8 Nisan 2009 Çarşamba

Yüreğim bir uçurtma, çırpınır gökyüzünde!



Uçurtma Avcısı, kaderleri hep başkalarının boya kaleminin ucunda olan bir ülkenin çocuklarının öyküsü. Hem düşmanlarının hem kendi insanlarının zulmüyle inim inim inleyen bir ülkenin çocukları!


İki çocuk…


Biri köşk sahibinin, yani efendinin oğlu, diğeri hizmetkârın tek çocuğu…


Efendinin oğlu okuma-yazma bilen ancak hayattan korkan, içine kapanık; diğeri cahil ancak cesur ve erdemli… Hikâye yazan efendinin oğlu, yazdığı hikâyelerden birini okur hizmetkârın oğluna.


Sihirli bir bardağı bulan adamın öyküsüdür.


Adam gözyaşını bardağa damlattıkça, her damla inciye dönüşür ve hikâyenin sonunda bir inci tepesinde elinde kanlı bir bıçak ve karısının cesediyle adam vardır. Adam daha çok gözyaşı için kendi eşini eliyle öldürmüştür… ‘Saçma’ der cahil çocuk, ‘daha çok gözyaşı istiyorsa neden karısını öldürmek yerine bir soğan koklamadı ki?’


Afgan yazar Khaled Hosseini’nin aynı adlı best-seller romanından uyarlanan ‘The Kite Runner - Uçurtma Avcısı’nda, uzun yıllar Kaliforniya’da yaşayan Amir adlı bir Afgan göçmeninin, çocukluk arkadaşı Hassan’ın oğlunun başının dertte olduğunu öğrendikten sonra ona yardımcı olmak için Taliban yönetimi altındaki anavatanına geri dönüşünün öyküsü anlatılıyor. Bir yol hikâyesi gibi görünen tema aslında geçmişe, geçmişin sırlarına, günahlarına ve kirlerine yapılan bir yolculuktur da.


Hikâye -dolayısıyla film- Oscar’da da boy gösteren İan McEvan’ın Atonement - Kefaret’inin doğu topraklarındaki kurgusu adeta. Filmin yönetmeni geçtiğimiz yıl Stranger Than Fiction’la ön plana çıkan Alman Marc Foster. Ancak yönetmenlik çok iş yok filmde. Bütün marifet hikâyenin derinliği ve insanı içine çeken gizeminde.


Afganistan belki tüm zamanların en bahtsız ülkesi. Afgan halkı da en mazlum milletlerden biri. Önce Rus işgali ve komünist paletleri altında ezilmesi, ardından tarihin en yobaz ve softa yönetiminin ağır baskısı, bundan hemen sonra da Amerikan emperyalizminin, ‘terörizmle mücadele’ adı altında eşi benzeri görülmemiş zulmü…


Yağmurdan kaçıp doluya, doludan kaçıp asit yağmuruna tutulmak gibi bir şey. Ve bütün bu işgallerin, baskıların ve zulmün altında inleyen insanların trajedileri.


Uçurtma Avcısı bu hazin öykülerden sadece biri, denizde bir damlacık yani…


Belirttiğim gibi filmin en vurucu yönü sakin ve duru diliyle beraber, etkileyici diyalogları.


Şöyle bir diyalog geçiyor mesela.


Evin efendisi, (ki kendi günahları da sonradan açığa çıkıyor) arkadaşıyla konuşurken çocuğunu istediği gibi yetiştirememekten yakınıyor. ‘Çocuklar boyama kitabı değildir’ diyor dostu, ‘onları istediğin renkte boyayamazsın…’ Uçurtma Avcısı, kaderleri hep başkalarının boya kaleminin ucunda olan bir ülkenin çocuklarının öyküsü. Hem düşmanlarının hem de kendi insanlarının zulmüyle inim inim inleyen bir ülkenin çocukları!


Filmi izlerken Afgan kültürel dokusu hakkında az da olsa bilgi sahibi olmak gerekiyor. Örneğin Peştunların Sünni, Hazaraların Şii kökenli oluşları, içten içe bir mezhep kavgasının da (Rus ve ABD ittifakıyla) tutuşturulduğu, daha çocuk yaşta Firdevsi’nin Şehname’sinden öyküler okuyan bir neslin olduğu filan…


Filme ismini veren uçurtma ise çocuklar için apayrı bir anlam, büyükler için ise unutulmaz anılar demek. Bugün gökyüzünde metal kuşların ölüm yağdırdığı topraklarda vaktiyle çocuklar uçurtmalarla gökyüzünde ruhlarını dans ettirirlerdi. Bir çocuk için uçurtma, özgürlük demekti. Kaba sığmaz çocukluğun özgürce çırpındığı bir izdüşümüydü uçurtmalar.


