Ne zaman yüksekçe bir yerden atlayan birilerini görsem aklıma meşhur Titanic filminin o sahnesi gelir.
Hani, genç kızı sırf bir sınıfa ait olmak uğruna küstah bir zenginle evlendirmek isterler de, kız ölüm pahasına bunu reddeder. Ve geminin kenarına tırmanıp okyanusun buzlu sularına atlamak ister. İşte o zaman genç bir adam belirir karşısında ve atlamaya kararlı kızı vazgeçirmek için meşhur cümlesini söyler: ‘Atlarsan, ben de atlarım!’
Bir şey uğruna atlamak… Yani hayatınızı riske etmeyi göze almak; büyük bir diğerkamlık örneği olsa gerek.
Avusturyalı ekstrem sporcusu Felix Baumgartner, pazar günü 39 bin metre yükseklikte dururken aklıma bu geldi. Saatler süren yolculuk sonrasında gittiği toplam mesafe 40 km bile değildi. Çoğumuzun işe gitmek için aldığı mesafe kadar. Demek ki mesafenin yönü de önemli, yukarı doğru olunca yükseliyorsunuz ve dünya gittikçe küçülüyor gözünüzde. Zaten Baumgartner de benzer bir şey söylüyor; “Bazen ne kadar küçük olduğumuzu görmek için gerçekten çok yükseklere çıkmamız gerekiyor.” diyor.
O kadar yükseklikte duran metal balonun içerisinde bir insanın gördüğü manzara ve hissettiği şeyler çok önemli. Bunu ifade edebilmek de… Nitekim Felix Baumgartner, ne hissettiğini açıklarken şöyle diyor: “Dünyanın tepesindeyken kibrinizden eser kalmıyor. Ne kıracağınız rekorları ne de elde edilecek bilimsel verileri düşünüyorsunuz.”
Carl Sagan’ın meşhur bilim kurgu kitabı (filmi de çekildi) Contact –Mesaj’da, inançsız bilim kadını Ellie, uzaya çıktığında gördüğü müthiş ahenk ve büyüklük karşısında şöyle diyordu: “Bu semavi bir olay, anlatmaya kelimeler yetmez, beni değil bir şairi göndermeliydiler!”
Kendimizi kıstırdığımız küçük evrenimizde, bazen en minik meseleleri o kadar büyütüyoruz ki, haddimizi aşıp ‘derdimiz dünyadan büyük’ noktasına geliyoruz. İnsanoğlu tuhaf, zira haddi aşma noktasında sınır tanımıyor. Küçüklüğünü sıklıkla unutup, -haşa- ilahlık taslama noktasına kadar geliyor.
Baumgartner, dünyanın damından serbest atlayışa geçtiği anda, kamera görüntülerinde minnacık bir nokta olarak düşmeye başladığında bunu en iyi hisseden olmuştur sanırım. 39 kilometrelik mesafe bize göre 10 dakika sürdü ama ona ne kadar gelmiştir Allah bilir. Bu kadar teknolojiye, güvenlik önlemine, özel giysilere vs. rağmen bir ara kontrolü kaybedip kontrolsüzce dönmeye başladığında insanın acizliğine dair kolay elde edilmeyecek bir deneyim sahibi olduğunu düşünüyorum.
1997 yapımı Contact. Robert Zemeckis yönetmişti.
Felix’in atlamasından sonraki gün enteresan bir şey oldu. Yale Üniversitesi tarafından yürütülen “Gezegen Avcıları” (Planet Hunters) programının gönüllü araştırmacıları 4 güneşe sahip bir gezegenin varlığını keşfetti. Gezegenin, bir yıldız çiftinin yörüngesinde yer aldığını ve başka bir yıldız çiftinin de ilk çiftin etrafında döndüğünü belirlemişler. Dünya’nın yarıçapından 6 kat daha büyük olan gezegen, Güneş Sistemi’nin en büyük 4. gezegeni Neptün’e benziyormuş. Esas insanı hayrete düşüren ise bu gezegenle dünyamız arasındaki mesafe. Yaklaşık 5 bin ışık yılı uzaklıktaymış.
1 ışık yılının 9.460.730.472.580,800 kilometre olduğunu biliyoruz. 5.000’i bu rakamla çarpmamız lazım mesafeyi bulabilmek için. Ve ne kadar küçük olduğumuzu idrak edebilmek. Bu kadar küçüklüğe rağmen yaptığımız afra tafraları düşünürsek Kur’an-ı Kerim’in “Muhakkak ki insan Rabb’ine karşı çok nankördür!” (100:6) ayetini çok daha iyi anlarız gibime geliyor.
(17.10.2012'de Zaman'da yayınlandı)

