayetin işleniş şekli başlı başına bir vahşet iken, görsel medyanın bunu bir çeşit pornografileştirerek tiraj-rating elde etme çabası ile İşkence Tarikatı’nın ‘şiddet öyle değil böyle pronolaştırılır’ gösterisi gibi duruyor.
Nietzsche’ümit, kötülüklerin en kötüsüdür, çünkü işkenceyi uzatır’ der. Elbette insanın hayatı algılayışıyla doğru orantılı bir tespittir bu ancak, film ilk çeyreğinden itibaren de yakalanan iyi damar üzerine gidilebileceğine dair ümidimizin işkenceye dönüştüğü bir formata bürünüyor film. Burjuvazinin tatminsizlik düzlemindeki kafa karışıklığıyla dikilmeye çalışılan bu yırtık, Yönetmen (elbette senaristle birlikte) filmi kurtarmak adına felsefeye sığındıkça işi daha da batırıyor ve Funny Games tadına dönüşebilecek bir filmi çamura bulayıp izleyiciyi evine uğurluyor. Yazık olmuş.