24 Aralık 2014 Çarşamba

Hayalet Köpek:Samuray’ın Yolu

Son dönem filmlerinde can sıkıntısından ne yapacağını şaşırmış gibi görünse de Jim Jarmusch bağımsız sinemanın en enteresan isimlerinden biridir.
Filme geçmeden önce belki yönetmen hakkında orta boylu bir şeyler söylemek lazım:

Amerikalı bağımsız film yönetmeni. Gerçek adı James R. Jarmusch’tur. Amerikayı Amerikan olmayan bir bakış açısıyla anlatmayı başarmış bir yönetmendir ve bağımsız sinema için dönüm noktası olan filmleriyle tanınmaktadır. Hollywood klişelerini kıran yapımlarıyla hayranlık uyandırmış ve birçok bağımsız sinemacıya ilham vermiştir. Stranger Than Paradise, Mystery Train ve Deadman önemli filmlerindendir.

Kimdir Bu Jarmusch?

22 Ocak 1953’te Akron, Ohio, Amerika’da dünyaya geldi. Ann Jarmusch ve Tom Jarmusch’un abileriydi. Küçük yaşlarındayken yazar olmak isteyen Jarmusch, 1971’de New York’a taşındı. Columbia University’de Amerikan literatürü eğitimi almaya başladı. Ancak mezun olmasına bir dönem kala Fransız edebiyatı okumak için bir yıllığına Paris’e gitti. O dönemde dünyanın dört bir yanından farklı filmleri izleme fırsatı bulduğu için sık sık Cinémathèque isimli sinemaya gidiyordu.

Daha sonra New York’a geri dönen Jarmusch Del­Byzanteens isimli müzik grubuna katıldı. Ne yapmak istediğine karar vermesi uzun zaman aldı. Sonunda New York University’ye sinema bölümünde okumak için başvurdu. Eğitimden memnun kalmayan ve bu durumu daha sonra yapacağı bir açıklamada “Bana öğrettikleri şeylerin bir çoğunu bilmemeliydim.” şeklinde ifade eden Jarmusch için efsanevi film yapımcıları Nicholas Ray ve Tom DiCillo tanışması büyük şans oldu.

Okulu bırakma kararı alan ve aldığı bursun tamamını ilk filmi Permanent Vacation’da kullanan Jarmusch, Ray ve DiCillo’dan sinematografi konusunda destek aldı. Filmde asistan yönetiminden sorumlu Sara Driver’la karşılaşması Jarmusch için hayatının dönüm noktalarından biri oldu. Zira yönetmen 20 yıl boyunca Driver’la hayatını paylaşacaktı. Driver aynı zamanda Jarmusch’un Stranger Than Paradise, Mystery Train ve Permanent Vacation filmlerinde oyunculuk da yaptı.

Permanent Vacation’ı, Stranger Than Paradise takip etti ve hayal kırıklığına uğramış 3 gencin New York’tan Cleveland’a yaptıkları garip yolculuğu anlatan bu film, tipik Hollywood klişelerini kırdı ve modern bağımsız sinema için dönüm noktası oldu. Birçok film festivalinden ödül alan film, Jarmusch’a Cannes’da altın kamera ödülünü kazandırdı.

1986’da daha sonra Hayat Güzeldir’le oskarı kucaklayacak Roberto Benigni’nin senaryosunu yazdığı ve başrolde oynadığı Coffee and Cigarettes’i izleyiciyle buluşturdu. Altı dakikalık film Saturday Night Live’da gösterildi. Aynı yıl komedi ve drama türünde bir ironiyle sinemaseverleri şaşırtan Jarmusch, Tom Waits, Roberto Benigni ve Ellen Barkin’li oyuncu kadrosunu bir araya getirerek Down by Law’ı çekti. Film çeşitli film festivallerinde dört ödül kazandı.

1989’da bir tekrar film niteliğinde olan Coffee and Cigarettes II : Memphis Version’da Steve Buscemi ile birlikte çalıştı. Aynı yıl Memphis Otel’le ve Elvis Presley’le bağlantılı üç farklı hikayeyi kurguladığı Mystery Train’i çekti.

1991’de Winona Ryder’ın başrolde oynadığı ve Independent Spirit Awards’ta en iyi sinematografi dalında ödülü kucaklayan Night on Earth için kamera arkasındaydı. Taksiler ekseninde dünyanın değişik şehirlerinde aynı anda meydana gelen beş farklı hikayeyi kesiştirdiği film, Quentin Tarantino’nun Pulp Fiction filminin müjdecisi gibiydi.

Jarmusch, 1993’te daha önce ilk ikisini kameraya aldığı Coffee and Cigarettes’ın üçüncüsü için çalışmaya başladı. Üçüncü film Coffee and Cigarettes: Somewhere in California adını taşıyordu ve Tom Waits, Iggy Pop gibi usta müzisyenler başrolleri paylaşıyordu.

Yönetmen daha önce diğer bölümlerini kısa kısa çektiği tüm filmleri Coffee and Cigarettes’de biraraya getirdi. Tüm serilerin yer aldığı filmde ekstralar da vardı ve The White Stripes’tan Jack ve Meg, Cate Blanchett, Bill Murray, Steve Coogan ve Alfred Molina da oyuncu kadrosuna dahil olmuşlardı.

Yönetmen daha sonraları farklı bir projesini hayata geçirdi: Sons of Lee Marvin. Kurduğa gruba sanat çevresinden birçok ünlü katıldı. Bunlar arasında daha önceki filmlerinde beraber çalıştığı müzisyenler Tom Waits ve Iggy Pop’un yanı sıra, Richard Bose, Nick Cave, Thurston Moore, Mickey Rourke ve Neil Young da vardı. Gruba üye olmanın bir tek koşulu vardı. O da fiziksel olarak ünlü aktör Lee Marvin’e benzemekti. Dolayısıyla kadınlar üye olamıyordu. Sık sık bir araya gelip Lee Marvin filmlerini izliyorlardı. Ancak Lee Marvin’in gerçek oğlu bir gün barda tesadüfen rastladığı Tom Waits’e grubun varlığından rahatsız olduğunu açıkladı.
1995’te, 19.yüzyılda geçen, başrollerinde Johnny Depp ve Gary Farmer’ın oynadığı dead­man için kamera arkasındaydı. Film sinema eleştirmenlerince acid­western, anti­western ve pop­western şeklinde değerlendirildi ve yine özgün bir kimlik kazandı.

1997’de Neil Young’ın Crazy Horse ile çıktığı konser turunu filme aldığı “Year of the Horse” belgeselini çekti.

Ghost Dog: The Way of the Samurai (1999), Ten Minutes Older: The Trumpet (2002) filmlerinden sonra son olarak 2005’te Broken Flowers için kamera arkasına geçen Jarmusch, Bill Murray’le birlikte çalıştığı bu filmle Cannes’da jüri özel ödülünü kazanmıştır.

Ludvig Hertzberg’ın yönetmenle yaptığı röportajlarını kitaplaştırdığı Jim Jarmusch: Interviews’da, Jarmusch sinemasıyla ilgili şu açıklamayı yapmıştır.
“Ben önce bir hikâye tasarlayıp yazmak, onu senaryo haline getirmek ve sonra o senaryoya uygun oyuncular seçmek yerine, önce karakterlere kafa yormaya başlayıp, daha sonra onlar hakkında bir hikâye kurmayı ve yazmayı seviyorum. Hatta, bir vesileyle tanımış olduğum karakterlere uygun roller düşünmeyi daha çok seviyorum. Zaten bu yüzden, işe karakterleri belirleyerek yola koyulduğumdan, diyalog ve hikâye taslakları kaleme almak benim için çok daha kolay oluyor. Yine de önceden yazdığım metindeki hiçbir şeyi kesin saymıyorum. Oyuncularla prova yaparken hem doğaçlamaya geniş bir alan tanıyorum, hem de oyuncularla etkileşim sürecinde karakterlerim kendilerine başka yollar çizebiliyor. Dolayısıyla, hikâye de süreç içerisinde kökten değişebiliyor. Hikâyesini böyle kurduğum bir filmi çektikten sonra da bir daha geri dönüp ona bakmıyorum. Film kendi yolunda gidiyor…”



Hayalet Köpek

Sıradan bir mafya ayakçısı İtalyan esnafın, sokaktan aldığı yetim bir çocuğu tetikçi ve kusursuz katil olarak yetiştirmesini anlatan Hayalet Köpek, sıradan bir gangster filmi değil. Forest Whitaker’ın olağanüstü performansı ve filme ustaca yedirilen felsefe ile eşsiz bir başyapıta dönüşüyor.  Ghost Dog'un hayatına yön veren iki şey var. Hagakure: The Way of the Samurai isimli kitap, onun yaşam tarzını belirliyor. Yıllar önce hayatını kurtaran yerel bir mafya adamı ise onun bir sonraki görevini belirliyor. Samuray kodlarına göre yaşayan münzevi adam, hayatını kurtaran adama sadakati nedeniyle onun bir silahına dönüşmüş durumda...

