6 Ağustos 2015 Perşembe

Hava kararınca yetenekler parıldar




“Berlin Almanya’dır” demişti yönetmen Hannes Stöhr. İkinci Dünya Savaşı’nda iş ve üretim gücünün büyük bölümünü kaybeden Almanya, dünya tarihinde Amerika’dan sonra en çok göç alan ülkelerden biri. Ve tabii göçmen renkliliği içinde Türklerin de genişçe bir yeri var.

Tom Tykwer sıradışı Koş Lola Koş’ta, kader ve zaman ilişkisine eğlenceli olduğu kadar derinden düşündüren bir bakış açısıyla anlatan bir filme imza atmıştı.  Bu filmde bisiklet üzerinde kahramanımızın kaderlerini etkileyen karakteri canlandıran aktör Sebastian Schipper, bir yıl sonra ilk yönetmenlik koltuğuna oturmuş ve şaşırtıcı bir başarı elde etmişti. Schipper, dördüncü filmi Victoria’da yönetmen olarak sadece bir suç filmine imza atmıyor, aynı zamanda göçmen meselesinden kader çizgisinin kırılganlığına kadar pek çok metaforik kabuğu bulunan bir hikâye sunuyor. Buna bir de tek plan/sekans gibi zor bir teknik tercihi ekleyince özellikle Avrupa festivallerinde epey takdir gördü.


Victoria isimli İspanyol göçmenin yalnızlığın tetiklediği can sıkıntısıyla tanımadığı insanların hayatına girişi ve trajediye varan savrulmayı ele alan bir öykü var karşımızda. İnsan kaderinin küçük sebepler ile nasıl değiştiğini incelikli bir şekilde işleyen 10 küsur sayfalık senaryoda diyaloglar konusunda oyuncular serbest bırakıldığı için macera belli bir sona doğaçlama seyir ediyor.

Tıpkı Lola Rennt gibi Berlin sokaklarında geçen film, tek plandan müteşekkil olduğu için gerçek zamanlı olarak geçiyor. Gecenin sabaha yakın bir saatinde bir diskoda başlayan macera, gün ışıyana kadar devam ediyor ve tıpkı Kubrick’in Full Metal Jacket’indeki ‘sniper’ sekansı gibi seyirciyi hikâyenin odağına alarak sürüklüyor adeta.

Dostoyevski’nin Yeraltından Notlar’ı dolayısıyla yazmıştım: Umutsuz ve amaçsız bir insanın sırf can sıkıntısından canavara dönüşebileceğini söyler Rus yazar.  Tıpkı o romanın kahramanı gibi Victoria da umutsuzdur (Çünkü piyano çalmakta yetersiz bulunup sanat mektebinde devam edememiştir) ve amaçsızdır. (Çünkü çalıştığı iş yerinden başka çevresi olmadığı gibi tek bir dostu dahi yoktur.)


Kabul etmek lazım ki, biçim olarak oldukça zor bir işe soyunmuş yönetmen Sebastian Schipper. Filmi hiç kesmeden 2 saat 20 dakika boyunca üstelik sürekli değişen bir seti yönetmek akil kârı bir iş olmadığı gibi kolay da değil. Ancak bu biçim ısrarı nedense filmin özüne zaman zaman zarar verebiliyor. Özellikle işlerin çığırından çıktığı finale doğru biçimsel olarak eşsiz bir başarı varken dram değeri diplere iniyor Victoria’nın.

Daha önce de benzer çalışmalara şahit olmuştuk. Şüphesiz bunların piri korku ustası Hitchcock’un İp filmiydi. Ancak o film hem kapalı mekânda geçiyor, hem de bir buçuk saat boyunca kamera tek doğrultuda hareket ediyordu. Schipper kamera konusunda sınırsız bir alanda hareket ederken, mekân konusunda da oldukça cömert. Yerin altına iniyor, çatıya çıkıyor, araca biniyor, bisiklet takip ediyor vs… Durum böyle olunca seyrederken hikâyeden çok ‘bunu nasıl çekti?’ sorusuna takılıyoruz doğal olarak.


Avrupa mitolojisinde imajiner yaratıkların zamanı olarak karanlıklar gösterilir. İnanışa göre hava kararınca çıkar kahramanlar ve şeytanlar. Victoria, Berlin’in göbeğinde gece yarısı ortaya çıkan bir dünyanın sıradan insanlarının başına geleni bizi de hikâyeye davet ederek anlatıyor. Gerek biçimi, gerekse karakterlerinin sahiciliği ile ilgiyi hak eden sıra dışı bir yapım Victoria.


Dar oligarklar iş başında!