Bu her toplumda olduğu gibi Afganistan’da da böyleydi.


Ama bizzat Taliban her türlü baskıyla beraber çocukları da dünyevî bir cehennemin içine soktu, uçurtmayı yasakladı. Biraz zorlama yapılırsa, filmin ‘Özgürlük Amerika’da’ gibi saçma ve zorlama bir sonuca hizmet ettiğini söyleyebiliriz.

Ve elbette doğru bir hipotez değildir bu. Zira Amerika’nın özgür çocuklarının Irak’ta neler yaptığını birkaç hafta önce vizyona giren Redacted filmiyle çok iyi öğrenmiş olduk. Müzikleri, anlatımı, güzel oyunculuğu ve çok fazla bilmediğimiz bir coğrafyada geçen öyküsüyle Uçurtma Avcısı gerçekten ilgiyi hak eden bir film. Zaman zaman dozu aşan şiddet ve cinsellik göndermeleri can yakıcı olsa bile!

KÜNYE
Filmin İsmi: Uçurtma Avcısı (The Kite Runner)Yönetmen: Marc ForsterSenaryo: David Benioff Oyuncular: Wali Razaqi, Nasser Memarzia, Said Taghmaoui, Shaun Toub

Einstein severse...



Berlin’de bir gün taksiden indiğinde şoföre eksik para verdiğini söyler. Adam paraları bir daha saydığında doğru olduğunu görür. Arabacının “Anlaşılan sen rakamlardan pek anlamıyorsun” dediği kişi yüzyılın dahisi Albert Einstein’den başkası değildi.



14 Mart 1879’da Güney Almanya’nın Ulm kentinde Musevi bir ailenin ilk çocuğu olarak dünyaya geldi. Albert Einstein, çocukluğunda hiçbir üstünlük gösterememiş, kimse onun ileride ünlü bir bilgin olacağını anlayamamıştı. Kalın kafalı, geri zekalı sanılan bu utangaç çocuk, büyüyünce dünyanın en büyük bilgini, yüzyılların pek az yetiştirdiği düşünürü olduğunu gösterecekti. Halbuki konuşmayı bile güçlükle öğrenebilmiş, onun kabiliyetsizliğinden bıkan öğretmenleri başlarından savmanın çaresini aramış, annesi ve babası anormal bir çocuk olacağından korkmuşlardı.

Einstein, 1896 yılında ailesinin İtalya’ya göç etmesinin ardından aynı yıl Alman vatandaşlığından ayrıldı. İsviçre’de 5 yıl boyunca vatansız olarak yaşadı.

Zürih’teki İsviçre Federal Polytechnic Yüksekokulu sınavlarında başarısız olunca Aarau kantonundaki liseye yazıldı. 1896 Ekim’inde Polytechinic’e sınavsız girmek hakkını kazanarak, Fizik ve Matematik Dalları İçin Uzman Öğretmenlik bölümüne girdi. Einstein’in bu bölümdeki 23 öğrenci arasında tek bayan olan Mileva Maric’le sınıf arkadaşlığı, zamanla tutkulu bir aşka dönüştü. Einstein’den dört yaş büyük olan Mileva, Sırp kökenli bir Macar bürokratın kızıydı. Yugoslavya’nın kuzeyinde Vojvodina’da doğmuştu. Einstein’la Maric’in ilk çocukları Lieserl, 1902 yılında dünyaya geldiklerinde henüz evli değillerdi. Gençlerin aileleri bu evliliğe şiddetle karşı çıkıyorlardı. Ama gönül bu; ferman dinlemezdi. Bern’deki İsviçre Patent Bürosu’nda işe giren Einstein, Mileva Maric’le 6 Ocak 1903’te evlendi. Çok sessiz ve sakin bir düğündü bu. Bildik ritüellerle karşılaşacaklarını umanlar hayal kırıklığına uğramışlardı. Ne müzik, ne pasta ne de konfeti yağmuru vardı. Sadece iki şahidin dışında kimsecikler yoktu salonda. Einsteinler’ın balayıları da olmadı. Küçük bir restorantta yenen yemeğin ardından çift doğruca evlerine gitti.


Mileva, idealleri olan başarılı bir matematikçiydi. Einstein’i, en verimli olduğu dönemde etkileyen nadide kişilerden biriydi. Einstein’in hayatına çok önemli bilimsel gelişmeler yaptığı sırada girmiş ve ona bu yolda çok destek olmuştu. Mesleğinde ilerleyerek profesör olma amacını kocası için feda etmişti.