Jim Jarmusch'un yönetmenliğini üstlendiği film, tam anlamıyla bir Jarmusch filmi. Hip-hop kültürü, samuray tarzı ve suç dünyasının birleştiği; melankolik, hüzünlü ve acımasız bir başyapıt olarak kabul ediliyor. .



23 Aralık 2014 Salı

Film Tavsiyesi: Wasseypur Çeteleri


Pek çok başarılı drama örneği vermelerine rağmen işin içine kattıkları müzik klipleri dolayısıyla Hint sinemasına mesafeli yaklaşanlardanım. O enfes Slumdog Milyoner’de yönetmen Danny böyle bu meseleyi dansı, müziği filan son jeneriğe koyarak çözmüştü bu meseleyi. Lakin pek çok yüksek sinema örneği Hint filmi bu zaafından ve ağdalı oyunculuklarından dolayı hem süre hem de estetik olarak filmin değerini düşürdü maalesef.

Wasseypur Çeteleri-Gangs of Wasseypur  öyle bir film değil. Aksine sert bir gangster filmi. Bu anlamda tipik Hint ekolünden de epey sapıyor. Ancak gerçekçi ve hatta gereksiz şiddet ve ayrımcılık bile içeriyor. Hikaye şu: Film, Hindistan'da bir madenci kasabası olan Wasseypur'un hâkimiyetini ele geçirme hırsı peşinde, birbirlerine kan davası güden rakip ailelerin üç nesil süren hikâyesini anlatıyor. Bu ilk yarı, sömürge dönemi Hindistan'ın son zamanlarında başlıyor: İngiliz trenlerini yağmalayan Şahit Han, ardından sadece intikam için Ramadhir Singh'in kömür madeninde işçilik yapıyor. On yılın sonunda oğlu Serdar Han babasının onurunu kurtarmaya yemin edip Bollywood sinemasına kafayı takmış bir kasaba olan Wasseypur´un en korkulan adamı oluyor.

Tam (lütfen korkmayın) 320 dakikalık bu sıra dışı Hint filmine vakit ayırın, pişman olmazsınız.


22 Aralık 2014 Pazartesi

Film Tavsiyesi: Shine


Avustralyalı piyanist David Helfgott'un gerçek hayatını anlatan filmde, David'in çocukluk döneminden başlayarak gördüğü baba baskısına karşı çaresiz kalışı konu ediliyor. David, müziğe karşı çok yetenekli bir çocuktur ve müthiş derecede piyano çalma yeteneğine sahiptir. Ancak babası onun en küçük hatasını bile affetmeyecek kadar katı yüreklidir. Bu baskılara dayanamayan David, evden uzaklaşır ancak yıllar sonra yine babasını arar.

Her şey bir yana Geoffrey Rush’un olağanüstü oyunculuğu için mutlaka izlenmesi gereken bir başyapıt Shine. Film bir insanın hayatını adadığı konçerto uğruna nelerden vazgeçeceğini sorgular izleyiciye de şu soruyu soruyor: sizin uğruna her şeyden vazgeçebileceğiniz bir konçertonuz var mı?
İzleyin, izlettirin, güzel film yahu!


Hatıralar


“Nene” dedim, “Üzülüyor musun hatırladıkça?”

Gözleri nemlendi ve şöyle dedi:


“Özlemek bile güzel oğul!”

21 Aralık 2014 Pazar

Üşüme!


“Nene” dedim “üşüyor musun?”

Durdu ellerine baktı ve


“Üzerime titrerdi, şimdi titriyor ellerim oğul” dedi. 

20 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz


Biliyorum epey uzun ve aynı zamanda tuhaf bir film bu. İngilizcesi şöyle: The Englishman Who Went Up a Hill But Came Down a Mountain. 1995 yapımı bir Christopher monger filmi olan Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz kıyıda köşede kalmış filmlerden.

İki İngiliz kartograf  "Galler'in içindeki ilk dağ" olduğu iddia edilen dağı ölçmek için küçük Güney Galler köyü Ffynnon Graw'ı ziyaret ederler. Yıl 1917 ve Avrupa'daki savaş sürmektedir. Köylüler "dağlarından" gayet gururludurlar ve gerçekte onun bir "tepe" olduğunu öğrenmekten anlaşılabilir derecede hayal kırıklığına uğramış ve öfkelidirler. Bir kuralın ve bunu zorla uygulatan İngiliz’in üstün gelmemesi için köylüler "tepe"lerini "dağ" yapmak için işe koyulurlar. Ama bunu yapabilmek için iş bitmeden İngilizlerin gitmesini engellemek zorundadırlar…


Pek çok filmiyle şahsı ‘gıcıklığım’ı kazanmış Hugh Grant’ı bana sevdirtten bir film oldu Tepeye Çıkıp Dağdan İnen İngiliz. 

19 Aralık 2014 Cuma

Güç insanı zehirler

İnsanlık tarihi bir anlamda da peygamberler tarihidir. Her çağ kendi uyarıcısı ve rehberi ile beraber yerini alır, geçmişin sisli vadisinde. Bu minvalden bakılacak olduğunda, en benzersiz ve değerli tarih kitapları da kutsal metinlerdir. Kur’an-ı Kerim tarihi salt bir öyküleme vesikası olarak nakletmez, aynı zamanda nazil olduğu çağdan kıyamete kadar ders alınması gereken bir uyarıcı metin olarak da kullanır.

Bu anlamda Kur’an’ın naklettiği her olay hem bir tarihî belge hem de ibret alınacak kıssadır. Sayıca çok daha fazlası olduğu hâlde kutsal kitabımız sınırlı sayıda peygamberin öyküsünü bize nakleder. Yaşayışının ve döneminin üzerinde en çok durduğu peygamberlerden biri de Hz. Musa (AS)’dır. 30’dan fazla sûrede Hz. Musa’dan bahsedilirken, üç büyük sûre (Kasas, A’raf ve Taha) bu peygamberin hikâyesini son derece tafsilatlı ele alır. Belli bir kronolojik okuma yapıldığında Musa Peygamber’in çocukluğundan gençliğine, peygamberlik öncesinden, firavun ile giriştiği mücadeleye kadar tüm hayat hikâyesini en ince ayrıntısına kadar anlatır. Şüphesiz Müslümanlar için Hz. Musa’nın hayat hikâyesinde alınacak epey ibretli dersler vardır.


Hollywood zaman zaman Eski ve Yeni Ahit’e dayanarak peygamberlerin hikâyelerini kimi zaman tek tek, kimi zaman hepsini birden anlatan filmler çekti. Pek çoğu İsrailiyat arasında kaybolan, ilahî dersi ıskalanmış filmlerdi. Bunu son olarak Aranofsky’nin Nuh’unda görmüştük. Bir başka popüler yönetmen olan Ridley Scott, hayatının son deminde (kendisi 77 yaşında) Hz. Musa’nın hayatını çekti. Exodus: Gods and Kings – Exodus: Tanrılar ve Krallar Hollywood’un gelişmiş sinema diliyle, yaslandığı yarı kutsal metinlerin ustaca harmanlandığı bir film olarak perdedeki yerini alıyor.