1994 yapımı bir Jan de Bont filmi olan “Speed – Hız Tuzağı” sadece nefes nefese ilerleyen sıkı ve başarılı bir aksiyon değildi, aynı zamanda sistemin elemanıyken kurbanı olan bir kötünün hikâyesiydi. Dennis Hopper’in canlandırdığı Payne karakteri diyetini isteyen bir polis malulü olarak ortalığı birbirine katmıştı.  Majestelerinin sadık tetikçisi James Bond’un Skyfall macerasında da Javier Bardem’in canlandırdığı Silva benzer bir kurban/kötü olarak yıllarca hizmet ettiği ekmek teknesine ihanet etmişti.

Görevimiz Tehlike serisinin sonuncusu ise benzer bir temayı günlük iyi ve kötü figürlerle mezcederek çıkarıyor karşımıza. Önce kamera arkasındaki sağlam ekibiyle göz dolduruyor. Yazar ve yönetmen koltuğunda Olağan Şüpheliler’in kafasında bin tilki gezinen senaristi Christopher McQuarrie var. Yapımcı ise Hollywood’un son dönem dâhilerinden (ünlü Lost dizisinin beyni) J.J. Abrams…

Korkusuz ajan Ethan Hunt (Tom Cruise) bu kez sistemin üzerini çizdiği mağdur ajan olarak ölüm kalım savaşı veriyor. Anlatılanlar ise ülkemize hiç de yabancı değil: Ajanımız Hunt, her macerada olduğu gibi bu hikâyeye de bir mesaj alarak başlıyor, ancak mesaj doğrudan ajana yönelik ve emekli edilmekle kalmayıp, yok edileceğini de bildiriyor. Hunt, dar bir bürokrat kadronun sistemi oyun hamuru gibi yoğurduğunu anlıyor ve kendi gizli patronlarına karşı bir savaşa girişiyor. Oligarklar adına iş çeviren yetenekli özel ajanlardan oluşan bir örgütle mücadele hiç kolay olmuyor. Sendika olarak anılan bu paralel devlet, kukla olarak kullandığı örgütler vasıtasıyla ivmesi artan bir dizi terör saldırısı düzenleyip yeni bir dünya nizamı kurmayı hedefliyor. Hunt ise kendisine sadık birkaç adamıyla beraber, bir de ‘münafık’ görüntülü dışlanmak üzere olan İngiliz hatun ajanı da yanına alarak amansız bir savaşa girişiyor.


Yaklaşık yarım asırlık bir konsept olan Görevimiz Tehlike ekibinin en bariz özelliği kullandıkları ileri teknoloji sayesinde başta kötüler olmak üzere tüm izleyicileri şaşırtarak neticeye ulaşmaları. Görevimiz Tehlike 5, işin gırgırına fazla kaçan bir doz tutturmayı tercih ediyor. Bu yönüyle benzer işler çeviren başka bir ekip olan A Takımı’na benziyor. Filmin açılış sahnesindeki kamuflajlı sakar ajan tiplemesi akıllara Şabanoğlu Şaban filmini getirse de, türün doğası gereği havada, karada, denizde nefes almadan aksiyona doyurmayı başarıyor Görevimiz Tehlike 5.

Film IMF’i büyük şeytan olarak gören acımasız bir yapının neler yapabileceği hakkında dehşetli veriler de sunuyor. (Bu arada IMF ile metaforik bir gönderme yapıldığını bilmeyenler için vurgulayalım. Her ne kadar kastın bilinen IMF olduğu belli olsa da filmdeki IMF (Imposible Mission Force) şirketi olarak işleniyor)  Öyle ki herkesin adını temkinle andığı CIA bile masum kalıyor. Ajanlarımızın peşine düştüğü dijital bilgiler ise bize hiç yabancı değil. Sistemi çökertmeyi epey süreden beri kafalarına koymuş ekibin yıllardır havuzda biriktirdikleri ‘Humus’lar. Kaynağı belirsiz, paşa gönül kriterlerine göre dilediğince harcanmaya müsait ve neredeyse sınırsız bir hesap için kıyametler kopuyor filmde.


Klasik Hollywood aksiyon müfredatına milimi milimine uyan Görevimiz Tehlike 5, her zorluğu aşmak zorunda kalan ve son dakika çıkan aksilikle heyecanı diri tutmayı hedefleyen sekanslarla örülü kendi türünde başarılı bir yapım. Jeremy Renner, Ving Rhames kadrolu kötü Simon Pegg eşlik ediyor. Ekibi usta aktör Alec Baldwin desteklerken,  Rebecca Ferguson şaşırtıcı derecede ağırlıklı rolüyle filmin odağında oynuyor.


Motosikletten uçağa kadar hareket eden tüm vasıtaların kullanıldığı ve adrenalin dozu hiç düşmeyen macerada senaristler yaşı epey ilerlemiş olan kahramanımızın karizmasını çizmemeye aşırı özen göstererek serinin geleceğini de garanti altına almışlar. Artık önümüzdeki maceralara bakacağız.


