“Berlin Almanya’dır” demişti yönetmen Hannes Stöhr. İkinci
Dünya Savaşı’nda iş ve üretim gücünün büyük bölümünü kaybeden Almanya, dünya
tarihinde Amerika’dan sonra en çok göç alan ülkelerden biri. Ve tabii göçmen
renkliliği içinde Türklerin de genişçe bir yeri var.
Tom Tykwer sıradışı Koş Lola Koş’ta, kader ve zaman
ilişkisine eğlenceli olduğu kadar derinden düşündüren bir bakış açısıyla
anlatan bir filme imza atmıştı. Bu
filmde bisiklet üzerinde kahramanımızın kaderlerini etkileyen karakteri
canlandıran aktör Sebastian Schipper, bir yıl sonra ilk yönetmenlik koltuğuna
oturmuş ve şaşırtıcı bir başarı elde etmişti. Schipper, dördüncü filmi
Victoria’da yönetmen olarak sadece bir suç filmine imza atmıyor, aynı zamanda
göçmen meselesinden kader çizgisinin kırılganlığına kadar pek çok metaforik
kabuğu bulunan bir hikâye sunuyor. Buna bir de tek plan/sekans gibi zor bir
teknik tercihi ekleyince özellikle Avrupa festivallerinde epey takdir gördü.
Victoria isimli İspanyol göçmenin yalnızlığın tetiklediği
can sıkıntısıyla tanımadığı insanların hayatına girişi ve trajediye varan
savrulmayı ele alan bir öykü var karşımızda. İnsan kaderinin küçük sebepler ile
nasıl değiştiğini incelikli bir şekilde işleyen 10 küsur sayfalık senaryoda
diyaloglar konusunda oyuncular serbest bırakıldığı için macera belli bir sona doğaçlama
seyir ediyor.
Tıpkı Lola Rennt gibi Berlin sokaklarında geçen film, tek
plandan müteşekkil olduğu için gerçek zamanlı olarak geçiyor. Gecenin sabaha
yakın bir saatinde bir diskoda başlayan macera, gün ışıyana kadar devam ediyor
ve tıpkı Kubrick’in Full Metal Jacket’indeki ‘sniper’ sekansı gibi seyirciyi
hikâyenin odağına alarak sürüklüyor adeta.
Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı dolayısıyla yazmıştım:
Umutsuz ve amaçsız bir insanın sırf can sıkıntısından canavara dönüşebileceğini
söyler Rus yazar. Tıpkı o romanın
kahramanı gibi Victoria da umutsuzdur (Çünkü piyano çalmakta yetersiz bulunup
sanat mektebinde devam edememiştir) ve amaçsızdır. (Çünkü çalıştığı iş yerinden
başka çevresi olmadığı gibi tek bir dostu dahi yoktur.)
Kabul etmek lazım ki, biçim olarak oldukça zor bir işe
soyunmuş yönetmen Sebastian Schipper. Filmi hiç kesmeden 2 saat 20 dakika
boyunca üstelik sürekli değişen bir seti yönetmek akil kârı bir iş olmadığı
gibi kolay da değil. Ancak bu biçim ısrarı nedense filmin özüne zaman zaman
zarar verebiliyor. Özellikle işlerin çığırından çıktığı finale doğru biçimsel
olarak eşsiz bir başarı varken dram değeri diplere iniyor Victoria’nın.
Daha önce de benzer çalışmalara şahit olmuştuk. Şüphesiz
bunların piri korku ustası Hitchcock’un İp filmiydi. Ancak o film hem kapalı
mekânda geçiyor, hem de bir buçuk saat boyunca kamera tek doğrultuda hareket
ediyordu. Schipper kamera konusunda sınırsız bir alanda hareket ederken, mekân
konusunda da oldukça cömert. Yerin altına iniyor, çatıya çıkıyor, araca
biniyor, bisiklet takip ediyor vs… Durum böyle olunca seyrederken hikâyeden çok
‘bunu nasıl çekti?’ sorusuna takılıyoruz doğal olarak.
Avrupa mitolojisinde imajiner yaratıkların zamanı olarak
karanlıklar gösterilir. İnanışa göre hava kararınca çıkar kahramanlar ve
şeytanlar. Victoria, Berlin’in göbeğinde gece yarısı ortaya çıkan bir dünyanın
sıradan insanlarının başına geleni bizi de hikâyeye davet ederek anlatıyor.
Gerek biçimi, gerekse karakterlerinin sahiciliği ile ilgiyi hak eden sıra dışı
bir yapım Victoria.