Hikâye hepimizin malumu ama filmde şöyle geçiyor: Musa ve Ramses, Mısır hükümdarı ailede birlikte yetişirler. Aralarında kan bağı olmasa da iki kardeş gibidirler. Ramses mutlak gücün yozlaştırıcı etkisinden kurtulamaz ve sonunda firavuna dönüşüp Musa’yı da en güvendiği danışmanı ve komutanı yapar. Ancak Musa hakkındaki gerçeği öğrenince kardeşini ölüme terk eder. Ölümden kurtulan Musa’yı ise kölelikten özgürlüğe uzanan çileli bir yol beklemektedir.


Filmi iki başlıkta ele almak hem insaflıca hem de mantıklı olacaktır. Bir epik/aksiyon filmi olarak değerlendirdiğimizde Exodus: Tanrılar ve Krallar, kendinden bekleneni veren ve yönetmenin daha önce bazı filmlerinde yaşattığı hayal kırıklıklarını minimum düzeyde yaşatan bir film. Gerek tarihsel akışın içine yedirilen kalabalık savaş sahneleri, gerekse tabii felaketlerin teknik ve estetik başarısı takdir edilecek düzeyde. Oyunculuk ve dengeli müziğiyle de beklentileri karşılayan bir film yapmış Ridley Scottt.

Meseleye dinler tarihi ve kültürler açısından baktığımızda ise şüphesiz öncelikli ayrımı kaynak farklılığı oluşturuyor. Kur’an-ı Kerim’in peygamberler tarihine bakışı ve aktarışındaki perspektif mühim. Kitabımız şüphesiz bu meseleleri “Şüphesiz sizin için onda ibret alınacak örnekler vardır” diyalektiyle aktarır. Bu anlamda Exodus’un verebileceği yeni değil, neredeyse hiçbir şey yok maalesef.

‘Yasak Meyve’yi ‘elma’, ‘Kutsal Kâse’yi ‘kadeh’ olarak algılayıp yorumlayan geleneğin, ‘İlahî Muhavere’yi bu kadar lineer, hatta laubali olarak yorumlaması filmin metninin dayandığı kültür açısından normal kabul edilebilir elbette. Ancak,  ‘Peygamberlere İman’ı Amentü’den biri sayan bir inanış için kabul edilebilecek bir durum olmuyor.


Ramses’in iyi ve tarih boyunca övünülerek anılabilecek bir kral olma fırsatı varken, kanında dolaşan gücün gittikçe kendisini zehirleyip firavuna dönüştürmesi şüphesiz sadece yaşadığı çağı anlatmıyor, aynı zamanda kıyamete kadar gelecek olan tüm yöneticiler için bir kötücül rol model sunuyor. Böylesine önemli bir hikâyede ele alınıp derinleşebilecek o kadar çok alan varken işin aksiyonunda boğularak yazık etmiş filmine Scott. En azından Cennetin Krallığı’ndaki kadar bilgelik ve incelik bekleyerek gidenler umduğunu bulamayacak Exodus: Tanrılar ve Krallar’da…

13 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Çocuklar

İlk filmi Kar (Snijeg), Avrupa’nın göbeğinde ama insanların neredeyse hiç görmediği, farkına bile varmadığı bir hiçliğin ortasında geçen, son derece sağlam bir hikayeydi. Kar’ı farklı kılan sadece öyküsünün yalınlığı ve taşıdığı ıstırap değildi, Aida Begiç’in mevcut sinema algısında çok sık görmediğimiz anlatım tarzıydı. Begiç, Kar ile küçük ama evrensel bir damar yakalamayı başarmıştı. Ki bu nedenle dünyanın neredeyse her yerinden övgü ve ödül aldı.

Çocuklar’ın ise hikayesi şu: Avrupa’nın göbeğinde bir savaştan ziyade, yıllar boyu süren katliamın her aile çıkardığı faturadan kaderlerine düşeni almış iki kişidir Rahime ile Nedim. Anne ve babaları şehit olmuştur. Rahime, savaş sonrası yaşanan tüm yozlaşma ve deformasyona inat ailesini bir arada tutmaya adamıştır kendini. Oğlu ve kardeşine gerdiği koruma kabuğu onu epey sertleştirmiş ve görünüş olarak duygusuzlaştırmış gibidir. Nedim ise çektiği şeker hastalığı sıkıntısını umursamadan okulda başını belaya sokup durur. Üstelik suç dünyasına girmek üzeredir. Nafakalarını orta sınıfa hitap eden bir lokantanın mutfağında çalışarak sağlayan Rahime’nin ise tek amacı kardeşini yetimhaneye göndermemektir.


Filmin analizini şuradan okuyabilirsiniz. 


Film Tavsiyesi: Z- Ölümsüz


Costa-Gavras’ın 40 yıl önce çektiği ve sanki yeni çekilmiş hissi uyandıran Z-Ölümsüz’de Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, çetelerden savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var. Ülkemizin içinde bulunduğu politik-ideolojik sıkıntılı günler beni biraz geriye götürdü. Bu nedenle bugün size güncel bir film yerine bizim gibi ülkeler açısından güncelliğini yitirmeyen eski bir filmden bahsedeceğim. Yunan(lı) yönetmen Costa-Gavras, 1969 yılında çektiği ve 2’si Oscar olmak üzere 9 ayrı ödül alan Z-Ölümsüz filmini ünlü Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden sinemaya uyarlamış.

Filmin başlarında şu çarpıcı cümle söyleniyor izleyiciye: “Gerçek kişilerle ve olaylarla olan benzerlikler tesadüf değildir; kasıtlıdır!”

Ve çok kısa olarak hikaye: Savaş karşıtı konuşmalar yapan ünlü bir siyasetçi faşist bir grup terörist tarafından öldürülür. Olay sırasında polisin hiçbir müdahalede bulunmaması, hükümetin ve askeri yetkililerin olayı örtbas etme girişimleri soruşturmanın çok daha derinlere uzamasını ve olası bir hükümet komplosunu akla getirecektir. Soruşturmayı yürüten savcı, devlet içinde bazı karanlık güçlerin farklı hesaplarının olduğunu fark eder. Kısa süre içerisinde devletin hakim güçleri savcıya baskı yapar. İşin garibi ülkenin hakim medyası da üç maymunu oynarken küçük bir medya muhabiri olayın üzerine düşer. Savcı olayı deştikçe karanlık ilişkilerin ne kadar derinlere indiğini hayretle görür. Karşılaştığı karanlık tablo onu ürkütmek yerine, tersine güçlendirir ve tüm yasa dışı yapılanmayı ortaya çıkarmak için var gücüyle çalışır.


Z-Ölümsüz birçok açıdan önemli bir film. Bir kere sinematografik değerler anlamında mühim. Kurgusu, anlatımı, müziği ve diyalogları ile ayrıksı ve çarpıcı. Sonra sosyoloji ve siyaset bilimi açısından mühim. Belki ders olarak okutulacak kadar derin ve sarsıcı. Ve politik-ideolojik sinema adına da üzerinde tartışılması gereken bir yapım. Yönetmen Costa-Gavras bazen sanatı tehlikeye atabilecek kadar sert ve karşı bir duruş ile anlatıyor derdini. Enteresandır bu durum filminin değerini düşürmek yerine daha yukarıya çekiyor.

Hele hele filmin girişinde ülke meselesini tarım bakanının ağzıyla ve ‘bitkiler ve küf’ başlığıyla anlatması var ki, insanı mest ediyor. Her türlü düşünceyi ve karşı görüşü zararlı küfe benzetip, gerektiğinde adam öldürmeyi bile bir ‘temizlenme’ olarak gören polis-asker şefinin bakış açısını sunarken insan düşünce okyanuslarına dalıp dalıp çıkıyor.