Istırabın tanığı: Sebastiao Ribeiro Salgado

fotograf copy
Allah uzun ömürler versin, duayen fotoğrafçımız Ara Güler, bugün bile kendisine gelen her telefon aramasını “Alo buyrun, ben foto muhabiri Ara Güler.” diye cevaplar. Yaşayan en önemli fotoğrafçılardan biri olan Sebastiao Salgado da kendini foto muhabiri olarak tanımlayanlardan. Onun öyküsü ile en eski foto muhabirimiz Ferit İbrahim’in mesleğe başlaması arasında şaşırtıcı benzerlikler var. Ancak, Salgado’yu daha iyi tanımak için yaklaşık 70 yıl önceye, Brezilya’nın tam bir yeryüzü cenneti olarak tanımlanmayı hak eden Minas Gerais bölgesine gitmek gerekiyor.
Untitled-1
1940’lı yıllarda yüzde 70’ten fazlası ağaçlık alan olan bu bölge, bugün neredeyse tamamen ağaçsız durumda. İşte tam adıyla Sebastião Ribeiro Salgado, doğal yapısı ile dünyanın en güzel 25 yerinden biri olarak sayılan bu cennet parçasının Aimores isimli beldesinde 1944 yılında dünyaya geldi. Bölgenin yokluk ve imkânsızlık durumu eğitimde de kaderdi ve Salgado’nun ailesi, çocuklarının eğitimi için 1960 yılında Espirito Santo’ya taşındı. Şahit olduğu fakirlik, Sebastiao’nun bilinçaltında kendine ne kadar yer buldu bilinmez ama yükseköğrenimini ailesinin de yönlendirmesiyle ekonomi üzerine yaptı Salgado. 1967 yılında okulu bitirir bitirmez de eşi Lelia ile evlendi. Lelia, bir sanatçıydı mimarlık ve müzik eğitimi alıyordu. Bu evlilikten önce (daha sonra belgeselini çekecek olan) Juliano ve down sendromlu Rodrigo isimli iki erkek çocukları oldu. Eşinin çalışması ve kendisinin de doktora formasyonu için Paris’e taşınan ikili, bir süre sonra (1971) Londra’ya taşındılar.
gazete copyUluslararası Kahve Örgütü için ekonomist olarak çalışan Sebastiao Salgado, görevi gereği sıklıkla Afrika’ya gidiyordu. Ve onların hayatı bir akşam eşi Lelia’nın elinde Pentax marka fotoğraf makinesiyle eve gelmesiyle değişecekti. 30 yaşındaydı ve köklü bir değişim kararı aldı Salgado. Afrika’da çektiği fotoğraflarda, bir turist hassasiyetinden çok daha fazla ve derin şeyler vardı. Daha önemlisi Salgado sanki hayatın anlamını bulmuştu. Onun için fotoğraf çekmek, anı yakalamaktan çok daha fazla şeylerdi. Bu sebeple tası tarağı toplayıp eşiyle beraber tekrar Paris’e döndü. Sebastiao artık ‘serbest’ bir foto muhabiriydi… 1974 yılında Sygma fotoğraf ajansında çalışmaya başladı. Ancak bu iş birkaç aydan fazla sürmedi ve daha ünlü bir şirket olan Gamma’ya geçti ve Afrika, Avrupa ve özellikle Latin Amerika ülkelerinde çekimler yaptı. 1977 yılında Latin Amerika Yerlileri ve köylüler ile ilgili uzun bir fotografik kompozisyona başladı. 79’da Gama’dan da ayrılacaktı, sıradaki durağı 16 yıl sürecek olan Magnum Photos macerasıydı. Burada hayatını kökten etkileyecek olan meslektaşı ve aynı zamanda felsefeci olan Henri Cartier-Bresson ile tanışacaktı. Bresson, Magnum’un kurucuları arasındaydı. Eylemin altını dolduran söylem eksikliği yavaş yavaş gidiyordu ve Salgado için fotoğraf çekmek daha da anlam kazanmıştı. Mesleğiyle ilgili ilk felsefî söylemin altyapısı burada oluşuyordu: “Bence fotoğraf, eşzamanlı tanımlamadır. Bir saniyeden kesit alınırken konunun önemi, sizin titiz bir organizasyonla şekilleri nasıl ifade ettiğinizle doğru orantılı olarak ortaya çıkar.’’ Bresson felsefisinde ‘kesin an’ denen şey, tam da buydu… Salgado’ya göre fotoğrafçı ile çektiği fotoğraf arasındaki ilişki neredeyse dokunacak kadar yakın ama birbirini etkileyemeyecek şekilde zarif, dramatik ve etkili olmalıydı.