Albert Einstein hakkında kitap yazan araştırmacılar, Mileva’nın bir eşten çok Einstein’in entelektüel yol arkadaşı olduğunu ileri sürerler. Gerçekten de Einstein, Mileva’nın özgürlükçü duygularına, aykırılığına ve entelektüelliğine hayrandı. Bu yüzden Mileva’yla evlendiği için her fırsatta şanslı olduğunu söylemekten büyük bir haz alıyordu:


“O öyle bir insan ki hem benim kadar güçlü, hem de benim kadar özgür.”

Rakamlarla dans eden iki dahinin konuşmalarında, romantik konular konuşulması beklenemezdi tabii. Einsteinler, Romeo ve Julyet’i değil; Boltzmann, Drude, Helmholtz, Herz, Kirckoff ve Osward gibi fizik ve matematik biliminin klasiklerini karşılıklı birbirlerine okuyarak tartışmaktan büyük zevk alıyorlardı.


Einstein, sevgili karısına, şiirlerle kur yapmak yerine, Laplace, Newton ve Faraday gibi dahilerin kuramlarını anlatır, Mileva, Romeo ve Jülyet’ten bir pasaj dinliyormuşçasına ışıl ışıl gözlerle kocasını dinlerdi. Einstein’ın, ünlü relativite teorisi de bu konuşmalar arasında doğacaktı.


Einsteinler’ın iki erkek çocukları daha oldu. Ama ilişkileri 1914 yılına kadar sürdü. 1919 yılında da boşandılar. Einstein ikinci kez evlense de ilk aşkında yaşadığı mutluluğu hep özlemle andı. Mileva da öldüğü 1948 yılına kadar Einstein’ı hep büyük bir sevgiyle andı.



Cenap Şahabeddin ne de güzel söylemişti: “Kalp bir aşktan ötekine göç ederken az-çok zedelenir: Tam aşk, ilk aşktır.”


Albert Einstein-Mileva Maric mektuplaşmaları, birbirine tukuyla bağlanan iki bilim insanının yüksek aşklarından derin izler taşıyordu:


“Sevgili Bebeğim!

Bugün okuldan eve geldiğimde masanın üzerinde gördüğüm sevgili mektupcağızını yanıtlamadan yatmayacağım. Çok sevgili bir mektup. Pazar günü sevgili bebeğime kavuşacağım için yine çok sevinçliyim. Neşen yerinde olsun, Sevgili bebek, kendine hiçbir şeyi dert edinme, her ne olursa olsun. Sen yine benim güzel, canım sevgilimsin... Bugün 2 saat pencerede oturdum ve moleküler güçlerin etki yasasının nasıl belirlenebileceğini düşündüm. Çok güzel bir düşünceye ulaştım. Yazmak aptalca. Pazar günü seni ağzından öpeceğim. Selamlıyor ve kucaklıyorum.”
Albert
Zürih, Mayıs 1901




“Canım Sevgilim,
Şimdi ikince mektubunu da aldım ve öyle mutluyum ki, dağlar kadar. Ne sevimlisin, ah seni nasıl öpeceğim, hafta sonunu sen gelene kadar iple çekiyorum. Cumartesi gelirsen, Cuma günü birisi yolculuğa çıktığı için, belki bizde kalabilirsin... O zamana dek iyice çalışkan olacağım ki, sonra seninle iyice özgür kalıp sevineyim. Tanrım, senin karının olduğumda dünya ne güzel görünecek, göreceksin tüm dünyada daha mutlu bir kadıncağız olmayacak ve sonra adamcık da öyle olmalı. Hoşça kal tatlı sevgilim ve hafta sonunda neşeyle gel bana. Kadıncığım”