Bakan şöyle bitiriyor sözlerini: “Beyler, hatırlatıyorum ki önceki yıllarda olduğu gibi, uçaklar emrinizde olacaktır çiftçileri küfe karşı uyarmanız için, asmaları mahveden bir hastalık, insanları perişan eden diğer ideolojik hastalıkla aynı anda ortaya çıkmıştır.” Ve mikrofonu polis şefine veriyor: “Bir ideolojik hastalık küf gibidir ve önleyici tedbirler gerektirir. Küf gibi mikroplar ve çeşitli parazit unsurlar neden olur. Bu nedenle insanların uygun çözeltilerle tedavisi kaçınılmazdır. Birinci aşama okullarda oluşur. Benzetmeyi bağışlayın, tomurcuklar hâlâ çok gençtir. İkinci tedavi kolej öğrencileri veya genç işçiler olarak çiçeklenmeye başladıklarında olur. Püskürtme ve kutsal milli hürriyet ağacını ideolojik küf hastalığından kurtarmak için en iyi zaman askerliktir.” Size bir şeyler hatırlatıyor mu bu cümleler? Bana sanki herhangi bir ulusalcı sitenin forumundan alınmış gibi geldi!


Enteresan olan filmde aslında ülke adı hiç geçmez. Ancak buna rağmen Yunanistan’da 1963 yılında solcu milletvekili Gregoris Lambrakis’in öldürülmesi sonrasında gerçekleşen olayların kurgulanarak yansıtıldığı açıkça bellidir. Öte yandan filmi izleyen herkes filmin, 1967 ile 1974 arasında Yunanistan’da hüküm süren askeri yönetimi eleştirdiğini çok iyi bilir. Z-Ölümsüz’de, daha sonra Yunanistan’ın Cumhurbaşkanı olacak olan savcı Christos Sartzetakis’ı Jean-Louis Trintignant canlandırıyor. Aslında daha ünlü oyuncular olmalarına karşın, Yves Montand’ın ve Irene Papas’ın (Çağrı ve Ömer Muhtar’dan hatırlayacaksınız) filmde daha küçük ama önemli rolleri var. Montand, öldürülen solcu milletvekilini, Papas ise onun eşini canlandırıyor.

Filmin sonunda kahramanların akıbeti geliyor ekrana. Kimi 7. kattan düşerek ölüyor, kimi ‘kaçarken’ vuruluyor (!), kimi sürgüne gönderiliyor askeri rejim tarafından. Ardından bir yasaklılar listesi geliyor ki, akıllara ziyan. Rus klasiklerinden giyim tarzlarına, basın özgürlüğünden sosyolojiye kadar uzayıp giden inanılmaz bir yasaklar listesi. Modern müzik ve hatta matematik. Muhtemelen dönemin iktidarını elinde tutanlar Dostoyevski’den Becket’e kadar hemen herkesi ‘kendileri için tehlikeli dış güç ve ülkeyi bölmeye çalışan hainler’ olarak görüyordu. Filmin isminin neden Z olduğunu da yine son kısmında anlıyoruz. Dönemin güçleri Yunanca’da ‘Ölümsüz’ anlamına gelen ‘Z’ harfini de yasaklamış…

Girişte de söylediğim gibi film eski ama güncelliğini -hele hele bizim gibi ülkelerde- hiç yitirmemiş bir baş yapıt. Filmi izlerken ülkemizde yaşanan gelişmelerle olan benzerliklere hayret ederken, sanki birkaç ay önce çekilmiş hissi uyanıyor insanda. Dink Cinayeti’nden Danıştay Saldırısı’na, insanların fişlenmesinden, vatan kurtarma psikolojisinde olan ruh hastalarına kadar yaşayan her karakterin bir parçasını bulmak mümkün. Yunan kuvvacılarından, tekaüt komutanlarına, kendini hukukçu zanneden faşistlerden, dernek adı altında örgütlenen karanlık çetelere, oradan savcı Zekeriya Öz’e kadar hemen her şey var filmde. Ve tabii medya da…

Film doğal olarak Yunanistan’da yasaklandı, ülkemizde de 1989’da, yani çekilmesinden 20 yıl sonra gösterim şansı buldu. Z-Ölümsüz’ü DVD olarak bulmak mümkün şimdi. İzlemenizi salık veriyorum, yazdıklarımdan çok daha fazlasını bulacağınızdan emin olun.

  
Künye

Z (Ölümsüz)
Yönetmen: Costa Gavras
Senaryo: Rum yazar Vasilis Vasiliskos’un aynı adlı eserinden uyarlanmış

Oyuncular: Yves Montand, Irene Papas, Jean Louis Trintignant

11 Aralık 2014 Perşembe

Film Tavsiyesi: Gece Vurgunu


Medyayı eleştiren çok film yapılmıştır bugüne kadar. Katil Doğanlar’dan 15 Dakika’ya kadar çok etkili örnekler de var hatırladıklarımız arasında. Ancak Gece Vurgunu – Nightcrawler bambaşka bir film. Sertliği, dili, anlatımı ile modern dünyada medya üzerine çekilmiş en etkileyicilerden. Hikaye biraz bize uzak gibi görünüyor: Lou Bloom kariyer peşinde, genç ve hırslı bir adamdır. Hayatta "amaca giden her yol mübahtır" düsturunu benimseyen bu hırslı adam, geceleri şehirde yaşanan suç olaylarını tüm açıklığı ile kamerasına kaydetmeye başlar. Şehrin önde gelen televizyon kanallarından birinde gece muhabiri olarak işe girmesi de uzun sürmez. Fakat ne var ki, kariyerinde benimsediği yolun da bir faturası elbet olacaktır...


The Fall ve Real Steel gibi filmlerin senaryolarında kalem oynatan Dan Gilroy'un ilk uzunmetrajlı filmi olan suç ve gerilim türündeki yapımda, Oscar adaylığı olan Jake Gyllenhaal başrolde yer alıyor. Özellikle başrol oyuncusunun muazzam oyunu Oscar’a göz kırparken, film kötülük üzerine bir kez daha düşünmemizi salık veriyor. 

10 Aralık 2014 Çarşamba

Film Tavsiyesi: Mucize

Bazı filmler vardır, alabildiğince iddiasızdır ama sıradanlığı ve iddiasızlığıyla ters orantıda etkisi vardır. Yönetmenliğini ‘National Treasure’ serisiyle tanınan Jon Turteltaub’un yaptığı 1996 yapımı Mucize-Phenomenon böylesi filmlerden. Başrollerinde John Travolta ve Kyra Sedgwick’in yer aldığı filmde ayrıca Forest Whitaker ve Robert Duvall gibi güçlü oyuncular da yer alıyor.

Hikayesi şöyle: Sıradan ve küçük bir kasabada, sıradan bir tamirci olan George Malley, kendi halinde bir dul bayana platonik ilgi duymaktadır. Derken bir akşam yaşadığı sıra dışı bir kaza Malley’in hayatını tamamen değiştirir. Milyonda bir bile görülmeyecek kazada bir göktaşı kahramanımıza çarpar. Ve bir de armağan bırakır Malley’e… Vasat tamirci bir anda son derece zeki, şifacı, dert babası birine dönüşür. Üstelik telekinezik güçlere de sahiptir artık.

Ancak bu özellikler hem merak hem de kuşku uyandırmakla beraber Malley’i önemli biri yapsa da, onun tek derdi vardır; sevdiği kadının ilgisini çekmek. Çeker de ama kader ona ödülle beraber bir de bedel biçmiştir…


Mucize’yi nasıl bulursunuz bilmiyorum ama bulun ve izleyin, pişman olmazsınız…


9 Aralık 2014 Salı

Armağan


'Nene' dedim,

'hediye alır mıydı sana dedem?'

Gözleri dolu dolu oldu ve şöyle fısıldadı:

"Bana hep 'sen Allah'ın bana hediyesisin' derdi oğul"


8 Aralık 2014 Pazartesi

Sürgün!


'Nene' dedim;

'Gezer miydin dedemden gizli gizli?'

Durdu, hüzünlendi ve şöyle dedi utanarak:


"Gözlerinden uzakta olmak sürgündü oğul!"

7 Aralık 2014 Pazar

Külfet!



'Nene' dedim;

'Yaşlanınca yük oldunuz birbirinize!'

Durdu, iç çekti ve şöyle dedi usulca: 

"Esas şimdi, hayat yük  omuzlarımda oğul!"

Film Tavsiyesi: Pan’ın Labirenti


10 yaşındaki Ofelia, hamile ve hasta olan annesiyle birlikte 1944 yılında İspanya İç Savaşı sonrası yüzbaşı olan üvey babasının yanına taşınır. Ofelia ve annesinin yeni taşındıkları bu ev aynı zamanda orman içinde bir karakoldur ve arka bahçesinde esrarengiz bir labirent vardır. Labirentin içerisindeki Pan adındaki gerçeküstü bir yaratık, küçük kızın tüm yaşamını değiştirecektir.