SALT OF THE EARTHFelsefesi, sanatında ve çalışma alanında mütevazılığı beraberinde getirmişti. 4 dil bilmesine ve ciddi eğitim almasına rağmen bu yönünü çektiği fotoğraflarda ve meslek yaşamında hiçbir zaman ön plana çıkarmadı Sebastiao Salgado.
Magnum zor durumdaydı ve tarih tam olarak 30 Mart 1981’di. ABD Başkanı Ronald Reagan, Washington Hilton Oteli’nin çıkışında silahlı saldırıya uğradı. Başkan dahil üç kişi ağır yaralanmıştı. Ertesi gün dünya medyasında Salgado’nun suikast anı ve sonrasında çektiği fotoğrafları yer alıyordu. Bu olay zor durumdaki ajansı da kurtarmıştı. Bu sansasyonel olay ilk ciddi çalışması olan (yaklaşık 18 aylık bir emeğin ürünüydü) ‘Çöl; ızdırap içindeki insan’ı bile geride bırakmıştı. 1986 yılında ‘Öteki Amerika’yı yayımladı ancak aynı yıl başladığı ‘İşçiler’ çalışması ona uluslararası şöhret kazandıracaktı. İşçiler’in bitmesi yaklaşık 7 yıl sürdü ve 26 ülke dolaşarak alabildiğince geniş bir işçi foto-profili çıkarmıştı sanatçı.
1995 yılında Magnum’u bırakıp kendi ajansı Amazonas Images’i eşi Lelia ile birlikte kurdu. Amazonas, aynı zamanda dünyanın en küçük foto ajanslarından biridir. 1997 yılında Brezilya’da ‘Vatansızların Mücadelesi’ adında bir fotoğraf projesine imza attı ve ardından, 2000 yıllında vatansız insanlar/ göçmenlerin ve mültecilerin yaşamını fotoğrafladı. 2002 yılında çocuk felci üzerine bir çalışma gerçekleşti.
Foto
11 Şubat 1999 tarihinde Hürriyet gazetesinde bir haber yayımlandı, başlığı şöyleydi: “Ünlü fotoğrafçıya pazarcı dayağı!” Dayağı atan pazarcının ismi yazılı değildi ama Tarlabaşı semt pazarında ‘tezgâhın önünü kapattığı’ gerekçesiyle yüzü gözü kan içinde bırakılan Sebastiao Salgado’dan başkası değildi. Ayağından ciddi şekilde yaralanmıştı ve bir dizi ameliyat geçirdi. Bu olay üzerine Paris’e dönen Salgado, projesinden Türkiye’yi çıkardı ama buna rağmen ülkemize mesafeli durmadı. Ne ki bu sefer Göçler sergisi için bürokrasinin duvarına çarptı. ‘Kürtleri evsiz gösteriyor’ gerekçesiyle sergisinin açılışına izin verilmedi. Serginin sponsorunu da ‘bir şekilde’ çekilmeye ikna edilince Türk fotoğraf severlerin bu sanatçıyla buluşması, Ara Güler’e hediye ettiği fotoğraflardan oluşan ‘Sevgili Dostum Ara’ya’ sergisine kaldı. Aynı yıl yine eşiyle beraber doğal toprakları koruma amaçlı Instituto Terra’yı kurdu. Kuruluş 500 binden fazla ağaç dikti. UNICEF İyi Niyet Elçisi ve ABD’de Sanat ve Bilim Akademisi’nin fahri üyesi olan sanatçı,  çalışmaları nedeniyle çeşitli doktora ve pek çok akademik ödülün de sahibi oldu. Meslek yaşamına sayısız sergi ve fotoğrafın yanı sıra Les cheminots (Fransa, 1989); Belirsiz Grace (ABD, İngiltere, Japonya, Fransa, Portekiz, İtalya, 1990); En İyi Fotoğraflar (Brezilya, 1992); Photopoche (Fransa , 1993); Terra (Brezilya, Fransa, Portekiz, İtalya, İngiltere, Almanya, İspanya, 1997); Photopoche Serra Pelada (Fransa, 1999) gibi kitapları da sığdıran Sebastiao Salgado için en son ünlü yönetmen Wim Wenders kolları sıvadı. Sanatçının oğlu Juliano ile beraber ‘The Salt of the Earth / Toprağın Tuzu’ isimli bir belgesel çeken Wender, bu önemli sanatçının fotoğraf ile kurduğu o gizemli ilişkiyi perdeye yansıttı. Wenders, filminde Salgado için yapılan, ‘Acıyı dramatikleştiriyor’ eleştirilerine de cevap veriyordu adeta. Toprağın Tuzu, Oscar’a adaydı ve Cannes dahil 7 önemli festivalde ödüller aldı.

Şuradan alınmıştır