Schaffhausen, 28 Kasım 1901






Canım Sevgilim,
Bir mektup alamadan üç gün ve üç gece geçti. Beni bu kadar uzun süre bekletmeyeceğinden o kadar eminim ki, mektupcağınızın yittiğine kesinlikle inanıyorum... Şu andan başlayarak sana her mektubumda, sana sık sık yazacağımı yazıyorum ki, meraklanmayasın ve ihmalkâr posta dışında her şeyin yolunda gittiğini bilesin. Haber almamak dışında çok iyiyim, nerdeyse neşem hep yerinde, Bir de, bu mektupcuğun, sonunda kesinlikle senin eline ulaşacağından emin olsaydım. Gününü nasıl geçirdiğini bana yaz da seni birazcık olsun imgelemimle izleyebileyim, gözümde canlandırmak hiç de zor olmasa gerek. Burada, bütünüyle yalnızmışım gibi hiçbir insanla kişisel ilişkiye girmeden yaşıyorum. Hemen hemen her gün, ferahlamak için küçük bir gezinti yapıyorum, kalan zamanı da Voigt’in kuramsal fiziğini okuyarak geçiriyorum; bu adamın kitabından şimdiden birşeyler öğrendim... Sana bir kitap mı göndereyim, yoksa yerine getirilebilir başka bir arzun var mı canım sevgilim? Hiç çekinmeden yaz ama oldukça çok yaz. Her mektubundan büyük bir sevinç duyuorum. Onlar benim biricik insani hazlarım ve beynim onlarla ısınıyor. Onlar bana eş, anne baba, arkadaşlar ve toplumsal çevre yerine geçiyorlar. Elbette, Zürih’teki güzel öğrencilik yıllarında olduğu gibi, sen yanımda olabilseydin, daha güzel olacaktı. Doktor olur olmaz, daha sağlam bir iş bulabilmek için hemen ilân vereceğim. Bir gün yine de çok mutlu olacağız. Evde kalmaktan bıktıysan, bana gel, her zaman kollarım sana açık, olabildiğince. Bana oldukça çabuk ve oldukça açık yüreklilikle yaz, yürekten öpüyorum.”
Senin Albert’in
Zürih, 14 Ağustos 1900



Canım Sevgilim
Yine uyuşuk, cansıkıcı birkaç gün, uykulu gözlerimin önünden akıp geçtiler, biliyorsun böylesi günlerde, insan ne yapacağını tam bilemediği için geç kalkar, sonra odası toplanıncaya dek dışarı çıkar, sonra yoruluncaya dek, şöyle birkaç saat çalışır. Sonra öylesine aylaklık eder ve sonra miskin miskin son derece önemli felsefesel sorunlar düşünerek bunun üzerine birazcık da ıslık çalarak yemek saatinin gelmesini bekler. Daha önce nasıl yalnız yaşayabilmişim, sen benim küçük herşeyim. Sen olmadıkça, benlik duyum, çalışma zevkim, yaşam sevincim de olmuyor. Kısacası sensiz yaşamım yaşam değil... Kitapların geldiğinde çok çalışma, tersine kendini dinlendir ki benim için yeniden eski haşarı çocuk olasın. Senden sadece bir şey istiyor bekliyorum, o da senin iyi olman. Aksi durumda seni döverim... Yürekten selamlıyor ve öpüyorum, ikinci özellikle...”


Senin Albert’in




Sokrates, yüz yıllar önce “Ne pahasına olursa olsun evlenin. Kararınız iyi çıkarsa mutlu olursunuz, yok fena çıkarsa o zaman da filozof olursunuz” demişti. Ama Einstein, beş kıtanın gazetelerinde manşetleri işgal eden dahi bir matematik profesörü olurken arkasında aşkla yoğrulmuş bir evlilik bırakmıştı. Einstein’ın kendisi, relativite teorisi kadar, karmaşık bir yapıya sahipti. Zenginlik, para, şöhret, lüks gibi şeylere zerre kadar itibar etmiyordu. Einstein’ının ikinci eşi ara sıra arkadaşlarını çaya davet eder, profesörü de, yanlarına gelmeye ve çay içmeye çağırınca Einstein haykırmaya başlardı: “Hayır! Gelemem!... Ne haliniz varsa görün, ben buradan gidiyorum!.. Çalışmama engel oluyorsunuz, buna tahammül edemem!..”


Eşi, sessizce haykırışların kesilmesini bekler. Sonra onu yola getirir, aşağıya indirir ve çay içmeye razı ederdi. Einstein’ın yaşayış tarzı çok basitti. Tutumunu iki kurala göre ayarlardı: Birinci kural, hiçbir kurala göre iş yapmamak, ikisincisi de, kimsenin fikrine göre hareket etmemek.


Ütüsüz elbise ile dolaşır, canı istedikçe şapka giyer, banyo sabunu ile traş olurdu. Kemandan aldığı zevki dünyada hiçbir şeyden alamadığını söylerdi. 1921 yılında Nobel Fizik ödülünü alan Einstein, hayatının son yarısında dünya çapında bir üne kavuştu ve belki de gelmiş geçmiş en ünlü bilim adamı oldu.


Ellinci yaş gününü kutladığı zaman Almanya onu şan ve şerefe boğdu; halkın sevgisini belirtmek, sonsuz takdirini anlatmak amacıyla Postdam Meydanı’na heykeli dikildi. Emrine bir yat verildi. Fakat birkaç yıl sonra sahip olduğu her şey Yahudi olduğu için elinden alndığı gibi, doğduğu memlekete dönmek hakkından da mahrum edildi. 1940’ta Amerikan yurttaşlığına geçti ve öldüğü 1955 yılına kadar bütün gücünü atom enerjinin milletlerarası kontrole bağlanması için çalıştı.