Guillermo del Toro’nun gösterildiği sene Cannes’da dakikalarca ayakta alkışlanan yakın dönem başyapıtı, çocukların gözünden savaşın ne kadar sert bir fırtına olduğunu gözler önüne seriyor.

Film; fantastik bir kurguyla İspanya iç savaşına ait gerçekçi ve siyasi bir arka planı birlikte başarıyla işliyor. Javier Navarrete'in hazırladığı müzikler ve soundtrack albüm de büyük ilgi görmüştü.


Yabancı film dalında 3 Akademi Ödülü sahibi olan Pan’ın Labirenti, çeşitli festivallerden 68 ödül almış ve 58 ödüle de aday gösterilmişti. Bu özelliğinden dolayı İspanyol sinemasının son dönem en başarılı filmlerinden birisi sayılır. Film aynı zamanda İspanya'nın gişe rekorunu elinde tutmaktadır. 

6 Aralık 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Hoşgeldiniz

Kuzey Iraklı Bilal, bir süre önce ailesiyle birlikte Avrupa’ya göç eden sevdiği kız için yollara düşer. Legal ve konforlu bir yolculuk olmayacaktır onunki. İngiltere'deki Mina’ya kavuşmak için zorlu ve uzun bir yolu aşarak Fransa’ya gelir. Kaçak göçmen statüsünde burada tutulurken sevdasından vazgeçmez ve çılgınca bir fikri uygulamak için çaba harcamaya başlar: Manş denizini yüzerek geçecektir!

Ancak sorun şudur ki, bu Kürt genci daha önce deniz görmediği gibi yüzme de bilmemektedir. Bunun için tutulduğu şehrin havuzunda yüzme dersleri almaya başlar. Burada eğitmenlik yapan ve ailevi sorunlarla boğuşan eski yüzücü Simon ile yakınlık kuran Bilal, ondan yardım ister.

Hoşgeldiniz Benim İçin Üzülme ve Işık gibi nitelikli filmlere imza atmış bir isim, Philippe Lioret imzası taşıyor. Filmde iki Kürt sevgiliyi, gerçek hayatta iki kardeş olan Fırat ve Derya Ayverdi canlandırıyorlar. Fransızların deneyimli karakter oyuncusu Vincent Lindon ise tabiri caizse döktürüyor.

2009 yapımı film, bize hiç de uzak olmayan insanların, tanıdık kavramlar üzerinde gezindiği temaları işliyor. İmkansız aşk, kaçak göçmenlik, savaşın yıkıcı etkileri vs. Esas çarpıcı olan kısım ise vermek istediği ana mesajı bir ‘paspas’ aracılığıyla sunması.



5 Aralık 2014 Cuma

Kesik: Duvara karşı!


Bir ara ‘Tek göz testi’ diye bir şey okumuştum bir yerlerden. İnsan bir gözünü kapattığı zaman elindeki kaşığı, önündeki çay bardağına bile koyamıyor, zira iki göz ‘denge’ demek. Doğru odaklanabilmek için iki gözün de açık olması gerekiyor. Tarih de böyle bir şey, bir gözü kapatıp baktığımız zaman ciddi bir odak sorunu yaşayabiliyoruz.

Politik sinema zihinlerin duvar gibi sert ve aşılmaz olduğu alanların sinemayı estetikten ziyade propaganda malzemesi; araç olarak gördüğü an sanatın kırmızıçizgisi aşılmış oluyor. Aştığınız alanda isminiz, cisminiz, niyetiniz ne olursa olsun siz de bir ‘malzeme’den başka anlam ifade etmiyorsunuz. Tarihin çöplüğü, özellikle 1940-60 arası pek çok ‘film’ sınıfına sokulmak istenilen paçavrayla dolu bu sebepten.


Ermeni Meselesi, kaşındıkça kanatılan, kanatıldıkça bağırış çağırışların arasında hakikatin yitip gittiği bir yara. Meseleyi ‘nefret’ ve ‘tez’ odağından çıkarmadan, hele hele siyasetin o kaba ve toptancı eli çekilmeden doğru ve hak ettiği yere oturtulması epey zor.

Malum, önümüzdeki sene Ermeni Tehciri ya da uluslararası arenada bazen yüksek, bazen kısık sesle, kimi zaman da başka kelimelerle ifade edilen olayların 100. Yılı. Uluslararası Ermeni lobilerinin bu tarihi vesile kılarak bir takım çalışmalar yapacağı da herkesin malumu. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet olarak da bu konuda bir şeyler yapmaya çabaladığını zaman zaman duyuyoruz. Ermenileri bilemeyiz ama kendi cephemizde yapılacak olanların (yapılanların) ne kadarı samimi ve çözüm odaklı, ne kadarı eş/dost kayırmak, para kazanmak için bir vesile olarak kullanılacak bilemiyoruz. lakin 2015, Ermeni Meselesi için siyaset ve sanat alanında epey hareketli geçecek bir yıl gibi gözüküyor.


Galiba erken işaret fişeği olarak bakabiliriz Fatih Akın’ın The Cut – Kesik filmine. Yönetmenin nicedir bu proje üzerine çalıştığı biliniyordu. Hatta Hrant Dink üzerinden bir proje bekleniyordu ama ortaya Kesik çıktı bir şekilde. Akın’ın filmin senaryosu için Martin Scorsese’nin de senaristlerinden olan Mardik Martin ile çalışmış. Martin’in 30 yıldan beri senaryo yazmadığı için başlarda projeye sıcak bakmadığını da okumuştuk önceden.

Nitekim Kesik’in özellikle ilk bölümlerine baktığımızda kullanılan sinema dilini görünce eski tüfek senaristin projeye soğuk davranmasının gerekçesini de haklı bulmak mümkün. Zira Kesik, özellikle ilk bölümündeki yapısıyla, anlatım ve karakter oluşturmaları günümüzden epey gerilerde. Filme dair tespitlerden önce konuya bir göz atalım isterseniz: Yıl 1915… Mardin'de geniş ailesi ve şirin ikiz kız çocuklarıyla mutlu bir hayat süren demirci Nazaret’in hayatı patlak veren 1. Dünya Savaşı ile beraber köklü şekilde değişime uğrar. Osmanlı Devleti, ‘Teb’ay-ı Sadıka’ olarak yüzyıllar boyu gördüğü Ermenilerin işgal güçleriyle beraber davranmasına öfkelenir, düşmanlaştığına karar verir ve ciddi bir iç savaş patlar. Demirci Nazaret de bir akşam askere götürülmek bahanesiyle evinden alınıp esir kampında çalıştırılmaya başlar. Haberi yoktur ama tüm ailesi dağılmıştır. İkiz çocukları ise bilmediği yerlere götürülmüştür. Nazaret, bir şekilde esaretten kurtulup çocuklarının izini sürmeye başlar. Hiç de kolay olmayacak bir yolculuktur bu…


Kesik’i kaba hatlarıyla üç bölüme ayırabiliriz. Çok kısa süren mutlu ve hayatın dengede gittiği ilk bölüm, savaşın patlak vermesiyle savrulan hayatlar ve bir babanın evlatlarının izini sürüp, tüm zorluklara direnmesi.

Klasik anlatının temeli ve çıkış noktası olan ‘denge’ Kesik’te olağanüstü kısa ve üstün körü bir şekilde geçiyor. O kadar ki, seyirci karakterlerin çoğunu tanımaya bile imkan bulmadan, denge bozuluyor. Bu bozgun sonrasında filmin saflığını ve dramatik değerini yerle bir eden esaret süreci başlıyor. Son derece kaba bir sinema diliyle anlatılan bu sekanslarda karakterler alabildiğince karton, (Numunelik de olsa bir tane bile mi iyi karakter olmaz ya hu?) diyaloglar tekdüze ve hoyrat, müzik abartılı, sahne tasarımları ucuz ve oyunculuklar (Bartu Küçükçağlayan hariç) fena. Tipik bir ‘tez-antitez’ filmi olarak ilerliyor bu bölümlerde Kesik. Epey sığ sembolizm ve tek yönlü karakterlerin cirit attığı bu ilk kısım filmin dramatik yapısına epey hasar da veriyor esasen. Klişe kötüler, abartılı oyunculuklar ve Fatih Akın ve ekibine yakışmayacak bir sinematografi var bu kısımlarda.

İlk bölümdeki anlatımın sıçrayarak ilerlemesi hikayeye hizmetten ziyade, bahsini ettiğim bu ‘tez’ meselesinin altını doldurma gayreti hissini güçlendiriyor bu sebeple. Hunharca boğaz kesmeler, tecavüzler, işkenceden zalimce haz almalar bir noktadan sonra bıktırıcı klişeler olarak filmin değerinin altını oydukça oyuyor. Hele hele Diyarbakır Valisi’nin adamının kaysı dağıtma sahnesi var ki, ucuz propaganda filmlerinde bile bu kadar kötü klişeye tenezzül edilmiyor artık!


Bu bölümün en ciddi zaaflarından biri de kahramanın motivasyon gücü ile arzunun yetersizliği. Nazaret’in ailesi için yaşadığını, onlara tekrar kavuşmak için direndiğini güçlendirecek ne diyalog ne de olay var. Sadece zulmeden karton kötüler ve mağdurlar var bu bölümde. Koskoca Osmanlı ve Müslümanlardan tek bir iyi karakter yok. Pardon bir tane var. Mehmet (B. Küçükçağlayan) o da hırsız… kötünün iyisi ise asker kaçağı eşkıyalar.

Derken film bir yol öyküsüne dönüşüyor. Ve arayış giriyor devreye. Ve Kesik, yavaş yavaş ‘film’ olmaya başlıyor. İşin politik yönü silindikçe arka fona muazzam bir sefalet perdesi oturuyor ve insani bir öykü beliriyor. Bu anlamda Kesik filmi, Halep sahneleriyle başlıyor diyebiliriz. Öncesi kuru bir ‘Tez’ çabası olmaktan öde gidemiyor ne yazık ki! Bir milletin kurtuluş savaşındaki en doğru karakterler olarak asker kaçakları ve hırsızları verirseniz yaptığınız işe doğrudan sanat demek pek mümkün olmaz maalesef.
Şurası önemli, her ne kadar filmin ilk bölümü ciddi anlamda taraflı ve bir görüşe sırtını yaslasa da propagandanın bayağılığına mümkün mertebe bulaşmamaya çabalıyor ama ‘Tez’ yapısı var nihayetinde!

Film ile propaganda arasındaki fark da bu zaten. Fonunda savaş olan dram ile dramı sebep kılan bir savaş. Tarihi film çekmek ile tarihin filmini çekmek apayrı şeyler. Bu yönüyle bakıldığında Akın’ın Kesik’i tarihi anlatmayı deneyen tek yönlü bir film olarak başlayıp tarihsel ve etkileyici bir drama dönüşüyor.

Filmin derdiyle söyleyecek olursak; Fatih Akın’ın filmi, boğaza değil de, sanki tek göze atılmış bir kesik olarak başlıyor hikayesini anlatmaya. Sonra sonra bu yalpalama yerini sanatın etkin dilini kullanmaya bırakıyor ve kendi retoriğini konuşturmaya başlıyor.

Oyunculuklar filmin akışına göre güçlenerek ilerliyor. Baştaki derinliksiz, sığ karakterlerin yerini gittikçe daha oturaklı ve karşılığı olan karakterler ve oyunculuklar alıyor. Bu anlamda başrol oyuncusu Tahar Rahim, her ne kadar İngilizce konuşturulduğu için tutuk olsa bile, özellikle Bartu Küçükçağlayan, Simon Abkarian, Makram Khoury ve Kevork Malikyan son derece iyi iş çıkarıyor.



Belki çok pimpirikli bir bakış açısı ama final jeneriğindeki ‘Fatih Akin” yazısı bile yönetmenin durduğu yer ile ilgili bir kanaat oluşturuyor.


Toparlıyorum, Sabuncu Arap, Demirci Ermeni, Hırsız Türk, Sübyancı Bedevi, Gaddar Kürt gibi kimi dozu tutturulmuş, kimi abartılı karakterler arasında, başları sığ ve taraflı, sinemadan çok bir siyasi görüş, ortaları oldukça etkili ve finalinde insan boğazına yumruğu düğüm gibi oturtan bir çalışma Kesik. Ortalarından sonra kendisine biçilen politik rolün arasından sıyrılmayı başarsa da korkarım ki, bir ‘Tez’ filmi olarak tarihe geçmiş olacak.



Kesik, en az sinemamız kadar eski olan yüz yıllık bir meseleye Fatih Akın’ın kendi samimiyeti ve birikimi nispetinde bakışta bulunan bir film. Her ne kadar sert girişiyle Türk izleyiciyi koltuğunda rahatsız etse de, bir süre sonra samimiyetini gösteriyor.


Son söz şu: Çiftli yapıya sahip gibi duran filmin ilk bölümü izleyiciye, siyasetin ve kaba toptancılığın bayağı ve sığ perspektifine teslim olup, sanatı ideolojinin köhne duvarına toslatmaktansa bırakalım geçmişteki bu derin yaramız kanamaya devam etsin, dedirtirken, sonraki bölümünde bağrımızda kurumuş kanın kökenlerine götürüp samimi şekilde sorgulamamızı sağlamayı başarıyor… 

4 Aralık 2014 Perşembe

Film Tavsiyesi: Hitler: Kötülüğün Yükselişi

179 dakikalık uzunluğu, zengin oyuncu kadrosu ve etkileyici dekor, kostüm, mekanıyla Hitler: The Rise Of Evil – Hitler: Kötülüğün Yükselişi, her sinemaseverin izlemesi gereken önemli bir başyapıt. 2003 yapımı filmin en büyük bahtsızlığı televizyon için yapılmış olması. CBS’in katkılarıyla yapılan bir Kanada televizyon filminden bahsediyoruz.

Film, Adolf Hitler'in çocukluk yıllarından başlayarak Almanya'da iktidara geldiği tarihe kadar olan zamanı anlatıyor. Epigrafında Edmund Burke'nin şu sözüyle başlar:

“Kötülüğün zaferi için gereken tek şey iyi kişilerin hiçbir şey yapmamasıdır.”

Adolf Hitler, 10 yaşında bir ilkokul öğrencisidir. Sert ve huysuz babası Alois'i (Ian Hogg) sevmemektedir ancak üzerine titreyen şefkatli annesi Klara'yı (Stockard Channing) çok sevmektedir. Adolf bu dönemlerinde sanatçı olma hayalleri kurmaya başlar ancak babası Alois onun kendisi gibi bir memur olmasını istemektedir. Hayallerinin peşinden gidip ressam olmak isteyen Adolf, bu durumdan hiç hoşnut değildir. Bir gün ailecek sofrada yemek yerlerken Alois kalp krizi geçirerek ölür.

Aradan 7 yıl geçer. Adolf 17 yaşındadır ve ressamlık eğitimi almak için Viyana Güzel Sanatlar Akademisi'ne gider. Sonuç bir hüsrandır. Akademideki hoca ona yetenek yoksunu olduğunu söyler. Zaten genç bir kızın çıplak tablosunu da çizemez, bunu kendince reddeder. Yakın bir zamanda hastalanan annesi Klara ölünce, Viyana'da yoksul bir yaşam sürmeye başlar. Evsizdir, sokaklarda yatıp kalkmaktadır. Viyana'da geçirdiği bu yıllarda antisemitik düşüncelerle tanışır. Akademideki başarısızlığının ve başına gelen tüm talihsizliklerin sebebinin Yahudiler olduğunu düşünür.

Aradan birkaç yıl daha geçer ve 1914 yılına gelinir. I. Dünya Savaşı başlamıştır. Genç Adolf Hitler (Robert Carlyle), Alman ordusuna gönüllü olarak katılmak için Münih'e gelir. Savaşta onbaşı rütbesiyle görev yapar, gösterdiği cesur davranışlar sayesinde Demir Haç madalyasıyla ödüllendirilir. Hitler'e madalya takan komutan Yahudi kökenlidir.


Askerlik arkadaşlarıyla beraber cephede nöbet tutarken köpeğiyle ilgilenmektedir. Arkadaşları onu izleyerek gülmekte ve alay etmektedirler. Köpek, Hitler'in elinden kaçarak uzaklaşır ve Hitler, köpeği yakalayıp getirmek için peşinden koşar. Hitler cepheden uzaklaştığı anda arkadaşlarının olduğu bölgeye bomba düşer ve arkadaşlarının hepsi ölür. Hayatta kalan tek kişi Hitler'dir.

1918'de Hitler'in bulunduğu alay bir gaz saldırısına maruz kalır ve Hitler geçici bir süreyle kör olur. Hitler savaşın kaybedildiğini hastanede öğrenir. Savaşın kaybedildiği haberini duymasıyla duygusal bir çöküntüye uğrar ve çok sinirlenir, öfkeyle ağlar. Bu sırada gözündeki bandajı yırtıp atar, görme yetisini tekrar kazanır. Ve böylelikle Büyük Almanya için mücadele etmeye yemin eder.

1919 yılına gelinir. Hitler Münih'e dönmüştür. Cumhuriyet ilan edilmiştir. Hitler, üzerinde savaşta kazandığı madalyanın takılı olduğu uzun asker pardösüsü ile şehir meydanına gelir ve komünist aktivistlerin İmparator II. Wilhelm'in heykelini yıktıklarına şahit olur. Tam bu sırada Freikorps örgütüne bağlı anti-komünist milisler kamyonetle gelerek komünistlerden birkaçını sokak ortasında vururlar. Hitler, savaşın hemen ardından yaşanan bu gibi olayları izledikten sonra yeni kurulan orduda muhbirlik yapmaya başlar. Görevi henüz yeni kurulmuş olan Alman İşçi Partisi (DAP) hakkında bilgi toplamaktır. Bilgi toplamaya gittiği bu partinin fikirlerinden etkilenir ve partiye üye olur. Hitler ilk konuşmasını 16 Ekim 1919'da yapar ve dinleyicileri etkiler. Alman İşçi Partisi'nin lideri Anton Drexler'in (Robert Glenister) dikkatini çeker. Hitler'in barlarda yaptığı konuşmalara olan ilgi her geçen gün artar. Coşkulu hitabeti sayesinde insanları kendine bağlar. Hitler artık sanatçı olma hayallerini geride bırakarak kesin bir şekilde politik yaşamına başlar. 1920'de partinin adı Nasyonal Sosyalist Alman İşçi Partisi (Nazi Partisi, NSDAP) olarak değiştirilir. Hitler 1921'de partinin lideri olur.

Nazi Partisi üyeleri 9 Kasım 1923 günü partinin silahlı kanadı Sturmabteilung (SA) ile beraber Bavyera eyaletinin yönetimini ele geçirmek için ayaklanma çıkarırlar. Bu ayaklanma "Birahane Darbesi" olarak bilinir. Filmde ayaklanma girişimde yer alan kişiler arasında Rudolf Hess (James Babson), Hermann Göring (Chris Larkin), Ernst Hanfstaengl (Liev Schreiber) ve eski bir I. Dünya Savaşı kumandanı olan Erich Ludendorff (Friedrich von Thun) ön planda gösterilmiştir. Ayaklanma başarısızlıkla sonuçlanır. Mahkemede Adolf Hitler ve Rudolf Hess hapis cezasına çarptırılır. Hitler hapiste Mein Kampf (Kavgam) kitabını kaleme alır.

Hapisten çıkınca dağılmış olan parti önderlerini bir araya getirerek politik hayatına devam eder. Hitler 1925'te üvey kız kardeşi Angela'yla (Julie-Ann Hassett) buluşur. Angela'nın kızı Geli'yle (Jena Malone) de tanışmış olur.

Nazi Partisi hızla büyümeye başlar. Parti 1920'lerin sonlarına doğru güç kazanır ve 1932 yılında Alman Millî Meclisi'nin (Reichstag) en büyük partisi haline gelir. Bunun üzerine 30 Ocak 1933 tarihinde Cumhurbaşkanı Paul von Hindenburg, Hitler'i başbakan olarak yetkilendirir. Hitler'in başbakan olmasıyla muhalif parti ofisleri SA birliklerince basılır, muhalif parti liderleri tutuklanır. Almanya bir polis devletine dönüşmesine rağmen Hitler kendini hâlâ güvensiz hissediyordur. 30 Haziran 1934'teki Uzun Bıçaklar Gecesi'nde SA lideri Ernst Röhm (Peter Stormare), Hitler'in emriyle öldürülür.


2 Ağustos 1934'te Cumhurbaşkanı Hindenburg vefat eder. Bunun üzerine yapılan bir Reichsparteitag töreni ile Hitler'in cumhurbaşkanlığı makamını da üstlendiği halka duyurulur ve coşkulu kalabalık Hitler'i "Heil!" nidaları eşliğinde selamlar. Hitler artık "Führer" olmuştur. V kötülüğün önünde artık engel kalmamıştır… 

1 Aralık 2014 Pazartesi

Film Tavsiyesi: Daha İyi Bir Dünyada

2010 yapımı filmde, Anton, Danimarka'nın refah düzeyi yüksek şehirlerinden birinde oturan ve Afrikalı göçmenlere ev sahipliği yaptığı işine trenle gidip gelen bir doktordur. Bu birbirinden son derece farklı iki dünya arasında sıkışan Anton ve ailesi, kendilerini intikamla bağışlama arasında seçimi zor bir ikilemde, anlaşmazlıklarla dolu zıt kavramlarla karşı karşıyayken bulurlar.

İki çocuk sahibi Anton ve Marianne çifti boşanma arifesinde ayrı yaşıyorlardır. En büyük oğulları olan Elias, okuduğu okulda serseriler tarafından rahatsız ediliyordur. Babasıyla birlikte Londra'dan buraya taşınan yeni çocuk Christian Elias'ı bu durumdan koruyacaktır. Annesi kanserden ölen Christian ise halen bu acının üzüntüsünü yaşamaktadır...

En İyi Yabancı Film Dalı'nda Oscar Ödülü'ne sahip filmin yönetmen koltuğunda bol ödüllü kadın yönetmen Susanne Bier bulunuyor. Şu anki dünyanın görünen çelişkileri ve görmezden gelinen şiddetiyle ne mene bir cendere olduğunu batılı bir gözle anlatan Bier, epey karamsar bir final çizse de Daha İyi Bir Dünyada özellikle şükür ve beterin beteri üzerine kafa yormamız gerektiğini salık veren bir tür ‘yengeç’ film.



Film Tavsiyesi: Affedilmeyen

Unforgiven, Clint Eastwood'un yönettiği westren türüne klasik bakışın dışında gerçekçi gözle bakmayı deneyen ilk ciddi filmlerden. David Webb Peoples'ın senaryosunu yazdığı 1992 yapımı filmde, yıllar önce silahlarını bırakıp çiftçiliğine dönen yaşlı haydut ve katil William Munny'nin son bir iş daha kabul etmesiyle başına gelenleri konu alıyor. Şiddetin çirkin yönlerini ve Eski Batı miti ile yüzleşen bir kara Western olan filmin başrolünde Eastwood, yan rollerinde Gene Hackman, Morgan Freeman ve Richard Harris yer alıyor.

Eastwood, filmi vefat eden yönetmenleri ve mentorları Don Siegel ve Sergio Leone'ye adamış. En İyi Film, En İyi Yönetmen, Yardımcı Rolde En İyi Erkek Oyuncu (Hackman) ve En İyi Kurgu olmak üzere dört dalda Oscar Ödülü kazandı. Eastwood kendi performansıyla En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar'a aday gösterildi ama ödülü Kadın Kokusu filmindeki performansıyla Al Pacino kazandı.

Affedilmeyen, 2004 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından "kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli" filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi'nde muhafaza edilmesine karar verildi. Amerikan Film Enstitüsü'nün hazırladığı AFI'nın 100 Yılı... 100 Film listesinde 1998'de 98., 2007'de 68. sırada yer aldı.

Cimarron (1931) ve Kurtlarla Dans (1990) filmlerinden sonra En İyi Film dalında Oscar kazanan üçüncü Western tarzı filmiydi.

Tövbekar silahşor!

Hikayesi şöyle: Big Whiskey, Wyoming'de, Strawberry Alice (Fisher) önderliğindeki bir grup fahişe, Delilah Fitzgerald (Levine) adlı fahişenin yüzünü kesen Quick Mike (Mucci) and "Davey-Boy" Bunting (Campbell) adlı kovboyları öldürebilene 1.000 dolar ödül vereceklerini ilan ederler. Bu durum, kasabanın şerifi Little Bill Daggett'ı (Hackman) kızdırır. Eski bir silahşor olan Little Bill, şimdilerde kasabasında silah ve suçlulara müsaade etmeyen saplantılı bir barış bekçisidir. Little Bill, işledikleri suça rağmen iki adama müsamaha gösterir.

Kilometrelerce ötede Kansas'ta, kendinden pek övünen Schofield Kid (Woolvett) adlı genç adam, William Munny'yi (Eastwood) kovboyları öldürmeye ikna etmek için domuz çiftliğinde ziyaret eder. Gençliğinde acımasız ve soğukkanlı bir katil olarak bilinen Munny, artık iki çocuk yetiştirmeye çalışan, alkol ve silah kullanmamaya yemin etmiş yaşlı bir dul adamdır. Munny, başlangıçta suikasta yardım etmeyi reddetse de çiftliğinde işler iyi gitmemektedir ve çocuklarının geleceği tehlikededir. Birkaç gün sonra tekrar düşünür ve Kid'e yetişmek için yola koyulur. Yolda bir diğer emekli silahşor olan Ned Logan'ı (Freeman), eşini (Cardinal) isteksizce bırakmasına ikna edip yanına alır.


29 Kasım 2014 Cumartesi

Film Tavsiyesi: Mazisi Olmayan Adam

2010 yapımı bu sıra dışı filmin orijinal ismi Ajeossi. Uluslararası piyasada The Man from Nowhere adıyla gösterildi. Annesi uyuşturucu bağımlısı bir bar kadını olan küçük kız So-mi, gizemli bir rehinci olan Tae-sik’in etrafında dolanıp durmaktadır. Annesinin tamamen ihmal ettiği kız, ilgiyi bu gizemli ve sessiz adamdan görmeye çabalarken aralarında ilan edilmemiş bir baba-kız ilişkisi yeşerir. Her şey sorunlu bağımlı annenin mafyadan uyuşturucu çalmasıyla değişir.

Kötü adamlar bahtsız anneyi öldürürken çalınan malı da aramaya başlarlar ve işin içine istemeden de olsa rehinci adam girer. Lakin mafya neye bulaştığının farkında bile değildir. Aynı zamanda eski bir asker olan rehinci acımasız bir katildir de…


Geçmişi Olmayan Adam, son yılların en sıkı aksiyonlarından biri olmakla beraber içerdiği insani duygularla da göz yaşartıcı bir dram özelliği taşıyor. 

28 Kasım 2014 Cuma

Ölüm Alfabesi: Tehlikeli oyunlar

İnsanoğlunun bilinmezliğe olan merakı çoğu zaman başına iş açıyor. Belki de bu sıkıntılı süreci hiç başlatmamak için mevzuyla alakalı tüm hikâyeler ciddi bir tutuculuk içerir. Varlığın görünen yüzündeki hikmeti idrak etmek yerine, görünmeyen üzerine kafa yorup gereksiz vesveselerle hayatı zindan etmeyi başaran yine insanoğlunun bizzat kendisi oluyor.

Ouija – Ölüm Alfabesi, sinemanın daha önce belki bin kez ele aldığı ‘öteler’ ile iletişim kurma merakı konusuna araçları ön plana çıkararak yeni bir açılım getir-e-meyen korku filmlerinden biri. Korkular ile kültürler arasında inanç farklılıklarından dolayı ciddi ve sıkı bir ilişki olduğu malum. Bu ilişki sebebiyledir ki, bir kültürde ödü patlatan kimi imge ve araçlar başka kültür için hiçbir anlam ifade etmeyebiliyor. Ölüm Alfabesi, ‘gayb’ âlemiyle iletişim kurmaya çalışan bir iletişim tahtası etrafında gelişen korku hikâyesi.


Biraz da Hasbro’dan bahsetmek lazım sanırım. Hassenfeld Kardeşler tarafından neredeyse 100 yıl önce, 1923’te Amerika’da kurulan oyuncak şirketi olan Hasbro, bugün dünyanın her yanına dağılmış 10 binden fazla çalışanıyla durmaksızın oyun ve oyuncak üretiyor. Bu çok uluslu şirket popüler olan ne varsa alıp bir şekilde oyun ve oyuncağa dönüştürmeyi başarıyor. Ünlü çizgi şirketi Marvel ile anlaşmaları var. Transformers’ın hakları onlarda, Star Wars oyun ve oyuncaklarını da onlar yapıyorlar. Ouija, bir Hasbro oyunu olarak özellikle Amerika’da çok popüler. Şirket ölüm ve ahiret gibi kavramları da oyun ve oyuncak yapabilecek bir ticari zekâya sahip. İşte filmimiz bu oyundan yola çıkılarak yazılmış.

Mevzu şu: Çocukluk arkadaşı Debbie’nin ani ölümünden sonra Laine, Debbie’nin arkadaşı Pete ile birlikte odasında antika bir ‘ruh çağırma tahtası’ keşfeder ve en yakın dostuna hoşça kal demek için onu kullanmaya çalışır. Meraklı genç kız sorular sormaya başlayınca, mesele şekil değiştirmeye ve Debbie’nin ölümündeki gizem ortaya çıkmaya başlar. Laine tahtanın sahibi olan ruhun kendisine DZ dediğini fark eder. Dahası, çağrılan şey her neyse pek gitmeye de niyetli değildir.


Klasik ‘ruh çağırma’ hikâyesine polisiye ve gizem unsuru da eklemeyi deneyen film pek çok açıdan sorunlu.

Filmin yönetmeni Stiles White aslında bir teknik eleman. Pek çok önemli filmin özel efekt ekibinde yer almış. Özellikle Altıncı His ve Kehanet White’ın yer aldığı mühim filmler arasında bulunuyor. Hollywood korku sinemasının popüler isimlerinden olan Juliet Snowden ile beraber yazmışlar senaryoyu. Ölüm Alfabesi Amerikan korku sinemasının klasik sınırlarını aşamadığı gibi, klişe sahnelere takılmayı da çok dert etmiyor.

İhtimal ki çektiklerini ‘masada’ kurtarabileceğinden emin olan yönetmen, meselenin diğer kısımlarını çok fazla önemsemeden yapmış filmini. Bu sebeple Ölüm Alfabesi, pek çok aksayan yönünü ses ve görüntü efektiyle yamayarak kurtarmayı deniyor ama hikâyenin dağınıklığı, meseleyi (Hollywood standartlarında bile) son derece yüzeysel ele alışıyla değerinden çok şey yitiriyor.


Filmin kendine muhatap aldığı kitle şüphesiz çok derinlikli bir şey beklemiyor ancak yine de belli standartları olan bir alanda kamera hareket ettiriyor Ölüm Alfabesi. Teknik ve görsel yönden belli bir seviye tutturmayı başaran film, onun dışında kalan tüm yönlerden geçer not alamıyor maalesef.

Önünü çarptığı kafasının arkasından kan boşalması gibi görsel tutarsızlıklar neyse de, filmin en gerilimli planlarındaki akla ziyan diyaloglar sadece seyir keyfini yerle bir etmiyor, aynı zamanda güçlükle bir nebze yükseltebildiği ilgiye de zarar veriyor!


Klasik Batı tipi ruh-cin çağırma hikâyelerine ve evdeki eşyaların bir anda nasıl düşmana dönüşebileceğine dair hâlâ merakı olanları tatmin edebilecek zayıf bir film Ölüm Alfabesi.